Zaman ve Roman | Maurice Blanchot
14 Ağustos 2019 Edebiyat Kültür Sanat Roman

Zaman ve Roman | Maurice Blanchot


Twitter'da Paylaş
0

Bu sıra dışı macera ancak Virginia Woolf’un psikolojinin bütünüyle dışarıda bırakıldığı bir kurmaca düşlemesiyle mümkün olmuştur.

Virginia Woolf’un külliyatı zamanımızda ender rastlanan eserlerden oluşur, edebiyattaki kalıplaşmış kurallara aşırı dirençli oluşuyla ön plana çıkar. Anlatıları, herkesçe kabul gören kuralları reddeder ve yeni zorunluluklar keşfeder; teamüllerden bağışıktır ve geleneğin keyfi taleplerine hiçbir şey borçlu olmadığından yükümlülükleri çok daha büyük olan buyruklara riayet eder. Virginia Woolf, hikâyeleri, anekdotları ve âdeta karakterleri olmayan romanlar yazmıştır. Romanın genel olarak gerektirdiği her şeye büsbütün kayıtsız kalmıştır. Roman türünün değerinin konunun tutarlılığında, karakterlerin gerçeğe yakınlığında, olayların çokluğunda yattığına inananlar, romanın yalnızca düşsel olanın tuvale aktarıldığı bir sistemde var olduğunu düşünenler, onun eserleri tarafından her zaman hayal kırıklığına uğrayacak. Küçümsemelerini, onun eserlerini şiir kabilinden beğenerek gösterecekler. Başarısız bir romanda mükemmel bir şiirsellik görmekten ibaret tuhaf bir tazminat bahşedecekler eserlerine. Alışıldık roman biçimine yabancı olan bir eserin aynı zamanda romanın esas özüne dokunmaya böylesine yaklaştığı ender görülen bir olaydır.

Virginia Woolf, en güzel kitaplarından biri olan Dalgalar’ı, romanda tesadüfi olan zamansal teferruatlar, gündelik olaylar ve yapmacıklıklarla değil, romanın tam da özü olan Zaman’la yazar. Ki bu bile ona yetmez. Kendi anlatısının konusunu bilindik roman konularından devşirmekle, bütün dramların bu gizli kaynağı üstüne bir dram yazmakla yetinmez; katıksız kahramanını olabildiğince doğrudan düşünmeye çabalar, üzerinden mitlerin örtülerini çıkarır, aynı zamanda onu kolayca duygulara hitap eden bir figür haline getirip idraka açan biçimlerden geri çeker. Zaman eşsiz karakterini, mutlak karakterini açığa çıkarırken yalnızca kendini insan bilincine gösteren zaman değildir, aynı zamanda bütün bilinçlerin temeli olan zamandır; yalnızca tarih içinde ifade edilen zaman değildir, aynı zamanda tarihin yapıldığı zamandır. Kendini metafizik çıplaklığında sunar bu zaman, sırasıyla basit bir soyutlama parçası ve yaratma ediminin kendisi olarak alınabileceği en yüksek gurur içinde sunar. Kendisini bir varoluşa, hatta bir tür olay örgüsüne ve hatta birtakım hayaletlere dökmeyi başarmış, bütün varoluşun ve bütün olay örgüsünün koşulu olarak yalnızca kavranabilir olanı kullanmaya muvaffak olmuş bir eser, anekdotlara gereksinim duymaz.

Romanın en temel gayesi, romanın kendisidir ve romanın içinde yaşayagelmiştir. Bu sıra dışı macera ancak Virginia Woolf’un psikolojinin bütünüyle dışarıda bırakıldığı bir kurmaca düşlemesiyle mümkün olmuştur. Topladığı izlenimler, değişimlerin aktığı görünüşler, romanının dokusunu oluşturan sonsuz biçimde değişken ve kısa tesadüfi anlar, bizi varlığımızın derinliklerine fırlatır. Woolf, her defasında anıların zayıflamasına direnen şeyleri seçer; en yüzeysel duyumlar arasında duyuların yitişine direnenleri; en zayıf düşünceler arasında benliğin müdahalesine direnenleri seçer. Ruhun dağıldığı müzikler, kokular, imgeler, yansımalar karnavalının ortasında önemsiz ânı işaretler, bazen de neredeyse hiçliğin sınırına varan en boş ânı, yani tam da ruhun kendini ifade, idame ve ikrar ettiği ânı işaretler. Varlığın tümü bu âna yaslanmış olur; yaşamda hareket eden her şey onda toplanır. Varoluş tastamam gerçekliğini bulmak için kendisini görünürde ortadan kaldıran şeyle birleşir.

Karakterleri hakkında şunu yazar Woolf: “Hepsinin bir kendinden geçme ânı, gizli bir ölüm hissi, nihayetinde onları destekleyen bir şeyleri vardır.” Woolf, yalnızca bu anlarla, yani katıksız anlarla oluşturur karakterlerinin iç zamanlarını. Her birinin kendini açığa vurduğu, kendine değer verdiği ve kendini drama dahil ettiği iç monologları işte bu katıksız anlardan çıkarır. Bu monologlar Ettore Settani’nin “gri adamları” için oluşturduklarından çok farklıdır. Settani için yalnızca bir kahramanın bütün naifliğiyle belirli bir durum için düşünebileceği ve doğaçlayabileceği fikirlerin ifadesi sorunudur bu. Virginia Woolf içinse bu, kişinin gerçekten ne düşündüğünü değil, hakikaten var olmak için ne düşünmek zorunda olduğunu ifade etme meselesidir; gün ışığına hücum etme ya da emsalsiz bir manevrayla benliğin en derin, en çıplak, en bilinmedik halini kusmak değil, sahici bir varoluş hissini verebilecek imgelerin ve izlenimlerin insanın portresindeki yerini saptamaktır.

Realizm karşıtı bu teknik sayesinde Dalgalar’ın altı karakteri aynı anda fiili bir gerçekliğin ve içine batmak zorunda oldukları bir simgenin muazzam ağırlığını taşımayı becerir. Her karakter zamanın bir imgesi gibidir. En canlı, en somut karakter olan Bernard’ın sözcüklerle hikâyeler oluşturma, her duyumu bir olayın epizoduna dönüştürme yeteneği vardır. Kişisel zaman onun için dış bir biçim haline gelir; bir tür plastik modülasyonu arzular; kendi kendini doğurur, başkalarıyla ilişkiye geçerek çoğalır ve yayılır; anekdotlara yaslanır. Zincirleme anlatıdır bu, zaman klasik romandaki gibidir. Onun tam tersiyse Rhoda’dır. Silik ve gizemli bir figür olan Rhoda, bir tür bilinçsizlik içinde yaşar, şeylerin eşiğine tutunur, dehşet içindeki bir uyurgezer gibidir; zamanın kendi sıkıntısı içinde soyut olandan kaçtığı an, katıksız zamana, zamanın en büyük gerçekliği olan içi boş zamana, dünyanın dışındaki, şeylerin dışındaki zamana, yalnızlığın zamanına, dipsiz karanlığın zamanına en çok yaklaştığı andır. Öbür karakterler bu iki kutup arasında yerini bulur. Susan, Bernard’ın yanı sıra bulur yolunu. Şeylerle gebe o dirençli kadın taşrayla evlidir, çocuklarını sever, sahiden somut bir zamanda yaşar; varoluşunda mevsimlerin ritmi vardır; ölür ve bir tohum gibi yeniden doğar; yeryüzünün zamanı, Ceres’in zamanıdır o. Neville ve özellikle Louis, kendilerince Rhoda’ya giden yolu arar. Her ikisi de zihnin hareket ettiği o sonsuz zamanın peşindedir, ki katıksız zamanın en incelikli taklididir bu. İkisi de başarısızlığa uğrar. Louis dünyanın çalkantılarına duyarlıdır. Neville kendini altıncı karakterin yoluna verir; aşka âşık bir çapkın olan Jinny için zaman, anlık olandır, kayıp giden bedenin zamanıdır, fani hazzın zamanıdır. Monologları birbirini takip eden, birbirine cevap veren, derin bir müziğin çeşitlemeli teması gibi şahane bir ahenk içinde bir araya gelen bu altı karaktere son bir figür eklenecektir: Percival. Roman boyunca gölgede kalır Percival; romanın gizlenmiş ruhudur o. Hindistan’a kaçıp talihsizlik sonucu bir kazada ölecek olan, altı karakterin üniversiteli ahbabı, bu sade, doğal, hayat dolu adam kimdir? Gerçeğin, eksiksiz varlığın simgesidir o, öbürleri yalnızca onun parçalarıdır. Herkesin bir araya gelip tek kişi olduğu adamdır Percival. Kendi özünün yanı sıra başka bir şeye boyun eğebilen tek varoluş onunkidir. Percival öldüğünde, altı karakter kendi kaderlerini seçip kişisel dünyalarında var olmak zorunda kalır. Birleşme olasılığı Percival’la birlikte ölmüştür. Ama onların gerçek dramı bu değildir. Asıl dram, her biri kendine özgü bir zaman biçiminde yaşayan bu karakterlerin en sonunda zamanın kendisiyle, kendi iç zamanlarıyla, şeylerin akışıyla, hiçliğe doğru kaçınılmaz bir ilerlemeyle çarpışmalarıdır. Zaman akar, damlar, azar azar ruhun dibinde bir tortu bırakır. Böylelikle alışkanlık denen şey oluşur; ihtiyarlık denen şey gelir; böylece ruh, bilincini kaybettiği yerde reflekslerde ıstırabını hazırlar. Bu trajediyi en çok tecrübe edenin Bernard olması çok doğaldır, çünkü dış zamana en yakın yaşayan odur.

Roman, Bernard’ın hikâyelerine yer açar. Bernard’ın içindeki benlik iflas eder, böylelikle aralıksızca ona bir fazlalık olarak eklenen kusursuz çıplaklık, duyumlar hezeyanında boğulur. O zaman da onun için her şey dağılan anlar, değişen değişimler, birbirini izleyen diziler, yegâne hiçlik olan gerçek haline gelir. Ama bu yalnızca anlık bir yenilgidir. Çok geçmeden gerçek iç zamanını oluşturan “kendinden geçiş” anlarını yeniden bulur, ki orada uçucu olanla kalıcı olanı kesiştirir, derinde saklı “benliğini” ifade eder. Sonun yaklaşıyor olmasının ne önemi vardır o halde! Ölümün geliyor olmasının! Her an varlığın sonuna doğru bir adımdır, ama her adım da varlığın kendini öne çıkardığı bir andır; ölüme doğru ilerleyen her an ölümden kurtarılan andır. Bernard içindeki zafer nidalarını ancak yokoluş ânında bulur: “Ah ölüm! Yılmadan, yenilmeden önüne atıyorum kendimi.”

Çeviren: Oğuz Tecimen


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR