Home Hayat Gezi Kapalı Kutu, Kuzey Kore: "Otelden çıkmanız yasak."
Kapalı Kutu, Kuzey Kore: "Otelden çıkmanız yasak."

Kapalı Kutu, Kuzey Kore: "Otelden çıkmanız yasak."

804
0

Sular sel­ler kadar bol yasak lis­tesi sürüp gidi­yor. Ne de olsa dün­ya­nın tek “komü­nist” hane­danı burası. Kim İl Sung âdeta tanrı sta­tü­süne yük­sel­til­miş, her şeyi gören, bilen, asla yanıl­ma­yan Kuzey Kore’yi yok­tan var eden, dev­le­tin ve Parti’nin ölüm­süz lideri.

Ayşe Topbaş

Uçakta her­ke­sin göğ­sünde ulu lide­rin rozet­leri. Pyongyang’a iner­ken marş­lar çal­maya baş­lı­yor. Âdeta savaşa gider gibi­yiz.

Ter­mi­nal küçük, pek kala­ba­lık değil. Bir tez­gâhta içki, sigara satı­lı­yor. Bura­nın Duty Free’si bu kadar. Uçakta dol­dur­du­ğu­muz giriş form­la­rını tes­lim edip pasa­port kont­ro­lün­den geçi­yo­ruz. Sıra tele­fon­la­rı­mızı tes­lim etmeye geli­yor. Ülkeye tele­fon sok­mak yasak. Koca­man siyah bez bir tor­baya konup ağzını sıkıca bağ­lı­yor­lar.

Hava­ala­nı­nın kapı­sında bizi reh­ber­le­ri­miz kar­şı­lı­yor. Üç reh­be­ri­miz var, ikisi kadın. Lee en aktif ve sevimli olanı, yol­cu­larla ile­ti­şim­den o sorumlu. Diğer iki­si­nin var­lık nedeni muh­te­me­len bizi denet­le­mek .

Ken­di­le­rini tanı­tıp Kuzey Kore’yle ilgili bir­kaç bilgi ver­dik­ten sonra uyul­ması gere­ken kural­ları üze­ri­mize boca etmeye baş­lı­yor­lar.

Lee almış mik­ro­fonu eline kural­ları sıra­lı­yor.

Önce­likle Ulu lide­ri­miz Kim İl Sung ve şu an baş­ka­nı­mız olan oğlu Kim Jong İl’e saygı gös­ter­me­niz gere­ki­yor. Resim­le­ri­nin, hey­kel­le­ri­nin kar­şı­sında say­gılı bir biçimde duru­şu­nuz olmalı, yük­sek sesle konuş­mak yasak! Lide­ri­mi­zin res­mi­nin bulun­duğu bir kitabı ya da gaze­teyi asla yere koy­ma­ma­lı­sı­nız, kıvır­ma­ma­lı­sı­nız. Sadece prog­ramda belir­ti­len yer­leri göre­ce­ğiz. Fotoğ­raf sadece bizim gös­ter­di­ği­miz yer­lerde çeke­bi­lir­si­niz. Oto­büs­ten indi­ği­nizde yerel halk­tan biriyle konuş­ma­nız yasak. Tur prog­ramı bit­ti­ğinde otel­den çık­ma­nız yasak.’”

Diğer­leri kolay da en çok otel­den çıka­ma­mak ve halk­tan biriyle konu­şa­ma­mak koyu­yor bana. Sular sel­ler kadar bol yasak­lar lis­tesi sürüp gidi­yor. Ne de olsa dün­ya­nın tek “komü­nist” hane­danı burası. Kim İl Sung âdeta tanrı sta­tü­süne yük­sel­til­miş, her şeyi gören, bilen, asla yanıl­ma­yan Kuzey Kore’yi yok­tan var eden, dev­le­tin ve Parti’nin ölüm­süz lideri. Ülkeyi kırk dört yıl idare edi­yor. 1994’te ölü­mün­den sonra da söy­lem­leri, devasa hey­kel­leri ve anıt meza­rında mum­ya­lan­mış haliyle günü­müzde hâla ülke­nin baş­kanı.

