Yüreğin "Lal" Uçurumları
4 Ağustos 2019 Edebiyat Öykü Yazıları

Yüreğin "Lal" Uçurumları


Twitter'da Paylaş
0

Lal Masallar’a dair söylenecek o kadar çok söz var ki,  o sözler birkaç sayfalık bir yazının çerçevesine sığamaz.

Murathan Mungan’ın Lal Masallar’ıyla yıllar sonra yeniden buluşmak harika bir okuma yaşantısı sundu bugünlerde bana. Bütün çağdaş klasikler, defalarca okunabilen, her okumada yepyeni tatlar alınan eserlerdir; bence Lal Masallar ve Cenk Hikâyeleri, –her ikisi de– Murathan Mungan klasikleri arasında yer alırlar öncelikle. İki kitabı da ilk yayımlandıkları yıllarda ilgiyle ve beğenerek okumuş, Murathan Mungan’ın halk hikâyeleri geleneğinden yararlanma biçimine hayran kalmıştım. Klasik metinlerin yeniden kurgulanmasıyla çağdaş ve üst düzeyde gerçekleştirilen sanatsal bir yapılanmaya tanık olmuştum. Öykülerin bir ucu geleneğe ve geçmişe bağlanırken öteki ucu yaşadığımız döneme uzanıyor, sezdirmeler yoluyla güncel sorunlara sessizce dokunuyordu.  

Özellikle Lal Masallar’da belirgin olarak kendini hissettirir halk hikâyelerine özgü geleneksel anlatı öğeleri. Birbirine kavuşmaya çabalayan âşıkların zorlu sevdaları; yollarına çıkan uçurumlarla, dil ve söz engelleriyle, delice akan ırmaklarla anlatılırken; bazen de bir Osmanlı sadrazamının yola çıkardığı dilsiz ulağın yüreğinin içinde çoğalır sessizce. Lal Masallar’ın ilk basım yılının 1989 olmasına rağmen, kitapta yer alan üç öyküden "Âzer ile Yadigâr"n 1981-1982’de; "Muradhan ile Selviha" ya da "Bir Billur Köşk Masalı"nın 1981’de; "Ulak ile Sadrazam" 1982-1986 tarihlerinde yazılmış olduğu dikkate alınırsa, Lal Masallar’ın yazılışının üzerinden 30’dan fazla yıl geçmiş olduğu görülür. Bu öykülerin yazıldığı yıllarda ve öncesinde edebiyat ile gelenek ilişkisi üzerine yoğun düşünceler üretiyordu edebiyat çevreleri. O dönemde, asıl sanatımızın halk sanatı olduğu fikri ön plandaydı. Geleneksel öğelerin yeni edebiyat yapıtları içinde nasıl ve hangi yönde kullanılması gerektiğinin yoğun olarak tartışıldığı bir edebiyat ortamı vardı. Halk yaratımlarına yönelen güçlü bir eğilim, bir ilgi ve merak söz konusuydu. O yıllarda ülkemiz sanatçısının asıl kaygısı, yüzyıllar içinden süzülüp gelerek, kalıplaşmış bir estetik içinde sıkışıp kalan halk kültürü motifleriyle yeni ve özgün bileşimlere nasıl ulaşılabileceği sorusuna yanıt bulmak ve bu yolla yeni bir estetiğin yaratılması eyleminde etkin bir rol oynamaktı.

Murathan Mungan, gelenekten yararlanma konusundaki görüş ve düşüncelerinden bir kısmını 2000’li yılların başında şöyle ifade eder: “Lal Masallar ve Cenk Hikâyeleri’nin tohumlarının atıldığı dönemde 1970'li yıllarda başlayan, halk hikâyelerinden yeni hikâyeler yazmak gibi bir eğilimi vardı Türk hikâyeciliğinin. Zannediyorum benim bu malzemeyi seçmemde, bu malzemeyi biçimlendirmede, birçok ögenin yanı sıra, bunun da bir payı olsa gerek. İlk aklıma gelen Afet Ilgaz'ın ve Tarık Dursun K.'nın düpedüz halk hikâyelerinden çıkan kitaplarıydı. Cemal Süreya'nın ‘halk hikâyelerinden yararlanarak hikâye yazılabilir mi?’ tartışmalı yazılarıydı. Nitekim adlarını andığım yazarların dışında, bunu bir kitap toplamına dönüştürmemiş ama tek tek kimi hikâyelerinde buradan yola çıkarak bu tür deneysel metinler yazan yazarlar vardı. Ben de bir biçimde hem o dönemin eğilimi, yönelimi hem de bu kalıplardan yola çıkarak benim ne söyleyebileceğim üstüne bir yazarlık serüveni diye baktım bu duruma ve o kitap toplamlarına.” (Dil Dergisi, 2000 Yılında Türk Öykü ve Romanı Sempozyumu, Özel Sayı, s. 27-30, Ankara, 2000)

murathan mungan

Lal Masallar, adlandırmada masal sözcüğü içermesine rağmen, masaldan çok halk hikâyeleri geleneğine yaslanan bir “yeni öyküler” toplamı olarak nitelendirilebilir bu nedenle. Murathan Mungan “Halk hikâyelerinden yola çıkarak yeni bir hikâye yazılabilir mi?” “Gelenekten nasıl yararlanılır?” “Gelenek nasıl dönüştürülür?” “Gelenek nasıl içselleştirilir, kişiselleştirilir?” gibi bazı temel sorular karşısında şunları dile getiriyor aynı söyleşide:  “ Hikâyede sizin o malzemeyi kendi duygularınızla, o sizi yazar yapan, sizi yazar kılan temalarla malzeme arasında nasıl bir ilişki kurduğunuz önemlidir. Yoksa sadece dengelemek, kültürel bir eğriden pay almak arzusu sizi yönlendiriyorsa, bütün o geleneksel malzeme sadece dekoratif ve nostaljik bilgiler taşır diye düşünüyorum.”

Doğu’nun ve Batı’nın hikâye kavramına bakış açısının ve hikâye yaratma biçimlerinin farklılığına da işaret eder Murathan Mungan: “Hikâye Batı'da kurulan bir şey, Doğu'da ise anlatılan bir şey. Eski âşıkların, at sırtında gezen köy habercilerinin ve Kürt kültüründeki dengbejlerin, bütün bunların köy köy gezerken hikâye etmeleri ve mesela masalcıların anlatı tekniği, bizim halk hikâyelerimize büyük ölçüde biçilmiş bir tekniktir. Yani, anlatının bilinçliliği, anlatan kişinin bilinçliliğiyle eştir. Ona yeni boyut açmak, yeni bir katman kurmak konusunda, çok imkânlı yapılar değil ama bir şeyin anlatılmasının getirdiği dil tadı, dil zenginliği ve söylem başka bir lezzet, başka bir tat taşıyor. Benim biraz sezgilerimle, biraz da eğitimimle galiba, erken yaşta farkına vardığım bir şey; bütün bu anlatımla kurulan hikâye, hikâye sentezinin peşine gitmekti.” der. Bu sözlerde yazarın halk anlatılarına kendini yakın hissettiğini de sezinlemek mümkün. Murathan Mungan, Lal Masallar’da halk hikâyelerinin anlatım tekniğini benimser ama geleneksel metinleri yeni bir metin olarak kurgularken onları yeni eklemelerle, özgün bir görme biçimiyle, yeni bir şiirsel söylemle oluşturmaya dikkat eder.

Lal Masallar’da geleneksel anlatının seslerini duyuyor,  eski dönemlerin düş ve düşünce sistemini gösteren sözcük ve cümleleri ilgiyle okuyor, hem gerçeğin hem düşselliğin içinde yer alan anlatıdaki kalıplaşmış bazı kurgusal motifleri adım adım izliyoruz. Ancak, yazarın yepyeni, özgün ve farklı anlatılar kurguladığını, kendi yorum tarzını, bakış açısını elindeki geleneksel malzemeye yansıtarak, geleneği dönüştürdüğünü görüyoruz. Bu tarz metinler arası çalışma ve yaratım sürecinin sonunda asıl önemli olan da bu başarıdır kuşkusuz.

Lal Masallar’daki öykülerin tümünde lal (dilsiz) olgusunun odakta yer alması; kitabın üç öyküsünün kahramanlarından birinin mutlaka doğuştan lal olması bir bütünlük duygusu yarattığı gibi, üç öyküyü de tematik açıdan birbirine örgülüyor. Bütünsel ve uyumlu bir kompozisyon oluşturan bu öyküler, kitabın özgün mimarisini gösteriyor.

"Âzer ile Yadigâr"da Yadigâr’ın doğuştan lal olma durumu mistik unsurlara bağlanır; uzun yıllar çocuksuz kalan Sırma Hatun bir gece rüyasında gördüğü ermişin yönlendirmesiyle bir kız çocuk ister tanrıdan; ama ermişin dediğine göre bu kız doğuştan lal olacak, ağzı sürekli peçeyle kapalı duracaktır. Ancak vakti gelince o peçe kendiliğinden düşecektir. Doğduktan yıllar sonra Yadigâr’ın Âzer’e duyduğu derin ve güçlü aşk, genç kızın dilinin kilidini açar. Muradhan ile Selvihan öyküsünde bu kez erkek kahraman laldır. Yörük obasıyla gelen Muradhan çok iyi bir semahçıdır. Billur Köşk’te yapayalnız yaşayan Bey kızı Selvihan, semahta dönerken ilk görüşte âşık olduğu Muradhan’ın hep yanında olmasını ister; dilsiz, dile gelmeyen, sözcüklere dökülmeyen bir aşkla severler birbirlerini. Muradhan’ın yedi gölgesi vardır; yedi kopyası gibi. O gölgeler delikanlının ardında çoğalarak yüreğe sessizce dolan bir dil aracılığıyla Selvihan’la konuşurlar.  Ulak ile Sadrazam öyküsünde tarihi bir perspektif söz konusudur; imparatorluğun geleceğini belirleyecek bir sırrı boynundaki bir mektupta taşıyan ulağın lal olması; sessiz bir sadakatle sadrazama bağlılığı dikkat çeker. Bu öykünün bir bölümünde bakış açısı kaydırılarak ulağın bilincinden olayları görmemiz sağlanır; ulağın zihni saydamlaşınca, onun iç konuşmalarını da izleme olanağı buluruz. Bu öyküde kahraman, zihin dili ile konuşur ve kendini ifade eder.  Lal olma hali, tasavvufta dervişin taşıdığı evrensel sırların ağırlığını gösterir; lal olma, aynı zamanda mistik boyutlara yükselen aşkın yüce hallerinden biridir. Ne zaman ki evrensel aşkla ‘bir’ olma yaşantısı başlar; o zaman dervişin dilinin kilidi çözülür, suskunluktan konuşmaya geçer. Lal Masallar’daki kahramanların hepsinde mistik bir yön, sırlı bir hal dikkati çekmektedir.

Kitabın üç öyküsünün ortak noktalarından birinin zulme, haksızlığa ve adaletsizliğe karşı koyma olduğu dikkatlerden kaçmaz. Bu öykülerin aynı zamanda birer direniş öyküsü olduğu görülür. Lal olanlar bir şekilde; gözleriyle, bedenleriyle, bedenlerinden çoğalan gölgeleri yoluyla konuşurlar; ya da kendi iç sesleriyle dile gelirler. Kahramanlar hem kaderlerinin kendilerine dayattığı lal olma durumunu, dilsizlik tutsaklığını aşmaya çalışırlar; hem de birbirlerine ya da bir hedefe kavuşmak için çaba gösterip zulmün engellerine azimle direnirler. Dillerinin kilitleri çözülür birer birer.

Sazıyla sözüyle Hak âşığı olma yolunda yürüyen Azer, ifade ve konuşma yasağıyla ilgili olarak şöyle konuşur: “Âşık kısmının diline zincir vurulmaz ağalar. Âşık kısmı yürektekini söylemiyorsa eğer, sazına namertlik ediyor demektir. Sazın da sözün de hukuku vardır. Saza da söze de yasak konulmaz. Gün gelir o yasak koyanını yer ilkin. Ve de sazın, sözün hukuku ölüme yenik düşmez. Bunu böyle bilesiniz.”  Burada, sanatın ve sözün özgürlüğünün önemi duyumsatılır, günümüzde düşünce,  söz ve yaratım özgürlüğüne konan engeller çağrışımlar yoluyla anımsatılır; bir anlamda zamansal geçişler yapılır okurun zihninde. Böylece, geleneksel anlatı ögeleri taşıyan bu öyküler güncel gerçekliklere de temas eder. Bu temas noktalarıyla okurun uyarılması ve bilinçlendirilmesi, yazarın gelenekten yararlanıp farklı ve yeni bir metin yaratma hedefinin birer göstergesi durumundadır aynı zamanda. Söz ve ifade üzerindeki engelleri doruğa ulaştıran ve halka yönelik topyekûn bir zulüm uygulamasına dönüşen 1980 darbesinden hemen sonra kaleme alınan bu öyküler; bence, lal edilmiş, diline kilit vurulmaya çalışılmış, egemenlerin zulmüne uğramış toplumun durumuna göndermeler yapmakta; içsel bir eleştiriyi sessizce çoğaltmaktadır; zamanlar farklı olsa da sözler susmuş, diller lal olmuştur. Lal Masallar, geleneğin içinden fışkıran birer direniş tablosu sergileyerek dile getirir insanımızın azimli mücadelesini. Ulak ile Sadrazam’da dilsiz ulağın iç konuşması sırasında kelimelerin gücünü şöyle ifade ettiği görülür: “Biliyorum: Kelimelerin gücünden korkuyorlar. Her şey tariflerde saklıdır sanıyorlar. Ad vererek kurtuluyor; ad vererek hapsediyorlar. Oysa kelimeler hem belgeliyor, hem de saklıyor. Bilmiyorlar.”

Halk hikâye geleneğinde âşıklar çoğu zaman kavuşamazlar birbirlerine; vuslat, ölümden sonraya kalır. Âşıklar trajik biçimde, birlikte ölürler; hayatlarını birlikte sonlandırırlar. Sevdalarının kavuşulamaz olması, mücadelelerini efsaneye dönüştürür; asıl önemli olan, zor koşullara azimle direnebilmek, zulme boyun eğmemektir. Halk hikâyelerinin, feodal dönemin toplumsal yapılanmalarına özgü yazınsal verimler olmalarına karşın; içerdikleri insani değerler ve işledikleri erdem kavramı gibi nitelikleri dolayısıyla günümüze izdüşümler bırakan metinler olduklarını belirtmek mümkün. 

murathan mungan

"Âzer ile Yadigâr" metninin iki ayrı kurgu katmanı içermesi, yazarın şimdiki zamanla geçmişi aynı öykünün potasında eritme isteğinden kaynaklanıyor. Yaşadıklarını sorgulayan, hayatın anlamını arayan öykü kahramanının, gittiği tatil yöresinde, ses veren bir uçurumun masalının ardına düşmesi; günümüzdeki sevdaları geçmiş sevdalarla karşılaştırması ve eskilerde kalan güzellikleri özlemle duyumsaması, bizleri de etkiliyor okurken. Bir masalın ardına düşüyoruz onunla birlikte; ses veren uçurumda yankılanan “Âzer! Yadigâr!” seslerinin yüreğimizin derinliklerinde titreştiğini fark ediyoruz. Zaman kaymasıyla birlikte yaratılan atmosferde bir masal dünyasına geçiş yapıyoruz. Ve anlıyoruz ki; “her yürek ses veren bir uçurumdur ve herkes kendi uçurumunu yüreğinde taşır.”  İçine girdiğimiz geçmiş zaman boyutunda halk hikâyesi söylemini fark ediyoruz; ses ve sözcük tekrarlarıyla, ezgisel uyumla yaratılan şiirsel ve epik bir tonlama başlıyor. Bu noktada birdenbire “büyük anlatılar çağı”na da geçiyor; kadim bir hikâye anlatıcısının seslenişlerine kulak vermeye başlıyoruz. Öyle ki “Bizi biz yapan hikâyeler”den biri daha başlamıştır artık.

Kitabın üç hikâyesindeki kahramanlar Yörük-Türkmen ve Alevi kültürlerine bağlıdırlar; kimi kahramanlar göçebe yaşam tarzını sürdürürler. Bu yaşam tarzında atın, çadırların, çiçeklerin, otların, ağaçların, ayın, yıldızın, rüzgârın… büyük önemi vardır.   Âzer ile Yadigâr’da Âzer, Alevi kültürünün bir timsali olan sazını adeta konuşturur. Saz çalarak ustalığa ve Hak âşıklığına yükselir. Âzer bir gönül eridir aynı zamanda. Sazının ezgileri büyük vuslatı, tanrısal ‘bir’ oluşu dillendirir. Yadigâr ise ustalıkla kilim dokur, renkleri motifleri konuşturur. İki âşık da sanatla ilgilidir; biri görsel, diğeri ezgisel sanatla. "Muradhan ile Selvihan"da göçebe Yörüklerden olan Muradhan semah kültürünün taşıyıcısıdır; semahtaki dönme figüründe evrensel döngü hareketi yansılanarak bir tür vecd(trans) haliyle evrensel gerçekliğe ulaşma olgusu sezdirilir. Muradhan hem sanatçı hem de kutlu bir kişidir; tıpkı Âzer gibi. Selvihan da Yadigâr misali nakış işler, gergefinde büyülü renkler ve motifler vardır, gergefte geleceği nakışlar adeta. Her iki öykünün kadın ve erkek kahramanları sanatçı ruh taşırlar; Ulak ile Sadrazam’da ise dilsiz ulağın zihninden geçenleri, sadrazama hitaben sürdürdüğü iç konuşmasını okuduğumuz bölümde, onun(ulağın) gerçek bir şiir ustası,  güçlü bir şair olduğunu fark ederiz. Bu öyküde tarihselliğin yeni yazımı söz konusudur. Öyküdeki sadrazam alışılageldiği gibi bir devşirme değil, bir Türkmen’dir; onun şahsında Anadolu kültürünü temsil eden Türkmenlik öne çıkarılarak Osmanlı’nın siyasi sisteminin örtük eleştirisi yapılır. Ulak da göçer Türkmen tarikatına bağlı bir gönül eridir. Lal Masallar’daki öykülerde benzeri birçok ortak noktanın, birçok ortak imgenin yer aldığı; böylece öyküler arasında geçişler yapıldığı ve birtakım kanallar açıldığı görülür. Bu durumun Murathan Mungan’ın bilinçli yazınsal çabasından kaynaklandığını da belirtmek gerek öncelikle.

Lal Masallar’a dair söylenecek o kadar çok söz var ki,  o sözler birkaç sayfalık bir yazının çerçevesine sığamaz. Lal renginin sessiz, suskun bir ırmak gibi akıp çoğaldığı ve lal uçurumlardan aşıp yürekleri kuşattığı bu dilsiz masallar, edebiyatın belleğinde, yüreğinde ve vicdanında kalıcı izler bırakıyor. Geleneksel söylemin içinde usul usul uç veren yazarın şiirsel dili, bütün öykülerin asıl dokusunu oluşturuyor ve yeni bir yaratıcılığın kapılarını açıyor.

Lal Masallar’a lal kalmamak; bu öykülerin içindeki derin anlamları bilinçle ve yürekle okumak, görmek ve çoğaltmak gerek. İster sözle, ister yazıyla; isterse “ruha dolan gizli dil”in ve şiirin yürekteki lal uçurumundan yükselen seslerle…


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR