Home Bilgi Bankası Edebiyat José Saramago: "Aslında kötümserim, ama kendimi kafamdan vuracak kadar değil."
José Saramago: "Aslında kötümserim, ama kendimi kafamdan vuracak kadar değil."

José Saramago: "Aslında kötümserim, ama kendimi kafamdan vuracak kadar değil."

3.01K
0

Bir güzel­lik yarış­ma­sı­nın her yerde adı geçen kaza­na­nı­nın yap­tığı gibi, Nobel’in getir­dik­le­rini üst­le­ne­me­ye­ce­ğim. Böy­lesi bir tahta otur­maya layık deği­lim, ger­çek­ten yapa­mam.”

José Sara­mago, 1922 yılında Portekiz’de küçük bir köy olan Ribatejo’da doğdu. Yok­sul bir köylü ailede büyüdü. İki yaşın­day­ken, aile­siyle bir­likte baba­sı­nın polis ola­rak çalı­şa­cağı Lizbon’a taşındı. Genç­lik yıl­la­rında, eko­no­mik sorun­lar yaşadı. Ve bu yüz­den nor­mal bir lise­den mes­lek lise­sine geçiş yap­mak zorunda kaldı. Bütün zama­nını yaza­rak geçir­meye baş­la­ma­dan önce, maki­nist­lik gibi bir­çok işte çalıştı. Haya­tı­nın büyük bölü­münü Lizbon’da geçirdi. Daha sonra Pilar del Rio ile evlendi, 1993’te Kanarya Adaları’nda bulu­nan Lanzarote’ye yer­leşti. 8 Ekim 1998’de, pek çok övgü alan ilk Por­te­kizli yazar ola­rak Nobel Ede­bi­yat Ödülü’nü kazandı. 2010 yılında hayata göz­le­rini kapa­yın­caya dek, biri ter­rier ikisi poodle cinsi olan Camoes-Pepe-Greta isimli köpek­leri ve eşiyle bir­likte yaşa­mını burada sür­dürdü.

Jose Sara­mago, karısı Pilar del Rio ile.

Yazar­lık kari­ye­rine gele­cek olur­sak, 1947 yılında, yani yirmi dört yaşın­day­ken ilk romanı Günah Ülkesi’ni yayım­landı. Son­raki 19 yıl boyunca, bir şey yayım­la­madı. 1966 yılında ilk şiir kolek­si­yonu The Pos­sible Poems’i ve 1977 yılında ikinci romanı Res­sa­mın El Kitabı’nı yayım­ladı. Sara­mago 1960-1970’li yıl­larda ayrıca Diario De Noti­cias gaze­te­sinde kül­tür edi­törü ola­rak çalıştı. Özel­likle Fran­sızca çevi­ri­ler yapa­rak ken­dini geliş­tirdi. 1969’da, uzun yıl­lar boyunca gönüllü bağ­lı­lı­ğını sür­dür­düğü Por­te­kiz Komü­nist Partisi’ne katıldı. Yazı­ları da top­lum­sal sorun­lar ve poli­tika iç içe, bağ­lan­tı­lı­dır. 1980 yılında Umut Tar­la­ları adlı kita­bını 1974’teki Karan­fil Devrimi’nin ardın­dan yayım­la­ya­rak sesini bir romancı ola­rak duyur­muş oldu. Portekiz’de bulu­nan Alen­tejo köyün­den üç nesil tarım işçi­le­ri­nin öyküsü olan bu kitap, büyük ses getirdi. 1982’de Bal­ta­sar ve Blimunda’nun yayın­lan­ması ise kari­ye­rini ulus­la­ra­rası düzeye getirdi. Bu kitabı 1987’de Amerika’da yayım­la­nan ilk kitabı oldu. Son­raki romanı Ricardo Reis’in Öldüğü Yıl, Por­te­kiz PEN Kulüp Ödülü’nü ve İngiltere’nin say­gın ödülü olan Bağım­sız Yabancı Kurgu Ödülü’nü aldı. Başa­rısı, Avrupa’nın Avru­pa­lı­lı­ğını savun­mak için yap­tığı müca­de­le­nin fan­tas­tik bir eleş­ti­risi olan Yitik Ada’nın Öyküsü ile devam etti. Kita­bın konusu; İber yarı­ma­da­sı­nın Avrupa’dan kopa­rak Latin Ame­rika ve Afrika kök­le­rini ara­mak için Atlan­tik Okyanusu’na doğru yel­ken açma­sı­dır. 1989’da Liz­bon Kuşat­ma­sı­nın Tarihi yayım­landı. Sara­mago, yakın tarihli bir maka­lede bu roman­daki ana kah­ra­ma­nın kendi haya­tın­dan çok şey taşı­dı­ğını söy­ledi: pat­ro­nuna âşık olan orta yaş­la­rında bir edi­tör ve onu bu duy­gu­sal kar­ma­şa­dan kur­ta­ran çekici, genç bir edi­tör. Yani aslında ken­disi ve İspan­yol bir gaze­teci olan eşi, Pilar Del Rio.

1991 yılında ise, Por­te­kiz Yazar­lar Bir­liği Ödülü’nü kazan­dığı ve Avrupa Bir­liği ede­bi­yat yarış­ması olan Ariosto’ya aday gös­te­ril­diği İsa’ya Göre İncil roma­nını yayım­ladı. Ancak muha­fa­za­kâr unsur­la­rın­dan ve Kato­lik Kilisesi’nden gelen bas­kı­dan kopa­ma­yan Por­te­kiz hükü­meti, kita­bın yarış­maya katıl­ma­sını yasak­ladı. Ardın­dan, Sara­mago “Bu nite­lik­teki bir şeyin, demok­rasi ile dolu olan Portekiz’de ger­çek­leş­mesi tama­men hak­sız­lık. Böyle bir dav­ra­nışı haklı gös­te­re­bi­le­cek her­hangi bir hükü­met var mı? Benim için çok üzücü bir durum” diye­rek üzün­tü­sünü dile getirdi. Lanzarote’ye yer­leş­tik­ten sonra, modern insa­nın aptal­lı­ğı­nın ve ken­di­sine zarar verme bece­ri­si­nin kor­kunç bir ben­zet­mesi olan Kör­lük ve Bütün İsim­ler adlı roman­la­rını yayım­ladı.

Don­ze­lina Bar­roso: Lizbon’u özlü­yor musu­nuz?

José Sara­mago: Aslında konu, özle­mek ya da özle­me­mek değil. Şairin de söy­le­diği gibi ger­çek­ten özle­mek, ilik­le­rine kadar his­set­ti­ğin o ürperti duy­gu­su­dur – o zaman iti­raf etme­li­yim ki ben o ürper­tiyi his­set­mi­yo­rum. Zaman zaman aklım­dan geç­mi­yor değil. Orada pek çok arka­da­şı­mız var ve bir süre­li­ğine onları ziya­ret için gidi­yo­ruz. Bir­kaç gün ya da bir­kaç hafta ora­day­sam, tabii ki eski alış­kan­lık­la­rıma dönü­yo­rum. Fakat müm­kün oldu­ğunda erken şekilde buraya geri dön­meyi düşü­nü­yo­rum. Bura­sını ve insan­la­rını sevi­yo­rum. Güzel bir haya­tım var Lanzarote’de. Bura­dan ayrı­la­ca­ğımı hiç san­mı­yo­rum. Eh tabi bir gün hepi­miz ayrıl­mak zorunda kala­ca­ğız fakat sadece kendi iste­ğimle git­miş ola­ca­ğım.

DB: Lanzarote’den yani yıl­larca yaz­dı­ğı­nız yer­den her şeyi bıra­kıp taşın­dı­ğı­nızda, buraya hemen alış­tı­nız mı yoksa az da olsa eski çalışma ala­nı­nızı özle­di­niz mi?

JS: Kolayca alış­tım. Haya­tın­dan şikâ­yet eden biri olma­dı­ğımı düşü­nü­yo­rum. İyi ya da kötü ne yaşa­dıy­sam, bun­ları dra­ma­tize etme­ye­rek yaşa­dım bunca zaman. Sadece ânı yaşı­yo­rum. Tabii ki acı da çeki­yo­rum ama öyle his­set­ti­ğimde yal­nızca. Daha doğ­rusu şöyle söy­le­ye­yim, ilginç olma­nın yol­la­rını ara­mı­yo­rum.

DB: Peki, nasıl çalı­şı­yor­su­nuz? Her gün yazı­yor musu­nuz?

JS: Sürek­li­lik gere­ken bir şey hak­kında, mesela bir roman gibi, çalı­şı­yor­sam evet her gün yazı­yo­rum. Elbette evdeki işler, seya­hat­ler vs. gibi durum­larda ara ver­dim ama nor­malde çok planlı çalı­şı­yo­rum. Disip­linli biri­yim. Gün içinde saat­ler belir­le­yip onlara göre çalış­mak için ken­dimi zor­la­mam fakat genel­likle iki say­faya teka­bül ede­cek şekilde çalı­şı­rım. Bu sabah yeni roma­nım için iki sayfa yaz­dım, yarın sabah da iki sayfa yaza­ca­ğım. Günde iki sayfa yaz­mak az diye düşü­ne­bi­lir­si­niz ama yapa­cak diğer işle­rim de var, diğer metin­leri yaz­mak, mek­tup­lara cevap ver­mek vs. İki sayfa dedi­ği­miz şey bir yılda 800 sayfa edi­yor zaten.

DB: Doğ­ru­dan bil­gi­sa­yarda mı oluş­tu­ru­yor­su­nuz yazı­la­rı­nızı?

JS: Evet, bil­gi­sa­yarda. El yazı­sıyla yaz­dı­ğım son kitap Liz­bon Kuşat­ma­sı­nın Tarihi’ydi. İti­raf etme­li­yim ki, klav­yeye alış­mada hiç zor­luk çek­me­dim. Genelde bil­gi­sa­yarda yaz­ma­nın yaza­rın sti­line zarar ver­diği düşü­nü­lür. Bence değil. Dak­ti­loda yaz­makla aynı şey. Sadece daha rahatı ve daha hız­lısı. Bir kişi­nin ken­dine has stili, kelime dağar­cığı varsa bunu bir bil­gi­sa­yar nasıl değiş­tir­sin ki? Kâğıtta olması gerekli ve nor­mal bir şey, ben de yaz­dık­tan sonra çık­tı­la­rını alı­yo­rum zaten. Almaz­sam, somut bir kanıt yok­muş gibi his­se­di­yo­rum.

DB: Gün içinde iki sayfa yaz­mayı bitir­dik­ten sonra, üze­rinde deği­şik­lik yapı­yor musu­nuz?

JS: Sonuna gel­di­ğimde, tüm say­fa­ları göz­den geçi­yo­rum. Tabii ki ufak tefek deği­şik­lik­ler yapı­yo­rum; özel detay­lar, stil vb. şey­ler. Fakat büyük deği­şik­lik­leri, sonunda yapı­yo­rum. Çalış­ma­la­rı­mın yüzde 90’ı ilk yaz­dık­la­rımda ve öyle de kalı­yor. Bazı yazar­la­rın yap­tığı gibi yap­mı­yo­rum. Yani daha son­ra­dan 80 say­faya, 80 say­fa­dan da 250 say­faya ula­şa­cak 20 say­fa­lık özet yaz­mı­yo­rum. Kitap­la­rım kitap ola­rak işe baş­lı­yor ve orada da büyü­yor.

DB: Yani net bir fikirle yaz­maya baş­lı­yor­su­nuz?

JS: Evet, git­mek iste­di­ğim yer ve var­mak iste­di­ğim nokta hak­kında net bir fik­rim olu­yor. Ama kesin, katı bir plan olmu­yor bu tabii. Sonunda söy­le­mek iste­di­ğim şeyi söy­lü­yo­rum. Ne demek iste­di­ğimi anlat­mak için genel­likte bu ano­lo­jiyi kul­la­nı­yo­rum: Lizbon’dan Porto’ya git­mek isti­yo­rum fakat yol­cu­lu­ğun düm­düz gidip git­me­ye­ce­ğini bil­mi­yo­rum. Anlam­sız gibi görünse de Cas­telo Branco’yu da geçe­bi­li­rim. Çünkü Cas­telo Branco ülke­nin içinde hatta İspanya sınır­ları içinde. Liz­bon ve Porto da Atlan­tik kıyı­sında. Demek iste­di­ğim şu: bir yer­den diğe­rine geç­ti­ğim yol genelde dolam­baçlı çünkü anla­tı­cı­nın geli­şi­mine eşlik etmesi gere­ki­yor. Mesela şu anda olan bir şeye ya da daha önce olmuş olan bir şeye. Anlatı belirli bir ânın ihti­yaç­la­rına özen gös­ter­me­li­dir, bu da demek­tir ki hiç­bir şey önce­den belir­len­me­me­li­dir. Belir­le­nirse, o kitap tama­mıyla bir kayıp olur. Bir kitabı oluş­ma­dan önce var olmak zorunda bıra­kır­sam, o zaman anla­tı­lan hikâ­ye­nin geli­şi­mi­nin doğa­sına karşı bir şey yapa­rım.

DB: Her zaman bu şekilde mi yazı­yor­su­nuz?

JS: Her zaman. Başka bir yazma şek­lini hiç düşün­me­dim bile. Kitap­la­rımda geçen her an, zaten olmuş şey­ler. Tıpkı bir şey inşa eden biri­nin, bütü­nün çök­me­sini önle­mek için bir mal­ze­meyi diğe­riyle den­ge­len­mesi gerek­tiği gibi. Yani yapısı değil de man­tığı önce­den belir­len­miş bir kitap yaz­mak gibi.

DB: Karak­ter­le­ri­nize gele­cek olur­sak, sizi şaşırt­tık­ları olu­yor mu?

JS: Bazı karak­ter­le­rin kendi hayat­la­rına sahip olduk­ları ve yazar­la­rın peşin­den git­tik­leri düşün­ce­sine inan­mı­yo­rum. Karak­te­rin özgür­lüğü yok tabii ama yazar, karak­te­rin kişi­li­ği­nin man­tı­ğına ters gele­cek bir şeyi zorla karak­tere yap­tır­ma­malı. Karak­ter yaza­rın, yani benim elimde tuzağa düşü­yor ama düş­tü­ğünü bil­me­diği bir şekilde. Karak­ter­ler dize­ler­de­dir, ancak dize­ler gev­şek­tir. Karak­ter­ler özgür­lük, bağım­sız­lık yanıl­sa­ma­la­rın­dan hoş­la­nır­lar, ancak git­me­le­rini iste­me­di­ğim yere gide­mez­ler. Yani karak­ter­ler bir diz­gi­nin ucunda ama diz­gi­nin ucu gev­şek. Böy­lece git­me­le­rini iste­me­di­ğim bir yere git­mi­yor­lar. Kısa­cası, ben şaşırt­ma­la­rını iste­di­ğimde şaşır­tı­yor­lar, iste­me­di­ğimde şaşırt­mı­yor­lar.

DB: Karak­ter­le­ri­niz­den han­gi­sini “biri” ola­rak gör­mek ister­di­niz?

JS: Doğ­ruyu söy­le­mek gere­kirse, tüm karak­ter­le­rimi. Res­sa­mın El Kitabı’ndaki res­sam­dan Bütün İsim­ler’deki Sen­yor Jose’a kadar hepsi ger­çek­ten bir kişi aslında. Sanı­rım, bunun sebebi karak­ter­le­rim­den hiç­bi­ri­nin kopya ya da imi­tas­yon olma­ması. Hepsi ger­çek kişi­lik­ler. Her biri, ken­dini o dün­yada yaşa­maya iti­yor. Onlar sadece fizik­sel hale bürün­me­miş kur­gu­sal var­lık­lar.

DB: Benim için, Kör­lük’teki dok­to­run eşi ger­çek­ten farklı biriydi. Kafamda onu çok farklı şekilde can­lan­dır­dım, kitapta hak­la­rında detaylı tanım­lar olma­ma­sına rağ­men hem de.

JS: Romanda fizik­sel bir tas­viri olmasa bile kafanda onu gör­sel ola­rak can­lan­dır­man benim için çok güzel bir şey. Bir karak­te­rin kaşı­nın gözü­nün, anlat­maya değer olma­dı­ğını düşü­nü­yo­rum. Oku­yu­cu­la­rın, karak­ter­leri hak­kında azar azar çıka­rım yapa­rak onları tanı­ması-can­lan­dır­ma­ları benim iste­di­ğim şey. Bu da yazarla biraz yar­dım­laş­mak olu­yor.

DB: Kör­lük için aklı­nıza gelen fikir nasıl gelişti?

JS: Bir restaurant’daydım, sipa­ri­şi­min gel­me­sini bek­li­yor­dum. Tam o anda bir­den aklıma bir düşünce geldi: Ya hepi­miz kör olsay­dık? Kendi soruma ken­dim cevap vere­cek olur­sam aslında hepi­miz körüz. İşte bu nok­taydı roma­nın emb­ri­yosu. Daha sonra baş­lan­gıç durum­la­rını düşün­düm ve sonuç­la­rın doğ­ma­sına izin ver­dim. Sonuç­ları kor­kunç oldu ama aslında çelik man­tığı var. Kör­lük’te pek hayal gücü yok­tur, sadece sebep ve sonuç iliş­ki­si­nin sis­te­ma­tik bir şekilde uygu­lan­ması var­dır.

DB: Kör­lük’ü çok beğen­dim, gerçi okun­ması kolay bir kitap değil. Ger­çek­ten zor bir kitap fakat çevir­men çok iyi bir iş çıkar­mış.

JS: Uzun yıl­lar çevir­me­nim ola­rak çalı­şan Giovanni Portiero’nun kısa zaman önce öldü­ğünü bili­yor muy­dun?

DB: Öyle mi? Ne zaman?

JS: Şubatta. AIDS’ten öldü. Kör­lük’ü çevi­ri­yordu. Bitir­di­ğinde öldü. Son­la­rına doğru, dok­to­ru­nun ver­diği ilaç teda­visi yüzün­den kör olmaya baş­la­mıştı. Alırsa onu biraz daha yaşa­ta­cak olan, almazsa diğer risk­lere neden ola­cak ilaç teda­visi hak­kında seçim yap­ması gere­ki­yordu. Seçi­mini yaptı ve çevi­riyi bitir­dik­ten sonra görme yeti­sini kay­betti. Çok yıkıcı bir olaydı.

Tarih, aslında, bir kur­ma­ca­dan iba­ret­tir, icat edil­miş ger­çek­ler­den olu­şur. Aslında ger­çek­ler ger­çek­tir, ancak bu ger­çek­le­rin bir araya geti­ril­me­sinde çok kurgu var­dır.

DB: Çok üzül­düm. Liz­bon Kuşat­ma­sı­nın Tarihi için ney­den ilham aldı­nız peki?

JS: Bunu yazma fikri, 1972’den beri vardı kafamda. Kuşa­tıl­mış bir şehirde olan gibi bir kuşatma fikri, ancak kimin tara­fın­dan kuşa­tıl­dığı belli değildi. İlk kez 1384 yılında Cas­til­ler tara­fın­dan Lizbon’un kuşa­tıl­ması ola­rak düşün­müş­tüm ve bu daha sonra ger­çek bir kuşatma oldu. Bu fikri, 20.yy’da ger­çek­leş­miş olan başka bir kuşat­mayla bir­leş­tir­dim. Sonuç ola­rak, bu kuşatma iki tarihi ola­yın bir bir­le­şi­miydi. Kuşat­mayı, kuşa­tan­lar ve kuşa­tı­lan­lar ile bir süre devam etti­ğini can­lan­dır­dım kafamda. Absürd bir kuşatma oldu. Şehir insan­lar tara­fın­dan kuşa­tı­lı­yordu, hepsi bu kadardı başka bir nok­taya ulaş­mı­yordu.

Sonuçta hepsi bir araya gele­rek tarih ger­çeği üze­rine bir medi­tas­yon nite­liği taşı­yan bir kitap oluş­tur­du­lar. Tarih ger­çek­ten iba­ret midir? Tarih dedi­ği­miz şey bütün hikâ­yeyi tek­rar etmez mi? Tarih, aslında, bir kur­ma­ca­dan iba­ret­tir, icat edil­miş ger­çek­ler­den olu­şur. Aslında ger­çek­ler ger­çek­tir, ancak bu ger­çek­le­rin bir araya geti­ril­me­sinde çok kurgu var­dır. Tarih hikâ­yeye bir tutar­lı­lık, bir çizgi geti­ren belirli olay­la­rın bir araya geti­ril­me­siyle olu­şur. Bu çiz­giyi yarat­mak için çoğu şeyin çiz­gi­nin dışında kal­ması gere­kir. Tarihe farklı bir algı geti­re­bi­le­cek ger­çek­ler tarih say­fa­ları ara­sında yer almaz­lar. Tarih­ten kesin bir ders çıka­rı­la­maz. Hiç kimse, “Bu böyle oldu çünkü ben bu şekilde oldu­ğunu söy­le­dim” diye­mez.

Liz­bon Kuşat­ması Tarihi tarih­sel yazın ala­nında sadece bir dene­yim değil, tarih­ten ger­çeğe ya da ger­çek­ten tarihe doğru olan bir medi­tas­yon. Biraz hileli olsa bile asla yalan değil. Resmi tari­hin hayır ile karşı kar­şıya kal­ması gerek ki bu da bizi başka bir evet ara­maya yönelt­sin. Bu, kendi yaşam­la­rı­mızla, kurgu ve ide­olo­ji­le­rin yaşamı ile ilgi­li­dir. Örne­ğin bir dev­rim “hayır” demek­tir; bu “hayır” ise ya hızlı bir şekilde ya da zamanla bir “evet” haline dönü­şür. Ve bu yüz­den bir süre sonra başka bir “hayır” ile sunul­ması gere­kir. Bazen “hayır” keli­me­si­nin biz­ler için en önemli kelime oldu­ğunu düşü­nü­yo­rum. Bu “hayır” bir hata olsa bile, ondan doğa­bi­le­cek olan olum­suz­luk, nega­tif­ten daha ağır basar. Örne­ğin, bugün olduğu gibi dün­yaya “hayır” demek.

Kitap açı­sın­dan bak­maya döner­sek, daha az iddi­alı bir “hayır” ama bir kişi­nin haya­tını değiş­tir­meye yete­cek kadar da güçlü. Resmi tarihte, Haç­lı­la­rın 1147’de Lizbon’ı yeni­den fet­het­mek için Por­te­kiz Kralı’na yar­dım etti­ğini belir­ten cüm­lede “hayır” keli­me­sini kul­la­na­rak, Raimundo başka bir tarih yaz­makla kal­madı aynı zamanda kendi haya­tını değiş­tirme adı­mını da atmış oldu. Bu cüm­leyi red­det­mesi bir yan­dan yaşa­dığı yaşamı da red­det­me­si­dir aslında. Bu red­de­diş, onu başka bir adıma iler­letti. Gün­lük ruti­nin­den kopa­rıp gri­liğe, bir melan­ko­liye sürük­ledi. Bir adım daha iler­ledi yani Maria Sara ile olan iliş­ki­sine doğru bir adım.

DB: Liz­bon Kuşat­ması Tarihi’nde, Raimundo ve Maria Sara’nın ikisi de yabancı ola­rak anla­tı­lı­yor­lardı: kendi şehir­le­rin­deki yaban­cı­lar. Hatta bir­bir­le­rine Moors (Boz­kır) diyor­lardı.

JS: Evet aynen öyle. Sonuçta, hepi­mi­zin böyle oldu­ğuna ina­nı­yo­rum. Moors.

DB: Hepi­miz der­ken, Por­te­kiz­li­leri mi kas­te­di­yor­su­nuz?

JS: Evet ama sadece Por­te­kiz asıllı olan­lar değil. Bu şehirde yaşa­mak zorunda kalan her­kes. Demek iste­di­ğim, toplu yaşam biçi­mine sahip bir şehir. Fakat bir taraf­tan da bu şehirde yabancı olu­yo­ruz, yani Moors. Moors, fiziki ola­rak bu şehirde olmak ama ruhani ola­rak yabancı olmak demek. Çünkü o, deği­şimi etki­le­ye­bi­le­cek bir yabancı. Moor; diğeri, yabancı, yani tuhaf olan için diye­bi­li­riz ki, şeh­rin sur­ları içinde olma­sına rağ­men şeh­ri­nin dışında olup, o şehri değiş­ti­ren kişi­dir. Bu deği­şi­min olumlu bir anlamda olma­sını umut edi­yo­ruz tabii.

DB: Geç­miş yıl­larda, Por­te­kiz hak­kın­daki endi­şe­le­ri­niz­den bah­set­miş­ti­niz. Şu anki Por­te­kiz ve Avrupa Birliği’ne girme plan­ları hak­kın­daki fikir­le­ri­niz neler peki?

JS: Avrupa Bir­liği ile­riye giderse, diğer ülke­le­rin dev­let adam­la­rına olduğu gibi bizim siya­set­çi­le­ri­mi­zin de sorum­lu­luğu aza­la­cak­tır. En temel hal­le­rine yani tem­sil­ciye döne­cek­ler­dir, çünkü çağı­mı­zın en büyük yanıl­gı­la­rın­dan biri demok­ra­tik söy­lem. Demok­rasi bu dün­yada işle­mi­yor. Sözü geçen tek şey, ulus­la­ra­rası finan­sın gücü. Finans sek­tö­rüne katı­lan insan­lar dün­yayı yönet­mekte. Poli­ti­ka­cı­lar sadece birer vekil – ger­çek demok­ra­si­nin reddi olan siya­sal ikti­dar ve finan­sal güç ara­sında bir tür met­res­lik iliş­kisi var. İnsan­lar bana, “bunun yerine ne öne­rir­si­niz” diye sora­bi­lir. Hiç­bir şey öner­mem. Ben sadece bir roman­cı­yım, gör­dü­ğüm pen­ce­re­den dün­yayı yazı­yo­rum. Bunu değiş­tir­mek benim göre­vim değil. Hep­sini tek başıma değiş­ti­re­mem, hoş nasıl yapa­ca­ğımı bile bil­mi­yo­rum. Ken­dimi, dün­ya­nın olma­sını düşün­dü­ğüm şey­leri söy­le­mekle sınır­la­dım.

İki insan­dan biri uyan­dık­tan sonra, “Bugün, hiç kim­seye zarar ver­me­ye­ce­ğim” dese ve bunu ertesi gün de tek­rar­lasa hatta bu keli­me­leri yaşatsa işte o zaman dünya kısa süre içinde deği­şe­cek­tir.

JS: Şim­diki soru da sanı­rım: “Eğer öner­sey­di­niz, ne olurdu?” Bazen geriye dönük ola­rak adlan­dır­dı­ğım şey­leri öner­mek isti­yo­rum ama bu bir çelişki ola­rak görü­lü­yor. Çünkü bir şeyin sadece ile­riye doğru geli­şe­bi­le­ce­ğine ina­nı­lı­yor. Geriye doğru geliş­mek aslında çok kolay bir şey demek: ulaş­tı­ğı­mız seviye –zen­gin değil üst orta sınıfta– rahatça yaşa­ya­bil­me­mizi sağ­la­yan bir seviye. Geriye dön­mek demek, “Burada dura­lım ve geride bıra­kı­lan mil­yar­larca insana baka­lım” demek­tir. Elbette tüm bun­lar ütop­ya­dan iba­ret. Elli bin saki­ni­nin bulun­duğu bir ada olan Lanzarote’de yaşı­yo­rum ve dün­ya­nın geri kala­nında yaşa­nan­lar dün­ya­nın geri kala­nında kalı­yor. Dün­ya­nın kur­ta­rı­cısı olma gibi bir arzum yok, ama dün­ya­nın daha iyi bir yer ola­bi­le­ceği konu­sunda basit bir inançla yaşı­yo­rum ve bu daha güzel bir yer haline getir­meyi kolay­laş­tı­rı­yor. Bu inanç beni, yaşa­dı­ğım dün­yayı sev­me­di­ğimi söy­le­meye iti­yor Düşün­dü­ğüm dünya çapın­daki dev­rim –lüt­fen üto­pik bakış açımı mazur görün– bizim için iyi bir şey ola­cak. İki insan­dan biri uyan­dık­tan sonra, “Bugün, hiç kim­seye zarar ver­me­ye­ce­ğim” dese ve bunu ertesi gün de tek­rar­lasa hatta bu keli­me­leri yaşatsa işte o zaman dünya kısa süre içinde deği­şe­cek­tir. Ama tabii bu sözde kala­cak, asla ger­çek­leş­me­ye­cek.

Tüm bun­lar, bu dün­yada bir sebep ara­mamı sor­gu­la­maya neden oldu. Bu yüz­den de Kör­lük’ü yaz­dım hatta. Beni, konu­larla iliş­kili olan bir edebi esere götürdü.

Ve biz şu anda beyaz kör­lük sal­gı­nına yaka­lan­mış durum­da­yız. Kör­lük, insan aklı­nın kör­lüğü için kul­la­nıl­mış bir meta­for.

DB: Yaz­dı­ğı­nız en zor roma­nın Kör­lük oldu­ğunu söy­le­miş­ti­niz. Bunun nedeni, beyaz kör­lük sal­gı­nına yaka­lan­mış arka­da­şına ada­mın aşırı zulüm gös­ter­me­sine ve bu zulüm hak­kında yaz­ma­nın rahat­sız­lık ver­me­sine rağ­men, iyim­ser olma­nız mı?

JS: Aslında kötüm­se­rim, ama ken­dimi kafam­dan vura­cak kadar değil. Bah­set­ti­ği­niz zulüm, yal­nızca romanda değil, dün­ya­nın her yerinde her gün yaşa­nan bir zulüm. Ve biz şu anda beyaz kör­lük sal­gı­nına yaka­lan­mış durum­da­yız. Kör­lük, insan aklı­nın kör­lüğü için kul­la­nıl­mış bir meta­for. Bu, geze­gen­deki kaya olu­şum­la­rını ince­le­mek için Mars’a birini gön­de­rir­ken, aynı zamanda mil­yon­larca insa­nın bu geze­gende aç bıra­kan çeliş­kiye dair bir kör­lük. Ya körüz ya da deli­yiz.

DB: The Stone Raft da bu tarz top­lum­sal konu­larla ilgili değil mi?

JS: Aslında tam ola­rak değil ama insan­lar öyle gör­meyi ter­cih edi­yor. İber Yarımadası’nın İngiltere’den ayrıl­ması ola­rak gör­meyi ter­cih eden­ler de var. Elbette, zaten bu kita­bın konusu. Fakat esas söy­le­mek iste­di­ğim, söy­le­meye devam etmek iste­di­ğim hatta ger­çek oldu­ğuna inan­dı­ğım şey şudur: Por­te­kiz ve İspanya’nın kök­leri yal­nızca Avrupa’da bulun­maz. Oku­yu­cu­lara hep şöyle dedim: “Din­le­yin, hep Avru­pa­lıy­dık, şimdi de Avru­pa­lı­yız ve her zaman Avru­palı ​​ola­ca­ğız – başka varo­luş yolu yok. Fakat tarih­sel, kül­tü­rel ve dil­sel nite­lik­teki diğer yüküm­lü­lük­le­ri­miz de var. Ve bu yüz­den, bıra­kın ken­di­mizi dün­ya­nın geri kala­nın­dan, Güney Amerika’dan, Afrika’dan soyut­la­ma­ya­lım. Bu, her­hangi bir yeni sömürge arzu­sunu yan­sıt­ması için tasar­lan­ma­mıştı ama İber Yarı­ma­dası, The Stone Raft’da olduğu gibi, Güney Ame­rika ve Afrika ara­sında kal­maya baş­ladı ve bunun bir nedeni vardı: hayat­la­rı­mızı güney, güney, güney ve güney hak­kında konuş­maya har­ca­dık ve güney daima sömürü yeri ola­rak kaldı. Kuzeye doğru yer­leşse bile…

DB: Lan­za­rote Gün­lük­leri’nde son seya­ha­ti­niz New York’a olmuştu ve bu şehirde güne­yin kuzey­deki Manhattan’da oldu­ğunu söy­le­miş­ti­niz.

JS: Evet, güney kuzeyde yer alı­yor.

DB: Bu kitapta, Chel­sea Otel betim­le­me­le­ri­nizi çok beğen­di­ğimi söy­le­me­li­yim.

JS: Kor­kunçtu. Yayın­cım beni orada tuttu, ancak hâlâ bunun kimin fikri oldu­ğunu bil­mi­yo­rum. Orada kal­mak iste­di­ğimi söy­le­di­ğimi düşü­nü­yor­lardı ama ben bunu hiç söy­le­me­dim. Oteli dışın­dan gör­dü­ğüm kada­rıyla bili­yor­dum ve çok cazip oldu­ğunu düşün­düm ama hiç, “Beni Chel­sea Otel’de bıra­kın lüt­fen” diye bir şey deme­dim. Sanı­rım beni orada yer­leş­tir­me­le­ri­nin sebebi çok fazla yaşan­mış­lı­ğı­nın olması. Ama geç­mişi olan kon­for­suz bir otel ile geç­mişi olma­yan kon­forlu bir otel ara­sında seçim yap­mak zorunda kal­mış­tım… “Burası da ne böyle? Haya­tımda böy­le­sine bir yer gör­me­dim” diye kendi ken­dime söy­le­nip dur­muş­tum.

DB: Amerika’da az olma­sına rağ­men, Avrupa ve Latin Amerika’da geniş bir okur kit­le­niz var.

JS: Çok ciddi bir doğası olan şey­ler, Ame­ri­ka­lı­lar için çekici gel­mi­yor. Ama onlar­dan aldı­ğım görüş­le­rin iyi olması beni hay­rete düşü­rü­yor.

DB: Eleş­tir­men­le­rin fikir­leri sizin için önemli mi?

JS: Benim için önemli olan, mes­leki stan­dart­lar gere­ğince işimi iyi yap­mam­dır; bu kitap yazıl­ma­sını iste­di­ğim şekilde yazıldı. Elle­rim­den çık­tık­tan sonra, hayat­taki diğer sıra­dan her şey gibi olu­yor. Bir anne çocu­ğunu doğu­rur ve onun için en iyi­sini umar, ancak bu yaşam çocuğa ait­tir, anneye değil. Çocuk yaşa­mını sür­dü­re­cek ya da baş­ka­ları onun haya­tını sür­dü­re­cek ama asla anne­nin hayal ettiği gibi olma­ya­cak bir hayat… Kitap­la­rı­mın oku­yu­cu­ları mem­nun etmeyi hak etti­ğini söy­le­ye­me­ye­ce­ğim çünkü bir kita­bın değer­li­liği oku­yucu sayı­sına bağlı değil­dir. Bunun yan­lış oldu­ğunu hepi­miz bili­yo­ruz.

DB: Ame­rika seya­ha­ti­niz­dey­ken, bir­çok Por­te­kiz top­lu­luğa ev sahip­liği yapan ve aynı zamanda Massachusetts’in bir böl­gesi olan Fall River’a da git­ti­niz.

JS: Evet, işime ilgi duyan göç­men­ler ile bazı konuş­ma­la­rım oldu. O gün­lerde ede­bi­yat konuş­maya çok çok az heve­sim olsa da, etra­fımda ina­nıl­maz hevesli bir kala­ba­lık vardı. En son ola­rak da edebi eser­le­rim hak­kında bir kon­fe­rans için Braga’daydım ama eser­ler­den çok başka şey­ler hak­kında konuş­tum; Portekiz’deki durum ve bununla ilgili yapıl­ması gere­ken şey­ler vb. İnsan­lara, insan ırkı­nın tari­hi­nin çok kar­ma­şık görün­me­sine rağ­men aslında son derece basit oldu­ğunu söy­lü­yo­rum. Şid­detle iç içe geç­miş bir dün­yada yaşa­dı­ğı­mızı bili­yo­ruz. Şid­det, türü­mü­zün hayatta kal­ması için gerekli ama doğru söy­lü­yor­su­nuz. Çünkü yemek yemek için hay­van­ları öldür­mek zorun­da­yız veya biri­leri onları bizim için öldür­mek zorunda. Meyve top­lu­yo­ruz, evle­ri­mizi süs­le­mek için çiçek­ler bile top­lu­yo­ruz. Bun­la­rın hepsi aslında diğer can­lı­lara karşı uygu­la­nan şid­det eylem­leri. Bununla bir­likte, muaz­zam bir fark da bulu­nu­yor: Hay­van­lar zalim değil. Örüm­cek, ağıyla sinek­leri yaka­lar­ken, sadece yarı­nın öğle yeme­ğini buz­do­la­bına koy­muş olu­yor. Ama insan­lık, zulmü icat etti. Hay­van­lar bir­bir­le­rine işkence yap­maz ama biz­ler… Bu geze­gen­deki tek acı­ma­sız var­lık­lar biziz.

Bu göz­lem­ler, beni doğru oldu­ğuna inan­dı­ğım şu soruyu götü­rü­yor: “Eğer acı­ma­sız olur­sak, akıllı/mantıklı oldu­ğu­muzu söy­le­meye nasıl devam ede­bi­li­rim?” Konuş­tu­ğu­muz için mi? Düşün­dü­ğü­müz için mi? Yaratma yete­ne­ğine sahip oldu­ğu­muz için mi? Bütün bun­ları yapa­bi­le­cek durumda olsak da bu, tüm kötü ve zalimce şey­leri yap­ma­mızı dur­dur­mak için yeterli değil­dir. Bu, tar­tı­şıl­ması gerek­ti­ğini düşün­dü­ğüm etik bir konu, galiba bu nedenle ede­bi­yatı tar­tış­maya daha az ilgi duyu­yo­rum.

Bazen kendi ken­dime düşü­nü­yo­rum: “Uma­rım bu geze­geni asla terk etme­yiz çünkü evrene yayı­lır­sak, burada oldu­ğun­dan daha farklı dav­ra­na­ca­ğı­mız ne malum? Aslında evrende yaşa­say­dık –ki buna inan­mı­yo­rum– ona has­ta­lık bulaş­tı­rır­dık. Sanı­rım biz, neyse ki sadece bu geze­gende yoğun­la­şan bir tür virü­süz. Bu arada, son zaman­larda pat­la­yan bir süper­nova hak­kında bir şey oku­dum ve bayağı rahat­la­dım. Pat­la­ma­nın ışığı yak­la­şık üç dört yıl önce dün­yaya ulaş­mış – buraya gel­mesi için de yüz alt­mış altı bin yıl ala­cak­mış. Sonra düşün­düm ki: “Eh tamam, hiç­bir teh­like yok, nasıl olsa o kadar iler­le­ye­me­ye­ce­ğiz bile.”

*Bu söy­leşi, Mart 1997’de Saramago’nun evinde Don­ze­lina Bar­roso tara­fın­dan yapıl­mış­tır.

Paris Review, 1998

Çevi­ren: Ezgi Kap­lan

(3007)

Yorumlar