Kim İl Sung ve oğlu Kim Jong İl’in hey­kel­leri, port­re­leri ve pro­pa­gan­da­ları eşli­ğinde Kuzey Kore mace­rası baş­lı­yor.

Otel şeh­rin mer­ke­zine yakın, küçük bir adada. Odam otuz beşinci katta. Oda­lar otuz yıl önce­si­nin stan­dart oda­ları. Ancak hiç­bir şey çalış­mı­yor elekt­rikli eşya namına ne varsa. Buz­do­labı, tele­viz­yon, klima. Hepsi birer süs eşyası. Oda çok hava­sız. Ağır bir koku. Camı açı­yo­rum, Nemli bir sıcak hava dolu­yor içeri. Daha da ağır­laş­tı­rı­yor durumu. Dört gece bu odada kala­ca­ğımı ve üste­lik de gece­leri dışarı çıka­ma­ya­ca­ğımı düşü­nünce mora­lim bozu­lu­yor. Tek güzel şey man­zara, Tedong Nehri’nin üze­rin­deki gün batımı.

Aşağı ini­yo­rum. Akşam yeme­ğinde pirinç ve yanında minik tas­larda çeşitli seb­ze­ler ser­vis edi­li­yor. Yemek­ten sonra bah­çede yürü­meye baş­lı­yo­rum.

Çıkış kapı­sına yak­la­şır­ken koşa­rak biri geli­yor ardım­dan.

Bura­lara kadar gel­me­niz yasak, geri dönün.”

Kös kös dönü­yo­rum. Yemek­ten sonra odaya çık­mak yerine bah­çede ayakta diki­lip soh­bet edi­yo­ruz üç beş kişi. Ayak­ta­yız çünkü otu­ra­cak bir yer yok. Yere de otur­mak müm­kün değil, karan­lıkta kur­ba­ğa­lar hop­lu­yor. Odaya çık­tı­ğımda beyaz bırak­tı­ğım yas­tık­la­rın sim­si­yah oldu­ğunu görü­yo­rum. Açık bırak­tı­ğım pen­ce­re­den dolu­şan sinek­le­rin isti­lası, yas­tık­ları cam­dan aşağı sil­ke­le­yip duru­yo­rum.

Reh­be­ri­miz bir gün önce­den düz­gün giyin­me­mizi sıkı sıkı tem­bih­li­yor. San­da­let filan yasak. Ulu önde­rin huzu­runa çık­maya yara­şır biçimde kapalı ayak­ka­bı­lar, uzun kollu göm­lek­ler giyi­le­cek. Buy­ruk­ları yerine geti­rip, usu­lünce hazır­lan­dık­tan sonra büyük lide­rin anıt mezarı Kumsusan’a git­mek için hazı­rız. Ne varsa oto­büste bırak­ma­mız, yanı­mıza sadece cüz­dan ve fotoğ­raf maki­ne­mizi alma­mız söy­le­ni­yor. Fotoğ­raf çek­mek içe­ride yasak elbette, sadece bah­çede izin var. Cep­lerde her­hangi bir şey, göz­lük dahil bulun­dur­mak yasak.

Önce mey­danda sıraya dizil­miş bir halde yirmi dakika bek­le­ti­li­yo­ruz.

Birey­sel ziya­ret yasak, o yüz­den Kore­li­ler de grup­lar halinde bek­li­yor. Hava alan­la­rında bulu­nan tarzda sıkı bir güven­lik­ten geçe­rek maki­ne­le­ri­mizi bıra­kı­yo­ruz. Yürü­yen mer­di­ven ve bant­larla üç beş dakika süren ses­siz bir yol­cu­luk­tan sonra, dört kişi­lik grup­lar halinde iler­le­me­miz için komut veri­li­yor. Çıt çıkar­ma­dan ve sırayı boz­ma­dan yürü­me­miz gere­ki­yor. Sıra ayak­ka­bı­la­rı­mı­zın toz­la­rı­nın koca­man bir maki­neyle alın­ma­sına geli­yor. Bir başka makine de üze­ri­mizde bulu­nan olası toz­ları püs­kür­tü­yor, bu aşa­mayı da geçince her biri­mize birer cihaz ve kulak­lık veri­li­yor. Sesin kur­gu­lan­mış dra­ma­tik­li­ğin­den ken­dimi söy­le­nen­lere vere­mi­yo­rum bir türlü. Biz­deki müsa­me­re­lere ben­zi­yor. Dinî ya da kimi iddi­ası bol, viz­yonu az poli­ti­ka­cı­la­rın hâkim olduğu top­lan­tı­la­rında oku­nan mesajı bol şiir­ler gibi. Alça­lıp yük­se­len, yer yer ağla­ya­cak gibi olan, ara sıra çığırt­kan­la­şan bir ses tonu. Dik­ta­tör sesi. Başım önümde, görevi sonuna kadar tamam­la­dık­tan sonra kulak­lığı tes­lim edi­yo­rum.

