Home Bilgi Bankası Jonathan Safran Foer: Teknoloji Bizi Eksiltiyor
Jonathan Safran Foer: Teknoloji Bizi Eksiltiyor

Jonathan Safran Foer: Teknoloji Bizi Eksiltiyor

794
0

Akşam yemeği yer­ken ken­di­nizi e-pos­ta­la­rı­nızı kont­rol eder­ken bul­du­ğu­nuz oldu mu? Ya da kitap okur­ken bir bak­mış­sı­nız göz­le­ri­niz ekrana kay­mış, odak­la­na­mı­yor­su­nuz? Dünya par­mak uçla­rı­mıza yak­laş­tıkça daha çok şey yitirme teh­li­ke­siyle karşı kar­şıya kalı­yo­ruz.

Jonathan Safran Foer

Babam beni ilk kez, gemi­le­rin ara­sın­daki mesa­feyi sap­ta­yan tek­no­lo­ji­nin geliş­ti­ril­miş ürünü olan bir ekranda gördü. Onun babası, dedemse elle­rini sadece büyü­kan­ne­min kar­nına koya­rak çocu­ğu­nun nasıl görün­dü­ğünü kafa­sında can­lan­dır­mak duru­mun­daydı. Ama ben anne­min kar­nın­day­ken, baba­mın hayal gücü bede­nimde yayı­lan ses dal­ga­la­rına biçim veren tek­no­lo­jiyle güdüm­lüydü.

1950’lerde ult­ra­son tek­no­lo­ji­si­nin ter­sa­ne­ler­den çıkıp muaye­ne­ha­ne­lere gir­me­sine kat­kıda bulu­nan Glas­gow kökenli Ang­li­kan kadın doğum uzmanı Ian Donald, ult­ra­son görün­tü­sü­nün henüz doğ­ma­mış bebekle kura­ca­ğı­mız bağı güç­len­di­re­ceği, böy­lece kadın­la­rın bebeği aldır­mak­tan vaz­ge­çe­bi­le­ceği düşün­ce­siyle ken­dini bu göreve ada­mıştı. Öte yan­dan bu tek­no­loji –sakat­lık riski yüzün­den ya da ebe­veyn­ler belli bir cin­si­yette çocuk isti­yor diye– hami­le­liği son­lan­dır­maya yöne­lik karar­lar alma­mızda da etkili oldu. Niyet edi­len etki ve bugünkü durum ne olursa olsun, bede­ni­mi­zin doğum­dan önce elde edi­len siyah beyaz görün­tüsü, yaşam ve ölüm ara­sında ara­bu­lucu nite­liği kazandı. Ama bizi yaşam ya da ölüm kararı ver­meye ne hazır­la­ya­bi­lir?

İlk çocu­ğu­mu­zun cin­si­ye­tini öğrenme konu­sunda eşimle tar­tış­tık. Konuyu, beş bin­den fazla bebek dün­yaya getir­miş bir jine­ko­log olan amcama açtım. Tav­siye vere­cek ya da mis­tik şey­leri önem­se­ye­cek birisi değildi ama cin­si­ye­ti­nin ne oldu­ğunu öğren­me­me­miz için faz­la­sıyla ısrar etti ve ekledi: “Dok­tor ekrana bakıp çocu­ğu­nu­zun cin­si­ye­tini söy­lerse eli­niz­deki şey yal­nızca bir bil­gi­dir. Ama bunu doğum ânında öğre­nir­se­niz sahip ola­ca­ğı­nız bir muci­ze­dir.”

Muci­ze­lere inan­mam ama amca­mın tav­si­ye­sine uydum ve haklı oldu­ğunu gör­düm. İnsa­nın muci­zeyi dene­yim­le­mesi için muci­ze­lere inan­ması gerek­mez. Sadece o anda orada bulun­ması gere­kir.

Empati ve şef­kat duy­gusu üstüne çalı­şan psi­ko­log­lar, beden­sel acıya anlık tep­ki­ler ver­me­mize kar­şın, bey­nin “bir duru­mun psi­ko­lo­jik ve tin­sel boyut­la­rını” anla­ma­sı­nın zaman aldı­ğına dair bul­gu­lar elde edi­yor. Oda­ğı­mızı kay­bet­tikçe ve derin­liği kay­betme paha­sına hıza önce­lik ver­dikçe bir şey­ler yapar­ken gös­ter­di­ği­miz öze­nin nite­liği de nice­liği de aza­lı­yor. Söz­ge­limi “metin” [text] söz­cüğü, bir roma­nın yüz­lerce say­fa­sını dol­du­ran söz­cük­ler bütü­nünü anla­tır­ken, bugün artık [mesaj/mesajlaşma anla­mında kul­la­nı­lan text] tele­fon ekra­nında bir satırı dol­du­ran söz­cük­ler ve emo­ji­ler için kul­la­nı­lı­yor. Bunu söy­ler­ken içe­rik­leri bakı­mın­dan bir değer­len­dirme bile yap­mı­yo­rum, sadece han­gi­sine ne kadar zaman ayır­dı­ğı­mız üstünde duru­yo­rum.

Tele­viz­yon izler­ken, müzik din­ler­ken aynı anda başka bir sürü şeyle uğra­şa­bi­li­rim ve sanat gale­ri­sinde gezer­ken bir yan­dan da arka­da­şımla soh­bet ede­bi­li­rim, oysa roman oku­mak geriye kalan her şeyi bir kenara koy­mak demek­tir. Kitap oku­mak ken­dini o kitaba ada­mak­tır.

Bili­yo­ruz ki araba sürer­ken mesaj­laş­mak sar­hoş­ken araç kul­lan­mak­tan daha teh­li­ke­li­dir. Ama yemek yer­ken, soh­bet eder­ken ya da otur­muş bek­ler­ken tele­fon kul­lan­mak kim­se­nin haya­tını teh­li­keye atmaz, bu yüz­den dik­ka­ti­ni­zin dağıl­ma­sına izin verir­si­niz. Her­kes anne baba­sın­dan, arka­da­şın­dan ya da eşin­den ken­di­sine bütün dik­ka­tini ver­me­sini bek­ler – bir­ço­ğu­muz, özel­likle de çocuk­lar git­gide daha azına alı­şı­yor olsa da. Simone Weil, “Dik­ka­tini verme, cömert­li­ğin en az rast­la­nır, en saf biçi­mi­dir” diye yazar. Bu tanım üze­rin­den dün­yayla, bir­bi­ri­mizle ve ken­di­mizle olan iliş­ki­le­ri­mizde ne denli pinti oldu­ğu­muzu anlı­yo­ruz.

Roman­lar okur­dan çok şey talep eder ama ilgi bun­la­rın en başında gelir. Tele­viz­yon izler­ken, müzik din­ler­ken aynı anda başka bir sürü şeyle uğra­şa­bi­li­rim ve sanat gale­ri­sinde gezer­ken bir yan­dan da arka­da­şımla soh­bet ede­bi­li­rim, oysa roman oku­mak geriye kalan her şeyi bir kenara koy­mak demek­tir. Kitap oku­mak ken­dini o kitaba ada­mak­tır. Roman­lar her zaman empa­tiyle işbir­liği için­de­dir, “öteki”ni bize yak­laş­tı­rır, biz­den her zaman bakış açı­mızı geniş­let­me­mizi ister. Tüm bu ilgi kendi başına cömert bir dav­ra­nış değil midir? Ken­di­mize karşı cömert oldu­ğu­muz anla­mına gel­mez mi?

Babam kendi çocu­ğu­nun doğu­munda bulun­ma­mıştı – o zaman­lar erke­ğin bek­leme oda­sında dur­ması daha uygun kar­şı­la­nırdı. Bense oğul­la­rı­mın doğu­muna doğ­ru­dan tanık oldum. Benim dene­yi­mim baba­mın­kine kıyasla daha zen­gin, daha derin, daha unu­tul­maz ve doyu­ru­cuydu. Fizik­sel anlamda orada olmak, duy­gu­sal anlamda da orada olmama ola­nak sağ­la­mıştı.

Tek­no­lo­ji­nin bil­giyi yönet­ti­ğini ve mese­le­leri çar­pıt­tı­ğını düşü­nü­rüz. Google’ın işi, hepi­mi­zin bil­diği ve ken­di­le­ri­nin de belirt­tiği gibi, “dün­ya­nın bilgisi”ni düzen­le­ye­rek eri­şi­le­bi­lir hale getir­mek­tir. Diğer tek­no­lo­ji­ler daha çok mad­de­sel dün­yayla ilgili dene­bi­lir – araba ayak­la­rı­mızı yer­den keser ve bacak­la­rı­mızla eri­şe­me­ye­ce­ği­miz hız­lara ulaş­ma­mızı sağ­lar, bom­ba­lar çok sayıda düş­manı bir anda yok etme­mize yarar, ki bu da çıp­lak elle­ri­mizle yapa­ma­ya­ca­ğı­mız tür­den bir şey­dir.

Tek­no­lo­ji­ler, amaç­la­rı­mıza ula­şıp ulaş­ma­ma­mızda etkili olduk­ları gibi, aynı zamanda duy­gu­la­rı­mızı da etki­ler. Tek­no­loji tam anla­mıyla tek­nik bir şey değil­dir. Bir kişi­nin aynı yoğun­luk­taki duygu ve sami­mi­ye­tine daya­nan “seni sevi­yo­rum” ifa­desi tele­fonda, elle yazıl­mış bir mek­tupta ve bir mesajda farklı tını­lar taşı­ya­cak­tır. Sesi­miz­deki ton ve ritim söz­cük­lere işler, aynı şekilde yazı mal­ze­me­le­ri­nin dokusu ve renk­leri ya da tele­fon­la­rı­mızı üre­ten fir­ma­nın seç­tiği par­lak yazı karak­ter­leri de öyle. Mac’lerimizi PC’lerimizden daha çok seve­riz, çünkü Apple kendi tek­no­lo­ji­si­nin duy­gu­la­rı­mıza da hitap etmesi üstünde yoğun­laş­mış ve ken­dine özgü bir eko­sis­tem yara­ta­bil­mek adına tek­no­lo­ji­sini, onu koru­ya­bi­le­cek ve ona reh­ber­lik ede­cek elit bir züm­reyle sınır­lan­dır­mış­tır. Kul­la­nışlı gele­nek­sel sabit hat tele­fon­la­rı­mızla hiç olma­dığı kadar akıllı tele­fon­la­rı­mızla “oynar” olduk. Ne de olsa ilk tele­fon işlev­sel­liği ön planda tutan mühen­dis­lerce tasar­lan­mıştı, oysa bugün­lerde cebi­miz­deki tele­fon­lar rengi ve şekli, par­lak­lığı ve dokusu, ağır­lığı ve boyu­tuyla üstü­müzde ne gibi etki­ler bırak­tı­ğını dik­katle göz­lem­le­yen pazar­la­ma­cı­larla kar­şı­lıklı ile­ti­şim halinde geliş­ti­ri­li­yor.

Biz tüke­ti­ci­ler, tek­no­lo­ji­nin belli etki­leri hedef­le­di­ğini, duy­gu­la­rı­mı­zın yapı­taş­la­rını, hatta son derece yoğun duy­gu­sal dene­yim­le­ri­mizi oluş­tur­du­ğunu unu­tu­yo­ruz. Biz unu­tu­yo­ruz ama başa­rılı şir­ket­ler unut­mu­yor. Akıl­la­rında tutu­yor ve bun­dan oldukça fay­da­la­nı­yor­lar. Bizse bunu, kim oldu­ğu­muz paha­sına unu­tu­yo­ruz.

İle­ti­şim tek­no­lo­ji­le­ri­mi­zin büyük bölümü, ola­nak­sız bir akti­vi­teye birer alter­na­tif ola­rak ortaya çıktı. Bir­bi­ri­mizi her zaman yüz yüze göre­bilme şan­sına sahip değil­dik, oysa tele­fon mesa­fe­lere rağ­men ile­ti­şi­min koru­na­bil­me­sine ola­nak sağ­ladı. Evde olma­sak bile tele­sek­re­ter ara­cıyla mesaj bıra­ka­bi­lir olduk, bunun için tele­fo­nun ucunda hazır bek­le­me­mize gerek yoktu. İnter­net üze­rin­den ile­ti­şim, her nedense daha sıkıcı ve zah­metli olduğu düşü­nü­len tele­fon­lara alter­na­tif ola­rak ortaya çık­mıştı. Der­ken çev­ri­miçi mesaj­laşma geldi, tele­fon­dan mesaj gön­der­meyi daha hızlı ve kolay kıldı. Bu buluş­lar yüz yüze ile­ti­şimi geliş­tir­mek adına yapıl­ma­mıştı, aksine, onun ister iste­mez razı olu­nan, hatta onu eksil­ten, yeter­siz alter­na­tif­le­riy­di­ler.

Fakat sonra çok komik bir şey oldu: Bu eksik nite­lik­teki alter­na­tif­ler bize daha cazip gel­meye baş­ladı. Biri­sini doğ­ru­dan gör­meye çaba har­ca­mak­tansa onu tele­fonla ara­ma­nın daha kolay oldu­ğunu fark ettik. Biri­si­nin ciha­zına mesaj bırak­mak onu ara­mak­tan daha basitti – müda­hale olma­dan ne söy­le­me­miz gere­ki­yorsa onu söy­le­ye­bi­lir­dik, fazla içli dışlı olma­dan hatır­la­rını sora­bi­lir­dik. Hal böyle olunca insan­ları tele­fonu açma­ya­cak­la­rın­dan emin oldu­ğu­muz zaman­larda arar olduk. Hatta e-posta yol­la­mak daha kolay geldi, işin içine ses tonu gir­me­di­ğin­den bir şey­leri daha rahat sak­la­ya­bi­lir hale gel­dik, tabii öteki taraf­taki kişiye denk gelme ola­sı­lığı da orta­dan kalktı. Mesaj­laş­mayla bir­likte açık olma kay­gı­mız iyice azaldı ve üstü­müzü örte­cek bir şey daha bul­muş olduk. Her bir “ileri” adım, ânı yaşa­ma­nın duy­gu­sal sorum­lu­lu­ğun­dan kaçın­mayı ve insan­lık­tan ziyade bil­gi­nin akta­rı­mını –biraz­cık daha– kolay­laş­tırdı.

Güzel bir bahar günü tele­fo­nu­mun ekra­nını göre­bi­le­yim diye ken­dimi gölge arar­ken yaka­lı­yo­rum. Size de hiç öyle olmu­yor mu?

Bu yoz­laş­mış alter­na­tif­leri kabul etmek­teki –ter­cih etmek­teki– sorun, zamanla bizim de yoz­laş­ma­mıza neden olması. İnsan­lar daha az şey söy­le­meye alış­tıkça daha az şey his­set­meye de alıştı. Ya da his­set­mesi için tasar­la­nan ve satı­lan neyse sadece onu his­set­meye.

Bugüne dek roman, ken­dini çev­re­le­yen kül­türle hiç bu kadar kes­kin bir zıt­lığa düş­me­mişti. Kitap Facebook’un zıt­tı­dır: Bağ­lan­tı­la­rı­mızı ola­bil­di­ğince aza indir­ge­me­mizi gerek­ti­rir. Kitap Google’un zıt­tı­dır: Hem yeter­siz hem de işe yara­maz­dır. Ekran­lar bize son­suz gibi görü­nen bir bilgi kay­nağı sunu­yor, oysa bir say­fa­nın ger­çek kıy­meti bize hangi bil­gi­leri sağ­la­dı­ğında değil, ken­di­mizi tanı­ma­mızı ne şekilde sağ­la­dı­ğın­da­dır.

technology

Tanı­dı­ğım pek çok insan gibi ben de tele­fo­nun ve inter­ne­tin hayat­la­rı­mı­zın nite­li­ğini azalt­tı­ğını, derin tut­ku­lar­dansa par­lak olan­lara ola­nak ver­di­ğini, dik­kat dağıt­tı­ğını, odak­lan­mayı gide­rek daha da zor­laş­tır­dı­ğını ve çoğu kez beni bulun­du­ğum yer­den kopar­dı­ğını düşü­nü­yo­rum. Çocuk­la­rıma banyo yap­tır­dı­ğım esnada e-pos­ta­la­rımı kont­rol eder­ken bulu­yo­rum ken­dimi veya yazı yazar­ken bir cümle ya da fikir kolayca aklıma gel­me­di­ğinde elim hemen inter­nete kayı­yor. Güzel bir bahar günü tele­fo­nu­mun ekra­nını göre­bi­le­yim diye ken­dimi gölge arar­ken yaka­lı­yo­rum. Size de hiç öyle olmu­yor mu?

Sev­di­ği­niz biriyle tele­fonda konu­şur­ken bilin­me­yen numa­ra­dan gelen bir çağ­rıyı yanıt­la­mak için onu bek­le­meye aldı­ğı­nız oldu mu? Fizik­sel yal­nız­lığı duy­gu­sal anlamda yal­nız­lıkla karış­tır­dı­ğı­nız oldu mu hiç? Dik­kat dağı­nık­lı­ğıyla olan iliş­ki­ni­zin deği­şime uğra­dı­ğını fark etti­niz mi: Bir zaman­lar çok can sıkıcı olan bu şeyin artık ara­dı­ğı­nız bir şeye dönüş­tü­ğünü?

Başka bir çağ­rıyı mı yanıt­la­mak isti­yor­su­nuz? Geri dönüş yap­ma­nız gere­ken bir e-posta mı olsaydı keşke? Önem­siz bir mesaj gel­di­ğinde tele­fo­nu­nuz­dan çıkan sese has­ret mi kal­dı­nız?

Tek­no­lo­ji­nin gün­de­lik haya­tı­mıza nüfuz ettiği yön­ler­den bizde eksik­lik yarat­tı­ğını söy­le­mek müm­kün değil mi? Hatta gide­rek daha da kötü bir hal almı­yor mu? Yeni olan nere­deyse tüm tek­no­lo­ji­ler ilk gün­lerde telaşa yol açı­yor, son­ra­sın­daysa insan­lar buna alı­şı­yor. Öyleyse belki de diren­me­nin hiç­bir gereği yok. Ama eğer gerek­seydi, bu direnme nere­den gelirdi ve neye ben­zerdi?

Yeni her nesille bir­likte bugüne ben­zer bir gele­cek hayal etmek zor­la­şı­yor. Büyü­kan­nem ve dedem onla­rın­kin­den daha iyi bir hayata sahip olmamı dilerdi: Sava­şın ve açlı­ğın olma­dığı, yuva hissi veren bir yerde huzur dolu yaşam. Peki ya ben torun­la­rım için hangi gele­cek öngö­rü­le­rini ele­ye­bi­li­rim? Kıya­fet­le­ri­nin her gün 3D yazı­cı­lar­dan çık­ma­sını mı? Konuş­ma­dan ya da hare­ket etme­den ile­ti­şim kur­ma­la­rını mı?  Yal­nızca hayal gücü yeter­siz ve ger­çek­lik­ten ken­dini soyut­la­mış biri onla­rın son­suza dek yaşa­ya­cağı ola­sı­lı­ğını red­de­de­bi­lir. Oysa bu söz­cük­leri oku­yan pek çok kişi­nin asla ölme­mesi olası.

Yine de farz ede­lim ki dün­yayı inanç­la­rı­mızla şekil­len­dir­mek için hepi­mi­zin sayılı günü var, sınırlı bir varo­lu­şun izin ver­diği ölçüde güzel olanı bul­mak ve yarat­mak için, ama­cı­mı­zın ne olduğu soru­suyla ve bul­du­ğu­muz yanıt­larla başa çık­mak için gün­le­ri­miz kısıtlı. Tek­no­lo­jiyi genel­likle vakit kazan­mak ama­cıyla kul­la­nı­yo­ruz ama o gide­rek ya kaza­nıl­mış zamanı ken­di­siyle bir­likte sürük­le­yip götü­rü­yor ya da sami­mi­ye­tini ve nite­li­ğini düşü­rü­yor. Dünya par­mak uçla­rı­mıza ne kadar yak­la­şırsa his­le­ri­miz­den o kadar uzak­la­şı­yor­mu­şuz gibi geli­yor bana. Bu bir iki­lem değil ama hayat­la­rı­mızı ilgi­len­di­ren bir denge prob­lemi. Belki de “tek­no­loji kar­şıtı” olmak, kayıt­sız şart­sız “tek­no­loji yan­lısı” olmak­tan daha aptalca olan tek şey­dir.

Bir gün nano cihaz­lar, kalple ilgili rahat­sız­lık­ları, belir­ti­ler baş gös­te­rip biz dok­tora git­me­den sap­ta­ya­bi­le­cek. Başka nano cihaz­larsa hiç acı ver­me­den, para ya da zama­nı­mızı har­cat­ma­dan kal­bi­mizi ona­ra­bi­le­cek. Ama bu ancak muci­ze­leri his­se­de­bi­li­yor­sak mucize gibi gele­cek bize, bir başka deyişle, kalp­le­ri­miz hâlâ kur­ta­rıl­maya değerse.

İngi­liz­ce­den çevi­ren Kar­de­len Ayhan
Kay­nak: Guar­dian

(794)

Yorumlar