Zafer Doruk: “Asıl uğraş dil işçiliğidir, metnin üzerindeki ince çalışmadır.”

Zafer Doruk: “Asıl uğraş dil işçiliğidir, metnin üzerindeki ince çalışmadır.”


Twitter'da Paylaş
0

Yaşadıklarınız, yazdıklarınıza bir biçimde siniyor, rengini, kokusunu veriyor, yazarken duyduğunuz heyecan okura da geçiyor, onda da bir yaşanmışlık hissi uyandırıyor.

Salih Bolat: Sevgili Zafer, Kimselere Yâr Olmayan Kuşlar adlı öykü kitabın geçtiğimiz günlerde, uzun bir aradan sonra yayınlandı. Bildiğim kadarıyla son kitabından bu yana yedi yıl geçti. Bu kitabında yer alan öykülerde, önceki kitaplarında yer alan öykülerden farklı olarak yapmak istediğin, denemek istediğin yazınsal teknikler, üslup ya da ifadeye yönelik “atraksiyonlar” var mıydı? Geriye baktığında, önceki kitaplarında yer alan öykülerle bu kitaptaki öyküler arasında “sen” neler görüyorsun?

Zafer Doruk: Yazar odaklı bakış açısından çok, karakter odaklı bakış açısına yöneldim, karakterlerin iç dünyalarına biraz daha sokulmayı denedim. Önceki öykülerimde sıkça görüldüğü gibi, iç öyküler anlatan karakterler bu öykülerde pek yok. Yine öncekilere göre daha kısa, atmosferi daha yoğun öyküler. Çarpıcı olaylar yerine kendi halinde evler, sokaklar, karakterlerin başına kâbus gibi çöken bir hayatın hissedilen ağırlığı ve sessizliği…

SB: Adana’da doğmuş ve ilk gençlik yıllarını bu kentte geçirmiş biri olarak, senin öykülerini oluşturan yaşamları, olayları, karakterleri ve öykülerin zamanlarını yakından tanıyorum. Çünkü öykülerin genellikle Adana eksenli bir gerçekliği içeriyor. Öykülerin, bana öyle geliyor ki, sanki geçmişteki yaşamına, seni oluşturan sosyal çevreye bir vefa borcu ödemek gibi. Anlattığın şeyleri sanki seninle birlikte canlı tutmak, bir tür onları “yanına almak” istiyorsun. Yanılıyor muyum?

ZD: Yanılmıyorsun. Elli yılım Adana’da geçti, yazma bilincini orada edindim, işçi bir babanın altı çocuğundan biri olarak şehrin kıyı bir mahallesinde, Adana’nın kendine has kültürü içinde yetiştim. Öykülerdeki yerel renkler, figürler, motifler, onların anlam kattığı ilişkiler bir araya gelince okurun kafasında bir Adana tablosu canlanıyor. Geçmişteki yaşamımdan izler taşıması doğrudur, ama vefa borcunu düşünerek yazmadım açıkçası; başka bir işte dikiş tutturamadığım ve sonunda içimden gelen şeyi yapmak istediğim için yazdım belki. Adana kültürü yazı malzemesi olarak bana hep çekici gelmiştir. Ama alt kültürü anlatırken, lümpenliği kutsayıp parlatarak “kitsch” kültürüne dönüştüren tuzaklardan da hep kaçınmaya çalıştım. Öykülerdeki her şey hayatın olağan akışı içinde, toplumsal bir temel üzerinde yaşanıyor ve gelişiyor, yaşadıklarımıza yabancı şeyler değil.

zafer doruk

SB: Dört-beş kitaplık öykü yazmış bir yazar olarak, sanırım kendi öykü yazma sürecini, sana öykü yazdıran dinamikleri tanıyorsundur. Bir “şey”in öyküsünü yazmaya nasıl karar veriyorsun? Seni o “şey”i yazmaya yönelten, sana yazma heyecanı veren, neler oluyor?