Hedefe varı­yo­ruz. Kim’in mozo­lesi burada. Ola­bil­di­ğince ciddi bir yüz ifa­desi iliş­ti­ri­yo­ruz surat­la­rı­mıza. Büyük lider yük­sek tavanlı, koca­man bir oda­nın orta­sında, cam bir dik­dört­ge­nin içinde yatı­yor. Üze­rinde takım elbi­sesi. Ebedi uyku­sunda teni canlı gibi görü­nü­yor. Dört kişi dört bir yan­dan beli­mize kadar eği­le­rek selam ver­meye geli­yor sıra. Sağın­dan, solun­dan, başın­dan, aya­ğın­dan selam veri­yo­ruz huşu içinde eği­le­rek. Ulu öndere son göre­vi­mizi de böy­lece tamam­la­dık­tan sonra yürü­yen bant­la­rı­mıza binip büyük bir ses­siz­likle hey­betli mer­mer duvar­la­rın ara­sın­dan geçe­rek geri dönü­yo­ruz.

Sıra anıt meza­rın bah­çe­sine geli­yor. Burada fotoğ­raf çek­mek ser­best.

Çok şükür sigara içmek de. Yerel halk, kadın­lar yer­lere kadar ren­gâ­renk giy­si­leri, erkek­ler takım elbi­se­leri ya da üni­for­ma­ları içinde fotoğ­raf çek­ti­ri­yor­lar küme­ler halinde. Laci­vert beyaz for­malı kız gru­bu­nun orta­sında duran hoca­ları yer­lere kadar uza­nan kır­mızı elbi­se­siyle poz veri­yor. Üni­for­malı asker kadın­lar geçi­yor. Yüz­le­rinde bez­gin, aksi bir ifade. Kore bay­rağı dal­ga­la­nı­yor bina­nın üstünde. Elbette her­ke­sin göğ­sünde ulu önde­rin rozeti. Yol­cu­luk boyunca rozet­siz dola­şan tek Kuzey Koreli dahi gör­me­dim zaten.

Ülke­nin medarı ifti­harı sayı­lan yer­le­rin­den biri olan Pyong­yang met­ro­suna götü­rü­lü­yo­ruz. Mer­di­ven­ler­den inince duvar­larda moza­ik­ler, resim­ler, koca­man sal­la­nan avi­ze­lerle devasa bir istas­yonla kar­şı­la­şı­yo­ruz. Mos­kova met­rosu hava­sında.

Met­roya bin­me­mizle inme­miz bir olu­yor. Tur bir son­raki istas­yonda son bulu­yor. Gör­me­mize izin veri­len tek istas­yon.

Bir süre sonra alı­şı­yo­rum ortama. Boğucu bir top­lantı salo­nunda beni hiç mi hiç ilgi­len­dir­me­yen baraj­larla ilgili bir filmi fazla zor­lan­ma­dan sey­re­di­yo­rum. Tedong neh­ri­nin tenha kıyı­sında, çocuk­lar için yapı­lan saray­larda, orak, çekiç ve kale­min bulun­duğu koca­man bir hey­ke­lin önünde, düş­man­lar­dan kur­tul­ma­nın mut­lu­lu­ğuyla yapı­lan zafer takında, insa­nın ken­di­si­nin efen­disi olması fel­se­fe­sini sim­ge­le­yen, gök­de­len­leri mis­liyle geçip gök­yü­züne doğru yol alan Judge anı­tı­nın kar­şı­sında vakit geçi­ri­yo­rum. Akşam­ları sokağa çıkma umu­dunu da kes­ti­ğim­den çar­şaf yerine sinek ve sıcakla örtülü yata­ğımda mışıl mışıl uyu­yo­rum. Tüm bu mekân­larda ayrıca film pla­to­la­rında, askeri böl­ge­lerde, ağaç­lar­dan çok hey­kel­le­rin bulun­duğu park­larda, ara­ba­la­rın tek tük görün­düğü geniş yol­larda, bir­kaç kişi­nin oku­duğu ıssız kütüp­ha­nede, savaş araç­la­rın­dan fazla pek de bir şey olma­yan müze­le­rinde tek yaptığımız,kült lider­le­rin eşi ben­zeri bulun­ma­yan hikâ­ye­le­rini ses­sizce din­le­mek.

Gezi­mi­zin tek­düze gidi­şa­tında ola­ğa­nüstü bir gös­teri ezber bozu­yor. Ari­rang. Yüz bin kişi­nin ger­çek­leş­tir­diği per­for­mansta Kore’nin tarihi ina­nıl­maz bir gör­selle anla­tı­lı­yor. Sadece yirmi bin kişi, fonda geçen tab­loda yer alı­yor. Gös­te­riyi ger­çek­leş­ti­ren­ler sadece pro­fes­yo­nel dans­çı­lar değil. Özel eği­timli asker­ler, öğren­ci­ler ve her yaş­tan çocuk­lar da bu show’da yer alı­yor. Ülke­nin gurur kay­nağı gös­teri her yıl ağus­tos ayı­nın son gün­le­rinde 1 Mayıs stad­yu­munda yapı­lı­yor.

Ardı arkası kesil­me­yen ina­nıl­maz görün­tü­ler. Yanımda Ou otu­ru­yor. Ben aptalca bir unut­kan­lıkla odada bırak­tı­ğım hafıza kart­ları yüzün­den çek­ti­ğim her kötü sah­neyi sile­rek fotoğ­raf için yer açar­ken o da kula­ğıma eğil­miş bana her gelen sah­ne­nin hika­ye­sini anla­tı­yor. Savaş­lar, yıkım­lar gırla gidi­yor.

Sonra ülke­nin üze­rine güneş doğu­yor. Kim İl Sung geli­yor ve her şey deği­şi­yor.”

Sah­nede güne­şin orta­sında ulu lider beli­ri­yor. Fotoğ­raf yerine video çek­meye baş­la­dı­ğımda Ou uya­rı­yor. “Yasak.”

Vide­oyu dur­du­ru­yo­rum, ben fotoğ­raf çek­meye, o anlat­maya devam edi­yor.

Ari­rang gös­te­ri­si­nin ardın­dan ayak­la­rım yer­den kesil­miş odama döner­ken aca­yip bir man­za­rayla kar­şı­la­şı­yo­rum. Uzun kori­dor boyunca iler­ler­ken nere­deyse bütün oda­la­rın kapı­ları ardına kadar açık. Her birinde iç çama­şır­la­rıyla tele­viz­yon izle­yen bir adam. Bazı­ları oda­dan odaya bağı­rı­yor arka­da­şına, bir şey­ler söy­lü­yor. Oda­lar fırın gibi sıcak oldu­ğun­dan cam­ları kapı­ları açıp çıp­lak otur­makla bul­muş­lar çareyi.

Bu kapalı kutu­dan, dün­ya­nın en izole ülke­sin­den geri dön­dük­ten bir­kaç ay sonra, bir ara­lık sabahı Kim Jong İl’in öldü­ğünü oku­yo­rum. Kader gülen yüzünü gös­ter­miş, ulu lider biz ora­day­ken ölmeye kal­kış­ma­mıştı. Yoksa o karam­bolde muh­te­me­len otel­den çıkart­maz­lardı bizi, ne Ari­rang kalırdı, ne diğer gör­dü­ğü­müz yer­ler.

(804)

Yorumlar