Zafer Şenocak: “Tarihin kurgusallığını edebiyatta çözüyorum, yoksa tarih kitapları yazardım.”

Zafer Şenocak: “Tarihin kurgusallığını edebiyatta çözüyorum, yoksa tarih kitapları yazardım.”


Twitter'da Paylaş
0

[button]Tuğba Eriş[/button] [button]Çiçek Öztek[/button] Romanları ve şiirleri pek çok dile çevrilen Zafer Şenocak hem Almanca, hem Türkçe yazıyor. Tehlikeli Akrabalık, Alman Terbiyesi, Yolculuk Nereye ve Köşk adlı kitapları var. Edebiyat, siyasal bilimler ve felsefe okuyan yazarın romanlarının zengin okumalara kapı araladığını söylemek yanlış olmaz. Çokdillilik-çokkültürlülük sorunu çevresinde dolaşan, Türkiye ve Almanya tarihi üstüne düşünen Zafer Şenocak, asıl sorununu, “Boşalan alanların birtakım söylemlerle doldurulması,” biçiminde açıklıyor. Kullandığı dili ve okura beklediğini ısrarla vermeyen anlatım biçimiyle yurtdışında Zafer Şenocak’ın adı Paul Auster ve Don DeLillo’yla anılıyor. [divider layout="3" color=""][/divider] Türkiye’de daha çok romanlarınızla tanınıyorsunuz, ama edebiyata şiirle başladınız. İkisi Türkçede de yayımlanan şiir kitaplarınız var. Şiirle aranız nasıl, yazıyor musunuz hâlâ? Şiiri hiç bırakmadım. Şiire okul yıllarında, 1970’li yılların sonunda başladım. İlk dört kitabım şiir kitabıydı. Şiir benim yazı şablonumun bel kemiği bir şekilde, yani çıkış noktam. Aynı zaman da şiire bakışımı diğer metinlere de geçiriyorum, düzyazıda, denemelerde bile şiirden gelen sözcükleri tartma, sözcüklerle ilişki belirleyici oluyor. Romanın çok çeşitli yazılış türleri var. Mesela ben arşiv çalışmaları yaptım bazı romanlarımda. Sonra arşiv çalışmalarını unuturak, bilinçaltıma koyarak yazdım. Bilinçaltı arşivi oluştu diyelim. Bu da aslında şiire yakın bir yöntem, çünkü bir şekilde bilinçaltında saklı olan şeyler çıkıyor, dile yansıyor, dili şekillendiriyor. Belli bir ölçüde yabancılaşmadan şiir oluşmuyor. O yabancılaşma da şiirde ve düzyazıda kendini gösterebiliyor. O bakımdan şiiri bırakmadım. Türkiye’de yayımlanan ilk kitabım da şiir kitabıdır, Gençlik Ayinleri. Almancadan Yüksel Özoğuz çevirmişti. Sonra hikâyelerim, denemelerim yayımlandı, ama hep çeviri olarak. Sonra ikinci şiir kitabım yayımlandı, Taşa ve Kemiğe Yazılıdır. Menekşe Toprak yaptı o çeviriyi de. Sonra da Kara Kutu var, Türkçe yazdığım şiirler. İlk Türkçe kitabım yine şiir kitabı. Aslında şu oluyor; şiir, roman, hikâye, deneme, bunları yan yana yazdığım zaman, ki bunu yapan da çok yok aslında, tabii Türkçede daha çok düzyazı ilgi gördüğü için, şiiri ancak şiirle ilgilenenler biliyor. Yani öyle bir kitle de var aslında burada, “Sen şairdin, roman da mı yazdın?” diyen. Roman yazmaya 1990’ların başında başladım. 