Yüzyılın 40 Filmi • Notos'un 10. Büyük Soruşturması
18 Aralık 2016 Kültür Sanat Sinema

Yüzyılın 40 Filmi • Notos'un 10. Büyük Soruşturması


Twitter'da Paylaş
0

Notos’un geleneksel soruşturmalarının Şubat 2016 sonuçlarını yayınlıyoruz. 2016'da yapılan 10. soruşturmanın konusu: Yüz Yılın 40 Filmi. Her yıl uzun süren bir çalışmayla hazırlanıp yürütülen soruşturmaların kalıcı olması amaçlanıyor. Sinema hayatımızın en önemli parçalarından.

1 Yol (Şerif Gören, 1982)

2 Bir Zamanlar Anadolu’da (Nuri Bilge Ceylan, 2011)

3 Umut (Yılmaz Güney, 1970)

4 Sevmek Zamanı (Metin Erksan, 1965)

5 Muhsin Bey (Yavuz Turgul, 1987)

6 Masumiyet (Zeki Demirkubuz, 1997)

7 Anayurt Oteli (Ömer Kavur, 1987)

8 Selvi Boylum Al Yazmalım (Atıf Yılmaz, 1977)

9 Susuz Yaz (Metin Erksan, 1963)

10 Sürü (Zeki Ökten, 1978)

11 Vesikalı Yarim (Ömer Lütfi Akad, 1968)

12 Züğürt Ağa (Nesli Çölgeçen, 1985)

13 Kış Uykusu (Nuri Bilge Ceylan, 2014)

14 Tabutta Rövaşata (Derviş Zaim, 1996)

15 Sonbahar (Özcan Alper, 2008)

16 Uzak (Nuri Bilge Ceylan, 2002)

17 Eşkıya (Yavuz Turgul, 1996)

18 Babam ve Oğlum (Çağan Irmak, 2005)

19 Gelin (Ömer Lütfi Akad, 1973)

20 Kader (Zeki Demirkubuz, 2006)

21 Hababam Sınıfı (Ertem Eğilmez, 1975)

22 Uçurtmayı Vurmasınlar (Tunç Başaran, 1989)

23 Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak (Ahmet Uluçay, 2004)

24 Hakkâri’de Bir Mevsim (Erden Kıral, 1982)

25 Otobüs (Tunç Okan, 1974)

26 Gurbet Kuşları (Halit Refiğ, 1964)

27 Duvara Karşı (Fatih Akın, 2004)

28 Kosmos (Reha Erdem, 2010)

29 Aaahh Belinda!.. (Atıf Yılmaz, 1986)

30 Vavien (Yağmur Taylan-Durul Taylan, 2009)

31 Ah Güzel İstanbul (Atıf Yılmaz, 1966)

32 Ağır Roman (Mustafa Altıoklar, 1996)

33 Bal (Semih Kaplanoğlu, 2010)

34 Diyet (Ömer Lütfi Akad, 1975)

35 Abluka (Emin Alper, 2015)

36 Düğün (Ömer Lütfi Akad, 1974)

37 Çoğunluk (Seren Yüce, 2010)

38 Takva (Özer Kızıltan, 2006)

39 Güneşe Yolculuk (Yeşim Ustaoğlu, 1999)

40 Gemide (Serdar Akar, 1998)

Sinema Aydınlıktır

Başvurduğumuz sinemacılardan ve edebiyatçılardan 10 film adı önermelerini istedik. Soruşturmamıza katılan 383 kişi, toplam 287 film adı verdi. Filmler en çok önerilenlerden başlanarak sıralandı.

Semih Gümüş
Notos’un geleneksel yıllık soruşturmalarının 10’uncusunun sonuçları da belli oldu. Bu yılki konumuz: Yüz Yılın 40 Filmi Sinema günümüzün sanatı ve en geniş yığınlara ulaşan sanat. Ona karşı ilgisiz durmak olanaksız. Üstelik sanatın aldığı yeni biçimleri ve sanat ile alıcısı arasındaki ilişkilerin nasıl değiştiğini anlamak için de sinema çok olanaklı bir sanat. Bu arada sinemanın bir görüntü sanatı oluşu, aynı zamanda bilimsel ve teknolojik gelişmelerle kendisini sürekli yenilemesi, onun olanaklarını kullanmayı bazen zorlaştırıyor. Buna da kuşku yok. Bizim sinemamız zaman zaman bundan olumsuz etkilenmiş olabilir. Gelin görün ki, özellikle yeni kuşak sinemacıların farklı bakış açılarıyla yaklaşması, yapılan filmlerin niteliğinin hızla yükselmesine de neden oldu. Filmlerimiz yurtdışında pek çok ödül alıyor. Ödül önemli değil elbette. Asıl olan, filmlerin kendileri dışındaki bütün değerlendirmelerden bağımsız, nasıl oldukları. Peki bugüne dek yapılan filmlerin değerlendirmesi? Sinema yazarlarının bu konudaki emekleri çok önemli. Onları ilgiyle izliyoruz. Sinema özel bir alan, biz de okuduklarımızdan öğreniyoruz. Notos bu yıl da bugüne dek yapılan yerli filmlerle ilgili bir soruşturmayla hem sinemamızın birikimini değerlendirmeyi hem de kamuoyunun seçimlerini ortaya çıkarmayı düşündü. Böylece bu yılki soruşturmamızla bu kez de sinema konusunda derli toplu bir sonuç çıkarabilirdik. Sinema dünyasından çok sayıda kişiye ve her yıl olduğu gibi çok sayıda yazara, sinema sanatımızın en beğenilen filmlerinin neler olduğunu sorduk. Böylece 2016 yılının öznelliği içinde en çok önerilen, dolayısıyla en önemli bulunan 40 filmi ortaya çıktı. Geniş bir kamuoyunun yaptığı seçimi, bugün varılmış bir sonuç olarak saptamayı ve soruşturmamızın sonunda ortaya çıkan 40 filmlik listenin gelecek zamanlar için bir nirengi noktası, bir kaldıraç oluşturmasını amaçladık. Böylece derli toplu, yararlı, anlamlı, nitelikli bir sonuç üstünde yapılacak tartışmaların düzeyinin hemen bir basamak yukarı çıkmasına Notos da kendince katkıda bulunsun. Notos’un soruşturmalarının anlamı Notos 2016’da 10. yılını tamamlıyor. Bu ülkede nitelikli, bağımsız ve sivil bir edebiyat dergisi için az zaman değil. Ne ki yetinmek edebiyat dergiciliğinin düşmanıdır. Biz hep daha iyisini nasıl yapabiliriz diye düşündük. Notos önüne koyduğu işleri nitelikli biçimde yapmaya, bir çalışkanlık ve üretkenlik örneği olmaya, öteden beri bilinen konular yerine yeni konu ve sorunlara el atmaya, genç yazarlara sayfalarını daha çok açmaya, güler yüzlü ve genç tavırlı bir dünya kurmaya, durağan edebiyat ortamına kendi etkinlik alanı içinde canlılık kazandırmaya, geniş okur çevrelerinin hayatından gitgide uzaklaşmaya başlayan nitelikli edebiyatı yeniden gözler önüne taşımaya, edebiyatın geniş çevrelerde tartışılmasına neden olmaya çalıştı. Edebiyat dergiciliğini dergicilik sektörünün önemli bir parçası yapma, medya holdinglerinin karşısına onlarla aynı düzeyde duran bir dergi çıkarma uğraşımız da bu arada bizim için vazgeçilmezdi. Notos’un edebiyat kamuoyunca benimsenen, artık her yılın şubat ayında sonuçları merakla beklenen yıllık soruşturmaları da bu amaçlar doğrultusunda başladı. Notos bugüne dek on büyük soruşturma düzenledi: Ölmeden Önce Okunması Zorunlu 40 Kitap (Şubat 2007) Yüz Yılın 40 Romancısı (Şubat 2008) Edebiyatımızda Geleceğin Ustaları (Şubat 2009) Yüz Yılın 40 Öykücüsü (Şubat 2010) Çağdaş Türk Edebiyatında En İyi 40 Şey (Şubat 2011) 100 Temel Eser (Şubat 2012) Türk Edebiyatından Hangi Yazarın Nobel Edebiyat Ödülü’nü Almasını İstersiniz? (Şubat 2013) Türk Edebiyatının Klasikleri Nelerdir? (Şubat 2014) En Önemli Roman Kahramanları (Şubat 2015) Yüz Yılın 40 Filmi (2016) Bilindiği gibi bu soruşturmalar, olabilen en geniş yazar çevresinin katılımıyla gerçekleşti; edebiyat kamuoyunda bir edebiyat dergisi aracılığıyla toplanabilecek ilginin oldukça üstünde ilgi gördü; gazetelerde, dergilerde, kitap eklerinde ve Notos’un kendisi için de önemli bir etkinlik alanı olarak gördüğü dijital dünyada, sosyal medyada tanıtıldı, tartışıldı. 2016 soruşturmasının özellikleri Notos, her soruşturmadan sonra yaptığı değerlendirmelerde kendisi herhangi bir yargıda bulunmadan yalnızca sonuçları veriyor. Şimdi sonuçlarını verdiğimiz Yüz Yılın 40 Filmi soruşturması için de bu yaklaşımımız aynıyla geçerli elbette.
