Home Bilgi Bankası Edebiyat Judith Butler: “Sorgulama endişesiyle yaşamak.”
Judith Butler: “Sorgulama endişesiyle yaşamak.”

Judith Butler: “Sorgulama endişesiyle yaşamak.”

1.64K
0

“Ancak doğal kabul edilen şeyleri sorguladığımızda dünyada daha fazla umut var.”

Gary A. Olsan-Lynn Worsham

GA-LW: Yazarken yazmayla ilgili sorunlar üstüne bilinçli olarak düşünüyor musunuz? Kendinizi yazar olarak görüyor musunuz?

JB: Sanırım yazarken genelde yazdığımız şey üstüne bilinçli olarak düşünüyoruz ama yazarken ortaya çıkan şey bilinçli olarak yapılan şeyi aşıyor. Dolayısıyla örneğin bir şeyi yazıp bitirdikten sonra geri dönüp baktığımda farkında olmadan başka üsluplara üstü kapalı göndermeler yapmış olduğumu veya grameri belli şekillerde zorlayarak bir şeyler yapmaya çalıştığımı görüyorum, çünkü düşünmeye çalıştığım şeyi mevcut gramer kalıpları dahilinde ifade etmek o sırada mümkün olmuyor. Yazma sürecim belli bir bilinç düzeyinde seyrediyor. Yazma ve düzeltme aynı anda gidiyor, ki yazma ve düzeltmenin kesin olarak birbirinden ayrılabileceğinden emin değilim. Farkındayım, insanlar, Yazmak önce gelir, düzeltmek sonra, diyor ama bence bu doğru değil. Aslında belki tam tersi doğru: Düzeltmek için yazıyoruz.

Bourdieu gibi kimi insanlar bunu tamamen görmezden geldi ama bence orada gündelik dili ve gündelik dil temelinde dünyayı nasıl yapılandırdığımızı sorgulamaya dair hâlâ gücünü koruyan hayli derin bir çaba var…

Kıta felsefesi formasyonundan geliyorum, bu da demek oluyor ki Hegel okumaya hatırı sayılır derecede zaman harcadım ve Heidegger üstüne çok sayıda ders aldım; buralarda ifade edilen felsefi görüşler dilin zor olmasını gerektiriyordu. Sözgelimi Hegel “spekülatif cümle”den söz ettiğinde yerleşik önerme biçimine karşı bir şeyler yapmaya çalışıyordu. “Özne ruhtur” [The subject is spirit] dediğinde ilk olarak yerleşik gramerin meylettiği üzere “özne”yi cümlenin öznesi olarak kurmaya çalışıyor ve sonra “ruh” özneyi bir belirleme veya niteleme biçimi haline geliyor. Ama tabii bizden istediği şey cümleyi tersine çevirip “-dır” [is] yardımcı fiilinin nasıl çalıştığını anlamamız: Çizgisel olarak yalnızca tek yöne işaret etmiyor, aynı anda iki yöne işaret ediyor. Bu çift yöne doğru çalışan cümlenin eşzamanlılığını deneyimlememizi istiyor. Tabii bu çok zor bir şey, hele de Nietzsche’nin “gramerin ayartıları” dediği şeyden hareketle çizgisel okumaya ne kadar derinden meyilli olduğumuzu düşündüğümüzde. Gençken Heidegger okuduğumda neolojizmleriyle ve türettiği sözcüklerle ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışmak da etkiledi beni. Bourdieu gibi kimi insanlar bunu tamamen görmezden geldi ama bence orada gündelik dili ve gündelik dil temelinde dünyayı nasıl yapılandırdığımızı sorgulamaya dair hâlâ gücünü koruyan hayli derin bir çaba var – gündelik dili olduğu gibi ve olması gerektiği gibi gerçekliğin doğru göstergesi olarak aldığımızda meydana gelen türlü türlü tıkanmaların ve gizlenmelerin bir analizi.

Bu yüzden grameri zorlamak, gündelik dili zorlamak gibi gramerle ilgili derin zorlukların altına girmek formasyonumun bir parçasıydı ve bu çok keyif vericiydi. Hatta diyebilirim ki böyle metinler bir bakıma kıta felsefesi geleneğinin yüksek modernizmiydi, hani Mallarmé’nin, Celan’ın, hatta Proust’un bir eserini elinize aldığınızdakine benzer bir deneyim yaşatıyordu; bazen “Aman tanrım, ne oldu bu cümleye? Cümle nerede?” diye düşünüp kaldığınız oluyordu. Cümlenin yaşamında temelden yeni, acayip ya da yabancılaştırıcı hale gelen bir şey vardı, işte beni çeken de buydu. Yerleşik grameri bozarak dünyada bir tür yeniliğin açılacağına dair yüksek modernist anlayış beni fena halde ayartmıştı. Eleştirel düşünce ve yeniliğe açıklık bakımından önemli olduğunu düşündüğüm bu itki, hem ulaşılabilir bir dille hem de yerleşik gramer kalıplarıyla yazma sorumluluğu taşıdığımıza inananlar tarafından hor görülüyor. Bu köktenci ulaşılabilirlik çağrısı yüzünden yerleşik gramerle olan eleştirel ilişkinin kaybolması beni endişelendiriyor. Sırf zorluk olsun diye zorluk çıkarma yanlısı değilim, gündelik dil ve yerleşik gramerde düşünmemizi kısıtlayan, nitekim bir kişinin, bir öznenin ne olduğunu, cinsiyetin, cinselliğin ne olduğunu, siyasetin ne olabileceğini düşünmemizi kısıtlayan çok fazla şey var. Gramerin dünya anlayışımızı nasıl ürettiğini ve kısıtladığını görmediğimiz sürece bu engellere karşı etkili biçimde mücadele edebileceğimizi veya bu engeller dahilinde çalışabileceğimizi pek sanmıyorum.

Şimdilerde akademide neden bir anti-entelektüalizm dalgası olduğunu merak ediyorum. Entelektüel olmaktan suçluluk mu duyuyorlar? Entelektüelin (özellikle de beşeri bilimlerdeki entelektüelin) daha geniş kadrajdaki toplumsal dünyada ne türden etkileri olabileceğini bilmediğimiz için mi entelektüel olmaktan suçluluk duyuyorlar?

GA-LW: Geçenlerde New York Times’ta çıkan bir yazınızda çağdaş eleştirel teori geleneğinin önemini açıklarken, “Zor dil zor bir dünyayı değiştirebilir” diyorsunuz. Sağduyuyu sorgulayan dilin toplumsal olarak daha adil bir dünyaya giden yola işaret edebileceğini öne sürüyorsunuz. Fakat hem akademide hem de özel sektörde pek çok yorumcu (sizin de belirttiğiniz üzere) genelde akademik söylemi, özelde cinsellik, ırk, milliyetçilik ve kapitalizmin işleyişi gibi konulara odaklanan söylemi hedef alıyor. Sizce bu eleştirilerin derdi ne? Sahiden “iyi yazı” üstüne bir tartışma mı bu?

JB: Hayır, bunun iyi yazı üstüne bir tartışma olduğuna inanmıyorum. Elbette akademik yazı çok incelerek ya da çok uzmanlaşarak yalnızca içeriden bir kitleye veya söylemin protokollerine dahil olan bir grup insana hitap ettiğinde ortada bir sorun olduğundan söz edilebilir. Bunu muhakkak görmüşlüğüm var. Bazen dekonstrüktif edebiyat eleştirisi o kadar kendi içine dönüyor ki, böyle bir formasyonunuz yoksa, bütün bu metinleri okumamışsanız, bütün bu göndermeleri bilmiyorsanız ve bütün bu retorik jestleri anlamıyorsanız iş çok tuhaf, acayip ve yabancılaştırıcı bir hal alıyor. Bunu anlıyorum. Toplumsal sorumluluk anlayışı olan entelektüellerin ifade biçimlerini değiştirip çeşitli seviyelerde ve çeşitli şekillerde dertlerini anlatabilmelerinin ve iletişime geçebilmelerinin önemli olduğunu düşünüyorum. Sanırım hem yazdıklarımda hem derslerimde ben bunu yapıyorum, ama yazdığım şeylerdeki nispeten uzman dili kullandığım uğrakları seçerek bunları genele yaymaları hiç adil değil.

Marx’tan Adorno’ya kapitalizmin son derece zor bir metin olduğunu öğrendik: Kendini şeffaflık içinde göstermiyor, kendini esrarlı biçimlerde veriyor, yorumlama ve hermenötik çaba istiyor.

Şimdilerde akademide neden bir anti-entelektüalizm dalgası olduğunu merak ediyorum. Entelektüel olmaktan suçluluk mu duyuyorlar? Entelektüelin (özellikle de beşeri bilimlerdeki entelektüelin) daha geniş kadrajdaki toplumsal dünyada ne türden etkileri olabileceğini bilmediğimiz için mi entelektüel olmaktan suçluluk duyuyorlar? Akademideki bazı solcular politik bir entelektüel olarak nitelendirilmek için tüm yapmanız gereken şeyin birtakım sözlü jestlerde bulunmak ve kamusal olarak bu sözlü jestlerle özdeşleşmek olduğuna inanıyor. Yani emek siyasetine dahil olmanız ya da gey ve lezbiyen aktivizmine veya başka davalara zaman harcamanız gerekmiyor; tek yapmanız gereken kamusal olarak birtakım konumlarla özdeşleşmek. Ama bu bile tekinsiz ve suçlu bir konum, çünkü siyasi tatminin birtakım sözlü jestlerin kamusal olarak icra edilmesiyle sağlanacağına inanan entelektüel bile nasıl bir etkisi olduğundan emin değildir. Fiilen birtakım konumlarla özdeştirildiğinizi öğreniyorsunuz ve dolayısıyla akademik manzarada “solcu”, “ilerici” ya da başka bir şey olarak konumlandırılıyorsunuz. Bu kısmen yapısal bir sorunla ilgili: Beşeri bilimlerdeki insanlar artık akademinin merkezinde olduklarından emin değiller, dışarıdakilerin onları alaya aldığını biliyorlar ve yaptıkları işin öğrencilerin yaşamında ve yaşadıkları dünyada nasıl somut etkileri olabileceğini tam olarak nasıl ifade edeceklerini bilmiyorlar. Ayrıca bir tür günah keçiliği de dönüyor. İnceltilmiş bir dille konuşan entelektüeller günah keçisi ilan ediliyor, sindiriliyor, suçlanıyor, çünkü herkesin nasıl bir etkisi olduğuna –yani hepimizin ne işe yaradığına ve ne işe yarayabileceğine– dair bir tür endişeyi temsil ediyorlar. Bu yüzden bir özdeşleşme ve yansıtma söz konusu olabilir: Günah keçileri belki de günah keçicilerine fazlasıyla kendi ikilemlerini hatırlatıyor.

Herkesin çekmek istemeyeceği acı verici bir süreç.

Talihsiz bir şey, çünkü eleştirel entelektüel olmak zor metinler üstünde çalışmayı gerektirir, böyle olması gerektiğine inanıyorum (kuşkusuz Marx’tan beri durum böyle). Kapitalizm de zor bir metin. Marx’tan Adorno’ya kapitalizmin son derece zor bir metin olduğunu öğrendik: Kendini şeffaflık içinde göstermiyor, kendini esrarlı biçimlerde veriyor, yorumlama ve hermenötik çaba istiyor. Bunda kuşku yok. Her şey olması gerektiği gibi sanıyoruz, çünkü her şey doğal hale gelmiş. Metanın yaşamı dünyamızı öyle yapılandırıyor ki her şeyi kanıksıyoruz. Marx’ın dersi neydi? Tam da kanıksanmış dünyanın heyula olduğunu göstermek, onu yabancı kılmak. Peki nasıl çalışıyordu bu? Yerleşik görüşleri ve doksayı alıp ayrıntılı olarak inceleyerek. Bu da acı ve sıkıntı çekmek anlamına geliyor: en aşina olan şeylere yabancılaşmak. Adorno bunu anlamıştı. Minima Moralia’da zor bir dilden geçmenin acısından söz eder, bu anlamda kurulu toplumsal dünyayı bizim için yalnızca aşina değil doğal kılınan haliyle olduğu gibi almak yerine, kurulu toplumsal dünyaya karşı eleştirel bir tavır geliştirmek için bu muhakkak zorunlu. Herkesin çekmek istemeyeceği acı verici bir süreç.

Şu da olabilir: Bir süreliğine hepimiz aynı dil dünyasında yaşıyormuşuz gibi düşünmemizi ve hissetmemizi sağlayacak “kamusal alan”, “sağduyu” veya “ulaşılabilir anlam” gibi bir kurgu yaratmak isteyebiliriz. Ama sağduyu hayali ne anlama geliyor? Bugün, yirmi birinci yüzyılın başında, dil düzeyinde devasa bir çatışma varken (Sırpça ve Hırvatçanın ayrı diller olduğu iddia edilirken, Berkeley’de bir derslikte çoğu zaman anadili İngilizce olmayan öğrencilere konuşmak farklı dil çekimlerini, konuşma biçimlerini, akademik yazı türlerini kat ederek konuşmak anlamına geliyorken) böyle bir şey istemek ne anlama geliyor? Bulunduğum her sınıf hermenötik bir sorun. Hiç de “ortak” bir dil varmış gibi bir durum yok. Belki televizyon reklamlarının dilinde konuşsam, bir süreliğine de olsa herkes aynı şeyi anlar ama sınıfımda ortak bir dil olduğunu varsayamam. Modern retorik teorileri üstüne ders verdiğim bir seminerde Rousseau’nun Dillerin Kökeni Üstüne Deneme’sini okuyorduk (çok güzel, çok paradoksal, karmaşık bir deneme), bir yerde Rousseau onomatope’nin ne anlama geldiğine dair genel kavrayışı tartışma konusu ediyor. Bunun, dilde kullandığımız sözcüğün, sesinin dünyada duyduğumuz bir sese benzediği bir durum olduğunu düşündüğümüzü söylüyor. Örneğin miyav sözcüğü kedinin çıkardığı sese çok benzer. Dilin bir anlamda dil öncesi bir sesi temsil ettiğini, o aşamada tamamen mimetik ve temsile dayalı olduğunu, dil ile nesne arasında olabilecek en yakın mimetik ilişkinin olduğunu varsayarız. Ama Rousseau bunun böyle olmadığını söylüyor. Kediler farklı dillerde farklı şeyler söylüyor (ya da farklı şekillerde konuşuyor ve farklı sesler çıkarıyor), aslında bu sese karşılık düşen sözcüğün olması bizi o sesi belli bir biçimde duymaya hazırlıyor. Çok Wittgensteinvari bir argüman – hatta Wittgenstein öncesi ya da öncülü bir argüman.

Ortak bir dil varsa, o da ticari Amerikan İngilizcesinin hegemonyasını genişletmeyi amaçlayan ve bunu da çokdillilik sorununu şiddetle ortadan kaldırarak yapmaya çalışan bir komersiyalizmin dili.

Seksen öğrencinin olduğu sınıfıma baktım ve, “Kaçınız İngilizcenin yanı sıra başka bir dil daha konuşuyor?” diye sordum. Galiba elli beş kişi el kaldırdı. Sonra, “Tamam, hangi diller?” diye sordum. Sırayla cevaplar verildi ve galiba sınıfta on altı farklı dil sayıldı: Korece, Çince, Japonca, Urduca, Fransızca, Almanca, İspanyolca, Portekizce… Sonra, “Kendi dilinizde kediler ne söylüyor?” diye sordum ve on altı farklı ses çıktı ortaya, hepsi de onomatopik olduğunu iddia ediyordu. Her dilde kedilerin sesinin aslen öyle olduğu varsayımı söz konusuydu. Argüman kanıtlanmıştı, inanılmaz bir şeydi. Kediler “mav” diyordu, “miuv” diyordu, “eee” diyordu. Kediler bir sürü şey söylüyordu. Ne dediklerini bilmiyoruz. Bu yalnızca Rousseau’nun nasıl da haklı olduğuna dair bir ders değildi, sınıftaki çokdilliliğe dair de bir dersti. Herkesin anladığı, konuşmanın bir bakıma toplumsal sorumluluk olduğu ortak bir dil var demenin ne anlamı var? Bana öyle geliyor ki toplumsal sorumluluğumuz artık ortak bir dil olmadığına alışmak. Ortak bir dil varsa, o da ticari Amerikan İngilizcesinin hegemonyasını genişletmeyi amaçlayan ve bunu da çokdillilik sorununu şiddetle ortadan kaldırarak yapmaya çalışan bir komersiyalizmin dili. Zamanımızdaki en derin pedagojik sorunlardan biri bu, hatta belki de zamanımızdaki en derin siyasi sorunlardan biri.

Bana öyle geliyor ki toplumsal sorumluluğumuz artık ortak bir dil olmadığına alışmak. Ortak bir dil varsa, o da ticari Amerikan İngilizcesinin hegemonyasını genişletmeyi amaçlayan ve bunu da çokdillilik sorununu şiddetle ortadan kaldırarak yapmaya çalışan bir komersiyalizmin dili.

GA-LW: Şöyle yazmıştınız: “Bir varsayımı sorgulamak onu ortadan kaldırmakla aynı şey değil; daha ziyade o varsayımı metafizik meskeninden çıkararak bu metafizik mahale ne tür siyasi menfaatlerin yerleştirildiğini anlamak ve böylelikle söz konusu kavramın bambaşka siyasi amaçlara hizmet etmesine izin vermek.” Bu beyan eleştiri pratiğinizi karakterize ediyor sanki. Katılıyor musunuz?

JB: Evet, katılıyorum. Bunu söylemek önemliydi. İnsanlar eleştiriden çok korkuyor, eleştirinin yıkıcı olduğunu düşünüyor. Ama merak ediyorum eleştiriden ne anladığımızı, tam olarak Kant’la tesis edilen, eleştirel teoriye uzanan, ilginç bir şekilde Foucault’da (“Eleştiri Nedir?” yazısı geliyor aklıma) ve Walter Benjamin’in “Şiddetin Eleştirisi”nde yeniden ortaya çıkan eleştiri geleneğinden ne anladığımızı yeniden düşünmenin zamanı gelmedi mi? Bu eleştiri anlayışının yıkıcılık veya salt yadsıma anlamından ayrıştırılması gerek. Varsayımlarımızı sorgulamanın açtığı olanaklara dair bu eleştiri, sorgulamayı hemencecik kapatmadan sorgulama endişesi içinde yaşamaya dair. Elbette sırf endişe uyandırmak adına yapılmamalı bu (kanımca hiçbir şey sırf endişe uyandırmak adına yapılmamalı), ama endişe yeni olasılıklara tanıklık gibi bir şeyi beraberinde getiriyor. Bir şeyleri soruya açmak önemli. Onları ortadan kaldırdığımız anlamına gelmiyor bu; yalnızca önemli sorular sormuş oluyoruz: “Ne amaçlara hizmet ettiler? Ne amaçlara hizmet edebilirler? Bu kavram yerleştirildiği bağlamın ötesinde yeni bağlamlarda yeni anlamlara nasıl taşınabilir?” Yedi yılın ardından bir kavrama yeni bir nitelendirme eklemek isterdim; sık sık “eril” gibi bir kavramı alıp metafizik bağlarından koparabiliyoruz, örneğin “eril”in illa da özel olarak anatomik anlamda eril görünüşlü bedenler için kullanılmadığını, sözgelimi Judith Halberstam’ın sözünü ettiği “dişil erillikler” anlamında da işlevsel olabildiğini söyleyebiliyoruz – burada önemli olan önceki bağlamdan kalıntı ya da iz olarak gelen şeyleri sorgulamak. Kavramın kazandığı yeni ontolojik etkilerini sorgulamak da önemli, çünkü kavramı yerleştiği ontolojideki eski bağlarından özgürleştirmek illa da yeni bir ontolojiye gireceği anlamına gelmiyor.

Sanırım bir kavramı radikal olarak bağlarından koparma konusunda 1993’te olduğumdan biraz daha az iyimserim.

Spivak kendi ürettiği “stratejik özcülük” kavramına yüz çevirdiğinde bunun böyle olduğunu anlamıştı. Başta “Üçüncü Dünya kadını” gibi bir kavram kullanabileceğini ve bunu metafizik olarak değil stratejik olarak temellendirebileceğini düşündü. Söz konusu kadınları (ya da başkalarını) tam olarak kuşatıcı biçimde tanımlaması gerekmiyordu; yeri geldiğinde tanımlayıcı işlevi bırakılabilirdi. Ama elbette bir tanım oluşmaya başladı, çünkü kavramı “X, Y ya da Z” olarak stratejik bakımdan tasarlayan yazar, kavramın semantik yaşamının stratejistin niyetini aştığını, söylemler arası yolculuğa çıktığını, yeni ontolojik anlamlar kazanabileceğini ve niyete uymayan biçimlerde yerleşebileceğini kabul etmek zorunda kaldı. Bu yüzden sanırım bir kavramı radikal olarak bağlarından koparma konusunda 1993’te olduğumdan biraz daha az iyimserim.

GA-LW: Çalışmalarınızın çoğu tartışmalı ve bu yüzden bazı akademisyenlerin sizle aynı fikirde olmaması hiç de şaşırtıcı değil. Örneğin Nancy Fraser çalışmalarınıza birtakım eleştiriler getirdi. Çalışmalarınızın yanlış anlaşılmasına veya yanlış yorumlanmasına dair özellikle değinmek istediğiniz şeyler var mı?

JB: Nancy’nin argümanlarına her zaman memnuniyetle açığım. Aramızda verimli bir fikir uyuşmazlığı olduğunu düşünüyorum. Sanırım düzenli olarak gündeme getirdiği konulardan birine dair bir şey söyleyeceğim. Habermasçı ekolden derinden etkilenen Nancy ve diğer toplum teorisyenleri benim bir yandan sürekli yeni olasılıklar üretmekle ilgilenip diğer yandan hangi olasılıkları takip etmenin iyi hangilerini takip etmenin kötü olacağına dair bir şey söylemememden ve hangi olasılıkların gerçekleştirilebilir hangilerinin gerçekleştirilemez olduğunu söyleyecek sağlam normlarımın olmamasından kaygı duyuyorlar. Kuşkusuz tüm olasılıkların gerçekleşmesini istemiyorum, o halde neden aralarında ayrım yapmıyorum? Buna cevabım şu olurdu: “Nasıl yaşamalıyız ve kolektif olarak hangi olasılıkları gerçekleştirmeyi amaçlamalıyız?” sorusunu sorarken her zaman zaten belirlenmiş –tasavvur edilebilir– olasılıkların olduğu verili bir ufuk dahilinde soruyoruz bu soruyu. Çoğu zaman “mümkün olan”, “yaşanılır olan”, “hayal edilebilir olan”ın ne olduğuna dair anlayışımızın –belki de siyasi anlamda önemli neticeleri olan biçimde– önceden nasıl kısıtlandığına dair sorular sormaksızın nasıl bir yaşam sürmemiz ve hangi olasılıkları gerçekleştirmemiz gerektiğine dair kararlar veriyoruz. Diyelim ki gey ve lezbiyen insan hakları sorununa dair (gey ve lezbiyenlere şiddete, gey ve lezbiyenlerin patolojikleştirilmesine, psikiyatrik vaka haline getirilmesine, hapse atılmasına dair) düşünmemiş bir insan hakları örgütündesiniz. Ve bu alanda ne tür stratejiler izlemek gerektiğine dair düşünüyorsunuz ama gey ve lezbiyen yaşamlarının bu alanda düşünülebilir olmaması olasılıklar sahasını önceden sınırlıyor. Olasılık sahasının kendisinin nasıl tesis edildiğini ve hatta acayip şiddetli dışlamalarla tesis edildiğini eleştirel olarak sorgulamaya açmadan bu temelde normatif bir yargı vermenin ne anlamı var? Ben böyle kararlar vermem ya da karar vermesi zor durumlar olduğunu düşünmüyorum gibi bir durum söz konusu değil; beni rahatsız eden, kararcılığa ve sıkı normculuğa sarılanların çoğu zaman varsaydığı çok temel kavramların ne anlama geldiğini düşünmeyi ihmal etmesi. Örneğin nedir karar veren kişi? Nasıl karar veriliyor? Benim için önceden sınırlanan nasıl bir olasılıklar sahası var? Bu sahanın dışı nasıl? Siyasi normculuk eleştirel boyuttan (ve hatta normatif boyuttan) yoksun, çünkü olası olanın şiddetle sınırları çizildiğinde –yani bazı yaşamlar yaşamdan sayılmadığında, bazı insani yetiler insani sayılmadığında– bunları kabul edip neyi yapmamız, neyi yapmamamız gerektiğine karar vermeye geçmemizin ne anlamı var? Bunun anlamı, normatif olma çabamızda kendimiz sorumlu olmadığımız bir şiddet ve dışlama icra ediyoruz ve kanımca bu devasa bir çelişki üretiyor.

Judith Butler, çocukluğunda.

Ailenin ne olduğunu biliyoruz, arzunun ne olduğunu biliyoruz, insan-öznenin ne olduğunu biliyoruz, konuşmanın ne olduğunu biliyoruz, anlaşılır olanın ne olduğunu, sınırlarının ne olduğunu biliyoruz. Bence bu kesinlik hissi korkunç bir dar görüşlülüğe yol açıyor.

Martha Nussbaum da bana karşı sert saldırılarda bulundu, ama sanırım aslında bunun çalışmalarımla bir ilgisi yoktu. Bana angaje ve dikkatli okumayla yapılmış eleştiriler gibi gelmiyor bunlar, sanırım bir tür liberal Amerikan siyasetinin en önemli meselelerine eleştirel bir yaklaşım gelmesinden doğan hüsranın bir örneği. Nussbaum kadınların koşullarına dair güçlü paternalist iddialarda bulunabilmek istiyor; hiç sorgulamadan evrensellik dilini kullanabilmek istiyor; Hintli kadınların nasıl acı çektiğini bize söyleyebilmek istiyor; evrensel kaygılar zorunlu kıldığında yerel kültürlere –kendi sözleriyle– “saldırı”da bulunabilmek istiyor. Onu kültürel çeviri ve kültürel fark sorununa çok karşı biri olarak görüyorum, zira bunların güçlü normatif argümanların önüne set çektiğini düşünüyor o. Burada farka dair bir şey duymak istemeyen, kendi sıkı iddialarını dayatmak isteyen ve kimseyi dinlemeden, başkalarını dinlemenin anlamını öğrenmeden “akıl” adına, herkes adına konuşmak isteyen bir tür beyaz feminizminin dirilişi gibi bir şey görebiliriz. Böyle olmasına üzülüyorum. Bana öyle geliyor ki başka bir şeyden kaynaklanan bir düşmanlıkla dolu eleştirileri ama sanırım insanlar neyin ne olduğunu okuyabiliyor.

Son sözlerimi söyleyeyim. Anlaşılması zor yazma biçimine dair bir soru sordunuz bana, bir de devletin nefret konuşmalarına dair hükümlerde bir rolü olup olmadığını sordunuz. Bunlar aslında yazdığım şeyin okunur olup olmadığına ve savunduğum şeyin güncel siyasete açık veya bariz biçimde aktarılabilir olup olmadığına dair sorulardı. Sanırım belli düzeyde bir kaygı ya da Foucault’nun dediği türden bir rahatsızlık siyaseti yaratıyorum ama bunu sırf sinir bozucu olmak için yapmıyorum. Bence ancak doğal kabul edilen şeyleri, özellikle de çok temel bir soru olan insan olmanın ne olduğunu sorguladığımızda dünyada daha fazla umut var. İnsan olarak, insani özne, insani konuşma, insani arzu olarak nitelendirilen nedir? İnsani konuşmanın ya da arzunun sınırlarını nasıl çiziyoruz? Ne pahasına? Kim için ne pahasına? Bu sorular bence önemli ve gündelik gramer, gündelik dil içinde doğal kabul edilen mefhumlar olarak işliyor. Cevapları bildiğimizi sanıyoruz. Ailenin ne olduğunu biliyoruz, arzunun ne olduğunu biliyoruz, insan-öznenin ne olduğunu biliyoruz, konuşmanın ne olduğunu biliyoruz, anlaşılır olanın ne olduğunu, sınırlarının ne olduğunu biliyoruz. Bence bu kesinlik hissi korkunç bir dar görüşlülüğe yol açıyor. Kişinin kendi dilsel ufkunu en yüksek dilsel ufuk olarak kabul etmesi devasa bir dar görüşlülüğe yol açıyor ve radikal farklılıklara açık olmamızı engelliyor, temelde yaslandığımız anlaşılırlık şemasının yetersiz olduğunu ve ortak olmadığını fark ettiğimizde rahatsızlık ve kaygı duymamızı engelliyor, başkalarını ve kendimizi daha esaslı ve geniş anlama olasılığını kapatıyor.

Çeviren: Oğuz Tecimen

Judith Butler (1956) Yüksek öğrenimini ve doktorasını Yale Üniversitesi’nde tamamlayan Butler, Wesleyan ve Johns Hopkins üniversitelerinde çalıştı, halen California Üniversitesi’nde Retorik ve Karşılaştırmalı Edebiyat dalında profesör olarak görev yapıyor. Feminist kuram, felsefe ve güncel siyaset alanında çalışmalarını sürdüren yazarın Türkçe yayımlanan kitapları: İktidarın Psişik YaşamıKırılgan HayatTaklit ve Toplumsal Cinsiyete Karşı DurmaYaşam ile Ölümün AkrabalığıCinsiyet BelasıBela Bedenler, Savaş Tertipleri.

(1642)

Yorum yaz