1980’lerin başında şiir, on yıl sonra da roman, hikâye, düzyazı, deneme. Bunda biraz da duvarın yıkılması, benim Münih’ten Berlin’e taşınmam da etkili oldu. Münih şiire yakın bir şehir, biraz içine kapalı, nostaljik yerleri olan romantik bir şehir. Berlin ise açık alan, laboratuvar gibi, her an değişime açık, durduğu yeri saptamak çok zor; orada tabii daha arayıcı, sorgulayıcı bir dile kavuşuyorsunuz. Bu da bir deneme, roman yazarı için gayet iyi bir ortam. İstanbul da bu anlamda Berlin’e benziyor. Tek öykü kitabınız Atletli Adam. Öykünün yazarlık serüveninizdeki yeri nedir? Öykü yazmayı sürdürüyor musunuz? Evet sürdürüyorum. Atletli Adam’ dan sonra bir öykü kitabı yapmadım, ama dergilerde yayımlanan öykülerim var. Atletli Adam’la yeni öykülerimi birlikte yayımlatmayı düşünüyorum. Yirmi otuz kadar öyküm var kitaplaştırmadığım. İlişkiler üzerine yoğunlaşan öyküler bunlar; ilişki derken her türlü ilişki, yani cinsel ilişkiden tutun sosyal, siyasi ilişkileri daha geniş platformda ele aldım. Atletli Adam’da da, diğer öykülerimin merkezinde de vardır bu aslında. Daha çok karşılaştırmalara dayanan bir yöntemle yazılmıştır yeni öykülerim. Çoğu da Almanca, sadece iki Türkçe öyküm var. Ben türleri, çeşitli yazı formlarını sürdürüyorum, yan yana kullanmayı seviyorum, bazen iç içe de geçiyor. Mesela denemelerimde diyalog formunu kullanırım bazen. Formları karıştırmayı seviyorum. Kendi kendine gelişiyor bu aslında, daha yoğun şiir yazdığım zamanlar oluyor. Roman üzerine çalıştığım zaman şiir yazamıyorum tabii ki. O kapatıyor kendini. Şiir çok kıskanç. İki dillilik üzerine çok yazıldı çizildi, sizin iki dilli bir yazar olduğunuz üzerine de yorumlar yapıldı. Kendinizi Almancada nasıl hissediyorsunuz, Türkçede nasıl? Bir metni kurgularken, oluştururken, iç sesinizle düşünürken diyelim ki şiirde Almanca düşünüyorum, romanda artık Türkçe gibi bir şey mi diyorsunuz? Bu dil meselesini içinizde nasıl yaşıyorsunuz? Çok doğal bir şey bu. Ben sekiz yaşına kadar Türkiye’deydim. Çocukluğun yazıda, edebiyatta çok önemli bir yeri vardır. Bölünmüş çocukluk da ilginç; benimki bölünmüş çocukluk. Sekiz yaşında mekân değiştiriyorsunuz, başka bir ülkeye, başka bir dil ortamına, kültürel ortama giriyorsunuz. Tabii ben İstanbul’dan Münih’e gittim. Almanya’daki Türkler genelde taşradan Almaya’ya gitmiştir. Sonuçta şehirlerarası bir gelgit oldu benimki, yani çok büyük bir fark oluşmadı. Ama tabii ki dilde, edebiyat açısından bakarsak, bilinçaltına yansıyan bir farklılaşma oluşuyor. Bu çok doğal bir şekilde iki dilliliğe götürdü beni, çünkü aile içinde Türkçe konuşulmaya devam etti. Annem öğretmendi, babam yazıyla, edebiyatla ilgileniyordu. Çok kitap okunan, Türkçe konuşulan bir ailem vardı, böyle bir ortamda Türkçe saklandı. Bizim evde hiç Almanca konuşulmadı; evin dili Türkçeydi. Peki evden dışarı çıkınca? 1970’lerde bizim çevrede çok Türk yoktu, Türkçe yoktu yani. Evden dışarı çıkınca Türkçe yok oluyordu. Aslında bu da edebiyata götüren bir ortam; bu dil ayrışması çok etkiledi beni. İki dille yazmaya başladım gerçekten de. Düşünmüyordum hiç hangi dilde yazacağım diye. Zaten şiirle başladım; şiirde içdil çok önemlidir. İçdil her zaman vardır, yürürken bile kafanızda bir içdil vardır. Yazıyorsunuz, ne olduğu sonradan belli oluyor. Başlangıçta şöyle bir şiir olacak, böyle bir hikâye olacak demiyorsunuz ki, yazıyorsunuz sadece. Türkçe şiir yazacağım ya da romanımı Almanca yazacağım diye bir durum yok. İçteki dil karar veriyor buna. Yazarken dil karar veriyor, sözcüklerin seçiminde, hikâyenin ya da şiirin gelişmesinde. Dilin de bir yaptırım gücü var. Sylvia Plath’in bir sözü vardır, “Ben dili kullanmıyorum, dil beni kullanıyor” diye, çok doğru. Yazının içine girdiğin zaman o içine alıyor seni. Benim yazmam bilinçaltıyla çok ilgili, kontrol etmedim, yok etmedim. Türkçeyi yok edebilirdim, zorlasaydım Türkçe yok olurdu. Ama benim geldiğim ortamda gayret göstermem lazımdı Türkçenin yok olması için. Mesela Türkçe kitap okumamam lazımdı, ama okuyordum. İki dilde de kitap okuyordum. Hâlâ da böyle bu. Yalnız romanda şöyle bir şey var, bu şiirde geçerli değil; Türkçe yazdığım iki romanımda Türkçe yazacağım diye bir şey kafamda yoktu. Fakat üzerinde çalıştığım iki konu da beni Türkçe yazmaya zorladı. Alman Terbiyesi ve Köşk’ü Almanca yazamazdım sanırım, garip bir yabancılaşma olurdu, iki kitaptaki figürleri de Almanca konuşturmam mümkün değildi. Metne başlıyorsunuz, birkaç paragraf ya da birkaç sayfa yazıyorsunuz, o arada karar veriyorsunuz zaten buna. İçine giriyorsunuz ve çıkmıyorsunuz. Türkçe yazarken aklıma Almanca sözcük filan da gelmiyor, Almanca yazarken de böyle. Kafamın içinde çevirmiyorum hiç. Belki Türkçe-Almanca arasında şöyle bir avantaj var, ki Almanca-İngilizce arasında yok bu pek, çok farklı diller, kesişme noktaları yok. O bakımdan zevkli bir iş, ben hoşlanıyorum iki dilde yazmaktan, çünkü değişik ülkelere, kültürel ortamlara giriyorsunuz, düşünme şekliniz değişiyor. Bugün baskı var bu konularda, mesela Almanca yazanlar, “Ben Türkçe yazmıyorum,” diyor. Sanki bu bir avantajmış, diller arasında bir seçim yapılması zorunluymuş gibi. Ama bence böyle bir zorunluluk yok. Kitaplarınızın çoğunu Almanca yazdığınız göz önüne alındığında Alman edebiyatı içinde konumlandırılabileceğinizi söyleyebilir miyiz? Siz kendinizi nasıl görüyorsunuz? Almanca yazılan kitaplar Alman edebiyatı içinde, Türkçe yazılanlar Türk edebiyatı içindedir bence. Dil karar verir buna. Fakat ben bunu bir ulusal sınır, bir pasaport meselesi olarak görmüyorum. Benim konumumda olan yazarlarla, ki sayısı bayağı arttı, bir nevi yeni bir dünya edebiyatı türü oluşuyor. Mesela Goethe dünya edebiyatı terimini, ‘Ben Hintle ilgileniyorum, ben Ortadoğu’yla, Arap dünyasıyla, İran şiiriyle ilgileniyorum, bunları ilham kaynağı olarak kullanıyorum’ anlamıyla kullanıyordu. Yani, ‘Kafamın içine değişik dünyaları alıyorum ama benim yerim Almanya, belli,’ diyordu. Tabii şimdi o yerler biraz çözüldü. Senin yerin Berlin mi, Münih mi, İstanbul mu, New York mu? Sanıyorum o yerlerin çoğalması Goethe’nin teorik olarak düşündüğünü pratiğe dönüştürdü. Ama Goethe Enstitüsü de sizi Alman yazarları arasında görerek davet etmişti. Evet, o biraz siyasi bir olay, Almanya’nın kendi dönüşümünü göstermeye çalıştığı bir durum. Benim Türkçe kitaplarım yeni sayılır. Ben yıllarca Almanca yazdığım için Amerika’ya ya da Fransa’ya gittiğimde o kitaplar biliniyor tabii ki, birçoğu çevrildi o dillere. Algılamanın öyle olması çok normal. Ama bu durum Türkçe kitaplarla biraz değişecek tabii ki. Yani mesele dille ilgili. Almanya’da değişik bir siyasi söylem var; üç milyona yakın insan Türkiye kökenli. Bunların dili ne olacak, korunacak mı yok mu olacak? Bu anlamda benim bu yaptığım pek hoşa gitmeyebilir tabii ki, Almancanın içine oturmuş, belli ölçüde asimile olmuş bir yazar olarak görülüyorsa, o dili kullanmak bir şekilde ters geliyor siyasi söyleme. Ama ben bunu da hoş karşılıyorum, ters gelmesi hoşuma gidiyor, o tür siyasi söylemleri çok kısıtlayıcı bulmuyorum. İçinde yaşadığımız dünyayı tek dile, tek millete, tek bayrağa indirgemek çok zor. İnsanların duyguları çok karışık, kimlikleri zaten sürekli keşfettikleri bir puzzle gibi. Birilerinin yukarıdan çatık kaşlarla birtakım söylemlerde bulunmasının pek bir anlamı yok aslında. Eskiden biraz daha fazla yönlendirilebiliyordu toplumlar ama bugün artık toplumu, hele bir yazarı yönlendirmek, onu kurucu meclis üyesi gibi edebiyatı, kimliği, dili kuran biri olarak görmek bana çok garip geliyor. Göçmen edebiyatı tanımının yapıldığı 70’lerin sonunda, Almanya’da yaşayan göçmenler Almancayı çok iyi öğrendiler, artık Almanca da yazabiliyorlar, gibi bir politik söylem vardı. Hatta bu bağlamda bir ödül de verilmiş. Bu söyleme giren birinin bundan on beş yıl sonra Türkçe de yazması aykırı bir şey. Beni o söylemin içine tam koyamadılar başından beri. Göç edebiyatı dendi filan. Bu, Almanya’nın kendi iç tartışması, yani o kimlikten gelenin ötekiye bakışı biraz da. 80’li yıllarda oryantalizmin devamı gibi çıktı bu durum aslında. Oryantalizmde bir egzotikleştirme vardır, hoş gelir ya da korkunç gelir sözgelimi. Göçmen edebiyatı yapanlar için de Alman dilini zenginleştiriyorlar dendi. Ben Alman dilini filan zenginleştirmiyorum; Alman dili içinde yazan bir yazar olarak dili kullanıyorum. Bazı geleneklerden faydalandım tabii ki, mesela denemelerimde Frankfurt Okulu’nun büyük rolü vardır. Ama Türk olduğum içi Alman dilini filan zenginleştirmedim, bu tamamen kurgusal bir şey. Tabii bunu daha belirgin bir şekilde yapan yazarlar da oldu, ama ben yapmadım. Bir ülkede yaşayan göçmen bir sanatçıdan bazı beklentiler oluyor sanki; bu beklentiler onları “kimlik” denen şeye, “göçmen edebiyatı” gibi kategorilere hapsediyor. Sanki siz Tehlikeli Akrabalık ile başlayarak buna itiraz ediyorsunuz. Bugün Avrupa’da, Almanya’da “göçmen edebiyatı” kategorisine başka itirazlar var mı, işin rengi biraz değişiyor mu? Göçmen edebiyatı söylemi yok oldu aslında. Mesela Macar, Rus, Bulgar ya da Ortadoğu kökenli bir sürü yazar var Almanya’da. Dediğim gibi oryantalizmin devamıydı bu söylem, o nedenle Arap, Türk kökenli yazarlara başlarda çok uygulandı bu söylem. Ben bunu ilk başlarda, beş on sene filan fark etmedim. Bununla ilgili yazılarım 90’dan sonradır hep. Ben Münih’te şiirle uğraşan bir ortam içinde başladım şiire. Kimse de bana, ‘Sen Türksün, niçin değişik yazmıyorsun?’ filan diye sormuyordu. Benim ilk şiirlerim post ekpresyonist diyebileceğimiz, büyük şehir yaşamıyla, medeniyet kavramıyla ilgili şiirlerdi. Mesela ilk şiirlerim bir punk dergisinden yayımlanmıştır. Bu söylem biraz 80’lerin sonunda başladı. Duvarın yıkılmasıyla Almanya bir kimlik tartışması içine girdi. O zaman artık çok kullanılmaya başlandı bu söylem. Biraz akademik çevreler yarattı bu ortamı. Yayınevleri de bunu bir satış modeli olarak düşündü herhalde. 90’lı yıllarla da otomatik olarak aşıldı; kitapların başka dillere çevrilmesiyle, başka ülkelerde bu tip gelişmelerin olmasıyla paralel olarak. Çeşitli dil ortamları her ülkede var aslında, tek dilli değil ülkeler. Türkiye’de de çeşitli diller var ve tarihte hep olmuş. Yok edilmeye çalışılmış, bastırılmış olabilirler ama diller böyle kaybolmuyor. Bu bir siyasi söylem ama gerçekte böyle değil. İnanıyorum ki, ulaşılamayan bir bellek var, devletin, birtakım araçların, birtakım otorite kaynaklarının ulaşamadığı bir bellek var. Aslında sanat da o bellekten çıkıyor. Orası kendi kendini koruyan bir alan. Bunu hep görürsünüz tarihte. Mesela Türkiye’de Ermeniler yok edilmiş bir topluluk ama yok olmuş değiller aslında; varlar ama işte o bellek içinde varlar. Almanya’da da sözgelimi ileride Türkçe yitirilebilir, üçüncü, beşinci kuşak artık Türkçe konuşmayabilir. Ama dil hep bir hale olarak, bir atmosfer olarak kalacak aslında. Ve oradan da yeni şeyler çıkacak. Bu bakımdan tanımlamalar çok kalıcı değil, değişiyor. Türkiye’de hak ettiğiniz ilgiyi gördüğünüzü düşünüyor musunuz? Bunu bir yazarın kendi kendine söylemesi çok zor. Ama daha fazla okuyucuya ulaşmak isterim tabii ki. Sanıyorum var öyle bir okuyucu kitlesi de Türkiye’de. Edebiyat çevrelerinin ilgisi çok da az değil aslında. Ama bunu kendi kendime değerlendirmem zor, sübjektif olur çok. Bir de benim yazmamı iten güç bu değil. O da olabilir tabii ki, ama beni çok etkilemiyor. Bu bağlamda Türkiye’yi de çok değerlendiremiyorum açıkçası, Türkiye’nin kültür, edebiyat ortamını tam kavrayabilmiş değilim. Ne niçin önemlidir burada, bazı kitaplar niçin çok önemli olur, bazısı niçin önemsiz görülür ya da unutulur; tam bilemiyorum. Mesela ben Yusuf Atılgan’ı çok severim, ama Türkiye’de çok merkezde olan bir yazar gibi görülmez. Fakat öyledir aslında, merkezdedir, bilen bilir. Bu ilgi meselesi belki de şu bakımdan sorunlu; edebiyat benim başladığım zamanlarda belli çevresi olan, medyanın da çok büyük rol oynamadığı bir alandı. Şimdilerdeyse edebiyat bir meta haline geldi. Aslında kitap, kitabın için filan satılmıyor, sizin söyleminiz, duruşunuz, yani bir paket satılıyor. O paket de edebiyatın kendisi değil. Kitabın kendisi ne kadar ilginçtir, yazarın yazdığı nedir, dili nasıl kullanmıştır, konuyu nasıl işlemiştir, bunların üzerinde düşünüldüğü zaman ilgilerin çok farklı yönlere gittiği anlaşılıyor. Çünkü öbür ilgi, öbür kısım yok oluyor. Ama bu durum her yerde aşağı yukarı böyle. Popüler kültürün Türkiye’de Almanya’dan daha güçlü olduğunu görüyorum. Almanya’da da çok güçlü bir popüler kültür var ama onun yanında da o popüler kültürün düşünüş biçimlerinden, işleyiş mekanizmasından farklı hiç de küçümsenemeyecek bir kültür daha var ve o kültür daha büyük bir alan. Türkiye’deyse o alan daralmış gibi geliyor bana. Her geldiğimde biraz daha daralmış görüyorum hatta. Bu, edebiyata da sıçramış durumda. Daha çok konular üzerinden gidiliyor, biçim, dil çok önemli değil. Tabii Türkiye çok siyasi çalkantıları olan, çok derin kimlik tartışmaları yürütülen, belli bir coğrafyada olan bir ülke, onun da etkisi var. Yani sakin şekilde, oturalım şiir konuşalım bir saat filan diyemiyorsunuz burada, birden başka şeyler giriyor işin içine. Alman Terbiyesi’nde Salih Bey’in aidiyet özlemini, Tehlikeli Akrabalık’ta büyükbabasının anılarının peşine düşen başkahramanın kimlik arayışını, Köşk’te Almanya’ya okumak için gelen bir gencin iki farklı kültür arasındaki ikilemlerini hikâye ediyorsunuz. Asıl sorununuz kimlik-kültür çatışmaları diyebilir miyiz? Aslında yok olan dünyalardan boşalan alanlar diyebilirim. Yani boşalan alanların birtakım söylemlerle doldurulmasını araştırıyorum ben. Yok alan alanlar ne diyeceksiniz? İşte imparatorluklar yıkılmış, mesela Habsburg hanedanlığı, Osmanlı imparatorluğu. Yerine ne konmuş? Tarihçiler bunu bir çizgi halinde koyarlar, 1910’da şu oldu, 1918’de bu oldu gibi. İşte ben onu çözüyorum, 1918’de olmuyor o sadece, 2009’da da oluyor. Bu nokta beni daha çok ilgilendiriyor. O süreç, edebiyatın içinde bir şekilde çözülüyor, yoksa tarih kitapları yazardım. Temel fark bu. Tarihin düzene sokulmuş kurgusallığını edebiyatta çözüyorum ben. Tabii ki buradan kimlik sorularına da gidilebilir istenirse. Ama çok merkezi değil aslında. Evet, mesela Alman Terbiyesi’nde bu var tabii, çokça işleniyor. Ama o kitapta daha önemli olan konu, yüzyıl başında çok yoğun gelişmiş olan milli duygular, o eski formuyla ulusalcılık, ve bunların medeniyet kavramıyla birleşmesi. Almanya’da da var bu, Türkiye’de çok yoğun zaten, siyasi söyleme dönüşmüş durumda. Alman Terbiyesi’ni yazarken amacım tarihi roman gibi olmasıydı, ama siz bugünü de, içinde olduğunuz dünyayı da okuyorsunuz. O boş alanın içinde ne var? Bugün konuşulan birçok şey o boş alana ait. O boş alanı insanlar kendi söylemleriyle, kendi düşünceleriyle, korkularıyla, ümitleriyle dolduruyor. Ben bunu araştırmaya çalışıyorum kitaplarımda. Tehlikeli Akrabalık’ta bir çeviri okuduğu hissinden kurtulamıyor insan pek. Kitaplarınızın Türkçe çevirilerini kendiniz yapmayı düşünmediniz mi? Hayır hiç düşünmedim. Çok zor o. Yani yapılabilir belki de ama insan çevirirken yeni bir kitap yazıyor âdeta. Türkçe kitaplarımın da çıkmış olması beni o açıdan sevindiriyor. Sonuçta Almancada da Türkçede de kendi yazdığım metinler var. Çeviri çok saygı duyduğum, zor bir meslek. Tabii çeviriler de farklı farklı değerlendiriliyor. Kitaplarınız pek çok dile çevriliyor. Peki mesela Tehlikeli Akrabalık’ı bir İspanyol, bir İngiliz ya da bir Türk nasıl okuyor? Nasıl alımlıyorlar? Sözgelimi İspanyolca basılan Tehlikeli Akrabalık’ın sunuşunda yazıyordu, İspanyollar, az önce bahsettiğimiz kimlik meselesinin ironisini yaptığınızı düşünmüş bu kitapla. Hem de belli belirsiz bir ironi değil, çok büyük dozda bir ironi yaptığınızı düşünmüşler. Ama Türkiye’de kitabındaki ironiden söz eden yok. Acaba Türkler mi ironiye alışık değil? Enteresan bir konu aslında bu. Okumalar ne kadar da farklı farklı oluyor. İspanyolca bilmediğim için onu değerlendiremiyorum ama kitabın İngilizce çevirisinde ironi çokça ortaya çıkıyor, Almacasında daha da fazla ortaya çıkmış diyebilirim. Bu biraz gelenekten gelen bir şey tabii. İngilizce çevirmen kendi ironi geleniğini metne tam oturtuyor. Hatta ironiyi de aşıp satir’e giden bir yol alıyor. Aslında yol olarak da kitapta ironi var gerçekten, yani bunu bilerek yazdım zaten. İç karartıcı bir dönemdi ve kendi içimde biraz da bu döneme karşı bir şey geliştirdim. Zehra İpşiroğlu’nun bir çalışması vardı, tam hatırlayamasam da; öğrencilerine metinler veriyor, ironik metinler ve öğrencilerden hiçbiri metinlerdeki ironiyi anlayamıyor. Okuma alışkanlığı ve eğitimle ilgili bir şey bu biraz da. Okullarda ironi öğretiliyor mu? Gerçi herkesin içinde vardır bence ironi. Mizah kültürünün yüklü olduğu bir ülke burası. Gerçi ironi mizah değildir aslında. Türk edebiyatından, dünya edebiyatından kimleri izliyorsunuz? Özellikle 80’lerde okuduğum yazarlar etkili olmuştur benim üzerimde. İspanyol şiirini çok severim, 1927 kuşağı, Jorge Guillen mesela. O kuşak şairleri çok yoğun okuduğum, çeşitli çevirilerden de okuduğum şairlerdi. Türk şiirindense Behçet Necatigil’i çok severim, benim için çok büyük bir ustadır hâlâ. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın birçok şiirini severim. Edip Cansever başta olmak üzere İkinci Yeni’yi severim. Oktay Rifat’ı severim, o da ironiyi çok kullanır. Şiirde ironi vardır. Aslında hiciv geleneği Osmanlı’da çok güçlüdür, divan edebiyatında çok önemli bir eksendir. Hicivi, bir insanın kendi kendine gülebilmesi, başkasına değil de kendine gülebilmesi, olarak görüyorum ben. Bir otokritikle birlikte geliyor o tabii, otokritik olmadan olmuyor zaten; sonuçta kendinizi eleştiriyorsunuz bir yerde. Türkiye’de bir yaralılık var tabii. Ama Almancada da böyle bir sorun var aslında. Ben zaten Almanya ile Türkiye’yi bazı ölçülerde benzediğini düşünüyorum birbirine. Yusuf Atılgan ve Oğuz Atay dönüp dönüp okuduğum yazarlar. Türkçe yazdığım kitaplarda, unutulmuş eski yazarların çok rolü oldu, stilde özellikle. Yazdığınızda içinizde bir dil var ama onu nereye oturttuğunuz önemli. Bugün Türkiye’de bunun biraz karışık olduğunu düşünüyorum. Yazarlar yazmaya başladığı zaman nereye oturtuyor kullandıkları dili? Bir yazı geleneği var, Türkçenin de gelişimi var. Birtakım tartışmalar olmuş, işte arı dil tartışması, eski kelimelerin atılması filan, ama bunlar yüzeysel tartışmalar. Yani bir stil kurduğunuz zaman nasıl kuruyorsunuz o stili? Mesela Refik Halid Karay’ın anıları vardır. Müthiş bir stildir o anılar, müthiş bir stilisttir Karay. Türkçeyi yoğun bir şekilde kullanan ve büyük bir ironiyle hayatını yazmış bir yazardır Karay. Çok ironik bir yazardır. Ben de sevdiğim için ironiyi, çok etkilemiştir o kitap beni. Samet Ağaoğlu’nun hikâyeleri de olağanüstüdür; kurduğu dünya, dil… Babamın Arkadaşları diye bir kitabı vardır. Samet Ağaoğlu, Ahmet Ağaoğlu’nun Azeri adıyla Ahmet Agayev’in oğludur. Cumhuriyetin kurucu kafalarından olan Ahmet Agayev, sonra Mustafa Kemal’le takışıp üniversiteden uzaklaştırılmış Kafkasya kökenli bir teorisyendir. Samet Ağaoğlu da sonradan milletvekilliği yapmış ve edebiyattan uzaklaşmıştır biraz. Siyasete girdiği için roman filan yazmamış, bence çok yazık. Fakat hikâyeleri müthiştir. Bu yazarları okumasam kendi stilimi kuramazdım. Benim kullandığım dil yer yer eski bir dildir, motiflere göre kullanıyorum tabii ki. Eski dil derken bu yazarlar Osmanlıca filan yazmıyor, kullandıkları yaşayan bir dil ama arı Türkçeci değiller tabii. Bugünkü romanlara baktığımda stilde bozukluklar görüyorum. Bu eski yazarların okunması lazım ki stiller gelişsin. İngilizce, Rusça, Almanca çeviri roman okuyarak stilinizi kuramazsınız. Alman romantiklerini okumasam, onlardan bir şekilde o atmosferi emmesem Almanca şiirlerimi kuramazdım kurduğum gibi. Onları izliyorsunuz anlamına gelmiyor tabii bu, ama dilinizi biçimlendiriyorlar, etkiliyorlar bir şekilde. Dil üzerinde düşünmenize yol açıyorlar. Gelenekçilik değil bu aslında, bir süreci görebilmek. İçinden geldiğiniz ve kullandığınız dilin nerelere vardığını görebilmek. Sözcüklerin de belleği var, o yazarları bilmiyorsanız o belleği de keşfedemiyorsunuz. Oğuz Atay bunu çok iyi yapmıştır. Tutunamayanlar bir döküm, toplamadır; eskiyi alıp 70’lere getirip harmanlamıştır. Son okuduğum Türkçe roman Behçet Çelik’in Dünyanın Uğultusu idi. Kurgusunu, anlatım tarzını beğendim, yalındı. Şundan hoşlanmıyorum pek, abartılar görüyorum Türkiye edebiyatında bazen. Fazla duygusallık var, şiirsellik yapalım diye çok metafor var. Metafor kurmak çok zordur. Metaforların çok iyi kurulduğunu düşünmüyorum. Bu bağlamda Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm’ü ustaca kotarılmış bir kitaptır. Bir atmosferi yazmıştır Tekin ve o atmosferin içinden çıkmış bir dil, şiirsellik vardır. Ama siz oturup şiir kurar gibi kurarsanız romanı, olmaz; atmosferle bağlantılı olması lazım.

2010


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR