Home Kültür Sanat Edebiyat John Berger: Yalnızca Bir Yazar Değildi, Zamanımızın En Saygın Entelektüellerindendi
John Berger: Yalnızca Bir Yazar Değildi, Zamanımızın En Saygın Entelektüellerindendi

John Berger: Yalnızca Bir Yazar Değildi, Zamanımızın En Saygın Entelektüellerindendi

803
0

1972’de G roma­nıyla “Booker” ödü­lünü alan Ber­ger ödül töre­ninde 5 bin ster­lin­lik bu ödü­lün yarı­sını Kara­yip­ler­deki Kara Pan­ter adlı dev­rimci hare­kete bağış­la­ya­ca­ğını, öbür yarı­sını da Avrupa’daki göç­men işçi­lerle ilgili kita­bı­nın hazır­lan­ması için kul­la­na­ca­ğını açık­ladı.

John Berger’ı 90 yaşında kay­bet­tik. O yal­nızca bir yazar, şair, düşünce insanı değil, aynı zamanda zama­nı­mı­zın say­gın ente­lek­tü­el­le­rin­den de biri­siydi.

John Berger’in yakın arka­daş­la­rın­dan,  şair, çevir­men Cevat Çapan, John Berger’ın şiir­le­rini bir araya geti­ren Gök­yüzü Mavi Siyah adlı kitaba yaz­dığı önsözde, onun 90. yaşını kut­la­mıştı. “Tıpkı öbür kitap­ları gibi yurt­suz­luğa, sömü­rüye, ezil­miş­liğe karşı bizi bu durum­daki insan­larla özdeş­leş­meye, onlarla daya­nışma içinde olmaya çağı­rı­yor” demişti Cevat Çapan. Aşa­ğıda, Cevat Çapan’ın bu güzel yazı­sıyla John Berger’ı anı­yo­ruz.

berger2

John Berger 90 Yaşında

Cevat Çapan

Olay­ları söz­cük­lerle anlat­mak o söz­cük­le­rin duyu­la­cağı ve anlat­tık­ları olay­la­rın yar­gı­la­na­cağı umu­dunu da bir­likte geti­rir. Tanrı tara­fın­dan ya da tarih tara­fın­dan yar­gı­la­na­cağı umu­dunu. Her iki durumda da yargı uzak gibi görü­nür. Oysa hemen yanı başı­mızda olan ve bazen yan­lış­lıkla yal­nızca bir araç sanı­lan dil, ken­di­sine şiirin ses­len­me­siyle, inatçı ve gizemli bir biçimde, yar­gı­sını verir. Bu yargı her­hangi bir ahlak yasa­sın­dan açıkça fark­lı­dır, ama duy­duk­ları kar­şı­sında iyi­lik ve kötü­lük ara­sında önemli bir gös­terge olur. Öyle ki şiir yoluyla dilin yal­nızca bu ayrımı yap­mak ve koru­mak için yara­tıl­dı­ğını görü­rüz.

İşte bu yüz­den, günü­müzde zen­gin­le­rin hak­sız yere elde ettik­le­rini koru­mak için yap­tık­ları kor­kunç cana­var­lık­lara karşı dün­yada en kesin biçimde karşı duran güç şiir­dir. İşte bu yüz­den, fırın­la­rın saati aynı zamanda şiirin de saati­dir.”

John Ber­ger, Türk­çesi 1988’da yayım­la­nan Şiirin Saati kita­bın­daki aynı adlı dene­me­sinde böyle tanım­lı­yordu şiirin öne­mini. Bir­kaç yıl önce Guar­dian gaze­te­sinde yayım­la­nan bir yazı­sında ise, ner­deyse sek­sen yıl­dır yazı yaz­dı­ğını açık­lı­yordu. Önce mek­tup­lar, şiir­ler, konuş­ma­lar, sonra da eleş­ti­rel dene­me­ler, öykü­ler, senar­yo­lar, roman­lar, oyun­lar yaza­rak geçen sek­sen yıl. Bu arada dün­ya­nın bir­çok ülke­sine yol­cu­luk­lar yap­mış, bir­çok ulus­la­ra­rası sanat ve kül­tür kurum­la­rında kon­fe­rans­lar ver­miş, tele­viz­yon prog­ram­ları hazır­la­mış, ilginç bazı film­lerde oyna­mış çok yönlü bir insan.

John Ber­ger, Birinci Dünya Savaşı sona erdik­ten sekiz yıl sonra 5 Kasım 1926’da, Londra’da doğdu. İlk öğre­ni­min­den sonra St. Edward’s adlı özel bir okula gön­de­rildi. Bu oku­lun katı disip­li­nin­den kaça­rak küçük bir bursla Cent­ral School of Art’ta resim eği­timi almaya baş­ladı. Asker­lik göre­vini yap­tığı Belfast’ta ilk kez işçi sını­fın­dan insan­larla bir araya geldi. İki yıl sonra sanat eği­ti­mini sür­dür­mek için bu kez Chel­sea Art School’a geçti.

berger5

1945’te İşçi Par­tisi büyük bir çoğun­lukla ikti­dara gel­di­ğinde Ber­ger 19 yaşın­daydı. İkti­dar deği­şik­liği ve refah dev­le­ti­nin temel­le­ri­nin atıl­ması ilk yıl­larda Britanya’da sos­ya­list bir düze­nin kuru­la­cağı umu­duyla belli bir iyim­ser­lik havası yarat­tıysa da 1950’lerin orta­sına doğru soğuk savaş koşul­la­rı­nın bas­kı­sıyla bu iyim­ser­lik yerini hayal kırık­lı­ğına bıraktı.

Mes­lek haya­tına önce res­sam ve eğit­men ola­rak baş­la­mış olan Ber­ger, 1952’de haf­ta­lık New Sta­tes­ma­nand Nation der­gi­sinde sanat eleş­ti­ri­leri yaz­maya baş­ladı. Düşün­sel geli­şi­minde önce anar­şist kay­nak­lar­dan yarar­landı, daha sonra okulda tanış­tığı genç komü­nist arka­daş­ları ve özel­likle de Fre­de­rick Antal adlı Macar kökenli Mark­sist öğret­me­ni­nin etki­siyle este­tik görü­şünü belir­le­yen kay­nak­lara ulaştı. İki savaş arası İngiltere’de Lukacs, Frank­furt Okulu’ndan Ben­ja­min, Adorno, Hor­ken­he­imer ve Mar­cuse gibi düşü­nür­ler yeni yeni tanı­nı­yor­lardı.

Antal’ın Flo­ren­tine Pain­ting And Its Social Backg­ro­und ve Arnold Hauser’in Social His­tory of Art (Sana­tın Top­lum­sal Tarihi) kitap­ları İngiltere’de 1948 ve 1951’de yayım­landı. Sanatla top­lum­sal hayat ara­sın­daki orga­nik iliş­kiyi öne çıka­ran bu ve ben­zeri kay­nak­lar Ber­ger gibi bir eleş­tir­me­nin öne­mi­nin sol çev­re­lerde daha iyi anla­şıl­ma­sını sağ­la­dıysa da, tutucu çev­re­ler onun bu yak­la­şımla yaz­dığı yazı­ları kaba siya­sal pro­pa­ganda ola­rak değer­len­dir­di­ler.

1950’ler, Britanya’da aynı zamanda tiyat­roda John Osborne, John Arden, Arnold Wes­ker; romanda Kings­ley Amis, John Wain, John Brain; sine­mada Lind­say Ander­son, Karel Reisz ve “Özgür Sinema” akı­mı­nın öbür yönet­men­leri “Öfkeli Genç­ler” diye anı­lan yara­tıcı bir kuşak ola­rak ortaya çık­mış ve İngiltere’de sanat ve kül­tür haya­tına yeni bir can­lı­lık getir­mişti. İlk yıl­la­rında sol bir hare­ke­tin özel­lik­le­rini taşı­yan bu yazar ve sanat­çı­la­rın bazı­ları 1960’larda düpe­düz kurulu düze­nin söz­cü­leri oldu. Ber­ger ise gerek 1958’de yayım­la­nan A Pain­ter of Our Time (Zama­nı­mı­zın Bir Res­samı) romanı gerek 1960’da yayım­la­nan sanat dene­me­le­rini içe­ren Per­ma­nent Red kita­bıyla Mark­sist bir yazar olmayı sür­dürdü. Bu kitap­ları 1962’de Foot of Clive, 1964’te Corker’s Fre­edom roman­ları izledi.

Ber­ger, 1960’ların başında İsviç­reli sinema yönet­meni Alain Tanner’in çağ­rısı üze­rine Cenevre’ye gide­rek onun üç fil­mi­nin senar­yo­la­rını yazdı. 1962’de de Fran­sız Alp­le­rinde bir köye yer­leşti. La Sala­mandre, Dün­ya­nın Ortası ve 2000 Yılında 25 Yaşına Basa­cak Olan Yunus adlı bu senar­yo­lar­dan sonra sıra­sıyla Picasso’nun Başa­rısı ve Başa­rı­sız­lığı (1965), A For­tu­nate Man (Talihli Bir Adam, 1967), Art and Revo­lu­tion (Sanat ve Dev­rim, 1969) kitap­ları yayım­landı. Ber­ger bu kitap­la­rında, bir yan­dan resim ve hey­kel sanat­la­rı­nın top­lum­sal ve eko­no­mik koşul­lar­dan nasıl etki­len­di­ğini araş­tı­rı­yor, Talihli Bir Adam’da ise Jean Mohr’un fotoğ­raf­la­rın­dan da yarar­la­na­rak bir taşra dok­to­ru­nun haya­tını anla­tır­ken bir insa­nın ken­dini başka insan­la­rın sağ­lık ve esen­li­ğine nasıl ada­dı­ğına tanık­lık edi­yordu.

berger4

1972’de G roma­nıyla “Booker” ödü­lünü alan Ber­ger ödül töre­ninde 5 bin ster­lin­lik bu ödü­lün yarı­sını Kara­yip­ler­deki Kara Pan­ter adlı dev­rimci hare­kete bağış­la­ya­ca­ğını, öbür yarı­sını da Avrupa’daki göç­men işçi­lerle ilgili kita­bı­nın hazır­lan­ması için kul­la­na­ca­ğını açık­ladı. G, şaşır­tıcı anla­tım tek­ni­ğiyle bir­çok eleş­tir­me­nin sal­dı­rı­sına uğra­ma­sına kar­şın, kısa sürede ulus­la­ra­rası ede­bi­yat dün­ya­sında modern roman türü­nün bir baş­ya­pıtı ola­rak kar­şı­landı. Özel­likle resimde Bra­que, Picasso ve Gris gibi kübist sanat­çı­la­rın ger­çek­liğe deği­şik bakış açı­la­rın­dan bakma yön­temi Berger’ın bu roma­nında yazı dili ola­rak uygu­la­nı­yor, ele alı­nan konu­nun daha eksik­siz bir bütün­lükle yan­sı­tıl­ma­sını sağ­lı­yordu.

Bak­mak, gör­mek, belki aynı zamanda dokun­mak, işit­mek için din­le­mek, tat­mak, kok­la­mak, kısaca ger­çek­liği bütün kar­ma­şık­lı­ğıyla anla­maya çalış­mak… Berger’ı bir yazar, bir düşü­nür, bir sanatçı ola­rak tanı­maya çalış­tı­ğı­mızda onun bütün var­lı­ğıyla böyle bir çaba içinde oldu­ğunu görü­yo­ruz. Önce resimle işe koyul­duğu için ger­çek­likle ile­ti­şim kurma çabası renk­lerle, çiz­gi­lerle baş­la­mış ola­bi­lir. Bu yüz­den 1972’de BBC’de yayına giren Ways of See­ing (Görme Biçim­leri) adlı tele­viz­yon bel­ge­seli ve daha sonra aynı adla yayım­la­nan kitabı uygar­lık tari­hi­nin yüz­yıl­lar­dır öne çıkan sanat eser­le­ri­nin yir­minci yüz­yı­lın ikinci yarı­sında nasıl değer­len­di­ri­le­bi­le­ce­ğini araş­tı­rı­yordu. Bir süre önce ünlü sanat tarih­çisi Ken­neth Clark’ın 11 ülkede 118 müze ve 18 kitap­lığı geze­rek kay­det­tiği sanat eser­le­riyle bu alan­daki baş­ya­pıt­ları ser­gi­li­yordu. Bu eser­ler genel­likle o müze­lerde, kitap­lık­larda ya da onlara sahip olan zen­gin­le­rin kolek­si­yon­la­rında görü­le­bi­lirdi. Oysa Wal­ter Benjamin’in “Meka­nik Yeni­den Üre­tim Çağında Sanat Eseri” adlı dene­me­sin­den yola çıkan Ber­ger, Ken­neth Clark’ın seç­kinci yak­la­şı­mına karşı çıka­rak böyle bir ola­na­ğın sözü edi­len sanat eser­le­ri­nin biri­cik­li­ğini yok etti­ğini ileri sürü­yordu. Sanat eser­le­rini gör­mek için artık müze­lere git­mek gerek­mi­yordu. Daha önce Andre Malraux’nun Les Voix de Silence (Ses­siz­li­ğin Ses­leri) kita­bında da belirt­tiği gibi müze­le­rin duvar­ları yıkıl­mış, değerli sanat eser­leri her­ke­sin eri­şe­bi­le­ceği kadar çok sayıda yeni­den üre­tilme ola­na­ğına kavuş­muştu.

Görme Biçim­leri yayım­lan­dık­tan hemen sonra dün­ya­nın bir­çok sanat oku­lunda ders kitabı ola­rak oku­tuldu. İle­ti­şim dün­ya­sında çalı­şan­lar için yeni ufuk­lar açtı. Ber­ger böy­lece görme biçim­le­ri­nin ile­ti­şim zen­gin­li­ğiyle anla­tım yol­la­rını da zen­gin­leş­tir­miş olu­yordu.

Ber­ger, 1975’te Avrupa’daki göç­men işçi­lerle ilgili araş­tır­ma­sını, fotoğ­rafçı arka­daşı Jean Mohr’la bir­likte hazır­la­dığı Yedinci Adam kita­bını yayım­ladı. Bu bel­ge­sel kitapta Tür­kiye, Yuna­nis­tan, Yugos­lavya, İtalya, Por­te­kiz gibi ülke­ler­den sana­yi­leş­miş ülke­lere gelen işçi­le­rin yola çıkış­ları, gel­dik­leri yer­ler­deki yaşama ve çalışma koşul­ları ve bun­lar ara­sında geri dönen­ler varsa, onla­rın durum­ları ele alı­nı­yordu. Yedinci Adam hem işçi­le­rin gel­diği ülke­lerde hem de Avrupa’da büyük bir ilgiyle kar­şı­landı ve yılın kitabı seçildi. Türk­çeye, Yunan­caya, Arap­çaya, İspan­yol­caya ve Por­te­kiz­ceye çev­rildi.

1978’de Yedinci Adam’ın Türkçe çevi­risi yayım­lan­dı­ğında, mutlu bir rast­lan­tıyla Berger’ı tanı­yan ve İstanbul’da Kalenderhane’deki Bizans moza­ik­le­riyle ilgili araş­tır­ma­lar yapan bir arka­da­şıyla tanış­tık. Daha önce Berger’ın Sanat ve Dev­rim kita­bını 1974’te yayım­la­yan Yankı Yayın­ları sahibi Kemal Demirel’le Berger’ı İstanbul’a davet ettik.

Karar­laş­tır­dı­ğı­mız tarihte ver­di­ği­miz ev adre­sine, John Ber­ger, eşi Beverly ve iki buçuk yaşın­daki oğul­ları Yves’le geldi. Hazır­la­dı­ğı­mız sof­rada onları bek­le­yen­ler ara­sında Cihat Burak, Can Yücel ve Meh­met Ulu­soy gibi arka­daş­lar da vardı. Konuk­la­rı­mız Alp­ler­deki Quin­cey köyün­den küçük Cit­roen ara­ba­la­rıyla kaza­sız bela­sız gel­miş­lerdi. Sof­rada hemen aile­den biri­leri gibi bize katıl­dı­lar ve kırk yıl­lık dost­mu­şuz gibi soh­bet baş­la­mış oldu. Ber­ger­lar Türkiye’de kal­dığı bir aya yakın süre içinde İstanbul’un görü­le­cek yer­le­rini gördü, sanat dün­ya­sın­dan bir­çok insanla tanıştı, bir arka­da­şın evinde Ruhi Su’yu din­ledi, bir başka arka­da­şın evinde Bek­lan Algan’ın sah­neye koy­duğu Cesa­ret Ana ve Çocuk­ları oyu­nunu tele­viz­yon­dan izledi. Kumkapı’da Kör Agop’un mey­ha­ne­sinde Yaşar Kemal’le tür­kü­ler üze­rine soh­bet etti­ler.

Bir ara İstan­bul dışına çık­mak için gaze­teci bir arka­da­şın kıla­vuz­lu­ğunda önce Adapazarı’na, ora­dan Bolu ve Mudurnu’ya da git­ti­ler. Adapazarı’nda Çark Gazinosu’nda onları ağır­la­yan Bele­diye Baş­kanı, Berger’ı Sait Faik’in amca­oğ­luyla da tanış­tır­mış. O da Berger’a Sait Faik’in Fran­sız­caya çev­ri­len öykü kita­bını getir­miş, “Sabaha kadar Sait Faik oku­dum” demişti Ber­ger dön­dü­ğünde. Bu kısa yol­cu­lu­ğun başka ilginç bir rast­lan­tısı da Mudurnu’ya var­dık­la­rında, Bülent Ecevit’in ünlü “Köy-Kent” mitin­gini izleme fır­sa­tını bul­ma­ları.

Orga­nik hayatı daha iyi anla­mak için Ber­ger, G’den sonra deney­sel yeni­likçi anla­tımı bıra­kıp köy­lü­le­rin yaşa­yı­şını yerinde görüp anla­mak için Alp­lerde küçük bir köye yer­leşti. Mev­si­mine göre onla­rın üre­tim işle­rine karı­şıp yazın bir ırgat gibi çalı­şa­rak o top­lu­lu­ğun bir par­çası oldu. Kışın da yazar kim­li­ğiyle bu insan­la­rın ger­çek­le­rini daha gele­nek­sel bir anla­tımla yaz­mayı denedi.

İstanbul’dan ayrıl­ma­dan önce Resim ve Hey­kel Müzesi’ni gezen Ber­ger orada Şeker Ahmet Paşa’nın Orman tab­losu önünde durup o res­min ilginç pers­pek­tif özel­lik­leri üze­rine daha sonra yaza­cağı bir deneme için not­lar aldı. Git­me­den önceki son akşam da arp sanat­çısı Uğur­tan Aksel’in evinde Niyazi Sayın’dan, Nec­det Yaşar’dan ve Reşat Uca’dan ney, tam­bur ve kemençe din­ledi. Ertesi sabah Edirne’den geçip Alp­ler­deki köyüne döner­ken Selimiye’ye de uğra­yan dos­tu­muz yaz­dığı ilk mek­tu­bunda, “O ses­ler hâlâ kulak­la­rımda, Selimiye’nin kub­besi altın­daki o düzen hâlâ göz­le­ri­min önünde” diyordu.

Daha son­raki yıl­larda John Ber­ger, Beverly’yle iki kez daha geldi İstanbul’a. Önce Ulus­la­ra­rası İstan­bul Film Fes­ti­val­le­rin­den birine jüri üyesi, daha sonra da İstan­bul Kitap Fuarı’nın davet­lisi ola­rak. Bu geliş­le­rinde de Latife Tekin, Tom­ris Uyar ve daha bir­çok başka yazarla tanıştı, panel­lere katıldı, Görme Biçim­leri konu­sunda konuş­ma­lar yaptı, Hakkari’de Bir Mev­sim fil­mini sey­retti.

İstanbul’da ziya­ret ettiği bir gece­kon­duda raf­lar­daki az sayıda kitap ara­sında Yedinci Adam’ı görünce kita­bın yeni bas­kı­sına yaz­dığı önsözde bu kita­bın kim­lere ses­len­diği konu­suna yeni­den değinme ihti­yacı duydu. Bu önsözde, kita­bın bazı yan­la­rı­nın eski­miş ola­bi­le­ce­ğini ama burada insa­nın daha çok bir aile albü­münde rast­la­ya­cağı hayat hikâ­ye­le­rini, bir dizi yaşan­mış anları bula­bi­le­ce­ğini söy­lü­yordu.

Avrupa’nın az geliş­miş ülke­le­rin­den, daha doğ­rusu bu ülke­le­rin yok­sul böl­ge­le­rin­den yurt dışına giden insan­lar ara­sında bir aile bağ­lan­tısı vardı. Bu bağ­lan­tıyı sağ­la­yan da “o gün olduğu gibi bugün de göç olgu­suydu.” Göç çoğu köy kökenli bu insan­ları yer­le­rin­den yurt­la­rın­dan edi­yor, dil­le­rini, töre­le­rini bil­me­dik­leri yaban ellerde onları yaban­cı­laş­tı­rı­yordu. Orga­nik hayatı daha iyi anla­mak için Ber­ger, G’den sonra deney­sel yeni­likçi anla­tımı bıra­kıp köy­lü­le­rin yaşa­yı­şını yerinde görüp anla­mak için Alp­lerde küçük bir köye yer­leşti. Mev­si­mine göre onla­rın üre­tim işle­rine karı­şıp yazın bir ırgat gibi çalı­şa­rak o top­lu­lu­ğun bir par­çası oldu. Kışın da yazar kim­li­ğiyle bu insan­la­rın ger­çek­le­rini daha gele­nek­sel bir anla­tımla yaz­mayı denedi.

berger1

Böy­lece Domuz Top­rak; Bir Zaman­lar Europa’da; Ley­lak ve Bay­rak gibi roman­larla; Ve Yüz­le­ri­miz, Kal­bim, Fotoğ­raf­lar Kadar Kısa Ömürlü; Foto­ko­pi­ler; Keeping A Ren­de­vous; Kıy­me­tini Bil Her Şeyin; Bento’nun Eskiz Def­teri ve sık sık gene resim, hey­kel, fotoğ­raf, genel poli­tika ve kül­tür konu­la­rını da içe­ren ben­zer deneme kitap­la­rıyla bilge bir anla­tıcı olmayı sür­dürdü.

Bu anla­tı­cı­lık rolünü senar­yo­sunu fil­min yönet­meni Timothy Neat ile yaz­dığı Play Me Somet­hing (Bana Bir Şey Çal) fil­minde oyuncu ola­rak can­lan­dırdı. Bu filmde de görül­düğü gibi Berger’ın anlat­tığı öykü­ler din­le­yen­lere hemen hemen her zaman umut verir nite­lik­teydi. Bana öyle geli­yor ki umut onun yok­sul­luk, yok­sun­luk ve her türlü acı kar­şı­sında diren­me­nin nasıl ger­çek­le­şe­ce­ğini gös­te­ren şiir­sel yoğun­luk­taki anla­tı­mın­dan kay­nak­la­nı­yor.

John Ber­ger şiir­le­rini “Söz­cük­ler”, “Tarih”, “Göç”, “Yer­ler” ve “Sev­gi­lim” gibi baş­lık­lar altında bölüm­lere ayı­rır­ken insan­la­rın hayat­la­rında kim­lerle ve nelerle ilişki kur­du­ğunu, neler­den ve kim­ler­den yok­sun kal­dı­ğını, onları bir­bir­le­rin­den ayı­ran ve bir­leş­ti­ren yaşan­tı­la­rın neler oldu­ğunu deği­şik açı­lar­dan açık­la­maya çalı­şır. Onun roman, deneme, senaryo vb. tür­lerde yaz­dık­ları gibi, şiir­leri de daha çok ezi­len­le­rin, yenik düşen­le­rin, ölüm­cül has­ta­lık­larla boğu­şan­la­rın çek­tik­le­rini ele alsa da, doğa­nın ken­dini yeni­le­yen gücüne ve insa­nın daya­nık­lı­lı­ğına duy­duğu inanç aynı zamanda daha insanca bir dün­ya­nın yara­tı­la­bi­le­ce­ği­nin umu­dunu aşı­lar okur­la­rına.

Ken­disi şiirin bu gücünü şu söz­lerle açık­lı­yor: “Şiir her şey ara­sında yakın­lık kura­rak dilin yaşan­tıya ilgi duy­ma­sını sağ­lar. Bu yakın­lık şiirin çaba­sı­nın bir sonucu, şiirin yönel­diği her eylem, ad, olay ve bakış açı­sını bun­lar ara­sında kur­duğu yakın­lıkla bir araya getir­me­si­nin bir sonu­cu­dur. Çoğu zaman dün­ya­nın acı­ma­sız­lı­ğına ve umur­sa­maz­lı­ğına karşı çıka­rı­la­bi­le­cek şiirin yaşan­tıya duy­duğu bu ilgi­den daha daya­nıklı bir şey yok­tur.”

Berger’ın toplu şiir­le­rini bir araya geti­ren Gök­yüzü Mavi Siyah, tıpkı öbür kitap­ları gibi yurt­suz­luğa, sömü­rüye, ezil­miş­liğe karşı bizi bu durum­daki insan­larla özdeş­leş­meye, onlarla daya­nışma içinde olmaya çağı­rı­yor.

John Ber­ger, Gök­yüzü Mavi Siyah, Çevi­ren: Cevat Çapan, Ayrıntı Yayın­ları, 250 s.

(803)

Yorumlar