ZD: Erken evlendim, hayat kavgasına erken atıldım, işportacılıktan kütüphaneciliğe çeşitli işler yaptım. Serserilerin, torbacıların ortamında da bulundum, okuryazar ortamında da. Otuzlu yaşlarımda yazmaya başladım. Öykülerimin yurdu yaşadığım ve yaşananlara tanık olduğum çevreler oldu, kitaplarımı bu çevrelerde yazdım. Olaylardan çabuk etkilenen duygusal bir yanım var, kâğıda dökmesem de yalnız kaldığımda hayal kurmayı seviyordum. Yaşadıklarınız, yazdıklarınıza bir biçimde siniyor, rengini, kokusunu veriyor, yazarken duyduğunuz heyecan okura da geçiyor, onda da bir yaşanmışlık hissi uyandırıyor. Hani sen diyorsun ya, “Güz Şarkısı” adlı şiirinde: “Bu akşam nedense üzgün duruyor dolunay, büyük kente okumaya giden oğlunu istasyonda uğurlayan baba gibi.” Yaşamayan biri dolunayın hüznünü bu dize kadar içten anlatamaz. İpi kopan bir uçurtma, aldanıp başkasının damına inen bir kuş, çalınan eski bir bilgisayar, önünde cenaze arabası bekleyen bir ev, vs, vs. Bu karşılaşma anları günlük hayatımın olağan akışı içinde gerçekleşiyor; yürürken, bir çay bahçesinde, dolmuşta, ya da masamın başında sürüp gidiyor.

SB: “Gül Budama Zamanı” adlı öyküde anlatıcı “üçüncü tekil anlatı açısı” olarak belirlenmişken, “Süslü Kadir” adlı öyküde “birinci tekil anlatı açısı” olarak belirlenmiş. Öykülerinde anlatı açısını belirlerken, neye göre karar veriyorsun?

Çeşitli kültürlerin bir arada bulunduğu, birbirinden beslendiği, iç içe geçtiği bir karnaval görüntüsü egemendi oralara.

ZD: Öykü kendini daha iyi nasıl anlatacaksa, bakış açısını da kendi belirliyor. İlk yazdığımda “Bunların hepsi Hikâye” adlı öykünün anlatıcısı da üçüncü tekil açıdan bakıyordu, ama sonra öyküye oturmadığını gördüm, o dünyayı hırsızın kendisi daha iyi anlatacaktı, böylece bize iç dünyasını da açacaktı. “Süslü Kadir” de öyle. Karakterlerin dünyasına onların açısından bakınca daha içerden şeyler görüyoruz. “Gül Budama Zamanı” bir dönem öyküsü. Üçüncü tekil şahsın, o dönemi bir çocuğun zihnine girerek daha etkili anlatacağını düşündüm.

SB: Öykülerinde kenar mahalle inanlarının, alt sınıf insanlarının “maceraları”nı anlatıyorsun. Onların karmaşık olmayan hayatları, senin dilini de belirliyor gibi, yalın ve “kompleks” siz. Aynı zamanda görsel, yer yer sinematografik  bir dil. Bu gözlemime katılıyorsan, bilinçli bir tercih olduğunu söyleyebilir misin?

ZD: Bilinçli bir tercih değildi bu. Nedendir bilmem, hep bu dille yazdım. Anlattığım dünya en iyi bu dille örtüşüyordu sanki. Sen de bilirsin, biz o mahallelerde yetiştik, aynı okullarda okuduk. Çeşitli kültürlerin bir arada bulunduğu, birbirinden beslendiği, iç içe geçtiği bir karnaval görüntüsü egemendi oralara. Onca yoksulluğa, yoksunluğa karşın yaşantı bakımından bayram yeri gibiydi. Damlarda gezinen kuşlar, gökyüzünde salınan uçurtmalar, kanalda yüzen çocuklar, kız yüzünden çıkan kavgalar… Ben ileri bir yaşa kadar oralarda yaşamayı sürdürdüm, kendimi öyküler yazarken bulduğumda da önümde verimli, geniş, kımıl kımıl bir öykü tarlasının bulunduğunu gördüm. Gözleminde haklısın. Yalın ama parıltısı olan bir dili, bütün bu görüntülerin arasında dolaşmayı, ayrıntılara inip bir kamera göz gibi gezmeyi seviyorum.

zafer doruk

SB: Öykülerinde zaman zaman kullandığın “ütmek”,”bisikleti kırmak”, “dışarı terliği”, “kasnaklı”, “kargı” gibi yerel dil yapıları ve yerel konuşmalar, okur tarafından anlaşılmama kaygısı taşımana neden oldu mu? Bu tür kullanımların, bazı yazarlar gibi öyküde hakikat duygusunu artırıcı bir işlevi olduğunu düşünüyor musun? 

ZD: Bu tür yerel motiflerin öyküye bir sahicilik, mekâna ve döneme bir canlılık kattığını düşünüyorum. Kimi Lâtin Amerika, Balkan, Ortadoğu, Rus öykülerinde bunu bulabiliriz. Onları okurken kendimi bazen bir Anadolu kasabasındaymışım gibi hissederim. Bazı ortak kültürler, insani değerler buluşup öyküye ayrı bir sıcaklık katıyor. Ben de okurun anlamakta güçlük çekmeyeceği yerel isimlerden, deyimlerden, yerel konuşmalardan zaman zaman yararlanıyorum. Örneğin, bir başka kitabımda geçen “Soyka”, Adana’yla özdeşleşmiş yerel bir sözcük olarak bilinir ama başka bölgelerde de sıklıkla kullanılır. Ama şu da var: “Zibil”, “irişkin” gibi, yalnız Adana’ya has yerel isimleri kullanacaksanız, bilinen karşılıklarını da: ‘ “Çöp” ve “et sucuğu”nun yerel dilde karşılığıdır’ diye bir dipnotla belirtmeniz gerekir.  

SB: “Bunların Hepsi Hikâye” adlı öyküde, gerçekten yaşadığın bir olayı anlatıyorsun. Bu olayı ben de hem basından hem de senden öğrenmiştim. Bire bir olmuş bir olayı öykü diline dönüştürürken, bu olayı kurmaca dili içerisinde estetize ederken zorlandığın oldu mu? Bir “enformasyon” düzeyinde kalma kaygısı ya da şematize etme kaygısı taşıdın mı? 

ZD: Bu öyküyü tetikleyen olayı Adana’da yaşadım, evet. Tetikledi diyorum, çünkü asıl olayla öyküdeki olaylar yaşanış ve anlatılış bakımından çok farklı. Dış gerçeklikte bir gazete haberinden yola çıkıyorum, öykünün kendi gerçekliği ise tamamen kurmaca. Bir hırsızlık olayı var. Bilgisayarım çalınmış, öykülerimi kaydettiğim cihazı da almışlar, çaresiz bir durumdayım. Adana’nın Atatürk Caddesinde yürüyorum. Bir muhabir arkadaşımla karşılaştım, niçin üzgün olduğumu sordu, durumu anlattım; bilgisayarımı getirsinler, bırak davacı olmayı, onları ödüllendiririm dedim. Üzüldüğünü söyledi ve ayrıldık. Ertesi gün gazetelerin sürmanşetlerinde bu haber vardı. Şimdi tam hatırlamıyorum; ‘Bilgisayarı çalınan, öyküleri kaybolan yazar hırsızlara sesleniyor’ türünden bir cümle. Öykü, olayın sıcaklığı içinde hemen yazılmadı, yıllar sonra bunu birkaç kez yazdım, sonunda senin de belirttiğin gibi, bakış açısının ‘birinci tekil şahıs’ olmasında karar kıldım. Ortaya yan karakterler, hırsız, onun iç ve dış dünyası, dünyaya hangi pencereden baktığı çıktı. “Bunların Hepsi Hikâye”, yazar ve onun başına gelenler ekseninde gelişen bir öykü olmaktan çok, hırsız karakterinin bize görünen yanına pek gönül indirmeyen, merceği, tersyüz edilmiş yanına tutan bir öykü. Olaya bağlı kalmadığım ve aktarmacı anlatımdan hep uzak durduğum için bu tür bir kaygı da duymadım tabii.

zafer doruk

SB: Öykülerinde çocukların yeri oldukça fazla. Hatta çocuğun bakış açısından anlatılan öyküler de var. James Joyce’un “Dublinlier” öykülerinde, Michel Tournier’nin özellikle “Çalı Horozu” nda ve daha birçok yazarda da çocuğun bakış açısı öykünün eksenini oluşturur. Bu durum öyküde hakikat duygusu oluşturmak için ne denli etkili oluyor?

ZD: Çocuk, dünyayı anlamaya çalışırken yetişkinin dünyasına da ayna tutar, olana bitene, çevreye, nesnelere  riyasız, çıkarsız, oldukları gibi bakar. Saf bir gerçekliği gösterirken yetişkinin kendine ve dünyaya yabancılaşmasını da yüzüne tokat gibi vurur. Kitaptaki "Uçurtmalar ve Bilyeler Kralı" adlı öyküdeki çocuk o gün çok mutludur, mahalledeki çocukların bilyelerini ütmüştür, annesiyle babası birbirlerini sevdiklerini o gün bir kere daha göstermişlerdir. Babasıyla pazara giderken gökyüzünde süzülen uçurmaları da görünce coşkuya kapılıp kendini kral ilan eder ama babasının ekmek teknesini kanala düşürünce bundan kendini sorumlu tutup krallığından vazgeçer. Ülkeyi felaketin eşiğine getirdiği halde koltuğunu terk etmemekte direnen riyakâr bir yöneticinin bu öyküyü okuduğunu düşün, bence işi pişkinliğe vursa da yüzünün kızarmasını önleyemeyecektir.

Edebiyat yapıtından aldığımız haz, dilinin ve üslubunun verdiği hazdır.

SB: Bazı yazarlar, örneğin Bilge Karasu, Ferit Edgü gibi yazarlar, öykülerinde “yazmayı da yazmak” yöntemini uygularlar. Yani dili de sorun edinirler. Melih Cevdet şiir için, “ her şiir bir dil deneyidir” der. Bunu öykü için de söyleyebilir miyiz? Öykü yazarken “yazmayı da yazmak” tutumun dil deneyi olduğunu söyleyebilir miyiz? Senin “bir şey anlatma” nın ötesinde böyle kaygıların var mı?

ZD: Yazarken beni en çok  düşündüren meseledir nasıl yazacağım meselesi. Yazmaya otururken neyi anlatacağım az çok bellidir, işin en kolay yanıdır bu. Asıl uğraş dil işçiliğidir, metnin üzerindeki ince çalışmadır. Buluş, yaratma, sözcük seçme, cümle kurma; metnin kurgusu, üslubu, sesi, akışı; bakma, görme, anlatma biçimi. Bunları çok önemsemezsen oturur her gün bir hikâye yazarsın. Edebiyat yapıtından aldığımız haz, dilinin ve üslubunun verdiği hazdır. Yalın, somut ama derinliğine bakıldığında göründüğünden fazlasını anlatan metinler. Mutlu Deveci’nin, “Ferit Edgü’yle Sanat, edebiyat ve Dil Üzerine” başlıklı söyleşisinde, Edgü, “Benim için Çehov’un bir öyküsündeki bir kişinin karın yağışına bakması bir simgedir, hattâ çok büyük bir simgedir. Sait Faik’in bir öyküsündeki, dülgerbalığının kayığın içinde can çekişmesi bence bir imgedir. Ben imgeyi bu kadar yalın ama aynı oranda da çok zengin bir araç olarak görüyorum,” der. Akışı kesen ve anlatım bütünlüğünü bozan gereksiz sıfatlarla dolu betimlemelere karşı olduğunu söyler. Ben de anlamsal bir derinliği olan, düşündüren bir yalınlığın, sadeliğin tutkunuyum, bu da dilin olanaklarından yararlanmayı gerektiriyor.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR