Home Bilgi Bankası Edebiyat Kahraman Stephen
Kahraman Stephen

Kahraman Stephen

234
0

Sadece İrlanda sokak­la­rında değil aynı zamanda Stephen’ın bey­ni­nin içinde, bilin­ci­nin dar yol­la­rında dola­şa­rak ilk genç­li­ğini yaşa­yan bir ada­mın geli­şi­mine tanık olu­yo­ruz.

Pınar Üretmen

Efsa­neye göre…

Efsane odur ki, James Joyce yayın­cı­lar tara­fın­dan yir­minci kez red­de­di­len kita­bını bir öfke nöbeti sıra­sında ateşe atar. Elle­ri­nin yan­ması paha­sına kita­bın bir kıs­mını kur­ta­ran kişi ise hayat arka­daşı Nora olur.1 Yap­tığı ede­bi­yat adına büyük bir cesa­ret­tir çünkü kül­le­rin­den yeni­den doğan bu kitap, Joyce’un ilk yazar­lık adım­la­rı­nın izle­ği­dir. Kita­bın hayat hikâ­yesi de bir karar­sız­lık tari­hi­dir adeta, defa­larca göz­den geçi­ri­lir ama bir türlü tamam­la­na­maz. Joyce ken­di­sine hayal kırık­lığı yaşa­tan kita­bını bir türlü affe­de­mez ve onu düzen­le­mek yerine par­ça­lara böle­rek bir kıs­mın­dan Sanat­çı­nın Genç Bir Adam Ola­rak Port­resi’ni yazar. Oysa Kah­ra­man Step­hen yaza­rını hiç terk etmez, attığı her adımda, yaz­dığı her kita­bın say­fa­la­rında göl­gesi kalır. Gizli ve kararlı bir şekilde sızar gele­cek büyük eser­le­ri­nin içine ve Joyce öldük­ten sonra kül­le­rin­den bir kez daha doğa­rak yayım­la­nır.

Joyce’un ilk romanı ola­rak kabul edi­len ve ken­di­si­nin “okullu oğlan işi” diye­rek küçüm­se­diği Kah­ra­man Step­hen ilk kez Joyce’un ölü­mün­den üç yıl sonra 1944 yılında bası­lır. James Joyce’un bir sanatçı, bir yazar olma yolunda yaşa­dık­la­rı­nın ilk elden anla­tımı olan bu oto­bi­yog­ra­fik roman ülke­mizde de ilk kez mart 2017’de Aylak Adam tara­fın­dan, Merve Tokmakçıoğlu’nun çevi­ri­siyle yayım­landı. Ori­ji­nali 943 sayfa olan bu kitap­tan eli­mizde kalan kısım ise sadece 238 sayfa. Ulys­ses, Dub­lin­li­ler ve Finnegan’ın Vahı eser­le­riyle tanı­nan James Joyce’a ait yazım tar­zın­dan çok farklı bir kitap Kah­ra­man Step­hen. “Okullu oğlan işi” değil kesin­likle ancak bilinç akı­şıyla yazı­lan yazı­la­rına göre detay­larla dolu, uzun betim­le­me­lere ve gör­sel bir bakışa sahip olduğu söy­le­ne­bi­lir.

Bu anlatı bah­çe­sinde gez­mek ister misi­niz? Kay­bol­ma­nızı engel­le­ye­cek yol ayrım­la­rını öğren­mek?

Step­hen Daedalus’un –ki ken­disi James Joyce olur aynı zamanda– okul yıl­la­rına ve ergen­lik yaş­la­rına hoş gel­di­niz. Kato­lik oku­luna devam eden Stephen’in tüm zor­luk­lara kar­şın sanatçı olma ira­de­sini ve karar­lı­lı­ğını oku­maya. Din ve vatan­se­ver­lik duy­gu­la­rını tüm hüc­re­le­riyle yaşa­yan tutucu İrlanda ile tanış­maya. Ve tüm bun­la­rın kar­şı­sında aykırı kalma, zoru seçe­rek kendi yolunu çizme azmin­deki Stephen’ın taviz ver­mez dik­baş­lı­lı­ğına. Kısa­cası, bağ­naz bir top­lumda veri­len yara­tı­cı­lık müca­de­le­sine hoş gel­di­niz.

Kah­ra­man Step­hen, bir sanat­çı­nın özgün bakı­şını ve tar­zını yara­tır­ken geç­tiği top­lum­sal ve psi­ko­lo­jik süreç­lere tutu­lan bir ayna, hem de ilk elden ve doğru açıyla.

Dublin’in sokak­la­rında, Kato­lik oku­lu­nun kori­dor­la­rında, İrlanda bar­la­rında dola­şa­rak tanık olu­yo­ruz bu döneme. Yir­minci yüz­yı­lın hemen baş­la­rın­da­yız. Step­hen okulda oldukça başa­rılı bir öğrenci olma­sına rağ­men ede­bi­yata, özel­likle de şiire olan ilgisi nede­niyle ders­le­rine biraz ilgi­siz. Sokak­larda gez­meyi sevi­yor ama başı­boş bir şekilde değil, yaşa­yan şeh­rin her nefe­sini içine çeke­rek, göz­lem­le­ye­rek ve izle­nim­ler birik­ti­re­rek. Bu açı­dan bir fla­nör de sayı­la­bi­lir hatta. Bazen tüm gününü şeh­rin uzak kesim­le­rine kadar yap­tığı yürü­yüş­lerle geçi­ri­yor. O henüz bil­mi­yor ama biz okur­ken hemen fark edi­yo­ruz gele­cek­teki büyük eser­le­rini oluş­tu­ra­cak çakıl taş­la­rını top­la­dı­ğını.

Asi ve Kah­ra­man…

Sürekli soru­lar soran ve eleş­ti­rel bakan bilinci nede­niyle isyan­kâr bir genç Step­hen. Bu nedenle hem din hem de İrlanda mil­li­yet­çi­li­ğine mesa­feli ve öfkeli. Anne­si­nin tüm karşı çıkış­la­rına, top­lum­sal pas­lan­mış zin­cir­le­rin onu kont­rol altına alma giri­şim­le­rine ve kut­sala olan bakı­şın­dan dolayı dış­lan­ma­sına rağ­men yolun­dan vaz geç­meye hiç niyeti olma­yan bir isyan­kâr. Hiç sor­gu­la­ma­yan bağ­naz yapıya karşı yıkıcı. Üste­lik, bun­ları sürekli alaya ala­cak ve her­kesi küçüm­se­ye­cek kadar öfkeli ve yıkıcı. Evet, ukala ve ben­cil bir Step­hen kar­şı­mız­daki. Ama bu genç ada­mın bir yan­dan da çok bil­gili ve ente­lek­tüel oldu­ğunu görü­yo­ruz. Meta­fi­zik fel­sefe, moder­nizm, Aquino’lu Thomas’ın iyi ve yüce kav­ram­ları, tiyatro, şiir, sanat tarihi, este­tik gibi pek çok konuda bil­gisi olduğu kadar kendi fikri, söy­le­ye­cek sözü var. Bu kav­ram­ları uzun uza­dıya tar­tış­tığı ve kendi este­tik fel­se­fe­sini oluş­tur­duğu bölüm­ler yer alı­yor kitapta. Kkla­sik roman­dan çok deneme tadında fel­sefi ve sanat­sal görüş­le­rin anla­tı­nın içine yedi­ril­diği bir roma­nın -bir deneme-kur­maca diye­lim biz buna- deney­sel örneği sanki. Bu arada İngiltere’ye öfke­sini her daim taze tuta­rak mil­li­yet­çi­lik ate­şini körük­le­yen, moder­niz­min kıyı­sında kalıp teok­ra­tik yapı­dan kur­tu­la­ma­mış, dini gele­nek­lere körü körüne bağlı bir ülkeyle tanı­şı­yo­ruz. Ancak her ne kadar tutucu olsa da ken­di­sini bu denli eleş­ti­ren bir yazarı dış­la­ma­ya­cak ve el üstünde tuta­cak kadar aydın görüşlü olduğu ger­çe­ğini fark edi­yor, sanat adına umut­la­nı­yo­ruz.

Sadece İrlanda sokak­la­rında değil aynı zamanda Stephen’ın bey­ni­nin içinde, bilin­ci­nin dar yol­la­rında dola­şa­rak ilk genç­li­ğini yaşa­yan bir ada­mın geli­şi­mine tanık olu­yo­ruz. İki­lem­le­rini, içsel çatış­ma­la­rını, aşık olma­sını, aşkı red­det­me­sini, hayal kırık­lı­ğını, kıs­kanç­lı­ğını, umur­sa­maz­lı­ğını ve bazen de çare­siz­li­ğini onunla bera­ber yaşı­yo­ruz. Son­raki eser­le­rinde detaylı ele aldığı baba-oğul çekiş­mesi yerine anne ve kar­deş­le­rini odağa aldığı aile içi geri­lim­leri.

İnsan oku­duğu kitap­tan bir şehri, bir dönemi ve en çok da bir insanı tanı­mak­tan daha fazla ne ister ki.

Ama…

Ama gene de gele­ce­ğin aykırı kalemi Joyce’u arı­yor insa­nın göz­leri. O deha­nın ken­dini yara­ta­bil­mesi için geçen aşa­ma­ları öğren­mek güzel elbette ancak bilinç akı­şını ustaca kul­la­nan bir kalem yerine her detayı uzun betim­le­me­lerle anla­tan bir yazarla kar­şı­laş­mak biraz hayal kırık­lığı yara­tı­yor. O kadar ki bazen bir diya­lo­ğun ya da betim­le­me­nin çık­maz bir sokak olduğu his­sine kapı­lı­yor insan: Bura­dan nereye çıkı­lı­yor ve bu yolun amacı ne diye sor­du­ran bir kör sokak.

Wil­liam Troy’un dediği gibi bir yaza­rın aklın­daki her detayı ve teles­ko­pik ola­rak gör­düğü her man­za­rayı akta­ran kişi değil gerekli iliş­ki­leri kuran ve seçe­rek, ele­ye­rek, anlam­lan­dı­ra­rak anla­tan olma yolun­daki geli­şi­mini fark edi­yo­ruz.2 Bu geli­şim olma­saydı ne Ulys­ses ve de Dub­lin­li­ler yara­tı­la­bi­lirdi.

Keşke…

O alev­le­rin ara­sın­dan kita­bın başı da kur­tu­la­bil­seydi ve hatta hiç boş­luk olma­saydı. Ah keşke… Eli­mizde kalan kitap beşinci bölüm­den ve tam da bir cüm­le­nin orta yerin­den baş­lı­yor. Anla­tı­nın içine öylece düşü­ve­ri­yor okur. Beş ve on altıncı bölüm­le­rin arası tama­men kayıp ve anlatı boyunca bu şekilde kay­bo­lan bölüm­ler nede­niyle anlam boş­luk­la­rına düşü­yor­su­nuz. Anla­tı­nın zaten detay­larla dolu olması ve uzun tas­vir­le­rin göl­gesi nede­niyle bu anlam boş­luk­ları zaman zaman okuru tam bir kör nok­taya fır­la­ta­bi­li­yor. Romanda o kadar çok kişi­nin adı geçi­yor ve bu kişi­lik­ler ani­den ortaya çıkıp aynı şekilde bir­den­bire yok olu­yor ki bazen kişi­leri takip etmek­ten vaz­ge­çi­yor insan. Zaten yan kah­ra­man­la­rın çoğu Stephen’ın diya­lo­ğuna eşlik etmek üzere var olan birer dub­lör ola­rak eklem­len­miş anla­tıya ve adla­rı­nın ne olduğu hiç önemli değil âdeta.

Eğer…

Kitapta sıkça tar­tı­şı­lan fel­sefi konu­lar hak­kında ilgi­niz ve bil­gi­niz varsa daha çok anlam kaza­nı­yor anlatı. Özel­likle meta­fi­zik ve sko­las­tik fel­sefe, Aquino’lu Tho­mas, güzel-iyi-yüce kav­ram­ları, ada­let anla­yışı üze­rine oldukça etkin fikir­le­rini anlam­lan­dır­mak için bu konu­larda bir alt yapı iyi ola­cak­tır. Eğer benim gibi teolo­jik konu­lara aşina değil­se­niz ve Hris­ti­yan­lı­ğın doğuşu, Ciz­vit öğre­ti­leri, mez­hep­ler, hava­ri­ler gibi konu­larda bil­gi­niz yoksa bazı kısım­lar havada kalı­yor. Ancak Joyce’un este­tik ve ede­bi­yat, özel­likle de şiir üze­rine geliş­tir­diği kuram­lar ilgi çekici.

Eğer Joyce’un Sanat­çı­nın Mek­tup­ları adı altında der­le­nen mek­tup­la­rını okuma lis­te­nize ekler­se­niz kitapta anla­tı­lan­lar ber­rak­la­şı­yor.3 Mesela kitapta detaylı şekilde bah­set­tiği yazar Hen­rik Ibsen’e yaz­dığı mek­tupla kar­şı­laş­mak, hoş bir sürp­riz. Joyce’un kişi­liği ve kitap­la­rı­nın yazım süreç­leri da gene bu mek­tup­la­rın satır­la­rında gizli.

İyi ki…

Her ne kadar James Joyce için bir çırak­lık dönemi kitabı olsa da iyi ki Nora Bar­nacle Joyce ateş­ler­den kur­tar­mış Kah­ra­man Step­hen’ı. İyi ki Aylak Adam dili­mize kazan­dır­mış.

İyi ki oku­mu­şum.

İyi ki…

Kay­nakça

1 Her­bert Gor­man, James Joyce, New York, 1939

2 Step­hen Deda­lus, In The Rough, Wil­liam Troy, The New­York Times, 1945.

3 James Joyce, Sanat­çı­nın Mek­tup­ları, Notos Kitap, 2015.

Yuka­rı­daki fotoğ­raf: James Joyce ve torunu Step­hen.

(234)

Yorumlar