Home Bilgi Bankası Jonathan Safran Foer: Teknoloji Bizi Eksiltiyor
Jonathan Safran Foer: Teknoloji Bizi Eksiltiyor

Jonathan Safran Foer: Teknoloji Bizi Eksiltiyor

881
0

Akşam yemeği yerken kendinizi e-postalarınızı kontrol ederken bulduğunuz oldu mu? Ya da kitap okurken bir bakmışsınız gözleriniz ekrana kaymış, odaklanamıyorsunuz? Dünya parmak uçlarımıza yaklaştıkça daha çok şey yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyoruz.

Jonathan Safran Foer

Babam beni ilk kez, gemilerin arasındaki mesafeyi saptayan teknolojinin geliştirilmiş ürünü olan bir ekranda gördü. Onun babası, dedemse ellerini sadece büyükannemin karnına koyarak çocuğunun nasıl göründüğünü kafasında canlandırmak durumundaydı. Ama ben annemin karnındayken, babamın hayal gücü bedenimde yayılan ses dalgalarına biçim veren teknolojiyle güdümlüydü.

1950’lerde ultrason teknolojisinin tersanelerden çıkıp muayenehanelere girmesine katkıda bulunan Glasgow kökenli Anglikan kadın doğum uzmanı Ian Donald, ultrason görüntüsünün henüz doğmamış bebekle kuracağımız bağı güçlendireceği, böylece kadınların bebeği aldırmaktan vazgeçebileceği düşüncesiyle kendini bu göreve adamıştı. Öte yandan bu teknoloji –sakatlık riski yüzünden ya da ebeveynler belli bir cinsiyette çocuk istiyor diye– hamileliği sonlandırmaya yönelik kararlar almamızda da etkili oldu. Niyet edilen etki ve bugünkü durum ne olursa olsun, bedenimizin doğumdan önce elde edilen siyah beyaz görüntüsü, yaşam ve ölüm arasında arabulucu niteliği kazandı. Ama bizi yaşam ya da ölüm kararı vermeye ne hazırlayabilir?

İlk çocuğumuzun cinsiyetini öğrenme konusunda eşimle tartıştık. Konuyu, beş binden fazla bebek dünyaya getirmiş bir jinekolog olan amcama açtım. Tavsiye verecek ya da mistik şeyleri önemseyecek birisi değildi ama cinsiyetinin ne olduğunu öğrenmememiz için fazlasıyla ısrar etti ve ekledi: “Doktor ekrana bakıp çocuğunuzun cinsiyetini söylerse elinizdeki şey yalnızca bir bilgidir. Ama bunu doğum ânında öğrenirseniz sahip olacağınız bir mucizedir.”

Mucizelere inanmam ama amcamın tavsiyesine uydum ve haklı olduğunu gördüm. İnsanın mucizeyi deneyimlemesi için mucizelere inanması gerekmez. Sadece o anda orada bulunması gerekir.

Empati ve şefkat duygusu üstüne çalışan psikologlar, bedensel acıya anlık tepkiler vermemize karşın, beynin “bir durumun psikolojik ve tinsel boyutlarını” anlamasının zaman aldığına dair bulgular elde ediyor. Odağımızı kaybettikçe ve derinliği kaybetme pahasına hıza öncelik verdikçe bir şeyler yaparken gösterdiğimiz özenin niteliği de niceliği de azalıyor. Sözgelimi “metin” [text] sözcüğü, bir romanın yüzlerce sayfasını dolduran sözcükler bütününü anlatırken, bugün artık [mesaj/mesajlaşma anlamında kullanılan text] telefon ekranında bir satırı dolduran sözcükler ve emojiler için kullanılıyor. Bunu söylerken içerikleri bakımından bir değerlendirme bile yapmıyorum, sadece hangisine ne kadar zaman ayırdığımız üstünde duruyorum.

Televizyon izlerken, müzik dinlerken aynı anda başka bir sürü şeyle uğraşabilirim ve sanat galerisinde gezerken bir yandan da arkadaşımla sohbet edebilirim, oysa roman okumak geriye kalan her şeyi bir kenara koymak demektir. Kitap okumak kendini o kitaba adamaktır.

Biliyoruz ki araba sürerken mesajlaşmak sarhoşken araç kullanmaktan daha tehlikelidir. Ama yemek yerken, sohbet ederken ya da oturmuş beklerken telefon kullanmak kimsenin hayatını tehlikeye atmaz, bu yüzden dikkatinizin dağılmasına izin verirsiniz. Herkes anne babasından, arkadaşından ya da eşinden kendisine bütün dikkatini vermesini bekler – birçoğumuz, özellikle de çocuklar gitgide daha azına alışıyor olsa da. Simone Weil, “Dikkatini verme, cömertliğin en az rastlanır, en saf biçimidir” diye yazar. Bu tanım üzerinden dünyayla, birbirimizle ve kendimizle olan ilişkilerimizde ne denli pinti olduğumuzu anlıyoruz.

Romanlar okurdan çok şey talep eder ama ilgi bunların en başında gelir. Televizyon izlerken, müzik dinlerken aynı anda başka bir sürü şeyle uğraşabilirim ve sanat galerisinde gezerken bir yandan da arkadaşımla sohbet edebilirim, oysa roman okumak geriye kalan her şeyi bir kenara koymak demektir. Kitap okumak kendini o kitaba adamaktır. Romanlar her zaman empatiyle işbirliği içindedir, “öteki”ni bize yaklaştırır, bizden her zaman bakış açımızı genişletmemizi ister. Tüm bu ilgi kendi başına cömert bir davranış değil midir? Kendimize karşı cömert olduğumuz anlamına gelmez mi?

Babam kendi çocuğunun doğumunda bulunmamıştı – o zamanlar erkeğin bekleme odasında durması daha uygun karşılanırdı. Bense oğullarımın doğumuna doğrudan tanık oldum. Benim deneyimim babamınkine kıyasla daha zengin, daha derin, daha unutulmaz ve doyurucuydu. Fiziksel anlamda orada olmak, duygusal anlamda da orada olmama olanak sağlamıştı.

Teknolojinin bilgiyi yönettiğini ve meseleleri çarpıttığını düşünürüz. Google’ın işi, hepimizin bildiği ve kendilerinin de belirttiği gibi, “dünyanın bilgisi”ni düzenleyerek erişilebilir hale getirmektir. Diğer teknolojiler daha çok maddesel dünyayla ilgili denebilir – araba ayaklarımızı yerden keser ve bacaklarımızla erişemeyeceğimiz hızlara ulaşmamızı sağlar, bombalar çok sayıda düşmanı bir anda yok etmemize yarar, ki bu da çıplak ellerimizle yapamayacağımız türden bir şeydir.

Teknolojiler, amaçlarımıza ulaşıp ulaşmamamızda etkili oldukları gibi, aynı zamanda duygularımızı da etkiler. Teknoloji tam anlamıyla teknik bir şey değildir. Bir kişinin aynı yoğunluktaki duygu ve samimiyetine dayanan “seni seviyorum” ifadesi telefonda, elle yazılmış bir mektupta ve bir mesajda farklı tınılar taşıyacaktır. Sesimizdeki ton ve ritim sözcüklere işler, aynı şekilde yazı malzemelerinin dokusu ve renkleri ya da telefonlarımızı üreten firmanın seçtiği parlak yazı karakterleri de öyle. Mac’lerimizi PC’lerimizden daha çok severiz, çünkü Apple kendi teknolojisinin duygularımıza da hitap etmesi üstünde yoğunlaşmış ve kendine özgü bir ekosistem yaratabilmek adına teknolojisini, onu koruyabilecek ve ona rehberlik edecek elit bir zümreyle sınırlandırmıştır. Kullanışlı geleneksel sabit hat telefonlarımızla hiç olmadığı kadar akıllı telefonlarımızla “oynar” olduk. Ne de olsa ilk telefon işlevselliği ön planda tutan mühendislerce tasarlanmıştı, oysa bugünlerde cebimizdeki telefonlar rengi ve şekli, parlaklığı ve dokusu, ağırlığı ve boyutuyla üstümüzde ne gibi etkiler bıraktığını dikkatle gözlemleyen pazarlamacılarla karşılıklı iletişim halinde geliştiriliyor.

Biz tüketiciler, teknolojinin belli etkileri hedeflediğini, duygularımızın yapıtaşlarını, hatta son derece yoğun duygusal deneyimlerimizi oluşturduğunu unutuyoruz. Biz unutuyoruz ama başarılı şirketler unutmuyor. Akıllarında tutuyor ve bundan oldukça faydalanıyorlar. Bizse bunu, kim olduğumuz pahasına unutuyoruz.

İletişim teknolojilerimizin büyük bölümü, olanaksız bir aktiviteye birer alternatif olarak ortaya çıktı. Birbirimizi her zaman yüz yüze görebilme şansına sahip değildik, oysa telefon mesafelere rağmen iletişimin korunabilmesine olanak sağladı. Evde olmasak bile telesekreter aracıyla mesaj bırakabilir olduk, bunun için telefonun ucunda hazır beklememize gerek yoktu. İnternet üzerinden iletişim, her nedense daha sıkıcı ve zahmetli olduğu düşünülen telefonlara alternatif olarak ortaya çıkmıştı. Derken çevrimiçi mesajlaşma geldi, telefondan mesaj göndermeyi daha hızlı ve kolay kıldı. Bu buluşlar yüz yüze iletişimi geliştirmek adına yapılmamıştı, aksine, onun ister istemez razı olunan, hatta onu eksilten, yetersiz alternatifleriydiler.

Fakat sonra çok komik bir şey oldu: Bu eksik nitelikteki alternatifler bize daha cazip gelmeye başladı. Birisini doğrudan görmeye çaba harcamaktansa onu telefonla aramanın daha kolay olduğunu fark ettik. Birisinin cihazına mesaj bırakmak onu aramaktan daha basitti – müdahale olmadan ne söylememiz gerekiyorsa onu söyleyebilirdik, fazla içli dışlı olmadan hatırlarını sorabilirdik. Hal böyle olunca insanları telefonu açmayacaklarından emin olduğumuz zamanlarda arar olduk. Hatta e-posta yollamak daha kolay geldi, işin içine ses tonu girmediğinden bir şeyleri daha rahat saklayabilir hale geldik, tabii öteki taraftaki kişiye denk gelme olasılığı da ortadan kalktı. Mesajlaşmayla birlikte açık olma kaygımız iyice azaldı ve üstümüzü örtecek bir şey daha bulmuş olduk. Her bir “ileri” adım, ânı yaşamanın duygusal sorumluluğundan kaçınmayı ve insanlıktan ziyade bilginin aktarımını –birazcık daha– kolaylaştırdı.

Güzel bir bahar günü telefonumun ekranını görebileyim diye kendimi gölge ararken yakalıyorum. Size de hiç öyle olmuyor mu?

Bu yozlaşmış alternatifleri kabul etmekteki –tercih etmekteki– sorun, zamanla bizim de yozlaşmamıza neden olması. İnsanlar daha az şey söylemeye alıştıkça daha az şey hissetmeye de alıştı. Ya da hissetmesi için tasarlanan ve satılan neyse sadece onu hissetmeye.

Bugüne dek roman, kendini çevreleyen kültürle hiç bu kadar keskin bir zıtlığa düşmemişti. Kitap Facebook’un zıttıdır: Bağlantılarımızı olabildiğince aza indirgememizi gerektirir. Kitap Google’un zıttıdır: Hem yetersiz hem de işe yaramazdır. Ekranlar bize sonsuz gibi görünen bir bilgi kaynağı sunuyor, oysa bir sayfanın gerçek kıymeti bize hangi bilgileri sağladığında değil, kendimizi tanımamızı ne şekilde sağladığındadır.

technology

Tanıdığım pek çok insan gibi ben de telefonun ve internetin hayatlarımızın niteliğini azalttığını, derin tutkulardansa parlak olanlara olanak verdiğini, dikkat dağıttığını, odaklanmayı giderek daha da zorlaştırdığını ve çoğu kez beni bulunduğum yerden kopardığını düşünüyorum. Çocuklarıma banyo yaptırdığım esnada e-postalarımı kontrol ederken buluyorum kendimi veya yazı yazarken bir cümle ya da fikir kolayca aklıma gelmediğinde elim hemen internete kayıyor. Güzel bir bahar günü telefonumun ekranını görebileyim diye kendimi gölge ararken yakalıyorum. Size de hiç öyle olmuyor mu?

Sevdiğiniz biriyle telefonda konuşurken bilinmeyen numaradan gelen bir çağrıyı yanıtlamak için onu beklemeye aldığınız oldu mu? Fiziksel yalnızlığı duygusal anlamda yalnızlıkla karıştırdığınız oldu mu hiç? Dikkat dağınıklığıyla olan ilişkinizin değişime uğradığını fark ettiniz mi: Bir zamanlar çok can sıkıcı olan bu şeyin artık aradığınız bir şeye dönüştüğünü?

Başka bir çağrıyı mı yanıtlamak istiyorsunuz? Geri dönüş yapmanız gereken bir e-posta mı olsaydı keşke? Önemsiz bir mesaj geldiğinde telefonunuzdan çıkan sese hasret mi kaldınız?

Teknolojinin gündelik hayatımıza nüfuz ettiği yönlerden bizde eksiklik yarattığını söylemek mümkün değil mi? Hatta giderek daha da kötü bir hal almıyor mu? Yeni olan neredeyse tüm teknolojiler ilk günlerde telaşa yol açıyor, sonrasındaysa insanlar buna alışıyor. Öyleyse belki de direnmenin hiçbir gereği yok. Ama eğer gerekseydi, bu direnme nereden gelirdi ve neye benzerdi?

Yeni her nesille birlikte bugüne benzer bir gelecek hayal etmek zorlaşıyor. Büyükannem ve dedem onlarınkinden daha iyi bir hayata sahip olmamı dilerdi: Savaşın ve açlığın olmadığı, yuva hissi veren bir yerde huzur dolu yaşam. Peki ya ben torunlarım için hangi gelecek öngörülerini eleyebilirim? Kıyafetlerinin her gün 3D yazıcılardan çıkmasını mı? Konuşmadan ya da hareket etmeden iletişim kurmalarını mı?  Yalnızca hayal gücü yetersiz ve gerçeklikten kendini soyutlamış biri onların sonsuza dek yaşayacağı olasılığını reddedebilir. Oysa bu sözcükleri okuyan pek çok kişinin asla ölmemesi olası.

Yine de farz edelim ki dünyayı inançlarımızla şekillendirmek için hepimizin sayılı günü var, sınırlı bir varoluşun izin verdiği ölçüde güzel olanı bulmak ve yaratmak için, amacımızın ne olduğu sorusuyla ve bulduğumuz yanıtlarla başa çıkmak için günlerimiz kısıtlı. Teknolojiyi genellikle vakit kazanmak amacıyla kullanıyoruz ama o giderek ya kazanılmış zamanı kendisiyle birlikte sürükleyip götürüyor ya da samimiyetini ve niteliğini düşürüyor. Dünya parmak uçlarımıza ne kadar yaklaşırsa hislerimizden o kadar uzaklaşıyormuşuz gibi geliyor bana. Bu bir ikilem değil ama hayatlarımızı ilgilendiren bir denge problemi. Belki de “teknoloji karşıtı” olmak, kayıtsız şartsız “teknoloji yanlısı” olmaktan daha aptalca olan tek şeydir.

Bir gün nano cihazlar, kalple ilgili rahatsızlıkları, belirtiler baş gösterip biz doktora gitmeden saptayabilecek. Başka nano cihazlarsa hiç acı vermeden, para ya da zamanımızı harcatmadan kalbimizi onarabilecek. Ama bu ancak mucizeleri hissedebiliyorsak mucize gibi gelecek bize, bir başka deyişle, kalplerimiz hâlâ kurtarılmaya değerse.

İngilizceden çeviren Kardelen Ayhan
Kaynak: Guardian

(881)

Yorum yaz