  • Önce soruşturmaya katılıma bakalım. Yüz Yılın 40 Filmi soruşturmamıza bugüne dek gördüğümüz en yüksek katılım oldu. Bunu her zaman önemsiyoruz. Tam 383 yazar ve sinemacı katıldı soruşturmaya. Bu sayının güvenilir bir kamuoyu temsili oluşturduğunu söyleyebiliriz. Katılımın yüksek olması her yıl öncelikli amacımız oldu. Bu sonucun Notos’un soruşturmalarının güvenilirliğini ve sonuçlarının merakla beklendiğini gitgide daha çok gösterdiği de belirtilebilir.
  • Düzenlediğimiz soruşturmalarda katılımcılarımızın bütününü bir tür “Seçici Kurul” gibi görüyoruz. Soruşturmamıza katılan 383 kişinin adını alt alta sıraladığımızda, güvenilirliği, saygınlığı, inandırıcılığı kuşku götürmeyecek, daha önce bir arada görünmemiş bir seçici listesi çıkıyor ki ortaya, onun edebiyat ve sanat kamuoyumuzun bugünkü eğilimini önemli ölçüde temsil ettiği de söylenebilir.
  • Çıkan sonucun bir kesinlik göstermediğini belirtmeye gerek yok. Soruşturmalarda doğruyu ya da yanlışı hiçbir zaman aramıyoruz. Notos kendisini yalnızca aracı konumunda tutuyor. Çıkan sonuç bir eğilimi gösterir, güçlü bir eğilimi, bugünün seçimlerini. Bu arada hep belirtiyoruz, bir kişi tarafından belirtilmiş bir eğilim nasıl o kişinin öznelliğini gösterirse, 383 kişinin belirttiği bir eğilim de o topluluğun öznelliğini gösterir. Sanat alanında verilen yargıların değeri de bu öznelliğin nitelikli oluşundan gelir. Başka bir deyişle, bir amaç da bu tarihsel saptamayı ortaya çıkarmaktır.
  • Sözgelimi birkaç onyıl sonra yinelendiğinde çıkacak sonuçla karşılaştırıldığında, Yüz Yılın 40 Filmi soruşturmasının sinema kültürümüzdeki değişimi anlamak için ortaya sağlam bir veri koyduğu herhalde daha iyi görülecektir. Bizde kayıt düşme alışkanlığı yeterince olmadığı için geçmişe dönük araştırmalar her zaman aşılması çok güç kısıtlarla karşılaşmıştır. Demek ki Notos’un yıllık büyük soruşturmaları sanat ve edebiyat tarihimize düşülmüş nitelikli kayıtlar arasında yer alacak, gelecekte geçmişe dönük çalışmalar yapacak bütün edebiyat, sanat ve kültür araştırmacıları için başvurulması gerekli kaynaklar arasında bulunacaktır.
Sonucu yorumlama
  • Başvurduğumuz sinemacılardan ve edebiyatçılardan 10 film adı önermelerini istedik. Soruşturmamıza katılan 383 kişi, toplam 287 film adı verdi. Filmler en çok önerilenlerden başlanarak sıralandı. Anlamlı bir toplam olabileceğini düşünerek, ilk 40 filmi açıklamaya karar verdik.
  • Yüz Yılın 40 Filmi soruşturmasında 383 seçicinin ilk sıraya değer gördüğü Yol, demek ki kamuoyumuzun genel onayını gösteriyor. Bunu elbette belirtebiliriz. Yol, soruşturmaya katılanların yüzde 55’i tarafından belirtilmiş.
  • Listede Yol’dan sonra gelen dokuz film de demek ki ilk akla gelen filmlerdir.
  • Bu tür soruşturmalarda seçilen filmlerde çok yakın zamanda yapılıp gösterilmiş filmlerin, izleyicileri henüz az olduğu için, öne çıkması da güçleşiyor. Bunu da doğal bir sonuç saymak gerekir.
Yüz Yılın 40 Filmi soruşturmasının sonuçları tartışılacaktır ve hem bugün, hem yarın değerlendirilecek nitelikte bir soruşturma olmuşsa, amacına ulaşmış demektir. Sonunda, 383 sanat insanının yanıt verdiği bir soruşturmanın uzun hazırlığı özen, sorumluluk ve emek gerektiriyor. Böyle bir soruşturma da sinemamızın kan dolaşımını hızlandırabilir.  

İlk 10 Film

001yol

YOL

Şerif Gören, 1982

Yol’un iki ana karakteri Seyit Ali ve Mehmet Salih, izinli çıktıkları cezaevinden memleketlerine giderken trende karşılaşırlar. Biraz sohbetin ardından ikisi de koltuklarına geçer ve uyumaya çalışır, ancak başaramazlar. Seyit Ali bir süre sonra arkadaşına dönerek şöyle der: “İnsanın aklı kendine düşman olur mu? Benim aklım bana düşman.” Yol’u yalnızca Türkiye’nin değil, dünya sinemasının da en büyük filmlerinden biri yapan özellikleri saymakla bitmez. Memleket üzerine bir filmdir öncelikle, ülkenin dört bir yanını sade bir şekilde çıkarıp koyar önümüze. 12 Eylül darbesinin ülkeyi nasıl bir hapishaneye çevirdiğini de gösterir ustaca. Ama aynı zamanda “erkeklik” üzerine yapılmış en önemli filmlerden biridir Yol. Seyit Ali ve Mehmet Salih, yolları hapishaneye kadar uzanmış bir erkeklik serüveninin en kritik aşamasına gelmişlerdir. Bütün hayatlarını “erkek” olmanın olanaklarıyla kurmuş, erkeklik uğruna mahpus damlarına düşmüş ve bunu gururla taşıyan adamların, hiç istemedikleri halde yine erkekliğin kanunları yüzünden yokoluşa gidişinin hikâyesidir Yol. Seyit Ali’nin aklı bu yüzden kendisine düşmandır. “Erkekliğin” karısını öldürmesine dair buyruğu ile ona duyduğu sevgi arasında bir yerlerde bocalarken, aklının kendisine düşman olduğunu sezer. Film bu anlamda Yılmaz Güney’in cezaevine düşmesine neden olan “erkeklik” hallerinin de ironisidir aynı zamanda. Yılmaz Güney, aklının kendisine düşmanlığını Seyit Ali ve arkadaşlarının gözünden anlatır bizlere. Yılmaz Güney’in kameranın arkasındaki gözü kulağı ise Şerif Gören’in maharetidir. • Şenay Aydemir 002birzamanlaranadolu

BİR ZAMANLAR ANADOLU’DA

Nuri Bilge Ceylan, 2011

Bir Zamanlar Anadolu’da bir toplum otopsisidir. Yengin erkeklerin iktidar çatışmalarını, onların alt-üst ilişkilerini, kendi eksikliklerini örtbas etmeye ve kişisel çıkarlarını kollayarak yaşamaya çalışmalarını anlatır. Toplumun başat kurumlarında görev alan doktor, savcı, polis ve askerin gece boyu Anadolu’nun kırsalında oradan oraya sürüklenmelerini izleriz. Bu karakterler, bozuk düzene karşı mücadele etmeksizin “öğrenilmiş çaresizlik” içinde yaşamayı seçen insanlardır. Bir katil ve bir kurban söz konusudur, ancak araştırmayı sürdüren ekipten hiç kimse bu durumu pek umursamamaktadır. Kişisel uğraşlar, beklentiler, hedefler gündeme gelir sürekli. Çünkü esas vurgu, insanın karanlık doğasına yapılır; işlenen cinayetin aslında gerçek faili düzeni devam ettiren o insanlardır... Çehov’vari bir hissiyatla hareket eden Nuri Bilge Ceylan, Ercan Kesal ve Ebru Ceylan’la birlikte Türk sinemasının en sarsıcı filmlerinden birisine imza atar. • Emrah Öztürk 003umut

UMUT

Yılmaz Güney, 1970

Yılmaz Güney’in “Çirkin Kral” döneminden bambaşka bir sinema diline geçiş yaptığı filmlerin ilki olan Umut, sinemamızın başyapıtlarındandır. Aynı zamanda stüdyo mizansenlerinin aksine kameranın gerçek dünyada, gerçek insanların arasında dolaştığı İtalyan yeni gerçekçilik akımının ülkemizdeki ilk temsilcilerindendir. “Küçük insan”ın umuda yolculuğunu anlatır film. Ancak bu yol, mutlu sona çıkmaz. Adanalı yoksul faytoncu Cabbar, umudu önce piyango biletlerinde arar. Talihin temsilcisi olan bu biletlerin hiçbiri ona çıkmaz. Çaresizliği borçlarıyla birlikte büyüyen Cabbar, bu defa kurtuluşu nefesi güçlü bir hocanın işaret ettiği yerdeki defineyi aramakta bulur. Filmin ikinci yarısında tanık olduğumuz bu ikinci umut yolculuğu, onu hazineye değil deliliğe götürür. Umuda giden bozuk yol, Cabbar’ı gerçeklikten adım adım uzaklaştırmıştır. Film, başkarakterini komik veya acıklı duruma düşürerek değil, onu bu hale getiren toplumu hazin bir şekilde teşhir ederek anlatır trajedisini. Yılmaz Güney’in yazıp yönetip oynadığı filmin finali de dünya sinema tarihinin en etkili sahneleri arasındadır. Fakirin ekmeği olan umut, Cabbar’ı etrafında dönüp duran, aklını kaybetmiş bir pervaneye çevirmiştir. • Hakan Bıçakcı 004sevmekzamani3

SEVMEK ZAMANI

Metin Erksan, 1965

En çok yağmurları hatırlıyorum düşündüğümde. Müşfik Kenter’in güzel ve hüzünlü yüzünü yıkayan yağmurları. Sonra rüzgârın dövdüğü dalları, iskelelerin vakur ama bir taraftan boynu bükük hallerini, kayıkla birlikte süzülen o fotoğrafı... O güne kadar izlediğim Türk filmlerinden farklı bir filmdi Sevmek Zamanı. Metin Erksan’ın kim olduğunu bilmiyordum o zamanlar; izlediğim okuduğum şeyleri onu çeken, yazanlardan bağımsız alımladığım, eşsiz ve geri dönülmez zamanlardı onlar. Neden bu kadar çok sevdim bu filmi, diye sık sık düşünmüşümdür. Acaba aşk üzerine hiç duymadığım sözleri toy yüreğime fısıldaması mıydı asıl sebep? Bir erkeği bunca hazin ve güzel severken hiç görmediğimden olabilir miydi? Bir fotoğrafa âşık olmanın nasıl bir şey olduğuna mı kafa yormuştum yoksa? Ya da suretle aslın bitmeyen savaşına? Sonrasında aşkın, sevginin –işte adına ne dersek diyelim– aslında insanın daha çok kendiyle ilgili olduğunu, ötekinin sadece bir vesile olduğunu keşfetmemde etkisi ne kadardır acaba Sevmek Zamanı’nın? Tüm bu soruların yanıtları belirsiz benim için. Bildiğim bir şey var ki, bir kez izlediğim, derinden etkilendiğim, tam yirmi yıl geçtikten sonra tekrar izlemekten korktuğum filmlerdendir benim için. Kuytularımda bir sırça hatıradır Sevmek Zamanı, kırılmasın diye sarıp sarmaladığım. Öyle yoğun ve derin bir imge bırakmıştı ki genç yüreğimde, onun bugünkü ben tarafından sarsılmasına izin veremem. • Yalçın Tosun 005muhsin-bey3

MUHSİN BEY

Yavuz Turgul, 1987

Muhsin Bey denince gözümün önüne yeleği, kravatı, beyaz gömleği gelir. Eski İstanbul’un fakir ama kültürel değerlere bağlı hatta onları yaşatan beyefendileri gelir. Çocukluğumda bu tür “amcalardan” çok sayıda vardı, kimi emekliydi, kimi memurdu; evde pazar günleri bile kravat takarlar, içlendikleri zaman ağdalı sanat müziği parçaları mırıldanırlar, akşamdan akşama rakılarını ihmal etmezler, mahalle duygusuna sahiptirler, birbirlerini fötr şapkalarını hafifçe kaldırarak selamlarlardı. Onların yok olmakta olan bir tür olduğunu Ah Güzel İstanbul filminde Sadri Alışık’ın canlandırdığı Haşmet karakteriyle görmüştük daha önce. Bir anlamda kendi yonttuğu heykele âşık olan adam, Pygmalion, hikâyesiydi Haşmet’inki. Ya da Charlie Chaplin’in unutulmaz filmi Sahne Işıkları. Sahne Işıkları’nda eski ve artık zamanı geçmiş bir komedyenin yardım ettiği genç kızın ünlenerek ondan kopuşu anlatılır. Ah Güzel İstanbul’da da Haşmet köyünden artist olmak için kaçmış olan Ayşe’ye sahip çıkar, hatta onun meşhur olmasının yolunu açar ama tıpkı Sahne Işıkları’nda olduğu gibi Ayşe, Haşmet’ten kopar. Her iki hikâyede de aşk önemli bir bileşendir. Muhsin Bey’de ise bu konu bir adım daha ileri gider ve son derece önemli bir toplumsal konuya temas eder. Bu sefer köyden gelen Ali Nazik karakteri erkektir. Muhsin Bey’in tam zıddıdır, Doğu’dan gelmektedir ve daha ilk ortaya çıktığı andan itibaren herkes tarafından küçümsenen ve alay edilen bir tip olarak çizilir. Türkücü olmak isteyen Ali Nazik’i başta reddetse de hikâye boyunca aralarında bir yakınlaşma olur ve zavallı delikanlı Muhsin Bey’in desteğiyle şöhret basamaklarını tırmanır. Ancak hırsı her şeyin önündedir, herhangi bir ahlaki değere sahip değildir. Zaten türkücü olmak için yola çıkmış olmasına rağmen “yoz” bir müzik olan arabeskle meşhur olmuştur. Dünyevi başarı dışında hiçbir amacı ve inceliği olmayan bu öteki dünyanın çocuğu elbette Muhsin Bey’i de ezip geçecektir. Hatta onun sevdiği kadını da elinden alacaktır. Zaten bir arabesk sanatçısı yarattığı için kendine saygısını kaybetmiş olan Muhsin Bey, Ali Nazik’in nankörlüğü karşısında bir kez daha yıkılır. Tabii tüm bunlar o dönemin kentsel dönüşüm projesinin bir sonucu olarak yıkılan, tahrip olan Tarlabaşı’nda geçmektedir. Eski İstanbul tüm olumlu, soylu değerleriyle yok olup giderken ondan boşalan yer Doğu’dan gelen ilkesiz ve en ufak bir estetik duygusundan yoksun öteki tarafından işgal edilecektir. Her ne kadar son sahnede sevdiği kadını bu ilkesiz ilkelin elinden kurtarmış gibi görünse de izleyicinin gözünde yeni dünyanın kazananı Ali Nazik’tir. O yıllarda bu filmi içim acıyarak izlemiştim. Muhsin Bey’de kaybolup gidenin o çocukluğumun İstanbul’u olduğunu hissettiğim için sanırım sonuna kadar Muhsin Bey’le özdeşleşerek sorgusuz sualsiz kabul etmiştim önüme koyulan bu formülü. Oysa şimdi bu bakışın son derece sorunlu olduğunu düşünüyorum. Doğu’dan, Anadolu’dan geleni soysuz bir işgalci ve yıkıcı olarak resmetmek çok derin bir ötekileştirme değilse nedir? Filmi salt bir ötekileştirme hikâyesi olmaktan çıkaran elbette kentsel dönüşümün yıkıcı etkilerinin kaydını tutuyor oluşudur. Ancak filme göre örtük olarak bu yıkımın sebebi Ali Nazik’te vücut bulan ötekidir. Âdeta Beyoğlu’nu, Tarlabaşı’nı yıkıp yok eden Ali Nazik ve onun gibilerdir. Yıkım görüntüleri Ali Nazik’in artık profesyonel bir arabeskçi olarak sahneye çıktığı sekanslar arasında verilir. Yozlaşmanın en doğrudan temsili haline gelir. Ali Nazik bir sebep değil, olsa olsa sonuçlardan bir sonuçtur ama film bizi tersine ikna eder. Belki bu yüzden Yavuz Turgul daha sonraki yıllarda bu rolleri tersine çevirecek, mekân olarak yine Tarlabaşı’nı seçerek ve hatta aynı oyuncuları kullanarak günah çıkaracaktır. Bu sefer Doğu’dan gelen Eşkıya soyluluğun simgesi olacaktır. Asla Muhsin Bey gibi bir inandırıcılığa sahip olmayan Eşkıya yönetmenin bir çeşit Muhsin Bey hesaplaşması olarak okunabilir. • Murat Gülsoy 006masumiyet

MASUMİYET

Zeki Demirkubuz, 1997

Bu coğrafyanın kendine has duygu atlasında özel bir yeri vardır Masumiyet’in. Belki arabesk diyerek kestirip atılabilecek, oysa tarifi pek de kolay olmayan bir hissiyatı kristalleştirir. Zeki Demirkubuz, henüz ikinci filminde, mekânın ruhunu dillendirmekte ne denli yetkin olduğunu belli eder. Kenar mahallelerin, demir tastan çorba içilen esnaf lokantalarının, izbe otellerin, taşra pavyonlarının içini onun kadar iyi konuşturan, sıvası dökülen duvarlardan, gıcırdayan kapılardan etrafa sirayet eden ruh halini onun kadar iyi tasvir eden az bulunur sinemamızda. Masumiyet’te, üçüncü sayfa haberlerinden çıkmış, sinemamızda daha önce ancak melodramların kabaca çizilmiş evrenine girebilmiş karakterlerin ortasına atar bizi Demirkubuz. Tahliye vakti geldiğinde hapishaneden çıkmak istemeyecek kadar hayata atılmaktan korkan Yusuf, ailesini terk edip bir kadının peşinde şehir şehir dolaşan Bekir ve bir mahalle kabadayısına duyduğu saplantılı aşkın izinden giderek taşrada çalışmadık pavyon bırakmayan Uğur... Sürekli kadere sitem edilen, kendine acımalarla mağdur edebiyatı yapılan bir kolaycı arabesk dünyası değildir bu. Demirkubuz’un özgünlüğü, kenar mahallelerdeki bu yaşamlara içkin açmazları tüm sertliğiyle göstermesindedir. Bu dünyada masumiyete, hayallere yer yoktur ama yine de denemekten, yenilgiden vazgeçilmez. Karakterlerini “kader mahkûmluğuyla” değil, içinde yer aldıkları sınıfsal prangaların içinde debelenen, her türlü tutkuları, duygu patlamaları bu prangaların bağlı olduğu duvardan sekip dönen insanlar olarak biçimlendirir Demirkubuz. Bunu yaparken bizzat o karakterlerin dilinden konuştuğu içindir ki Masumiyet’in pek çok tiradı sinema tarihimize geçmiştir. • Abbas Bozkurt 007anayurt_oteli

ANAYURT OTELİ

Ömer Kavur, 1987

Anayurt Oteli, on iki odalı eski konak, yeni otelin emektar ve gönüllü tutsağı Zebercet’in, bir kıvılcımla “bir insanın yapabileceği her şeyi yapmaya” soyunmasının sarsıntılı hikâyesini anlatır. Heybetli kapının ötesindeki dünyanın, pencerelerin dışında gözleri kör edercesine parlayan güneşin giremediği, bu karanlık, köhne binada, kapalı, tekdüze, durağan bir hayat sürer Zebercet. Gecikmeli Ankara treniyle gelen kadın, kâtibin tüm düzenini altüst edecektir. Sığıntı, dar, mahsur hayatından adım adım uzaklaşır. Belki de “kalabalıkta onun da olabileceği” aklına düştüğünden çarşıya iner, alışveriş yapar, meydanda bayram kutlamalarını seyreder, meyhanelerde içer, dışarı mahallelerde horoz dövüşüne, başka “erkek çiftlerle” dolu bir sinemaya, bir cinayet davası görülen mahkeme salonuna gider, mezarlıklarda dolaşır. “Zebercet Gezgin” diye yazar bir gün adını otelin kayıt defterine, artık kafesinden çıkmış bir kuş gibi özgürdür. Ama “dayanılacak gibi değildir bu özgürlük”. Yusuf Atılgan’ın enfes eserinin uyarlaması, en başta Macit Koper’in olağanüstü oyunculuğu, onun yanı sıra otel olarak bulunan mekânın uygunluğu ve Ömer Kavur’un 80’ler görsel popüler kültür imgelerini (The Cure’dan “Friday I’m in love” şarkısının klibi, Müjde Ar ve Hakan Balamir’in oynadığı Göl’den sahneler, Jean-Claude van Damme’lı dövüş filmi vb.) çok yerinde kullanılması neticesinde, müşkülpesent edebiyatseverler için bile müthiş bir film. • Nazan Maksudyan film+kpk 2.tif

SELVİ BOYLUM AL YAZMALIM

Atıf Yılmaz, 1977

Selvi Boylum Al Yazmalım, şüphesiz Türkiye sinemasının gelmiş geçmiş en sevilen filmlerinden biri. Bunun nedenleri saymakla bitmez. Cengiz Aytmatov’un öyküsünden Ali Özgentürk tarafından başarıyla uyarlanmıştır. Kamera arkasında gelmiş geçmiş en iyi yönetmenlerden Atıf Yılmaz vardır. Kadın hikâyeleri anlatmadaki hüneriyle tanınan Atıf Yılmaz, Asya’nın aşkını, çaresizliğini, ikilemlerini izleyicisine geçirir. İçses kullanımındaki başarı izleyicinin Asya’nın öyküsüyle özdeşleşmesini kolaylaştırır. Oyunculuk gösterisidir: Asya rolünde Türkan Şoray, izleyicinin gözünü bir an bile üzerinden ayırmasına izin vermeyecek kadar perdede hâkimiyet kurar, dokunaklıdır. Kadir İnanır, İlyas karakterini canlandırırken kariyerinin doruklarından birindedir. Cemşit rolündeki Ahmet Mekin, ne kadar usta bir karakter oyuncusu olduğunu izleyicinin içine işleyen performansıyla kanıtlar. Cahit Berkay’ın Selvi Boylum Al Yazmalım için bestelediği film müziği kadar efsaneleşeni Türkiye sinemasında yoktur. Oyunculuk, senaryo, yönetmenlik, bunlar klasikleşen bir filmin beklenen birleşenleri. Selvi Boylum Al Yazmalım’ı bir adım öne taşıyan, Yeşilçam’a bağlılığı ve farklılığıdır. Hem gelenekten beslenir, hem ayrılır. Yeşilçam’ın yıldızları rol alır belki ama zengin fakir ikilemi yoktur. İlyas’ı evinden uzaklaştıran kıran kırana bir geçim derdidir. Asya sıcak bir yuvayı hayırsever bir zenginde değil, bir yol ustasında bulur. Film kolaycı çözümlere değil, finalde öne çıkan “emek”e vurgu yapar. Birey şartlara karşıdır. Sevgi ve emek, Yeşilçam ve yenilik iç içe geçer. • Nil Kural 009susuz-yaz

SUSUZ YAZ

Metin Erksan, 1963

Susuz Yaz bende silinmez etkiler bırakmış bir filmdir. Erol Taş’ın ineğin memesini emmesi sinemamızda belki de aşılamamış sahnelerdendir. Çocukken dağ başında ineğin memesinden sızan süte doğru uzanan yılanı gördüğümde bile bu kadar etkilenmemiştim. Susuz Yaz gerçekten de sinemada yalınlığın bir görkemidir. O kadar çatışmanın bir filmde bir araya gelmesi şaşırtıcıdır. Suyla toprak, Habil ile Kabil, halkla devlet, hukukla adalet, özel mülkiyetle kamu hukuku ilişkilerinin yarattığı derin sorunları bütün insani boyutlarıyla ele alır. İlk bakışta basit bir su davası nasıl bu kadar zengin, bu kadar katmanlı işlenmiştir? Kuşkusuz bunda hikâyenin yazarı Necati Cumalı ile yönetmeni Metin Erksan’ın payı büyüktür. Sinemayı sinema yapan her şey, ilk başta oyunculuklar, kamera hareketleri, insan-mekân-zaman arasında kurulan altın oran eşsizdir. Bütün insanlık durumları ince ince işlenmiştir. Sosyoloji, ekonomi, felsefe, psikoloji, erotizm, hukuk gibi aklıma gelen türlü başlıklarda oylumlu yorumlara izin veren bir yapıttır. Metin Erksan hayranlığımın Sevmek Zamanı ile birlikte sebebidir. Çocukken Erol Taş’ın Cankurtaran’daki kahvesinin önünde çetecilik oynamak, delikanlıyken Sahaf Simurg’ta Metin Erksan’ın sohbetine denk gelmek de benim şansım olsa gerek. • Murat Yalçın 10suru

SÜRÜ

Zeki Ökten, 1978

Türkiye sinemasının 70’lerdeki yapıtaşlarından biridir Yılmaz Güney’in senaryosunu cezaevinde yazdığı ve Zeki Ökten’in yönettiği Sürü filmi. Toplumsal gerçekçi sinemanın en önemli örneklerinden biri olan Sürü, bir kan davası yüzünden köyünden göçmek zorunda kalan insanların hikâyesini anlatır. İki aşiret ailede de kan davası yüzünden çok kişi ölmüştür, aşiretlerden biri bu kan davası bitsin diye kız kardeşleri Berivan’ı Şivan’a verir, böylelikle kan dökülmez sanırlar ama Berivan’ın doğurduğu üç çocuğun da ölmesi bir ihanet gibi algılanır. Berivan hastadır ama Şivan’ın ailesi için tam tersine içeri sızmış bir haindir. Sonunda göç etme vakti gelir; Şivan Berivan’ı, babası Hamo’yu ve koyun sürülerini de alıp trenle Ankara’ya göçer. Ankara’da bir sığınak gibi başlayan hayatları gittikçe dinmeyen bir trajedinin başlangıcı olmuştur artık. Gerek sürüyle birlikte yola çıktıkları tren sahneleri, gerekse de Şivan’ın Berivan’ı Ankara sokaklarında sırtladığı sahneler derin gerçekçiliğiyle etkiler. Şivan’ın Berivan’ı iyi etmek için aşkla verdiği uğraş filmin en dramatik kısımlarını oluşturur. Günümüzle bir köprü kurmaya çalışırsak da Berivan’ın kardeşlerinin, “Biz barış istedik, kimse ölmesin istedik ama olmadı” diye yakınmaları ise kan davasına karşı barış istemenin günümüzle nasıl da ortak bir güncellik taşıdığının kanıtı gibidir. • Janet Barış

Notos, 56, Şubat 2016


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR