Yoksulluk, Yeryüzü ve Başka Bir Bellek Mümkün: Manves City ve Sürüklenme
28 Aralık 2018 Edebiyat Roman

Yoksulluk, Yeryüzü ve Başka Bir Bellek Mümkün: Manves City ve Sürüklenme


Twitter'da Paylaş
0

Manves City ve Sürüklenme birbirinin aksinde açılan, birbirine rizomatik iplerle bağlı romanlardır. İktidar ve ticari sömürü altında “öteki”leştirilenlerin ayak bastıkları toprak her iki romanda da kaygandır. Bu metinler, benzer biçimde neo-liberal politikalarla yersizleştirilip yurtsuzlaştırılan gençlerin, yoksulların ve ekolojinin “hatırlama” hikâyeleridir.

Yaşamda birçok açıdan mecbur bırakıldığınıza dair size çok şey söylemiş, size ayna tutmuş, kendi kuyunuza inerek her zaman daha derine bakmanızı sağlamış, dilsel, yerel, kültürel ve küreselin bütün nüanslarıyla birbirine eklemlendiği sevgili arsız hayatları tecrübe etmenizi gerçekten size hediye etmiş yazarlar vardır. Hem de ne kavramsal cesaret ve yaratıcılıkla! Benim için bu yazarların en başındadır Latife Tekin. Yüksek lisans tezimde en çok da bu yüzden Latife Tekin incelemeyi seçmiştim sanırım. Sevgili Arsız Ölüm ve Muinar’daki kendilik kurgusunu incelediğim çalışmamda, önerdiğim feminist büyülü gerçekçilik tür çerçevesinde okumuştum bu anlatıları. Yüksek lisans tezinin o mekanik ve akademik dili karşısında açılan Tekin’in kıvrımlı, ele avuca sığmayan dili, yazma serüvenini nasıl tuhaf bir huzur ve mutlulukla doldurduğunu çok iyi anımsıyorum.

Sevgili Arsız Ölüm’den Berci Kristin’e, Buzdan Kılıçlar’dan Gece Dersleri’ne, Unutma Bahçe’sinden on bin yaşında Muinar’a kadar çeşitli denizci düğümleri gibidir Tekin anlatıları. Her düğümde, ayak bastığımız yeryüzünde, kendiliğimizi örerken kimi zaman insan kimi zamansa insan ötesi başka mevcudiyetlerin ilmeğine dolanırız. En çok da bu dolaşıklık yüzünden, bu dolaşıklığı dilsel ve kavramsal yaratıcılığın en nüanslı haliyle dokuduğundan değerlidir Tekin edebiyatı. Dili eril tahakkümden kopararak başka türlü çevirdiğinden, yüce insan mevcudiyetimizin, daha doğrusu “erk”in en üst tepeye oturduğu hiyerarşik merdivenin başka basamaklarına adım attığından, basamakların hizasını yerle yeksan ettiğinden, insan-oluş macerasının aşkınlığına esaslı bir çelme taktığından değerlidir Tekin anlatıları. Tekin ile arasında hakiki bir gönül bağı kurduğum Sara Ahmed Feminist Bir Yaşam Sürmek kitabında şöyle der: “Sorunlara isim verdiğimizde, o sorun hakkında hiç konuşmak istemeyenler için biz soruna dönüşürüz. Halbuki ortada bir sorun olduğunu bilirler. Tam da bu noktada geri çekilmeyerek bir sorun haline dönüşebilirsiniz.”1 Tekin de sorunlara isim verir ve elbette geri çekilmez. Sorunun ne denli düğümlü olduğunu gözlerimizin önüne serer, hatta edebiyatta sorunun temsiline dönüşür. Ve bunu 1980lerin başından bu yana didaktizm tuzağına düşmeyerek güçlü edebiyatı yoluyla yapar. Can Yayınları’ndan eş zamanlı olarak yayımlanan Manves City ve Sürüklenme (2018) bu halkanın en son örnekleri.

Birbirine ayna tutan bu iki roman üzerine çokça yazılıp çizildi geçtiğimiz günlerde. Fazla tekrara düşmeden bu romanların tam da bugünde neyi nasıl hatırlamak istediğinin altını çizmeye çalışacağım bu kısa yazıda. Tekin’in çoğu anlatı ve romanlarında kahramanların kişisel veya toplumsal şiddete tanıklığında açılan zaman-mekânsal belleğin izini sürmemiz mümkündür. Belli bir tarih ve bu coğrafyaya sabitlenerek kimi zaman kendini ancak doğa ve yazmanın kucağında var edebilen Dirmit’in sayıklamalarından bize ulaşanlar, kimi zaman tıpkı kod adı Sekreter Rüzgâr’ın (Gülfidan) yoksulluğu, kadınlığı, devrimciliği ve anneliği dolaşıklığından içe dönerek parça parça dökülenler, kimi zaman ise Muinar’dan, ağzın kemiği yok dercesine, bir solukta yüreğimize bırakılanlar gibi. Özellikle erkin üstüne bastığı kadın öznelliklerine, kendilik kurgularına, yeryüzüne ait bütün titreşimlere, canlı cansız bütün mevcudiyetlere ilişkin başka türlü bir temsil, ilişkilenme biçimi ve hatırlama vardır bu anlatılarda. Suskunun ve haykırışın cinsiyeti gibi gizil alanlardaki hatırlamanın nasıl bir şey olduğuna vakıf olmaya çalışırız Tekin’in yazın dünyasında.

latife tekin

Manves City ve Sürüklenme’de de bir hatırlama vardır elbette. Tam da bugünün, yirmi birinci yüzyıl Antroposen çağı2 içinden geçen bir hatırlama uğraşısıdır bu. Bakışını geçmişten bugüne sanki ağır çekimle kaydıran, esasen sürükleyen bir öznenin (öznelerin) hatırlama uğraşına tanıklık ederiz. Manves City, Türkiye’nin çoktandır ev sahipliği yaptığı neo-liberal politikalarının eziciliğini ve yoksulu hepten yoksunlaştıran pratiklerini Ersel ve Nergis karakterleri üzerinden aktarırken küresel kapital ve sömürüyle günden güne yiten toprağa, tarıma, Erice beldesine ve yoksul sakinlerine çevirir bakışımızı. İlkin mevsimlik tarım işçilerinden hangar fabrika, sanayi işçilerine, onların dağılmış, parçalanmış, her yeri “üvey” yaşamlarına doğru yolculuğa çıkarız. Herkes herkesin üveyidir Erice’de. Geleneksel “aile her şeyin temelidir” sözde şiarının tuzla buz olduğu dağılan bir yapıya güçlü bir vurgudur bu. Kentin tahribatıyla eş giden bir parçalanma ve tam da bu noktadan yükselen yeni oluş/var oluş biçimlerinin altını çizer Tekin. Zira hep birlikte bir aile ile büyümüş çocuklardan ziyade ya anneleriyle büyümüş ya da sokaklarda boy atmaya çalışmış yoksul çocukların yaşam mücadelesine tanıklık ederiz. Örneğin Ersel eski bir fabrika işçisidir ve hapisten henüz çıkmıştır. Küresel kapitalizmin yuttuğu Erice’de yeniden düzenli bir işe girmesi oldukça zordur. Bir çiftlikte sağımcıların yanında işe başlar ilkin; eş zamanlı olarak da kendisini Serco ile terk eden üvey kızı Eda’yı sokak sokak arar. Nergis bu arayışında ona gazeteci gözüyle ve eko-feminist duyarlılığından devşirilen köşe yazılarıyla eşlik eder ve bugünün romanı başlar:

Erice’de yaşamak güzeldi eskiden, hoş kokulu, yumuşak toprağına yağmur gibi insan yağmadan önce geceleri evlerde toplanıp çay sefası yapılır, sabahları güle söyleşe tarlaya, fabrikaya yürünürdü. Erice, Erice’ye sığmaz olup taştı sonradan, gelenler ayaklarını sürdüğü için arkası da kesilmiyor. Kadınlar olarak biz bu sele hazırlıksız yakalandık. İşe gitmek için asfaltta minibüs beklerken kamyonetlerden, arabalardan bakışlar uzuyor, parça kumaş getirip döken satıcıların kornalarına maruz kalınıyor. Alışveriş sırasında gülerek elle taciz ettiklerini de bilmeyen yok, sataşmalar yüzünden psikolojimiz bozulmuş durumda, halihazırda yardımımıza koşacak bir psikiyatrist de bulunmuyor, çalışıp kendi parasını yiyen kadınlar olmamız erkekleri utanılacak hareketlere sürükledi [...] Kadınlar için şirin bir ilçe değil miydin sen? Benim Erice’m [...] Hiçbirimiz toprağa burada düşmüş tohum değiliz ama yeşerdiğimiz yer burası. Havasını kendimize hava yapmakta gecikmemişiz, ağacından meyvesini derlemişiz. Hayatlarınızı sarın geriye, çocukluğunuzu bulursunuz da Erice’nin sizi bugüne getiren tabiat harikası doğasını bulamazsınız. Kaybettiklerimizi sayıp dökmek marifet değil, kalanı elden çıkarmayıp korumacı olmaya bakalım [...] Bohçasını kiraz ağacının altında açanla, betona serip yayan bir olur mu? Kadınların adak yeri, dilek panayırı Üç Oluk kuruduktan sonra dünya dönse bize ne, dönmese ne? Konuyu yazıya başladığım yerden farklı tarafa çekip terbiyesizlik etmek istemiyorum ama bir önceki yazımı okuyanlar kiraz ağacıyla ilgili Face’ten istekle bulunmuşlar [...] Hoş geldiniz sefa getirdiniz, bir diyeceğim var sizlere. Bir yerin göçmen yurdu olması ayrı şey, göçmen bölgesi olarak ilan edilip felakete davetiye çıkarılması ayrı şey. Şirin ilçemizin ağacını tanıyıp sevin beni. Benim Erice’m. (Manves City, s. 33-34)

Erice’de küresel kapitalizmin çepeçevrelediği hangar dev fabrika-üretim tesisleri gölgesinde toprağın ve işçinin sömürüsü, acısı, kadının arzu nesnesine dönüşmesi hatta örtük de olsa bütün bunların tutulan yası vardır yukarıdaki alıntıda. Bu yas tutma süreci boyunca kırılgan ve güvencesiz yaşamlar sürenlerin, Tekin’in deyimiyle “peşine düşülen yoksulların” gözden çıkarılış hikâyesidir bu. İktidarın ve sermayenin yurttaş saymadığı ve kökensel bir edimle biyolojik varoluşlarını yadsıdığı çıplak hayatları okuruz. Bu çerçevede yine erk gücüyle ötekileştirilen kadın, çevre, doğa üzerindeki her zerre gözetildiğinde, yaralanabilirlik, adalet, yaşam hakkı, yeryüzü hakkı gibi pek çok kritik konun tam da bugünün diliyle açıldığını görürüz. Bu dil, Sevgili Arsız Ölüm, Berci Kristin veya Buzdan Kılıçlar’ın dilinden epeyce farklı bir tınıyla ulaşır okura. Yirmi birinci yüzyılın yaşam pratikleriyle örülü, özellikle Facebook, Twitter gibi sosyal medya mecrasının günlük yaşam ve dil üzerindeki etkisiyle açılan bir dildir. Tekin Manves City ve Sürüklenme’ye dair verdiği söyleşilerde de bundan bahseder. Bugünün işçisini, yoksulunu en ince ayrıntısına kadar gözlemleyen Tekin, eskiyle kıyasla farklılaşan değerler ve çatallaşan hayatın ta kendisiyle birlikte dilin geçirdiği değişimi gösterir okura. Kapitalizm ve teknolojiye artık tam göbek bağından bağlı olan dili, esasen içinde konuşlandığımız bu dili okurun tam kucağına bırakıverir. Dahası, bu dili ince ince soyarak onun farklı kabuğunu gösterir okura. Geride kalan çölleşmiş manzara ile ne yapacağımızı sorgulatır bize. Bu jesti çok anlamlıdır. Zira coğrafyada eşi benzeri görülmeyen ve önlenemez bir değişim, ucu bucağı belli olmayan ve neresinden tutacağımızı bilemediğimiz doğa ve insan tahribatı, günden güne yoksunlaşan yoksul ile belleği nereye koyacağımızı bilemeyiz şimdi. Yeryüzüne ait bütün bu çürüme içinde belleğimizi nereye çarpıp da bütün bu yaşananları nasıl hatırlamalıyız?

Yersiz Yurtsuz Özneler, Sürüklenen Mevcudiyetler ve Dil

“Terk edilmiş tozlu bahçelerin kıyısında derisi yırtılmış, sarı beyaz çıplak ağaç kökleri yatıyor Raşit. Birine elimi sürecek oldum, çarpılacaktım az kalsın, ölmemiş daha, can çekişiyor ağaç.” (Sürüklenme, s. 144)

Manves City ve Sürüklenme birbirinin aksinde açılan, birbirine rizomatik iplerle bağlı romanlardır. İktidar ve ticari sömürü altında ötekileştirilenlerin ayak bastıkları toprak her iki romanda da kaygandır. Bu metinler, benzer biçimde neo-liberal politikalarla yersizleştirilip yurtsuzlaştırılan gençlerin, yoksulların ve ekolojinin “hatırlama” hikâyeleridir. Ticari olana, sömürüye, cinsiyetçi ve türcü normlara karşı haklı eko-feminist serzeniş ve hatta bence bir manifesto niteliğindedir. Sürüklenme’de isimsiz bir anlatıcı vardır. Anlatıcının çevreyle ilgili bir sivil toplum örgütünün destekçisi veya gönüllüsü olduğunu duyumsarız. Bir yolculuk dönüşü, önce uçakta karşılaştığı tekinsiz diyebileceğimiz bir kişinin, hemen ardından da adeta bir kâhini andıran taksicinin etkisi altında kitaba adını veren sürüklenme edimi gibi oradan oraya sürüklenir anlatıcı ve okuru da yanında sürükler. Rusya’dan İngiltere’ye, Yunanistan’dan Almanya’ya yolculuk eder. Esas amacı “sözde” sivil toplum örgütüne finans desteği olanların ipliğini pazara çıkarmaktır. Bu nedenle Türkiye’deki büyük şirketlerin kâr amacıyla hiçe saydığı beldelerin, kırılgan ve güvencesiz yaşama sürüklenenlerin hakiki yol haritasında gezdirir okuru. İlkin sivil toplum örgütünün gerçek niyetini sorgulamakla işe başlar ve örgütün lideriyle yüzleşmeye kendi kendine söz verip liderle derin bir hesaplaşma işine girer. Aynı anda kimi kimsesi olmayan, yeryüzünün kayganlığında bir sarkacın iki yanında sallanıp duran gençlerle dayanışma gösterir; onlara sahip çıkar. Bize hem çok yakın hem de kimi zaman gizil bir suç ortaklığına doğru çekilip belki görmemeyi seçtiğimiz ayrıksı, hatta “yabancı” olarak yaftaladığımız kişilerin sürgüne tecelli yaşamlarına, yersizlik yurtsuzluk hislerine, bu dünyada var olabilmek amacıyla hem bilişsel hem de ziyadesiyle duyuşsal nasıl mücadele yöntemleri geliştirdiklerine, ekolojinin kendi haykırışına ve istencine Tekin’in dili de sürüklediği anlatımında tanıklık ederiz.

Az önce bana gönderdiğin fenerle karanlığı taradım Raşit, sabaha kadar ses dinliyorum burada, iş değil yani, içime çekemiyorum havasını, geceye pus indi sanıyorum. Işığı eskimiş bu fenerin, her şeyi tozlu gösteriyor, taşınırsa ağırlığı için silah niyetine taşınır ancak. Hayat fena sıkışmış buralarda, olaysız gün geçmiyor. Dün vinç kazasında iki işçi ölmüş, her gün ambulans gidip geliyor, bilmek istersin belki. Senin bu orman arası boşlukta uğursuzluk kol geziyor anlayacağın, kavga dövüş bitecekmiş gibi de görünmüyor, kırk köyün bağı bahçesi, evi damı tehdit altında. Yakın zamanda Bağgedik diye bir köy olmayacak, silinecek haritadan. Nevres toprağı satmaz satmasına da ne zaman huzur bulur orasını bilemem artık. Sezer, Tamsi’yle Karaca’ya ahırlarda bir şey döndüğünü söyleyip gireni çıkanı izlemeleri için görevlendirmiş. Vahap’la Misal suyoluna çevirmiş o bölgeyi, büyük miktarda kaçak içki üretip sevkıyat yapıyorlar, müzikhollerle ahır arasına tünel açmışlar. O gizli geçidi de bizimkiler fark ediyor, çocukların üstüne köpek salıp ölümüne kovalamışlar, Misal tehditler savurmuş “Biz burayı korumaya çalışıyoruz, harcarız hepinizi,” diye önlerini kesmiş [...] Ondan sonra Vahap da Misal de bela kesildi çocukların başına, işletmede yalnız dolaşamıyorlar, üçü bir arada ama adamların ne yapacağı belli olmaz, fener elde nöbet tutuyoruz biz de, çocukları benim katta yan odada yatırıyoruz, içim geçti yıldız saymaktan Raşit... (Sürüklenme, s. 175-176)

İnsan-oluş ve çevre-oluşa dair tahribatın haritasını silmek isteyenlere karşı onu gözü gibi saklayıp bir bellek oluşturma uğraşısının hikâyesidir Sürüklenme. Yukarıdaki alıntı, sıkışan hayatın tam göbeğinde daralan öznelerin yolda birbirine çarptığı, bazen birbirini de ezdiği topyekûn bir şiddete tanıklığı imler. Ancak bu şiddet birdenbire gerçekleşip yakıp yıkmamıştır ortalığı. Tam aksine sessizce, yavaşça, hatta sinsince gelip yerleşmiştir hayatın panayırına.

Yavaş Şiddet, Hatırlama ve Yeryüzeysel Belleğin İmkânı

Yavaş şiddet konusunda çevre bilimci ve akademisyen Rob Nixon bu tür şiddetten en çok sömürgecilik ardından bağımsızlıklarını kazanan sömürge sonrası ülkelerdeki yoksulların etkilendiğini öne sürerek neo-liberal politikaların yoksullar için baskıcı ve ezici tarafına vurgu yapar. 2011 yılında yayımladığı ufuk açıcı Slow Violence and Envrionmetalism of the Poor3 (Yavaş Şiddet ve Yoksulların Çevreciliği olarak Türkçeye tercüme edilebilir) adlı kitabında toplumsal ve çevresel adalet kavramını sorgular. Özellikle tek bir sefer gerçekleşip olağanüstü yıkıcılıkta yaşanan şiddet (spectacular violence) yerine, zaman-mekâna yayılan ve ancak on yıllar içinde gecikmeli biçimde etkisini hissettiren yavaş şiddete önem atfetmemiz gerektiğini söyler. Örneğin okyanusların kirlenmesi ve esasen plastikleşmesi, iklim değişikliği, doğanın onulmaz tahribatı, bedenimize kaçan ve bizim an be an soluduğumuz kural tanımaz toksinler aşama aşama ve gözden uzakta gerçekleşen yavaş şiddet türleridir. Bu tür şiddet kimi zaman ilk elden, kimi zaman ise dolaylı yoldan tanıklık ettiğimiz ertelenmiş bir şiddettir ve elbette dünyada eşitsiz dağıtılan kaynak ve gelir nedeniyle en çok dar boğazlarının etkilendiği türden bir yıkımdır. Bizim bu şiddet türünü hemen algılamamız ise gecikmişliği ve ertelenmişliği nedeniyle güçtür. Peki yeryüzündeki bu tür şiddeti nasıl anlamı ve bununla nasıl mücadele etmeliyiz? Aslında geçmişten uzayan ve tam bugünde önümüzde açıldığını gördüğümüz bu uzun soluklu yavaş şiddetin belleğine ve tam bu bellekten süzülen temsiline dair hangi bilişsel ve duyuşsal araç gereçlere ihtiyaç duyarız? Manves City ve Sürüklenme işte tam bu noktada, çattığı sömürü, yoksunluk ve yoksulluk dünyasında, yavaş şiddeti gözler önüne sererken kişisel ve toplumsal bellekten daha farklı bir belleği imler. Zira yirmi birinci yüzyılın Antroposen eleştirisi, küresel kapitalizm nedeniyle her geçen gün artan ekolojik yıkım, insan-oluş biçimlerinin tek ses maduna sıkıştırılması sadece kültürel ve toplumsal bellek yoluyla açıklanamaz artık. Veya şöyle dile getirirsek, kişisel ve toplumsal bellek, Manves City ve Sürüklenme’de okuduğumuz yavaş şiddet temsiline ve hatırlanmasına tek başına yetmez.  Zira yeryüzünde insan eliyle kabuk atmanın getirdiği bu yakıcı değişimlere dair ayağı aynı anda hem belli bir toprağa basan hem de kozmik diyebileceğimiz “yeryüzeysel belleğin” imkânına vakıf olmak gerekir burada. İşte o vakit Tekin’in son romanlarının esas kahramanı “tahribat”ın karmaşık yapısına ve nüansına daha net dokunabiliriz. Bu düşüncede yeryüzeysel dediğimiz, zaman ve mekân bağlamında eş zamanlı olarak yerel ve yerelin dışına genişleyerek yerkabuğunu yeniden tanımlar. Yerkabuğu aynı anda madde, iklim, yaşam, sömürü, zaman, birbiriyle temas eden türler ve insan öğelerinden meydana gelir. İnsan ise bütün bu parçaların arasında yaşayan bir türdür yalnızca. Genişletilmiş böylesi bir çerçevede hatırlama edimi de değişir elbette. Bununla ilişki olarak hafıza çalışmaları, edebiyat ve ekoloji tartışmalarında Amerikalı akademisyen ve araştırmacılar Lucy Bond, Ben De Bruyn ve Jessica Rapson şunu söylerler: “Yirmi birinci yüzyılda kolektif yaşamı ve adaleti yeniden düşünmek istiyorsak, sahip olduğumuz tek toplumsal alan, gezegenimizi incelemeliyiz.”4 Buradaki “toplumsal” ve “gezegen” (planet) vurgusu önemlidir. Zira toplumsal ve gezegen birbirini itmez veya dışlamaz. Tam aksine bu ikisi dolaşıktır. Bu düşüncedeki esas eleştirel jest mekânı bütünüyle yadsımak değil, mekâna dair dar anlamlara sıkışmamak, mekânı daha farklı tahayyül etmemiz gerektiğidir. Buradaki vurgu, küreselin egemenliğini ve örtük de olsa insan öznenin aşkınlığını sarsar; insan ve insan olmayan veya insan ötesi bütün mevcudiyetlerin dolaşıklığına ve hepsinin kendi haklarına gönderme yapar. Başka deyişle, tahribatın ve değişimin ölçeği/ölçülebilirliği esas sorundur diyebiliriz. Öyle ki, ancak tam da bu soruna eğildiğimizde yoksulu ve işçiyi hepten yoksunlaştıran küresel ekonomik eşitsizliği, her geçen gün etkisini artıran bölgesel ve ulusal sömürü dinamiklerini ve sonucunda artık bize “üvey” olmanın eşiğindeki çevreyi daha perdesiz bir gözden görebiliriz. Manves City ve Sürüklenme’nin bugünün romanları olarak yeryüzeysel belleğe seslendiğini ve çoğumuzun gözlerine nedense çekili olan o kalın perdeyi ince bir jestle tek hamlede aşağıya indirdiğini düşünüyorum.

1 Sara Ahmed, Feminist Bir Yaşam Sürmek, Sel Yayınları, 2018, s.38-39.

2 Daha önce Notos’un 73. Sayısı (Aralık-Ocak 2018) için yazdığım “Tür Olarak İklim Değişikliği Romanı: Yirmi Birinci Yüzyılın Travmatik Anlatısı” yazımda “Antroposen” kavramını kısaca açıklamıştım. Özet olarak yinelemek gerekirse, 2000li yılların başında Paul Crutzen ve E.F. Stoermer tarafından ilk kez açıkça terimsel anlamda kullanılan “Antroposen” içinde bulunduğumuz jeolojik zaman diliminde insan faaliyetleri yüzünden yer sistemleri döngülerinde (örneğin karbon döngüsü, nitrojen döngüsü vb.) meydana gelen köklü düzensizliklere vurgu yapar. Bu düzensizliklerden ilki etkilerini her geçen gün daha çok hissettiğimiz ve tecrübe ettiğimiz insan kaynaklı iklim değişikliğidir. Özellikle habitat ve biyoçeşitlilik kayıp, okyanusların plastikleşmesi ve asidifikasyonu, toprak ve havadaki toksik dolaşım, topraktaki köklü kimyasal ve fiziksel değişimler insanın yerkabuğu üzerindeki somut etkilerinine işaret eder. İnsanın yerkabuğunda doğanın güçleri kadar ve hatta belki daha fazla etki bıraktığı bu yeni çağın ismini “Antroposen” olarak tanımlanır.

3 Rob Nixon, Slow Violence and the Envrionmentalism of the Poor, Cambridge Harvard University Press, 2011, s. 2-3.

4 Lucy Bond vd, “Planetary memory in contemporary American fiction,” Textual Practice, 2017, s. 854.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR