Home Öykü Kısa Öykü Julio Cortázar • Buradan Geçen Biri
Julio Cortázar • Buradan Geçen Biri

Julio Cortázar • Buradan Geçen Biri

360
0

Kübalı piyanist Esperanza Machado’ya

Jiménez’i daha gece çökerken karaya çıkarmışlar, teknenin rıhtıma bu denli yakın olmasının çekincelerini göze almışlardı. Bir ışın gibi usulca kayan ve Jiménez çalıların arasında bir an durup gözlerini çevreye ve tüm duyularını da sıcak havaya ve denizden uzaklaştıkça karadan yükselen uğultuya alıştırırken, yeniden uzaklaşarak gözden yiten bir elektrikli tekne sayesinde başarmışlardı bunu. İki gün önceki sıcak asfalt ile kentin ağır kızartma kokularının, Atlantik lobisindeki saklanamayan dezenfektan kokusunun ve belleklerdeki romu kapamayı amaçlayan acınası bourbon yamalarının yerini, şimdi gergin ve tetikte olmakla birlikte ve neredeyse kendine düşünme fırsatı bile tanımazken, Doğu’nun kokusu, belki de ona hoş geldin diyen gece kuşunun benzersiz seslenişi onu sarıyor, sanki bir büyü gibi sarmalıyordu.

Başlangıçta Jiménez’e, Santiago’ya böylesi yakın bir yerden karaya çıkmak aptalca geldi; bu tüm ilkelere ters düşüyordu. Tam da bu nedenle ve Jiménez çevreyi herkesten iyi tanıdığı için York bu çekinceyi kabullendi ve elektrikli tekneyi ayarladı. Tüm sorun ayakkabılarını kirletmemekti, otele ülkesini gezen bir yerli turist gibi doğal bir biçimde girmeliydi; bunu başardığı an Alfonso da onu yerleştirmeyi üstlenecekti, kalanıysa birkaç saate bakıyordu; plastik paketin uygun konuma yerleştirilmesi, teknenin ve Alfonso’nun beklemekte olacağı kıyıya dönüş; uzaktan kumanda teknede olacaktı, denize açıldıkları gibi patlamanın yankıları ile fabrikayı saran ilk alevler onları onurla uğurlayacaktı. Şimdilik ona düşen, daha kuzeydeki yeni yol yapıldığından beri artık kimsenin uğramadığı bu eski keçiyolundan motele tırmanmaktı. Jiménez, Alfonso’yla buluştuğunda elindeki valizin ağırlığının farkına varılmasın, kendisi dostça bir tavırla, işgüzar kapıcının hamlesini savuşturarak motelin en güzel odalarından birine değin taşıyabilsin diye son birkaç metrede duraklayıp bir soluk almalıydı. İşin en tehlikeli yanı işte buydu, ancak tek giriş yolu motelin bahçesinden geçiyordu; şansı yaver giderse, Alfonso da vardı kuşkusuz, her şey yolunda gidecekti.

Çalıların bürüdüğü ve artık kimsenin uğramadığı keçiyolunda doğal olarak kimse de yoktu; yalnızca Doğu’nun kokusu ve sanki sinirlerini yerinden uğratacak bir nedene gereksinmesi varmış gibi bir anlığına onu huzursuz eden kuşun yakınan sesi; istemediği halde burada savunmasız olduğundan, cebinde bir silahı bile olmadan gezindiği için huzursuzdu; York bu konuda kesin kararlı olmuştu; iş başarıyla ya sonuçlanır ya da sonuçlanmaz, her iki durumda da silah gereksiz olur, üstelik her şeyi batırabilir bile. York’un Kübalılara ilişkin kendi düşünceleri vardı, Jiménez de bunu iyi biliyordu, keçiyolundan yukarı tırmanırken, son çalıların arasından sarı gözler gibi önüne çıkan, motelin ve çevredeki birkaç evin seyrek ışıklarına bakarken içinden buna lanet okuyordu. Ama lanet okumanın bir yararı yoktu, her şey şu hanım evladı York’un ayarladığı gibi, onun deyişiyle, according to schedule gidiyordu ve işte Alfonso motelin bahçesinde bir çığlık atıyor, bir de arabayı nerde bıraktın ahbap sallıyor, iki motel çalışanı onlara bakıyor, kulak veriyor, tam on beş dakikadır seni bekliyorum, evet de geciktik işte, arabayı evine giden bir arkadaşa verdim, beni şurada dönemeçte bıraktı, bak sen, hep böyle beyefendi misin sen, hadi oğlum yeme beni Alfonso, evet evet buraya yürümek zevkli oldu, valiz elden ele kusursuz bir hafiflikle geçiveriyor, kaslar gergin ama tüy hafifliğiyle yekiniyor, peki oldu, gidip anahtarını alalım sonra da bir yudum bir şey içelim, Choli nasıl, çocuklar iyi mi, biraz kırgınlar biliyorsun işte ahbap, onlar da gelmek istediler ama hem okul hem iş, bu sefer hepsini birden denk düşüremedik, kör talih.

Hızlı bir duş, kapının kapanıp kapanmadığını yoklamak, valiz öteki yatağın üstünde, açık ve yeşil paket şifonyerin çekmecesinde, gömleklerle gazetelerin arasında. Barda Alfonso zaten bol buzlu sek içkileri söylemişti, Camagüey’i ve Stevenson’un son maçını konuştular, piyano sesi sanki uzaklardan geliyordu, oysa piyanist hemen barın ucundaydı, usul usul bir habanera çalıyordu ve sonra da Chopin’den bir şey, derken bir dans müziğine ve sonra da eski bir film ezgisine geçiyordu; eski güzel günlerde Irene Dunne’in söylediği bir ezgiye. Birer rom daha içiyorlar ve Alfonso sabah dönüp ona çevreyi gezdirmeye geleceğini, yeni semtleri göstereceğini söylüyor, Santiago’da görülecek bir sürü yeni semt kuruldu, planları çizmek ve üstünden geçmek için çok çalışmış, kentsel dönüşüm tugaylarını boş ver, bi boka yaramazlar, Almeida gelip iki fabrika açacakmış, bakarsın Fidel bile bir açılışa gelebilir, yoldaşlar da omuz vermeye hazır.

– Santiagolular uyumuyor, dedi barmen ve hepsi gülerek onayladı, yemek salonunda tek tük insan kalmıştı, Jiménez’e pencere kenarında bir masa göstermişlerdi. Alfonso sabah buluşmasını yineleyerek ayrıldı; bacaklarını uzatarak gerinen Jiménez yemek listesini incelemeye başladı. Üstüne çöken ve yalnızca bedensel olmayan bir yorgunluk her devinimini sakınmaya zorluyordu onu. Ortamda her şey huzurlu, cana yakın ve sakindi, piyanistin usulca çaldığı prelüdle birlikte Chopin geri gelmişti, ama Jiménez pusudaymış gibi tehlikeyi algılıyordu, en ufak bir aksamayla birlikte bu gülen yüzler nefret maskelerine dönüşebilir. Bu tür duygulara alışkındı ve bunları nasıl denetleyeceğini de iyi bilirdi; zaman öldürmek için bir mojito istedi ve yemek için fikir sordu, bu gece balık, etten daha iyi. Yemek salonu neredeyse boşalmıştı, barda genç bir çift vardı ve biraz ötede yabancı görünüşlü bir adam, kadehine bakmadan içkisini yudumluyordu, gözleri Irene Dunne’ün ezgisini yeniden çalan piyaniste takılmıştı, şimdi Jiménez “Hay humo en tus ojos” (“Smoke gets in your eyes”) ezgisini anımsadı, o dönemin Havanası’nı; piyano Chopin’e döndü, büyük panikten önce genç bir öğrenciyken Jiménez’in de piyano öğrenirken çaldığı etütlerden birine, ağır aksak, kara duygulu ezgi ona evinin salonunu, ölen büyükannesini ve daha da geriye doğru babasının bedduasına karşın geride kalan erkek kardeşini, gerçek özgürlüğün yeniden kuruluşuna destek vermek yerine Girón’da salak gibi ölen Robertico’yu anımsatıyordu.

İştahla yemek yemesine neredeyse şaşırıyordu, belleğinden silinmemiş anıların tadını çıkarıyordu, öte yanda mideye indirdiği yumuşacık lezzetli yiyeceklere karşın en iyi şeyin aslında bu yandaki anılar olduğunu çaresiz acı acı kabullendiğini fark etti. Daha uykusu gelmemişti ve müzik hoşuna gidiyordu, piyanist genç ve güzel bir kadındı; yabancı görünüşlü adamın, ellerinin devinimini izlediği ve bir romla bir sigaraya daha başladığı bardan yana hiç bakmadan sanki kendisi için çalıyordu. Kahveden sonra Jiménez uygun saati odada beklemenin uzun süreceğini düşünerek bir tek daha içmek için bara yaklaştı. Barmenin laflamaya niyeti vardı ama piyaniste saygılı davranıp sanki yabancı ile Jiménez’in müzikten hoşlandığını anlamış gibi mırıldanarak konuşuyordu, şimdi müzik şu bildiğimiz valslerden birine dönmüştü, Chopin’in usul bir yağmur akışı gibi, pudra ya da bir resim albümünden ufalanarak dökülen kuru çiçekler gibi bir şeyler eklediği yalın ezgiye. Barmen yabancıya aldırmıyordu, belki de İspanyolcası kötüydü adamın ya da konuşkan değildi, artık yemek salonu boşalıyor, kapanmaya başlıyordu, yukarı yatmaya çıkmalıydı ama piyanist bir Küba ezgisi çalmayı sürdürüyordu, Jiménez ezgiyi geride bırakarak bir sigara daha yakıp her yana iyi geceler dileyerek kapıya doğruldu ve salondan çıkarak öte yana, kendi saati ile teknedekinin eşzamanlı kurulmuş olduğu saat tam dörtte kendisini bekleyenlere geçti.

Odasına girmeden önce, Alfonso’nun anlattıklarından emin olmak için gözlerini bahçenin karanlığına alıştırdı, birkaç yüz metre ötede çalılar kesilerek açılmış yol, yeni yola doğru kıvrılan yol ayrımı, özenle geçilecek ve yol batıya doğru izlenecek. Motelden keçiyolunun başladığı karanlıkta kalan alan görülüyordu, ama uzaklıkları kestirmek için gerideki ve solda kalan iki ya da üç ışığı görmek kolaylık sağlıyordu. Fabrika alanı batıya doğru yedi yüz metre kadar ileride başlıyordu, üçüncü beton direğin yanı başında tel örgüyü geçebileceği deliği bulacaktı. Aslında bekçilerin bu yanda olması tuhaftı, her çeyrek saatte bir çevreyi dolaşıyorlar ama sonradan kahvenin olduğu aydınlatılmış bölgede kendi aralarında söyleşiye dalıyorlardı; her neyse artık üstünü başını kirletmesinin bir önemi kalmıyordu, çalıların arasından Alfonso’nun ayrıntılı olarak anlattığı yere sürünecekti. Şu âna dek çevresini saran tüm o yüzler ve elindeki paket olmayacağından dönüş kolaylaşacaktı.

Hiç zaman yitirmeden kendini yatağa attı ve sakin sakin sigarasını tellendirmek için ışığı söndürdü; bedeni biraz gevşesin diye azıcık uyuklayacaktı, zamanında uyanma alışkanlığı vardı. Ama uykuya dalmadan önce kapının içeriden iyice kapalı ve her şeyin bıraktığı gibi yerli yerinde olup olmadığını yokladı. Belleğine takılan o küçük vals ezgisini mırıldandı, geçmişle gelecek birbirine bulanıyordu, bunları kafasından uzaklaştırmaya çabaladı, onun yerine “Hay humo en tus ojos”u düşünmeye çalıştı, ama vals ya da prelüd geri döndü, bunların üstesinden gelemeden uyku üzerine çöktü, piyanistin apak ellerini görür gibiydi, başı kendi kendisinin özenli bir dinleyicisi gibi hafifçe eğilmişti. Gece kuşu bir çalının içinden ya da kuzeydeki palmiyelikten bir kez daha öttü.

Onu uyandıran odanın karanlığından daha karanlık bir şey oldu, yatağın ayakucuna doğru bir yerlerde, daha karanlık ve yoğun bir şey. Düşünde Phyllis’i görmüştü, pop müzik festivalindeydiler, ışıklar, sesler öyle yoğundu ki gözlerini bu odada açmak sanki parmaklıkları olmayan salt boşluğa, hiçlikle dolu bir kuyuya düşmek gibi oldu ama aynı zamanda midesi hiç de öyle olmadığını söylüyordu, karanlık boşluğun bir yanı farklıydı, başka bir yoğunluğu, başka bir karalığı vardı. Araya gireni eliyle yokladı, yatağın ayakucunda bardaki yabancı oturuyor ve telaşsızca ona bakıyordu, sanki o âna değin uykusunda başında nöbet tutmuş gibi sabırla bekliyordu.

Bir şey yapabilmek, bir şey düşünmek bile olanaksızdı. İç organları, katıksız bir dehşet, sonsuz uzayan ve belki de anlık bir sessizlik, gözlerin çifte köprüsü. Silah, aklına ilk düşen yararsız düşünce; ah en azından silah. Bir solukta zaman çözülüyor, içindeki müzik ve ışıklar ve içkilerle, Phyllis düşünün sürdüğüne ilişkin son olasılığın da yadsınması.

– Evet, işte böyle, diyor yabancı ve Jiménez sanki tenine değmiş gibi duyumsuyor adamın ağır yabancı aksanını; tıpkı başına ve omuzlarına baktığında, oralı olmadığını anladığı, onu barda ilk gördüğünde ayrımsadığı gibi.

Birkaç santim olsun doğrulmaya çabalıyor, en azından yüksekliklerini eşit kılmak için, üstünlüğü yitirmiş, tek yapabildiği şaşakalmak, ancak kendini kapıp koyuvermesi bile başarısız, içeriden çuvallamış; kasları buyruklarına boyun eğmeyecek, bacakları umutsuz hamlelerine yanıt vermeyecek belli ki ve öteki de bunu biliyor, istifini bile bozmadan yatağın ayakucunda sakin ve gevşek oturuyor. Jiménez onun bir puro çıkardığını ve öteki elini kibrit aramak üzere pantolonunun cebine soktuğunu görünce, bir eli boştayken üstüne atlayıverse boşa zaman yitireceğini kavrıyor; ne savunmada olduğundan ne de umursadığından onu hiç önemsemediği apaçık zaten. Daha kötüsü de, kendi önlemleri, anahtarla kilitlediği, sürgü vurduğu kapı boşa çıkmıştı.

– Kimsin sen? diye ne düş ne de ayıklık olan bir yerden aptalca sorduğunu işitti.

– Ne önemi var? diye yanıtladı yabancı.

– Alfonso…

Başka bir zamandan, uzak bir aralıktan görür gibi görüyordu kendisini. Kibritin alevi büyümüş bir çift ela renkli gözbebeğini yansıtıyordu. Yabancı kibriti söndürdü ve bir an ellerine baktı.

– Zavallı Alfonso, dedi. Zavallı Alfonso, zavallıcık.

Sözlerinde üzüntüden eser yoktu, yalnızca serinkanlı bir bilgi aktarımıydı sanki.

– Peki ama lanet olası sen kimsin? diye haykırdı Jiménez, artık kendini tutamadığının, denetimini yitirdiğinin, zıvanadan çıktığının ayırdındaydı.

– Buradan geçen biri, diyelim, dedi yabancı. Müziğimin çalındığı yerlere hep giderim, özellikle de buraya, anlıyor musun? Müziğimi burada bu sıradan piyanocuklarda çaldıklarında dinlemeye bayılırım. Benim devrimde çok farklıydı, hep kendi topraklarımdan uzakta dinlemek zorunda kalmıştım müziğimi. Bu nedenle yanaşmak hoşuma gider, bir anlamda arayı kapatıyorum, hak yerini buluyor.

Dişlerini sıkarak baştan ayağa bedenini saran titremeyi engellemeye çabalarken Jiménez, akla yatan tek şeyi adamın deli olduğunu düşünmekte buldu. Odaya nasıl girdiğinin, olup biteni nasıl bildiğinin artık bir önemi yoktu, belli ki biliyordu ama delinin tekiydi ve eldeki tek çıkar yol da buydu. Demek ki zaman kazanmalıydı, olayları akışına bırakmalı, lafı dolandırmalı, adama piyanoyu sormalı ve müzikten dem vurmalıydı.

– İyi çalıyor, dedi yabancı, ama yalnızca dinlediğin kadarını, kolay parçaları. Bu gece devrim etüdü dediklerini çalsın isterdim, çok hoşuma giderdi doğrusu. Ama çalamaz, zavallı kadıncağız, parmakları uygun değil. Onu çalmak için böyle parmak gerek.

Ellerini omuzları hizasına kaldırmış, iyice açtığı gergin, uzun parmaklarını Jiménez’e gösteriyordu. Jiménez boğazını kavradıklarını duyumsamadan önce ancak bir saniye görebildi bu parmakları.

Küba 1976

İspanyolcadan çeviren: Ayşe Nihal Akbulut

(360)

Yorum yaz