Aşırı hızlı kapitalizmin çağdaş versiyonu bize durmadan tüketmeyi emreder: iyi ye, şişmanlama, spor salonuna git, film yıldızları gibi görün ve harika seks yap.
Geçenlerde, Britanya’da en çok arzu edilen üç mesleğin, hepsi de kitapları ve yazma eylemini içeren yazarlık, kütüphanecilik ve akademisyenlik olduğunu okuduğumda şaşırdım. Üstelik yazmak öyle eski moda bir fikir olmuşken. İnsanlar hâlâ bunu yapıyor mu? Ve hatta okuyor mu? Hâlâ bu zahmete giriyorlar mı ?
Birçoğumuz futbolcu ya da pilot olmak istemiştik, fakat çoğunluğumuz –en azından kırklarının üstündekiler– okuduklarımızın bizi değiştirdiğini söyleyebilir. Kitaplar düşünme biçimimizi temsil eder ve değiştirir, özellikle biz gençken olur bu, çünkü insan olmanın nasıl bir şey olduğuna dair daha çok düşünceyle bağ kurabilmemiz için geleceğe bakmamız, ebeveynlerimizden ve çocukluğun kısıtlayıcı dünyasından kopmamız hikâyelerde gerçekleşir. Bu tıpkı, gelecek önünüze açıldıkça yeni bir sevgili bulup dengenizi yitirmeye benzer.
En azından bir nesil boyunca para uğruna paranın peşinden koştuk ve insanlar olarak ne olabileceğimiz ve ne yapabileceğimize dair sınırlı bir düşünceyle, maddiyatçı bir ortamda yaşamaktan daha değerli bir anlam yaratmayı beceremedik. Çocuklarımıza yaratıcı olanaklar açısından sunabildiklerimiz çok az. Bu, kökten bir değişimin olanaksız göründüğü, aşırı rekabetçi, acımasız, yüksek tempolu bir yabancılaşmanın karamsar çağı. Genç insanlar idealist ya da devrimci olduğunda şok geçirip rahatsız oluyoruz, ama aslında yeni bir toplum düzeni kurmayı hayal etmek o kadar da benzeri görülmemiş, hiç duyulmamış bir fikir değil. Bizim kendi ideallerimiz –zengin olmak ve kaybeden değil güçlü olmak– çoğu insanın erişebileceğinin ötesinde, ve bunlar faydalı modeller olmaktan çok, herkesin tatminsiz olduğu bir zevk cenneti yaratarak işkence etmeye yarıyorlar.

Yazarlık öğrencilerimden biri, çağın açgözlülüğüne başkaldıran, politik olarak aktif “iyi, pozitif” karakterler yaratmak istediği için kendini bir açmazda bulmuştu. Bu düşüncesi saçma bir fikir değildi, ama onun erdemli ve günahsız insanları bir türlü inandırıcı olamıyordu. Sebebini bilmese de bu insanlar sonunda onu da sıktılar. Ona, gariptir ama, dedim, okuyucular Iago, Hannibal Lecter, Romeo, Homer Simpson, Portnoy ve Hedda Gabler gibi karakterlerden hoşlanır. Dorothy Parker ya da Mae West gibi sivri dilli kadınlara, Sylvia Plath ve Jean Rhys gibi yazarlara ve Bette Davis ve Jack Nicholson gibi oyunculara hayrandır. Bu karakterler popülerdir çünkü halk onların günahlarıyla ve bundan aldıkları zevkin oranıyla kendini özdeşleştirir.
Gizliden gizliye iyi insanları aşağılayıp aslında birer canavar olmak istiyoruz gibi bir şey değil bu. Ama itaatsiz karakterlerin yaşadığı tatmin duygusundan zevk alıyoruz. Katiller, suçlular ve hatta güçsüzler ve seks avcıları, isyanları ve motivasyonları aracılığıyla bize edebiyatta, tiyatroda ve sinemada eğlence vaat ediyor. Ve karakterler kendi tatmin olma arzularının peşinde kendilerini kaybettiğinde, ki biz zaten hepimiz arzunun karşısında ezilir ve rahatsız oluruz, bu aynı zamanda karakterlerin kendilerini en çok ele verdikleri âna karşılık gelir.
Onlar bizim asla yaklaşmaya cesaret edemeyeceğimiz çizgileri geçtikçe biz onların alternatif ahlaklarıyla özdeşleşiriz. Bu karakterler kararsız değildir, umursamazlar, bizden daha özgürlerdir. Onlar da genellikle cezalandırılır, bu bizim rahatlamamızı sağlar: dünya dengesine yeniden kavuşur. Vahşi zevklerin bitmeyen, cehennemvâri sarmalından çıkmış oluruz artık.
Aşırı hızlı kapitalizmin çağdaş versiyonu bize durmadan tüketmeyi emreder: iyi ye, şişmanlama, spor salonuna git, film yıldızları gibi görün ve harika seks yap. Fakat, nihayetinde bu zevkler bizim için erişilebilir değildir, çünkü anoreksikler gibi, her daim başarısız oluruz. Toplumumuzun idealleri - tanınma, güç, zenginlik - her durumda bizi aşar. Zevk cennetinde yaşamaktan çok uzakta, yozlaşmış politikacılar, göçmenler ve dini fanatikler bile görünüşe göre bizden daha çok eğlenirken, biz yoksun kalmanın, ertelemenin ve askıya almanın bekleme odasında kalırız. Her şeyin daha fazlası vardır ama daha az tatmin yaşanır.

Bütün bunlar olup biterken kölelik artıyor. Çoğu insan başkalarına köledir, Batı’daki bizlerin çoğu ise, daha ilgi çekici yanlarımız üzerinde hakimiyet kurma arayışında olan, daha kötücül olmasa bile daha acımasız olan parçalarımıza tabiyizdir. Bu parça politizedir, çünkü çalışma yaşamında toplumsal düzene uyumlu, aslında boyun eğmiş, kendinden emin, otonom bir benlik sunmak zorunda bırakılırsınız. Fedakarlık ve kontrol gereklidir, başarılı olmak için sistemin kuklasına dönüşmeniz zorunludur. Bu, kendileri de sisteme tabi olan ve zenginliğin getireceğine inandıkları o güvenceyi asla elde edemeyecek olan zenginler için de geçerlidir. Onlar da borç-kölesidir. Güvende olmayı sonsuza dek beklerken, güvensizlikleri artar. Tembel yoksulların kendilerinden çaldığı fikrinden şüphelenmekten asla vazgeçmezler.
İnsanların manasız, tekdüze etkinlikleri sağlam bir zihinle kaldırabilmeleri için kendilerini yeniden inşa etmek amacıyla mindfulness ve meditasyona başvurmaları şaşırtıcı değil. Anksiyetesi olanlar için meditasyon yararlı olabilir, ama bir başına oturmak, içinde hiçbir sözel paylaşımı, sınırı ya da ahlaki dönüşümü barındırmaz.
Yazma eylemi, iş ve zevk, politika ve eylem, kendini araştırma ve iletişim arasında önemli bir uzlaşmadır. Eğer biz sanatçıysak, köle olmaktan çok, yaratıcılığı kendimizi yeniden düşünmek için kullanan otoritelerizdir. Halk, iktidarın insanların kim olduğunu tanımlayan baskısından daha az etkileneceğine inandığı sanatçıyla kendini özdeşleştirir. Sanatçılar çoğu insandan daha özgür görünür çünkü sisteme karşı daha az saygılıdırlar - kurallar dar olduğunda ve herhangi bir radikallik çizgi dışı göründüğünde çılgın görünmenin kolay olmadığından değil.
Biz yazma sırasında –deneyimi sözlerle eşleştirmenin, eski yaralara yeni sözler bulmanın güçlüğüyle uğraşırken–yalnızca kültürümüzün, ebeveynlerimizin ya da akranlarımızın dilini kullanmak yerine kendi dilimizle konuşmayı öğreniriz. Yaratıcılığın başladığı yerde başarısızlık ve oyun vardır; sonra hayal gücü alevlenir, ve gerçek her zaman bir sürprizdir.
Herkes gibi, yazar da geçimini sağlamak için piyasaya girmek zorundadır. Yazar olmak gelirinizi tamamen bitirmese bile, azaltacağı garantidir. Kapitalist dünya ne çok ivme kazanırsa kazansın, ve dijitalleşmenin geleceği ne olursa olsun, sanat yapmak hâlâ mahrem, zaman dışı bir alanda var olur. Günümüzde bir şey yazmak yüz yıl öncesine göre aynı zamanı alıyor. Hayaletlerinizin arasına bir başınıza oturup size ne diyeceklerini beklerkenki güçlükler, sorular, zevkler aynı. Sanatçı olmak, sizi yanıltan mitlerin etkisinden kurtuldukça kendinizi kısmen yeniden yaratmaktır. Ve bu, aslında, arzu edilebilir bir meslektir.
Çeviren Öznur Yalgın
(/What Happened? Faber&Faber, 2019, ss. 67-71)






