Yeşil Kapı
7 Ekim 2018 Öykü

Yeşil Kapı


Twitter'da Paylaş
0

Yaprak yeşili demir kapıya kireç beyazıyla yazılmış Arapça yazıyı görünce anam doluyor içim yine. Dedemin cenazesinde beni köşede ağlarken gördüğü ânı hatırlıyorum. Hiç kıyamazdı bana. Hey gidi ceviz ağaçları, yirmi yıldır görmemişim size. Hiç değişmemişsiniz. Elimi kutsal bir şeye uzatıyormuş gibi uzatıyorum, beş parmağımı farkında olmadan açarak demir kapıyı itmek için dokunduğumda güneşi kana kana içmiş kapının tüm sıcaklığı zihnimi sarıyor. Duraksıyorum. Anılar durmaksızın yüreğimdeki ölü toprağını atıyor sağa sola. Bir huzur, bir özlem, bir korku ne ki adı dilime gelmeyen bir his kaplıyor ellerimi. Kâh turuncuya çalmış hurmaları düşmeden koparmaya çalışırken ağacın tepesinde tedirgin anımsıyorum kendimi, kâh babaannemin kilerinden un çalarken! Anılar zihnime akın ederken boynumdaki kravatın beni sıktığını fark ediyorum. Gevşetiyorum.  Boynum terlemiş. Eylül başı sıcağı. Yirmi yıl önce gittiğim vakitler...

Tadilat işlerini gelmeden de halledebilirdim. Kendimi, çocukluğumda sıcaklığına yüzlerce kez dokunduğum bu yeşil kapının önünde buluveriyorum. Üzerindeki Arapça beyaz yazının ne olduğunu hâlâ bilmiyorum, küçükken de ne zaman haşarılık yapsam bu kapının önünden gözlerimi kaçırarak geçerdim. Yazı Arapça olunca da biraz ürkerdim. Şimdi içimde yine o mahcupluk var. Bir gün, “Allah baba,” demiştim de dedem hemen düzeltmişti, “Allah’a baba denmez,” demişti, susuvermiştim. “Neden?” diye sormadan kabul etmiştim dediğini. Dedem bana hiç kızmazdı.

Elimi zor zahmet kapıdan çekince avluda beni sessizlik karşılıyor. Boynu bükük nar ağaçları, duvardaki kiremit saksıların içinde kurumuş kökleriyle ortancalar, dedemin yürümeye zorlandığı zamanlarda aşağıdaki avluda abdest aldığı musluğun sökülmüş, su damlatan başı…  Oysa bu bahçe benim kahkahalarımın yüz bin kere toprağa tohum diye atıldığı yer. Ne gönül koyuyorsun? Ne hakkın var? Bir kere geldin mi? Gelmedin! Otuzunda koca bir adam olarak içimdeki çocuğun başını okşamaya cesaretim yoktu. Bağırıp duruyordu bana, haklıydı da! “Annenden sonra bir daha hiç gelmedin!”

Dedemin cenazesi bu evden çıkmıştı. On yaşında var yoktum. Çarşı camisine kadar yürüdüm cenaze ile. Yavaş yürümemize rağmen yol bitivermiş, evden camiye yolun bu kadar kısa olduğunu ilk o zaman fark etmiştim. Ayrılıklarda her şeyin az geldiğini öğrenmeme daha yıllar vardı. Çocuğuz diye bizi arkalara göndermişler, ben de yumruklarımı sıkmıştım. Bir de dişlerimi. “Dedem bana hiç kızmazdı,” diye bağıracak oldum, “Çekilin be, ben de dedemin yanında olmak istiyorum,” diye haykırmak istedim, bağıramadım. Dedem olsa beni öyle arkalara göndermezdi, kucağına alırdı. Herkes yattıktan sonra tüm torunlarını toplayıp bize masallar anlatır, bana ambardan kuru incir ve ceviz getirtirdi. Kabukları, çıtırdayan sobaya atardık. Öyle gülmek de gülmedim bir daha.

Dedemin tabutunu göremiyordum bile. Aslında beni arkaya göndermemişlerdi, önüme geçmişlerdi. Sinsice önüme geçen insanları o gün bugündür sevemedim. Öfkem ağızlarını mırıl mırıl oynatarak dua eden tanımadığım adamlara mıydı yoksa Allah babaya mıydı, dedeme miydi bilmiyordum. İnsanın dedesi daha kendisi on yaşındayken ölür müydü? Orada, o balçık ve sıcak öğle vaktinde gölgelenmiş bir ekmek tandırı köşesi bulup ağlamaya başladım. Köşede ağlarken anam gördü beni. Hiç kıyamazdı bana. “Oy anasının kuzusu! Ağlama annem,” dedi ama o da ağlıyordu. Yazmasının ucuyla burnunu sildi gelişigüzel, uzaklara daldı hiç unutmam. Göğsü sıcacıktı. Anam hem dedemdi, hem babamdı, hem arkadaşımdı, hem kardeşimdi, hem anamdı işte! Namaz bittiğinde dedemin tabutu omuzlara alındı. Anama, “Kadınlar cenazeye gelemez,” dediler, “Arkada durun siz.”  Ağlamam kesilmişti. Anneme döndüm, “Ben de gideceğim,” dedim, yok demedi o da. Yılan gibi kıvrılan kalabalığı arkadan bir gölge gibi takip ettim. Tabut da demir kapınınki gibi yemyeşil bir örtü ile kaplanmıştı. Yeşili sevmiyordum. Tabut mezara geldiğinde aralardan geçerek boş mezara kadar geldim. Dualar okuyanlar vardı, bir de babam ve amcamlar toprak atmak için oradaydılar. Babam beni tanımadı. Babam öldüğü vakit dedemin cenazesinde beni neden tanımadığını anlayacaktım. Bembeyaz kumaşa sarılı dedemi mezara indirdiler ve ufacık bir beyazlık kalmayana kadar üzerine toprak attılar. Başına, mezar taşı hazır olmadığı için geçici bir kaya parçası koydular ve gittiler. Herkes. Ben gitmedim. Uzun uzun kaldım. Dedemden geriye sıradan bir mezar kalmıştı. Toprak kokuyordu. Ellerimi açıp hızlıca Elham’ı okudum. Bazı dilim dolandı bazı içim ürperdi.  Ağlamaktan yorgundum. Eve dönerken Hükümet Binası’nın kaygan taştan yapılma merdiven pervazlarından kayıyordu arkadaşlarım. Arkama döndüm, bir kez kaysam da eve gitsem dedim içimden, dedem üzülür müydü ki? “Dedem bana hiç kızmazdı,” dedim, Ahmetlerin yanına koştum. Bir kere değil akşam ezanı Çarşı camisinden duyulana kadar, güneş turuncu yarım bir portakala dönene kadar kaydım. Leblebi tozu aldım sonra bakkaldan, ağzımı gökyüzüne açıp havadan boca ettim, kesik kesik öksürdüm toz boğazıma kaçınca, bir çocuk kadar güldüm.

Ayağımı sürüye sürüye eve gittim sonra. Ev tanımadığım insanlarla doluydu. Kadınlar bir katta, erkekler başka kattaydılar. Sucuk gibi terlemiştim. Anama gittim. Ceviz ağacının maviyi sarması gibi sarıverdi yine beni. “Ağlamıyorsun artık değil mi?” diye sordu. “Yok,” dedim. Hızlıca kaçırdı beni, kimseler görmeden yıkadı. Pijamalarımı giydirdi. O banyoyu toparlarken ben kimsenin bilmediği bir yere gidiverdim. Anam geldi sonra. Beni yatırdı. “Anne uyuyana kadar kal,” dedim. Bir an kekeleyecek gibi oldu, biliyordum gitmesi lazımdı ama gitmedi! “Tamam, ama hemencecik uyuyuver,” diye tembihledi beni. Kıkırdadım. Cebimden dedemle gizli yerimizde sakladığımız kuru ceviz ve inciri çıkardım, anama uzattım. Anam baktı, gülümsedi. Cevizi sımsıkı tuttuğum elimi, avuçlarıyla sardı. O gece rüyamda dedemi gördüm. “Geçecek,” dedi, gitti, bir daha da rüyama hiç gelmedi. Geçmedi. Dedemin peşi sıra babam, sonra da annem gitti. Annemden sonra buraya bir daha hiç gelmedim.

Üzerine çalı süpürgesi atılmış asmaya doğru başımı kaldırıyorum. Asma yapraklarının arasından güneş su gibi akarak gözlerimin içine giriyor. Gözlerimi kırpıştırıyorum, içimdeki çocuk yirmi yıl boyunca bir kez bile buraya gelmediğim için bana kırgın, kızgın ve küskün. Başı sökülmüş musluktan şıp şıp damlayan suyun altına avucumu uzatıp az biraz su birikince yüzüme çalıyorum. “Hadi gel, Hükümet Binası’nın oradan geçelim önce, taş kaydıraktan kayalım. Oradan da dedemin mezarına gidelim seninle.” diye mırıldanıyorum içimdeki çocuğa. “Merak etme dedem gücenmez.”

Yeşil, ağır kapıyı itiyor ve avludan çıkıyorum. Kapıyı kapatıyorum. Tadilata başlayacak ustabaşıyla burun buruna geliyoruz. “Hoş geldin abi,” diyor. Başımla selamlıyorum. O, sormadan, “Akşama kıraathanede konuşalım ayrıntıları,” diyorum. “Kapı aynı kalacak.” Arapça yazıdan gözlerimi kaçırarak asfalt yolda yürümeye başlıyorum. İçimi bir sevinç kaplıyor. Bir huzur, bir sonsuzluk, adını koyamadığım bir his gölgem oluveriyor. Annem, babam ve dedemin mezarlarına doğru Çarşı camisinden beri bir sürü anı ile kol kola yürürken ev ile mezarlık arasındaki yolun bu kadar uzun olduğunu o an fark ediyorum.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR