Home Bilgi Bankası Edebiyat İnsanın Düşüşü
İnsanın Düşüşü

İnsanın Düşüşü

341
0

20. yüz­yı­lın en önemli yazar­ları ara­sında sayı­lan “Ban­li­yö­le­rin Çehov’u” John Che­ever, Bul­let Park roma­nında tipik bir Ame­ri­kan ban­li­yö­sünü, ora­larda yaşa­na­cağı iddia edi­len sakin, huzurlu ve güvenli hayat­la­rın ardın­daki geri­lim­leri anla­tı­yor.

A. Ömer Türkeş

Bütün öykü ve roman­la­rında kimi eleş­tir­men­lere göre ‘insa­nın düşü­şünü’ araş­tı­ran John Che­ever, yüz­yı­lın en önemli kısa roman yazar­ları ara­sında sayı­lır ve ülke­sinde “Ban­li­yö­le­rin Çehov’u” ola­rak adlan­dı­rı­lır.
Ame­ri­kan ede­bi­ya­tı­nın 50’li, 60’lı yıl­la­rına dam­ga­sını vuran, pek çok dünya diline çev­ri­len Che­ever ile Türk oku­yu­cu­su­nun tanış­ması oldukça gecik­miş, ilk çevi­risi 1991 yılında ger­çek­leş­mişti. Son­raki yıl­larda Tom­ris Uyar, Roza Hak­men gibi önemli ede­bi­yat çevir­men­le­ri­nin eliyle Türk­çeye kazan­dı­rı­lan pek çok kita­bına rağ­men yete­rince tanın­madı.
John Wil­liam Che­ever, 1912 yılında Quincy, Massachusetts’te doğdu. Babası ayak­kabı satı­cı­sıydı. Baş­lan­gıçta maddi durum­ları iyiydi. Che­ever çocuk­lu­ğu­nun büyük bölü­münü Massachusetts’in yeni kuru­lan ola­ğa­nüstü ban­liyö semti Wollaston’da -büyük bir Vik­torya dönemi evinde- geçirdi. 1920’lerin orta­la­rın­daki krizde işini, evini, ser­ma­ye­sini kay­be­den babası ken­di­sini içkiye verdi. Cheever’a göre bu durum ailesi için ‘son­suz aşağılanma’ydı. Cheever’in okul hayatı da kötü gidi­şata eşlik ede­cek, ede­bi­yat ala­nın­daki bece­risi tak­dir edil­mekle bir­likte diğer ders­le­rin­deki başa­rı­sız­lığı ve disip­lin­siz dav­ra­nış­ları okulu bırak­ma­sına yol aça­caktı. Buna rağ­men yaz­mayı ısrarla sür­dürdü. 1935 yılında The New Yor­ker der­gisi –45 dolar telif ücreti öde­ye­rek– bir öykü­sünü yayım­la­mayı kabul etti. 1935-41 yıl­ları ara­sında aynı der­gide pek çok öyküsü yayım­landı. Kitap haline gelen ilk öykü kolek­si­yonu The Way Some People Live (1943) farklı eleş­ti­ri­ler aldı. Che­ever ise bu kitap­taki öykü­leri ‘utanç verici dere­cede olgun­laş­ma­mış’ göre­cek ve haya­tı­nın geri kala­nında bul­duğu her her kop­ya­sını imha etmeye çalı­şa­caktı. Cheever’ın yük­se­lişi II. Dünya savaşı son­ra­sın­da­dır. Manhattan’a taşı­nıp beş yıl boyunca çalışma masa­sın­dan kalk­ma­yan Che­ever, çalış­ma­sı­nın kar­şı­lı­ğını almakta gecik­medi. Öyle ki bir­biri ardına gelen kitap­lar ve ödül­le­riyle 1950’lere dam­ga­sını vurdu. Holl­y­wood ile de tanış­mıştı. Başa­rı­sını 60’lı, 70’li yıl­lara da taşı­ya­cak ancak alkol sorunu nede­niyle sağ­lığı zihin­sel ve beden­sel anlamda gün­den güne bozu­la­caktı. 1981’de kan­ser tanı­sıyla has­ta­neye yatı­rı­lan Che­ever, 1982 yılında haya­tını kay­betti. Ölü­mün­den altı hafta önce, Ame­rika Sanat ve Ede­bi­yat Aka­de­misi tara­fın­dan Ede­bi­yat Ulu­sal Madal­yası ile ödül­len­di­ril­mişti.
Ban­li­yö­le­rin birinde
Hava karar­ma­dan 10 dakika önce Bul­let Park isimli ban­liyö yer­le­şi­mi­nin küçük tren istas­yo­nun­da­yız. Pas­to­ral bir man­zara; “Pero­nun ile­ri­sinde Wekon­sett Nehri’nin suları, hüzünlü bir gün­ba­tımı kızıl­lı­ğını yan­sı­tan istas­yo­nun mima­risi tuhaf bir şekilde samimi, kas­vetli ama ciddi değil, daha çok bir kame­ri­yeyi, kulü­beyi ya da yaz­lık evi andı­rı­yor… Peron boyunca uza­nan lam­ba­lar nere­deyse elle tutu­lur bir kederle yanı­yor.”
Tren­den inen yabancı –Paul Ham­mer– buraya bir ev alıp yer­leş­mek niye­tiyle gel­miş. Emlakçı ona ban­li­yö­deki satı­lık evleri gez­di­rir­ken biz de ban­liyö sakin­le­rini tanı­maya baş­lı­yo­ruz. Özel­likle de Elliot Nail­les ve aile­sini:
“Nailles’ın evi (beyaz), kapı­sında bir çift sütun olan şu düz çiz­gili Hol­landa kolon­yal tarzı evler­dendi; bu evle­rin iç tasa­rımı o kadar ender çeşit­li­lik gös­te­rirdi ki, kavisli mer­di­ve­nin olduğu holde duran insan, her mobilya par­ça­sı­nın, kuzey­do­ğu­daki ebe­veyn oda­sında bulu­nan çift kişi­lik yatak­tan kiler­deki bara, ora­dan da zemin kat­taki çama­şır­ha­nede bulu­nan çama­şır maki­ne­sine kadar hemen hemen her eşya­nın yerini doğru tah­min ede­bi­lirdi.”
İşte bu evde güzel karısı Nel­lie, lise öğren­cisi oğlu Tony ve yaşlı köpeği Tes­sie ile görü­nüşte mutlu bir hayat süren Elliot Nail­les, 40’lı yaş­la­rın başında, bir kimya şir­ke­tinde çalı­şan, işine her gün ban­liyö tre­niyle gidip gelen tam bir orta sınıf erkeği. Karı­sına ve tekeş­li­liğe sıkı sıkıya bağlı, oğluna düş­kün, köpe­ğine karşı özenli, eşcin­sel­lik­ten biraz rahat­sız, çağa ayak uydur­maya çalı­şan Elliot, son gün­lerde biraz huzur­suz. Bunun nedeni oğlu Tony’nin ken­di­sini çok üzgün his­se­dip yata­ğın­dan çık­mak iste­me­mesi. Roma­nın birinci bölü­münde Nailles’leri bu duruma geti­ren olay­lar dizi­sini ve Tony’i yatak­tan çıkar­mak için çırı­pı­nış­la­rını anla­ta­rak geçi­yor. İkinci bölümde bakış açısı deği­şe­cek ve Paul Ham­mer, Bul­let Park’a geliş nede­nini anlat­maya baş­la­ya­cak. İşte o zaman hayatı ülke­den ülkeye, şehir­den şehire geçen, ne yaparsa yap­sın arzu­la­dığı aile sıcak­lı­ğına hiç­bir zaman kavu­şa­ma­yan Paul’un bu ban­liyo yer­le­şi­mine gele­rek Elliot’a komşu olma­sı­nın basit bir tesa­düf olma­dı­ğını anla­rız. Soyadı çekiç anla­mına gelen Paul ile soyadı çivi­ler anla­mına gelen Elliot bir­bir­le­ri­nin zıddı insan­lar­dır ve çekiç çivi­le­rin üze­rine inmek üze­re­dir…
Parodi, ironi, hiciv
John Che­ever, Ame­ri­kan ban­li­yö­le­ri­nin 20. yüz­yı­lın orta­la­rın­daki halini mekân­ları, insan­ları ve insani iliş­ki­ler ağıyla bir­likte can­lan­dı­rı­yor. Pas­to­ral doğa man­za­ra­la­rıyla bir­likte çizi­len bir tablo bu. Bir yanıyla ken­di­le­rin­den mem­nun, gele­ceğe güvenle bakan insan­la­rın mekanı, diğer yan­dan derin­le­rine inil­dikçe bu haya­tın acıklı, doku­naklı hatta zavallı yan­ları açığa çıkı­yor. Mesela bu haya­tın karak­te­ris­tiği ola­rak Elliot umut, karar­sız­lık ve ank­si­yete ara­sında sürekli bir denge tut­tur­mayı çalı­şı­yor. Sahip olduğu hayat sevi­ye­sini sür­dür­mek­ten, evin düze­ni­ni­nin bozul­ma­ma­sını sağ­la­mak­tan öyle­sine bunal­mış durumda ki çareyi giz­lice aldığı uyuş­tu­tucu hap­larda bulu­yor. Öte yan­dan karısı Nel­lie de ev kadın­la­rı­nın tipiği; “İffeti, bir yan­gın, akan bir burun ve bozuk mer­sin­ba­lığı yumur­ta­ları tara­fın­dan korun­duğu için henüz bozul­ma­mıştı; oysa ken­dini öyle bir satı­yordu ki, erdemi bir karak­ter, disip­lin ve zekâ mücev­he­riydi -sim­ge­siydi- sanki.” Uğruna aile­nin bütün eko­no­mik kay­nak­ları sefer­ber edi­len ama buna rağ­men mutlu ola­ma­yan Tony ise sıkış­tığı bu hayatta çare­sizce çıkış yolu ara­yan genç­liği tem­sil edi­yor. Bu insan­lar ban­liyö yaşam tar­zı­nın iddia ettiği mut­lu­luk ile söz konusu yaşam tar­zı­nın sorun­larla dolu ger­çeği ara­sında boca­lı­yor.
İşte bu iki­lem­leri yaka­lama ve bun­ları Ame­ri­kan ban­liyö haya­tı­nın zorunlu bir taza­hürü ola­rak yan­sıtma yete­neği Cheever’in sana­tı­nın gücünü ve kav­ra­yı­şını gös­te­ri­yor. 1950’lerdeki Ame­ri­kan Rüyası’nın sınır­la­rını çizen Che­ever, eleş­ti­ri­sini parodi, hiciv ve ironi ile ortaya koy­muş.
cheeverkapak

Ame­ri­kan ede­bi­ya­tında 1950’lerin özel bir yeri var. II. Dünya Savaşı son­ra­sında aşı­lan eko­no­mik kriz ile bir­likte orta sınıf­la­rın yaka­la­dığı refah sevi­yesi ede­bi­yata ve sine­maya da yan­sı­mıştı. İyim­ser bir hava vardı ve ban­li­yö­ler­deki haya­tın pas­to­ral renk­lerle sunumu da bu iyim­ser­li­ğin par­ça­sıydı. Ege­men ide­oloji yeni bir sınıf, yeni bir hayat tarzı pom­pa­lı­yordu. Ancak ara­la­rında John Che­ever, John Updike, Art­hur Mil­ler, Saul Bel­low, Jack Kero­uac gibi yazar­la­rın da bulun­duğu pek çok yazar bu iyim­ser­liği pay­laş­madı. Onlar vaat edi­le­nin ardın­daki boş­luğu, bire­yin yal­nız­laş­ması ve yaban­cı­laş­ma­sını sez­miş­lerdi. Che­ever, sez­gi­le­rini ete kemiğe bürün­dü­ren öykü­leri için mekan ola­rak mer­kez­den uzak, yalı­tıl­mış, insan­la­ra­rası iliş­ki­le­rin derin­lik­siz olduğu ban­li­yö­leri seçe­cek­tir. Ancak neşeli bir tarzda yapar eleş­ti­ri­sini. Ame­ri­kan haya­tını öven metin­le­rin paro­di­sini yapar, hic­ve­der, iro­niyi kul­la­nır; anla­tı­sını mizaha çevir­mez ama vaat edi­lenle haki­kat ara­sın­daki uçu­rumu çok iyi yaka­lar. Tra­jik durum­ları tra­ji­ko­miğe çevi­ren Che­eves ban­liyö yaşam biçi­mine alter­na­tif bir bakış açısı geti­rir…

(341)

Yorumlar