Zamana Atılan Bir Çentik, Kendine Vurulan Bir Kazma: Ahlat Ağacı
26 Eylül 2019 Sinema

Zamana Atılan Bir Çentik, Kendine Vurulan Bir Kazma: Ahlat Ağacı


Twitter'da Paylaş
0

“Başımıza gelen bu gibi tatsızlıklara bizi kendi bilinmeyenlerimizle yüzleştiren hayırlı felaketler gözüyle bakmamız gerekmez mi?”

Ahlat Ağacı 2018 yılının en çok konuşulan filmlerinden bir oldu. Bunda Nuri Bilge Ceylan’ın önceki yapımları, aldığı ödüller, yerli ve yabancı basında uzun süren övgüler ve Cannes’da ilgiyle karşılanmasının da payı büyük. Ahlat Ağacı’nı bu yaldızlı gündeminden çıkararak konuşmak daha yerinde ve kalıcı olacaktır. 

Film bol diyaloglu uzun sekanslara ayrılmış durumda. Her biri için ayrı bir yazı yazılabilir elbette ama ben bütün bunların filmde ana metafor olan kuyuya hizmet ettiğini düşünüyorum. Hiç şüphesiz “kuyu” insanlık tarihi boyunca anlatı geleneklerinin başat unsurlarından biri olmuştur. Bunlardan ilk akla geleni, Hz. Yusuf kıssasındaki kuyudur. Yine Firdevsî tarafından yazılan Şehnâme'deki kuyuya atılan Bijen’in kuyusu da akla gelir. Yusuf kıssasındaki kuyu, ilahi bir aşka davet ederken ya da çile doldurmak için yol gösterirken Bijen’in kuyusu mecazi ya da görünür bir aşkı konu edinir. Her iki durumda da kuyu, dünyanın kötülüğünden uzaklaşmayı, günahsızlığı akla getirir. Yine kuyuda geçirilen süre, dünyadan ayrı kalınan süreye eşit olduğundan arınmayı ve arınmaya ödenen bedeli de simgeler. 

Kuyu metaforuna filmdeki Sinan ve İdris (baba) karakterleri özelinde baktığımızda bu metafor, varoluşsal bir hâl alır. Biçimsel olarak bir kaçışı, geri çekilmeyi ve pes etmeyi simgelese de bireysel olarak Sinan ve İdris’in kendi gerçeklikleriyle yüzleşmeleri, bunun yanında oğulun babanın kuyusuna inmesiyle bunun süreğen bir hâl aldığını görürüz. Bu süreğenlik de baba-oğul çatışmasına bir son ya da çatışmayı kabullenme olarak okunabilir. 

Kuyu bir yanıyla da hayatı, yani canlılığı akla getirir, ama içinde su varsa. Film boyunca susuz bir kuyu ve suya çok da ihtiyaç duymayan bir ahlat ağacının ikilemini yaşarız aslında. Ahlat ağacı normların dışında kalmış, dağ başında yetişen şekilsiz, kuru, çirkin bir ağaçtır. Sinan’ı bu ağaçla bağdaştırmak yanlış olmayacaktır. Çünkü Sinan şekilsizliği, sevimsizliği ve tüm çatışmalarıyla kuyuya iner. Buradan baktığımızda İdris’i de kuyu ile imlemek mümkündür. İdris “ahlatlığının” bedelini kuyuya inerek ödemiş olup ödemeye devam etmektedir. 

Peki ama nedir Sinan’ı ahlat ağacı, İdris’i kuyuyla ilişkilendiren bu çatışmalar?

İlk çatışma Anne/Eş

Film sonbaharda, Sinan’ın üniversiteden dönmesiyle başlar. Neden sonbaharda döner Sinan? Çünkü kaçabildiğince kaçar, tatilde de gelmez Çan’a. Filmin büyük bir kısmına hâkim olacak atmosfer düşünüldüğünde sonbaharın buruk bir başlangıcı işaret ettiği akla gelebilir.

Sinan üniversiteden eve dönmüş ve ortadan kaybolan kitaplarını çıkarmaktadır. Kitapları kaldıran annedir. Babanın deyimiyle, “Sevmez öyle gereksiz işleri.” Anne’nin cevabı İdris karakterinin ipuçlarını hemen verir. “Sen sevdin de ne oldu?” 

Yine bir sonraki sekansta annenin, “Hor bakma sen toprağa, toprakta neler yatur / Kani bunca evliya, yüz bin Peygamber yatur” beyitini okuması, Sinan’ın da beyitin Yunus’a ait olduğunu bilmesi her iki karakterin de inanç dünyasının ipuçlarını verir. 

Babalar da İnanmaz 

Filmin ilerleyen bölümlerinde İdris’in kuyudan su çıkaracağına babası da kayınpederi de inanmaz. Babası, İdris’in çocukluğunda yaşadığı karınca olayının buna neden olduğunu düşünmektedir. Buradaki mesele sadece su çıkmayacağına dair olan düşünce değil İdris’in bu azminin sakatlıkla ya da delilikle açıklanmaya çalışılmasıdır. 

Sinan Kuyuya İniyor

Sinan’ın bastırmaya çalıştığı kitap Ahlat Ağacı’dır. Burada iki şekilde düşünmemiz mümkün. İlk olarak kitabın adı başka bir şey olsaydı da biz Sinan’ın kendi hikâyesinin ya da gerçekliğinin peşine düştüğünü düşünebilirdik. Ama bu imgesel bir düşünme şekli olurdu. Kitabın adı Ahlat Ağacı'dır, çünkü hikâyenin doğrudan Sinan üzerinden şekillendiğini vurgular. Daha sonra içeriği ile ilgili açıklamalarla da perçinlemiş ve taşra yaşam pratiğinin kitaba aktarıldığı anlatılmıştır. Sinan kitabını bastırmak için yola koyulur. İlk kazma Belediye başkanına vurulur. Olmayan bir kapı Sinan’ın yüzüne kapanmıştır. Kapı, sistemin eleştirisi olarak düşünülebilir. Kapının olmaması biçimsel, yani sloganiktir. Seçimden seçime dile getirilen bir açıklıktır. İyi niyetli başkan duvarları kitap dolu kum ocağı sahibi İlhami’ye yollar Sinan’ı.

İlhami’yi yerinde bulamayan Sinan dönüşte lise arkadaşı Hatice ile karşılaşır. Burada Sinan taşralı bir kadının beklentilerinin aksine şehir görmüş bir yapıda karşılamaz Hatice’yi. Hatice baskılanmış her kadın gibi meraklıdır bir o kadar da cesur. Sinan’ı çağırır. Arzuladığı parıltılı hayat karşısında Sinan gamsızdır. Hatice’nin istediği hayatı yaşayamayışı, sunulana razı olmayı kabullenemeyişi Sinan için çok da sürpriz değildir. Yaşa, der. Yaşayacaktır da bu kaçışını zengin koca ile gerçekleştirecektir. Diğer taraftan kalbinin sesini dinle, der Sinan. Ama onun sesini duyan yoktur. Sadece kendi sesini dinleyen, kendi sesinin peşinden giden Sinan çatışma alanında okul döneminde ilgi duyduğu birini daha egale ederek kazmaya devam eder.

Yürümek

Filmdeki karakterler hareket halindedirler. Özellikle Sinan film boyunca yürür. Polis arkadaşıyla telefon konuşması da yürüdüğü zamanlardan biridir. Buradaki konuşma ruhunu sıkan, hapseden küçük ilçeye karşı bir öfkeye kadar varır. Arkadaşını tıpkı biraz önce Hatice’nin kendisini gördüğü gibi şehre açılan kapı olarak görür. Kaçma isteğini arkadaşıyla konuşarak kamçılar. Sinan’ın kaçışı ile Hatice’nin kaçışı gerçeklik bağlamında çakışmasa da her ikisini aynı mengeneye aldığı şüphesizdir. Zira Sinan kaçamayışına sebep yere atom bombası dahi atmayı düşünmektedir. Özellikle bu sahnede Sinan’ın iki sözünün birinin ardından gelen küfürler de bu isyanın başka bir tezahürüdür: “Aslında o kadar önemli biri olmadığımız ortaya çıktığında neden üzülüyoruz ki?”

Hatice evlenmiştir. Liseden sevgilisi isyan bayrağını çekmiş ve elinde bira şişesi ve şahinle o yana bu yana savrulmaktadır. Sinan’ın bu sahnedeki çatışması, içe dönmeye başlamaktadır. “Başımıza gelen bu gibi tatsızlıklara bizi kendi bilinmeyenlerimizle yüzleştiren hayırlı felaketler gözüyle bakmamız gerekmez mi?” diyerek sonlandırdığı uzun tiradı, çatışma alanını kendi içine kaydırmasıyla ilgilidir. Tabii ki çevresinde gelişen olaylardan bağımsız bir alan değildir bu. Lise arkadaşıyla ettiği kavga içindeki çatışmanın, dışa vuramadığı reddedişlerin dışa yansıması olarak da düşünülebilir. Çatışma en sonunda ete kemiğe bürünmüştür. 

İlgileniyor Gibi Yapmak Zorunda Değilsin, Boş Ver 

İdris’in hayata karşı boşvermişliği ona pahalıya mal olmuştur. At yarışı tutkusu ile elinde avucundakini kaybetmiş ve uçan kuşa borçlanmıştır. Sinan’a sigara aldırmak için onunla ilgileniyormuş gibi yapar, atamalarla, sınavla ve taban puanla ilgili sorular sorup ona bazı öğütler verir. Bu sahnede bir babanın en dibi neresidir, bunu hissederiz. Yani bir baba çocuğunun karşısında ne kadar eğilip bükülebilir? Sinan babası adına utanır gibi ona, “İlgilenir gibi yapmak zorunda değilsin. Boş ver,” der. Sinan’ın umursamazlığına rağmen aslında bakışlarından süzülen bir öfke vardır. Babasın bu ilgisizliği, dahası pişkinliği onu artık boş vermişlik raddesine getirmiş, kendi durumuna alıştırmıştır. 

Nobel Verseler Almaya Gitmem 

Sınav çıkışı Sinan elindeki eski kitabı kitapçıya satmaya gider. Orda taşralı yazar Süleyman’ı görür. Her ne kadar Süleyman’ı sevmese de ona birkaç soru sormak için karşısına oturur. Süleyman’ı sevmez ama yine de karşısındadır, çünkü taşra biraz da yokluktur. Ama mahcup bir eda ile yapmaz bunu. Elindeki kazmayı taşralı yazara vurmaya başlar. İğnelemeleri ve eleştirileri Süleyman’ı çileden çıkarır. Bu tartışma sırasında fondaki Marquez, Woolf ve Kafka fotoğrafları dikkate değerdir. Filmin bütünü düşünüldüğünde Sinan’ın, “Kendi gerçeğini göremeyen birinin başkaları hakkında söyledikleri ne kadar inandırıcı olabilir” sözü filmin konusuna zemin açar. Bu zemin taşradır. Bütünüyle, küfürleriyle, iç sıkıntısıyla, yaşam kültürüyle, tüm ayrıksılığıylakadraja girmesidir. 

Baban O Senin

Anne karakteri tüm film boyunca evdedir. Evden hiç çıkmaz. Çocuk bakıcılığı yapar ve ev işleriyle ilgilenir. Cefakâr ve edilgendir. İdris’in tüm saygınlığını harcamasına kızgındır. Umudunu kesmiştir. Ama yine de Sinan’ın babasına saygılı olmasını ister. Eski haline, ona âşık olduğu zamanları aramaktadır. Bu zamanlarda ev oyuncaklarla doludur, Sinan okutulmuştur. Ama Sinan yine de memnun olamaz. Zira para vermemek için Sinan’ı tarikat yurduna vermiştir. 
Ayrı bir sekans olarak düşünülmese de fondaki Umutsuzlar filminden bir sahne evin atmosferiyle oldukça uyumlu bir melodramdır. Annenin gözü yaşlıdır. Kız kardeş tepkilidir. Para çalınma sahnesinde abisine olan tavrı bu tepkiye örnek olabilir.  

Duvarları Kitap Dolu İlhami

Sinan kitabı için biriktirdiği paranın 300 lirasını çaldırır. Yine de pes etmez. Belediye başkanının tavsiyesiyle çok ilgili, kültürlü eski turizmci İlhami’nin yanına gider. İlhami kitabın kaç günde yazıldığını kum hesabına vurur. Sonra ilhamdan bahseder. Kum için ilham! Sinan’ın şehitlik mehitlik sözüne alınıp “Sarhoş Rıza ile şehitleri bir mi tutuyorsun,” diyerek uyuşamaz Sinan’la. Sinan tüm olumsuzluklara rağmen hayatın sırlarını aramaktadır, ama İlhami pat diye telefonu çevirir ve iş konuşur sekteriyle. Sinan’ın savaşımıyla çok da ilgili değildir ve ardından kendi başarı hikâyesini anlatır. Sinan buradan da eli boş döner.

Dünyadan da mı Kovduracaksınız Bizi?

Veysel Hoca ve imam arkadaşı Nazmi elma çalarken Sinan gizlenip onları taşlamaya başlar. Sinan’ın burada taşladığı yalnızca iki imam değildir aslında. Biçimsel bir din anlayışını taşlar. Dinin işine gelindiği gibi yorumlanmasını taşlar. İmamlar her ne kadar Sinan’ın taşladığı karakterler olsa da tıpkı taşralı yazar sekansında olduğu gibi Sinan’ın uzun uzun tartışır, iğneler, eleştirir. Çünkü yokluk devam etmektedir. Karşı tarafta da olsalar, köy için aydın tipini sembolize ederler. Bu yönüyle Sinan’a daha yakındırlar. Veysel hoca ve Nazmi arasında geçen dinin günün şartlarıyla yorumlanması ve bidatler üzerinden yaptıkları tartışmanın ilk bölümünde Sinan pasiftir. Bütün bu tartışmanın çaldıkları elmayı yerken yapılması ayrıca ironikir. Ardından Sinan’ın tartışmaya girmesiyle, oklar vicdana ve özgür iradeye çevrilir. Tartışma Veysel hocanın kader demesiyle son bulacak gibi olur ama Sinan buna izin vermez. “İyice kestirmeci olup çıkmışsınız,” der. “Ortada hayal kırıklığı varsa kader, başarı varsa biz yaptık,” diye devam eder. Yine teknolojinin gelişmesi ile Veysel hocanın cep telefonu ve motoru üzerinde kutsal kaynaklarla tatmin olunamadığından bahseder. Artık işi gereği inanıyor ya da tatmin oluyor gibi yapıyordur Veysel hoca, ziraiman içselleştirilemiyordur. Sisteme de çatmayı ihmal etmez Sinan. Maaşlar at yarışı, ganyan ve öteki şeylerle ödenmektedir. 

Kitap Çıkıyor

Sinan babasının köpeğini satarak kitabını bastırdıktan sonra babasına gider. Babası sınıfta at yarışı oynamaktadır. Elindeki kitabı vermekten vazgeçer. Öğretmenin sınıfta başka bir işle uğraşması eleştiriye açık bir durumdur. Sinan buna kızar. Diğer yandan İdris bu sahnede hiç gülmez, aksine öğrencilere kızar. Devletin asabi yüzünü temsil eder. 
Annesi için imzaladığı kitap annesini duygulandırır. Anne ağlar ve Sinan’a olan inancını dile getirir. Anne için Sinan’ın kitap yazmış olması eşin dostun, komşuların görmesi açısından önemlidir. Anne evdedir ama mahalle umurundadır. Kadın duygusallığı da Sinan’ın bir başka çatışma alanıdır. İdris kendisini suçlamayan tek canlıyı aramaktadır, duvarlara, direklere ilanlar asar. İdris’in bu hallerine güler Sinan ve anne. Kar başlar. 

Kuyu 

Kar arınmayı, saflığı sembolize eder. Bir yönden de değişimi başka bir duruma geçişi simgeler. Sinan askere gider ve döner. Artık son düzlüğe girilmiştir. Kitaplar kalorifer kazanının yanına taşınmış ve çürümüştür. Annesi ve kardeşi kitabı okumamıştır. Kitap bir tane dahi satmamıştır. Kitapçıda taşralı yazarın afişiyle göz göze gelir. Umutlar çobandadır. Sinan köye babasını görmeye gider. Amacı babasını görmek değildir. Film boyunca peşinden koştuğu kitap çıkmıştır, ama kimsenin umurunda değildir. Babası okumuş mudur kitabı? Asıl merak ettiği şey budur. İlk olarak babasının cüzdanında kitap haberini bulur. Ve ardından rüyasında ahlat ağacına bağlanmış bir beşikte bebeğin olduğunu görür. Bebek saflıktır, arınmadır. Yeni başlangıçtır. Babasını affetmiştir. Kitap parası çalındığında ahlat ağacına asıldığını düşündüğü babası şimdi bebek olarak görünmüştür. Bir nevi içselleştirdiği İdris yeniden doğmuştur. 

İdris’in kitabı okumuş olduğunu öğrenmesiyle Sinan kuyuya iner. İndiği kuyu yazının başından beri üstünden geçtiğimiz çatışma alanlarıyla açtığı bir kuyudur. 

Aslında kuyu daha önce İdris tarafından bir noktaya kadar indirilmiştir. Dış dünya ile kavgası bitmiştir. Şimdi kazmayı kendi içine vurma zamanı gelmiştir. İdris zamanın içinden süzülüp gelmiş iyi ve kötü anıları birbiriyle karışmıştır, nihayetinde zamana bir çentik atmıştır. Attığı bu çentik aynı zamanda İdris’in ayak izidir, şekilsizliği ve uyumsuzluğu ile oluşan kendine has bir izdir bu. Dış dünyanın gürültüsünden uzak kuyusunu kazan İdris şimdi yukardadır, kuyudan çıkmış kazmayı oğluna devretmiştir. Hikâyesine bir kişiyi de olsa inandırabilmiştir sonunda. Gördüğü rüya yaşamı, canlılığı temsil etmektedir. Suyu bulamamıştır ama kendini bulmuştur.

Sıra Sinan’dadır.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR