Home Kültür Sanat Edebiyat Kazuo Ishiguro: "Yazmaya oturuyor ve düşünüyorsunuz, realistim ama sanırım aynı zamanda absurdist."
Kazuo Ishiguro: "Yazmaya oturuyor ve düşünüyorsunuz, realistim ama sanırım aynı zamanda absurdist."

Kazuo Ishiguro: "Yazmaya oturuyor ve düşünüyorsunuz, realistim ama sanırım aynı zamanda absurdist."

394
0

Çocuk­ken çok oku­ma­dı­ğım­dan, sağ­lam bir yapıya ihti­ya­cım vardı. Char­lotte Brontë’den Vil­lette ve Jane Eyre; Dostoyevski’nin dört büyük romanı, Çehov’un kısa öykü­leri, Tolstoy’un Savaş ve Barış’ı. Kas­vetli Ev. Ve Altı Jane Aus­ten roma­mı­mım en az beşi. Bun­ları oku­duy­sa­nız, çok sağ­lam bir teme­li­niz var demek­tir. Ve Platon’dan da hoş­la­nı­rım.

Susannah Hunnewell

Gün­den Kalan­lar’ı bir uşa­ğın mükem­mel sesiyle yazan ada­mın ken­disi oldukça nazik. Londra Gol­ders Green’deki evi­nin kapı­sında beni kar­şı­la­dık­tan hemen sonra çay yap­mayı öner­me­sine rağ­men dola­bında bulu­nan seçe­nek­ler ara­sında karar­sız kal­ma­sına daya­na­rak onun düzenli bir öğle­den sonra Assam çayı tüke­ti­cisi olma­dı­ğına kanaat getir­dim. İkinci ziya­re­tim­deyse çayla ilgili her şey, gay­ri­resmi şekilde ortaya çıka­rıl­mıştı. Sabırla yaşa­mına iliş­kin ayrın­tı­ları anlat­maya baş­ladı. Kendi genç­li­ğin­den mem­nun ve ona karşı sürekli bir hoş­görü için­deydi. Bil­hassa gitar çalan ve nok­ta­lama işa­ret­le­riyle ayrıl­mış ruhani ifa­de­ler barın­dı­ran yazı­lar yazan hippi dönem­le­rine karşı. “Bu, pro­fe­sör­ler tara­fın­dan teş­vik edildi” diye tek­rar­ladı. “Afrika’dan gelen ve oldukça muha­fa­za­kâr olan bir öğre­tim üyesi hari­cinde. Fakat o, faz­la­sıyla kibardı. Mr. Ishi­guro, derdi, üslu­bu­nuzda bir sıkıntı var. Bunu sınavda tek­rar­la­ma­nız halinde size tat­min edici olmak­tan uzak bir not ver­mek duru­munda kala­ca­ğım.”

Kazuo Ishi­guro, 1954 yılında Nagasaki’de doğdu ve beş yaşın­day­ken ailesi ile bera­ber güney İngiltere’nin Guild­forf isimli ufak kasa­ba­sına taşındı. Yirmi dokuz yıl boyunca Japonya’ya dön­medi. (Japon­ca­sı­nın ber­bat oldu­ğunu söy­lü­yor) Yirmi yedi yaşında, Nagasaki’de geçen ve övgüyle kar­şı­la­nan ilk romanı, Uzak Tepe­ler (1982) yayım­landı. İkinci romanı Deği­şen Dün­yada Bir Sanatçı (1986), İngiltere’nin en pres­tijli ödülü olan Whi­teb­read ödü­lünü kazandı. Ve üçüncü romanı, Gün­den Kalan­lar (1989) ile ulus­lar­la­rası ününü pekiş­tirdi. İngi­lizce ver­si­yonu, bir mil­yon­dan fazla satıldı, Booker Ödü­lünü kazandı ve Merc­hant Ivory pro­dük­si­yon şir­keti tara­fın­dan, baş­rolde Ant­hony Hop­kins, Ruth Pra­wer Jhab­vala tara­fın­dan yazı­lan senar­yoyla beyaz per­deye uyar­landı. (Ishi­guro, Harold Pin­ter tara­fın­dan yazıl­mış olan önceki senar­yo­nun öne çıkan özel­li­ğini, “mut­fakta dönen tez­gah­lar,” ola­rak anım­sı­yor.) Ishi­guro İngi­liz Kra­li­yet Nişa­nına layık görüldü ve port­resi bir süre 10 Dow­ning St. de asılı kaldı. Mey­dan oku­yan kut­sama, bir son­raki romanı Avu­na­ma­yan­lar (1995) ile oku­yu­cu­la­rını şaşırttı. Bilinç akışı gibi görü­nen beş yüz­den fazla sayfa. Şaş­kına dönen bazı eleş­tir­men­ler acı­ma­sızca sal­dır­dı­lar; James Wood, “kötü­lükte kendi kate­go­ri­sini icat etti” diye yazdı. Fakat Anita Brookner’ın da dahil olduğu öteki eleş­tir­men­ler, Ishiguro’yu savun­muş ve Anita Bro­ok­ner, baş­lan­gıç­taki tered­düt­le­rini yenip romanı, “Kesin­likle bir baş­ya­pıt” ola­rak nite­len­dir­miş­tir. Kabul gören iki­den fazla roma­nın –Öksüz­lü­ğü­müz (2000), Beni Asla Bırakma (2005)– yazarı olan Ishi­guro, senaryo ve tele­viz­yon oyun­ları yaz­dığı gibi en son Jazz şan­tözü Sta­cey Kent için şarkı sözü bes­te­le­miş­tir. Ortak hazır­la­mış olduk­ları CD, Bre­ak­fast on the Mor­ning Tram, Fransa’da en çok satan albüm olmuş­tur.

Ishiguro’nun, resmi sos­yal hiz­met görev­lisi olan karısı Lorna ve on altı yaşın­daki kız­ları Naomi ile bera­ber yaşa­dık­ları, dış cep­hesi beyaz alçıyla kap­lan­mış keyifli evle­rinde, pırıl pırıl üç elektro gitar ve tek­no­loji hari­kası bir ses sis­temi mev­cut. Üst katta yer alan, Ishiguro’nun yazar­ken kul­lan­dığı küçük ofis, özel ola­rak tasar­lan­mış. Yer­den tavana kadar odayı kap­la­yan ve kayın ağa­cın­dan yapı­lan kübik raf­lara, renk kod­la­rına göre dos­ya­lar düz­günce istif­len­miş. Roman­la­rı­nın Lehçe, İtal­yanca, Malayca ve öteki dil­ler­deki çevi­ri­leri tek sıra halinde yer­leş­ti­ril­miş.

Susan­nah Hun­ne­well: İlk andan iti­ba­ren ede­bi­ya­tı­nızla başarı kazan­dı­nız – peki genç­li­ği­niz­den kalan ve hiç yayım­lan­ma­mış yazı­la­rı­nız mev­cut mu?

Kazuo Ishi­guro: Üni­ver­site bit­tik­ten sonra Londra’nın batı­sında, evsiz­lerle çalı­şı­yor­dum o esnada yarım saat­lik bir radyo oyunu yaz­dım ve BBC’ye gön­der­dim. Red­de­dil­mişti ama cesa­ret veren bir yanıt almış­tım. Tat­sız bir tec­rü­beydi ama zaten baş­ka­la­rı­nın gör­dük­le­rinde ne düşü­ne­ce­ğini umar­sa­ma­dı­ğım bir juve­ni­li­anın ilk kıs­mıydı. İsmi “Pota­toes and Lovers” idi. Metinde “pota­toes” keli­me­sini, “pota­tos” ola­rak yaz­mış­tım ve nüsha, bu şekilde git­mişti. Oyun, fish-and-chips kafede çalı­şan ve ağır biçimde şaşı olan iki gençle ilgi­liydi.

Bir­bi­rine âşık olan bu genç­ler, şaşı olduk­ları ger­çe­ğini asla kabul­len­mez­ler. Bu durum, iki­si­nin ara­sında, bahsi geç­me­yen bir mese­le­dir. Öykü­nün biti­minde, anla­tı­cı­nın bir aile­nin sahil­deki iske­le­den ona doğru yak­laş­makta oldu­ğunu gör­düğü tuhaf rüya­dan sonra evlen­me­meye karar verir­ler. Ebe­veyn­ler şaşı­dır, çocuk­lar şaşı­dır, köpek şaşı­dır ve adam, şöyle der, Pekâlâ, evlen­me­ye­ce­ğiz.

SH: Sizi, bu öyküyü yaz­maya sevk eden şey neydi?

KI: Kari­ye­ri­min nasıl ola­ca­ğını düşün­meye baş­la­dı­ğım zaman­lardı. Bir müzis­yen ola­rak başa­rı­sız olmuş­tum. Müzik piya­sa­sın­dan bir çok insanla görüşme yap­mış ve sani­ye­ler içinde, bu iş olmaz ada­mım, dene­rek geri çev­ril­miş­tim. Niha­ye­tinde bir radyo oyunu dene­ye­bi­le­ce­ğimi düşün­düm.

Ardın­dan, nere­deyse kazara, East Ang­lia Universitesi’nde Mal­colm Brad­bury tara­fın­dan veri­len yara­tıcı yazar­lık yük­sek lisans prog­ra­mına ait küçük bir ilanla kar­şı­laş­tım. Günü­müzde tanı­nan bir prog­ram ancak o zaman­lar hem gülünçtü hem de feci dere­cede Ame­ri­kan­vari bir fikirdi. Aka­binde, yeterli baş­vuru olma­dı­ğın­dan dolayı ders­le­rin bir önceki yıl yapıl­ma­dı­ğını keş­fet­tim. Söy­le­nene göre, Ian McE­wan bu işi on yıl önce yap­mıştı. Bu nok­tada Ian McEwan’ın, en heye­can verici genç yazar oldu­ğunu düşü­nü­yor­dum. Fakat prog­ra­mın benim için asıl cazi­besi, bir yıl­lı­ğına da olsa üni­ver­si­teye döne­bil­mek ve mas­raf­la­rın hükü­met tara­fın­dan kar­şı­lan­ma­sıydı. Üste­lik baş­vuru için gere­ken tek şey, otuz say­fa­lık kur­gu­sal bir metin sun­maktı. Yaz­dı­ğım radyo oyu­nunu, müra­caat for­muyla bera­ber Mal­colm Bradbury’e gön­der­dim.

Kabul edil­di­ğimde kıs­men de olsa şaş­kın­dım çünkü her şey bir anda ger­çek haline gel­mişti. Söz konusu yazar­la­rın, yaz­dık­la­rımı mer­cek altına alıp ince­le­ye­ce­ğini ve bunun da hayli utanç verici ola­ca­ğını düşü­nü­yor­dum.

Ken­dime yaz­mayı öğret­mek zorun­day­dım. Birisi bana, Cornwall’de bulu­nan ve önce­leri uyuş­tu­rucu bağım­lı­ları için reha­bi­li­tas­yon mer­kezi görevi gören, kira­lık bir çift­lik evin­den bah­set­mişti, ara­dım ve bir aylı­ğına bir yere ihti­ya­cım oldu­ğunu söy­le­dim. 1979 yazında yap­tı­ğım buydu. İlk kez kısa bir öykü­nün yapısı üze­rinde düşü­nü­yor­dum. Öyküyü nasıl anlat­tı­ğı­nız, anla­tı­cı­nın bakış açısı gibi bir takım mese­le­leri çöze­bil­mek için epey vakit har­ca­dım. Niha­ye­tinde gös­te­re­bi­le­ce­ğim iki öyküm vardı ve haliyle ken­dimi daha güvende his­se­di­yor­dum.

SH: Japonya hak­kında ilk kez, East Ang­lia Üniversitesi’nde geçir­di­ği­niz bir yıl boyunca mı yaz­dı­nız?

KI: Evet. Hayal gücü­mün, etra­fım­daki mev­cut dün­ya­dan uzak­laş­tı­ğımda can­lan­dı­ğını keş­fet­tim. Kısa bir öyküye baş­la­mayı dene­di­ğimde: “Cam­den Kasa­bası metro istas­yo­nun­dan çıkıp McDonald’s a git­tim, üni­ver­si­te­den arka­da­şım Harry ora­daydı.” Yaza­ca­ğım bir son­raki cüm­leyi düşü­ne­mi­yor­dum. Hal­buki Japonya hak­kında yaz­dı­ğımda, kilit açıldı. Sınıfa getir­di­ğim öykü­ler­den biri Nagasaki’de geçi­yor ve atom bom­ba­sı­nın düş­tüğü vakit­lerde genç bir kadı­nın bakış açı­sın­dan anla­tı­lı­yordu. Öğrenci arka­daş­la­rım­dan muaz­zam bir des­tek almış­tım. Hepsi, yaz­dı­ğım Japon öykü­sü­nün heye­can verici ve benim de yaz­makta epey başa­rılı oldu­ğumu söy­le­miş­lerdi. Ardın­dan Faber’den bir kabul mek­tubu aldım. Yayı­ne­vi­nin iyi bir geç­mişi vardı ve öykü­le­rim­den üçü, baş­lan­gıç seri­sinde yayın­lan­mak üzere seçil­mişti. Tom Stop­pard ve Ted Hughes’in bu şekilde keş­fe­dil­di­ğini bili­yor­dum.

Kazuo Ishi­guro ve Neil Gaiman.

SH: Uzak Tepe­ler’i bu sıra­lar mı yaz­maya baş­la­dı­nız?

KI: Evet ve Faber’den Robert McCrum’un ilk avan­sımı ver­mesi saye­sinde biti­re­bil­dim. Cor­nish Kasabası’nda geçen bir öyküye baş­la­mış­tım. Öykü, geç­mişi hayli karan­lık genç bir kadın ve kadı­nın akli den­gesi bozuk bir çocu­ğuyla ilgi­liydi. Niye­tim, kadın karak­te­rin yaşa­dığı iki­lemi ortaya ser­mekti, kadın, “Bu adama âşı­ğım, çocuk baş bela­sın­dan başka bir şey değil” ile “ken­dimi çocuğa ada­ya­ca­ğım” demek ara­sında fikir değiş­tir­me­liydi. Evsiz­lerle çalış­tı­ğım esnada bunun gibi çok sayıda insanla kar­şı­laş­mış­tım. Sınıf arka­daş­la­rım, Nagasaki’de geçen öyküme, o kadar müt­hiş tepki ver­miş­lerdi ki, dön­düm ve Cornwall’de geçen öyküyü tek­rar göz­den geçir­dim. Fakat bu öykü­nün Japonya üze­rin­den akta­rıl­ması halinde, dar görüşlü ve küçük görü­nen her şey, öyküye akse­de­cekti.

SH: Beş yaşın­dan iti­ba­ren Japonya’ya hiç dön­me­di­niz ancak aile­niz, tipik bir Japon aile­si­nin özel­lik­le­rini taşı­yor muydu?

KI: Annem kendi nes­lin­den bir Japon hanı­me­fen­di­si­nin tüm özel­lik­le­rini taşı­yordu. Bu günün stan­dart­la­rına göre görgü kural­la­rına sahipti ve femi­nizm öncesi Japon­lar­dandı. Eski Japon film­le­rini izle­di­ğimde, çoğu kadı­nın aynen annem gibi konuş­tu­ğunu ve dav­ran­dı­ğını fark edi­yo­rum. Japon kadın­ları, gele­nek­sel ola­rak erkek­le­rin kul­lan­dı­ğın­dan kıs­men farklı, resmi bir lisan kul­la­nırdı. Günü­müz­deyse bu, iyice karış­mış durumda. Annem sek­sen­lerde Japonya’yı ziya­ret etmiş ve o dönem, genç kız­la­rın erkek lisanı kul­lan­ma­sı­nın onu şaşırt­tı­ğını söy­le­mişti.

Atom bom­bası atıl­dı­ğında Nagasaki’deymiş. Yeni yet­me­li­ği­nin son­ları. Yaşa­dığı ev bir hayli zarar gör­müş ama hasa­rın büyük­lü­ğünü ancak yağ­mur yağıp çatı kasır­gada kal­mış­ça­sına her tara­fın­dan akıt­maya baş­la­yınca fark etmiş­ler. Aslında, bomba atıl­dı­ğında ailede tek yara­la­nan, uçan bir enkaz par­ça­sı­nın isa­bet ettiği annem­miş ve aile­nin kalan fert­leri –dört kar­deş ve ebe­veyn­ler– yar­dım etmek ama­cıyla şeh­rin diğer kısım­la­rına git­ti­ğinde, o, iyi­le­şe­bil­mek için evde kal­mış. Savaşı düşün­dü­ğünde, onu en çok kor­ku­tan şeyin, atom bom­bası olma­dı­ğını söy­ler ve çalış­tığı fab­ri­ka­nın sığı­na­ğın­dan, o sığı­nakta bom­ba­lar üst­le­rine yağar­ken karan­lıkta sıraya dizi­lip ölmek üzere olduk­la­rını düşün­dük­le­rin­den söz ederdi.

Babam, Şangay’da büyü­düğü için tipik bir Japon değildi. Çin­li­lere has karak­te­ris­tiği, kötü bir şey oldu­ğunda dahi onu gülüm­se­tirdi.

SH: Aile­niz niçin İngiltere’ye taşındı?

KI: İlk başta, kısa bir gezi olması plan­lan­mıştı. Babam okya­nus bilim­ciydi ve İngi­liz Ulu­sal Okya­nus Araş­tırma Ens­ti­tüsü baş­kanı tara­fın­dan, okya­nus dal­ga­la­rı­nın gel-git hare­ket­leri ile ilgili kendi yap­mış olduğu bir ica­dın takibi için İngiltere’ye davet edil­mişti. Ne oldu­ğunu tam ola­rak asla keş­fe­de­me­dim. Ulu­sal Okya­nus Araş­tırma Ens­ti­tüsü soğuk savaş zama­nında kurul­du­ğun­dan orada yapı­lan­larla ilgili her daim bir giz­li­lik havası vardı. Babam, orman­lık ara­zi­nin orta­sına inşa edil­miş bu yere gitti ve onun yanına ziya­ret mak­sa­dıyla sadece bir kez uğra­dım.

SH: Taşın­mayla ilgili ne his­set­miş­ti­niz?

KI: Anla­mını kav­ra­dı­ğımı düşün­mü­yo­rum. Büyük­ba­bam ve ben, Nagasaki’de büyük bir mağa­za­day­dık. Oraya git­me­mi­zin sebebi, üze­rinde tavuk resmi olan bir tabe­laya ateş edip doğru kısmı vur­du­ğu­nuzda yumurta düşü­ren hayli büyük bir oyun­cağı almaktı. O oyun­cağı almama izin ver­me­miş­lerdi ve beni asıl hayal kırık­lı­ğına uğra­tan da buydu. Yol­cu­luk, BOAC jetiyle üç gün sürdü. Kol­tukta uyu­maya çalış­tı­ğımı, etrafta dola­nan insan­la­rın üzüm suyu getir­di­ğini ve uçak ne zaman yakıt almak için dursa beni uyan­dır­dık­la­rını anım­sı­yo­rum. Bir kez daha uçağa bin­di­ğimde on dokuz yaşın­day­dım.

Her şeye rağ­men İngil­tere de mut­suz oldu­ğumu hatır­la­mı­yo­rum. Yaşım daha büyük olsaydı, sanı­rım çok daha zor olurdu. Aynı şekilde, hiç ders alma­mama rağ­men lisanla cebel­leş­ti­ğimi de aım­sa­mı­yo­rum. İngilizce’nin büyük bir kıs­mını, izle­meyi sev­di­ğim kov­boy film­le­riyle tele­viz­yon dizi­le­rin­den öğren­dim. Favo­rim, Robert Ful­ler ve John Smith’in rol aldığı Lara­mie idi. Aynı zamanda Japonya’da da ünlü olan The Lone Ranger’ı izler­dim. Bu kov­boy­ları ide­alize etmiş­tim. “Evet” yerine “hiç şüp­hen olma­sın” der­lerdi. Ve öğret­me­nim sorardı, Kazuo, “hiç şüp­hen olma­sın” ile neyi kast etmek iste­din? Lone Ranger’ın konuşma tar­zı­nın, öğret­me­nin konuşma tar­zın­dan farklı oldu­ğunu anla­ma­lıy­dım.

Annem, çar­mıha geril­miş, kana­yan ada­mın sadist tas­vir­leri kar­şı­sında şaş­kına dön­müştü. Üste­lik bu tas­vir­ler çocuk­lara gös­te­ri­li­yordu. Bu durumu Japon­la­rın bakış açı­sın­dan hatta Mars­lı­la­rın bakış açı­sın­dan bile değer­len­dir­se­niz, her halü­kârda bar­bar­caydı.

SH: Guild­ford hak­kında ne düşün­müş­tü­nüz?

KI: Pas­kalya Zama­nında gel­miş­tik ve annem, çar­mıha geril­miş, kana­yan ada­mın sadist tas­vir­leri kar­şı­sında şaş­kına dön­müştü. Üste­lik bu tas­vir­ler çocuk­lara gös­te­ri­li­yordu. Bu durumu Japon­la­rın bakış açı­sın­dan hatta Mars­lı­la­rın bakış açı­sın­dan bile değer­len­dir­se­niz, her halü­kârda bar­bar­caydı. Ailem Hris­ti­yan değildi. İsa Mesih’in tanrı oldu­ğuna inan­mı­yor­lardı. Ancak bu konuda oldukça nazik­ti­ler, misa­firi oldu­ğu­nuz garip bir kabi­le­nin gele­nek­le­rine saygı duy­mak gibi bir şeydi.

Guil­ford benim için tama­men farklı bir yerdi. Taş­raydı, yalındı, tek renk­liydi – yeşil. Ve oyun­cak yoktu. Japonya’da her şey, görün­tü­le­riyle bile baş­dön­dü­rür, bilir­si­niz, kab­lo­lar her yer­de­dir. Guild­ford ise sakindi. Don­durma almak için Molly Teyze isminde bir İngi­liz hanı­me­fen­di­siyle dük­kâna gir­di­ği­mizi hatır­lı­yo­rum. Böyle bir dük­kân hiç gör­me­miş­tim. İçe­ride bir kişi vardı ve tez­gâ­ahın ardında diki­li­yordu, içe­risi o kadar boş. Ve iki katlı oto­büs­ler. İlk bir­kaç gün boyunca bun­lar­dan birine bin­meye devam etti­ğimi hatı­lı­yo­rum, heye­can veri­ciydi. Dar sokak­larda bu oto­büs­ler­den biriyle dolaş­tı­ğı­nızda ken­di­nizi, çitin üze­rinde sey­re­di­yor­muş gibi his­se­der­di­niz. Bununla kir­pi­ler ara­sında bağ­lantı kur­du­ğumu anım­sı­yo­rum. Kir­pi­nin ne oldu­ğunu bili­yor musu­nuz?

SH: Tipik bir İngi­liz kemir­geni?

KI: Bugün onlar­dan birini kır­sal kesimde bile göre­mez­si­niz. Zan­ne­der­sem soy­ları tama­men tükendi. Fakat eski­den, yaşa­dı­ğı­mız her yer­dey­di­ler. Bu ufak, sevimli yara­tık­lar, yır­tıcı olma­ma­ları dışında oklu kir­piye ben­zer­lerdi. Gece­leri dışa­rıya çık­tık­la­rında genel­likle ara­ba­lar tara­fın­dan ezi­lir­lerdi. Bu ufak şey­leri, diken­ler ve dışa­rıda köpü­ren iç organ­larla yolun kena­rın­daki oluk­lara süpü­rül­müş halde görür­dü­nüz. Afal­la­dı­ğımı hatır­lı­yo­rum. Bu ölü, düz­leş­miş şey­leri gör­müş ve onları, kal­dı­rıma oldukça yakın sey­re­den oto­büs­lerle bağ­daş­tır­mış­tım.

SH: Çocuk­ken çok okur muy­du­nuz?

KI: Japonya’dan ayrıl­ma­dan hemen önce, Gekko Kamen isminde bir süper kah­ra­man epey popü­lerdi. Kitap­çı­larda diki­lir, çocuk kitap­la­rında, onun mace­ra­la­rına ait resim­leri aklımda tut­maya çalı­şır sonra da eve gidip kendi ken­dime çizer­dim. Annem­den, say­fa­ları bir araya geti­rip yapış­tır­ma­sını iste­miş­tim böy­le­likle sıra­dan bir kitap gibi görün­müştü. Muh­te­me­len çocuk­ken Guildford’da oku­du­ğum tek İngi­liz kitabı, Look and Learn seri­siydi. Bri­tan­yalı çocuk­lar için yazıl­mış ve içi, elekt­ri­ğin nasıl üre­til­diği gibi sıkıcı yazı­larla dolu eğit­sel kitap­lar. Onlar­dan hoş­lan­ma­mış­tım. Büyük­ba­ba­mın Japonya’dan gön­der­dik­le­riyle kar­şı­laş­tı­rıl­dı­ğında oldukça renk­siz­di­ler. Büyük­ba­ba­mın getir­diği, Look and Learn seri­si­nin çok daha canlı bir ver­si­yonu olan bu Japon kitap­ları zan­ne­der­sem hala var. Büyük bir der­le­meydi ve bir kısmı katık­sız eğlen­ceydi, renkli illüst­ras­yon­lar, kari­ka­tür ve düz­ya­zı­lar. Kitabı açtı­ğı­nız zaman, İngi­liz kitap­la­rında yer alan öğren­meye yöne­lik tüm yar­dım­lar sıra­dan hale gelirdi.

Bu kitap­lar saye­sinde, ben Japonya’dan ayrıl­dık­tan sonra orada ünlü olmuş karak­ter­ler­den haber­dar olur­dum, James Bond’un Japon ver­si­yonu gibi. Adı James Bond idi ancak Ian Fleming’in yahut Sean Connery’nin James Bond’u ile ara­sında çok az ben­zer­lik vardı. Manga karak­te­riydi. Onun hayli ilginç oldu­ğunu düşün­müş­tüm. Say­gın İngi­liz orta sını­fında, James Bond, modern top­lumda yan­lış olan her şeyin bir tem­sili gibi görü­lürdü. Film­ler ber­battı – kul­la­nı­lan küfürlü lisan. Bond’un ahlaki değer­leri yoktu, insan­lara cen­til­men olma­yan yol­larla sal­dı­rı­yordu ve elbette bikini giyen, büyük bir ihti­malle Bond’un sex yap­tığı tüm o kız­lar. Bu film­leri çocuk­ken izle­di­ği­nizde, önce­likle James Bond’un mede­ni­yeti aşın­dır­dı­ğını düşün­me­yen bir yetiş­kin bul­ma­nız gere­ki­yordu. Fakat James Bond’un Japonya’da beli­rişi, eğit­sel bir bağ­lam­daydı ve bu bana, ülke­ler ara­sın­daki tutum­la­rın ne kadar farklı oldu­ğunu gös­ter­mişti.

SH: Okulda yaz­dı­ğı­nız oldu mu?

KI: Evet. Modern eği­tim metod­la­rı­nın denen­diği mahalle ilko­ku­luna gidi­yor­dum. Alt­mış­la­rın orta­sıydı, ve devam etti­ğim okulda müf­re­data bağlı ders yoktu. Manuel hesap maki­ne­le­riyle başı­boş dola­şa­bi­lir, kil­den bir inek yapa­bi­lir veya öykü­ler yaza­bi­lir­di­niz. Öykü­ler, eğlen­celi olduğu için gözde bir uğraştı. Biraz yazar, bir­bi­ri­ni­zin öykü­le­rini okur daha sonra yük­sek sesle kendi öykü­nüzü okur­du­nuz. İsmini arka­da­şı­mın izci lide­rin­den alan Mr. Senior isminde bir karak­ter yarat­mış ve bunun, bir casus için cid­den havalı bir isim oldu­ğunu düşün­müş­tüm. Scher­lock Hol­mes karak­te­ri­nin ruh halini iyice benim­se­yip aynen o tarzda bir Vik­torya Dönemi öyküsü yaz­dım. Öykü, ofise gelen ve uzun bir hikaye anlat­maya baş­la­yan müş­te­riyle baş­lı­yordu. Fakat ener­ji­nin büyük bir kısmı, kitap­la­rın, vit­rin­lerde gör­dük­le­ri­mize ben­zer hale geti­ril­me­sine har­candı, ön kapağa kur­şun delik­leri çiz­mek, arkaya gaze­te­ler­den alın­tı­lan­mış söz­ler yer­leş­tir­mek. “Göz alıcı ve ürper­tici ger­gin­lik.” – Daily Mir­ror

SH: Bu dene­yi­min sizi bir yazar ola­rak etki­le­di­ğini düşü­nü­yor musu­nuz?

KI: İyi bir eğlen­ceydi ve bana öykü­le­rin kolay yazı­lan şey­ler oldu­ğunu düşün­dürdü. Ve sanı­rım hep böyle kaldı. Bir hikaye oluş­turma fikri gözümü hiç kor­kut­madı. Öykü yaz­mak benim için her zaman, insan­la­rın rahat ortam­larda yapa­bil­diği görece kolay bir iş oldu.

SH: Dedek­tif hikâ­ye­le­rin­den son­raki takın­tı­nız neydi?

KI: Rock Müzik. Sher­lock Holmes’dan sonra, yir­mili yaş­la­rı­mın başına dek oku­mayı bırak­tım. Zaten beş yaşın­dan beri piyano çalı­yor­dum, on beş yaşında gitar çal­maya ve om bir yaşında, muh­te­şem olduk­la­rını düşün­dü­ğüm pop şar­kı­la­rını din­le­meye baş­la­dım – ber­bat­tı­lar. Ger­çek­ten hoşuma giden ilk şarkı, bir Galli olan Tom Jones’un söy­le­diği “The Green, Green Grass of Home” isimli kov­boy şar­kı­sıydı. Kov­boy­la­rın tele­viz­yon­dan tanı­dı­ğım dün­ya­la­rıyla ilgili şar­kı­lar söy­lü­yordu.

Baba­mın Japonya’dan getir­diği, Sony marka ufak, bant­tan banda kayıt yapan çift maka­ralı bir tey­bim vardı. O teyple, ras­yo­dan kasete kayıt yapa­bi­li­yor­dum – buna müzik par­ça­la­rını bil­gi­sa­yara indir­me­nin erken bir ver­si­yonu diye­bi­li­riz. Kötü kay­de­dil­miş bu uğul­tu­lar­dan keli­me­leri anla­maya çalı­şır­dım. Ardın­dan, on üç yaşına gel­di­ğimde ilk Dylan albü­müm olan John Wes­ley Harding’i, daha çıkar çık­maz aldım.

SH: Bu albümde hoşu­nuza giden neydi?

KI: Keli­me­ler. Bob Dylan’ın muh­te­şem bir söz yazarı oldu­ğunu bili­yor­dum. O gün­lerde bile hak­kında emin oldu­ğum iki şey vardı, biri, iyi şarkı sözü­nün, öte­kiyse iyi kov­boy fil­mi­nin ne olduğu. Zan­ne­der­sem bilin­ça­kışı ve sür­real şarkı söz­le­riyle karşı kar­şıya kal­mam, ilk kez Dylan saye­sinde oldu. Ve şarkı söz­le­rine edebi bir yak­la­şımı olan Leonard Cohen’i keş­fet­tim. Cohen’in iki romanı ve bir kaç bölüm halinde de şiir­leri yayın­lan­mıştı. Yahu­di­ol­ma­sına rağ­men çiz­diği tablo bir Katolik’e aitti. Aziz­ler ve Madon­na­lar. Koroda ila­hi­ler söy­le­yen bir Fran­sız gibiydi. Bir müzis­ye­nin tama­miyle ken­dine yete­bi­lir olduğu fik­rin­den hoş­lan­mış­tım. Söz­leri ken­di­niz yazı­yor, müzi­kal düzen­le­meyi ken­di­niz yapı­yor ve niha­ye­tinde şar­kıyı ken­di­niz söy­lü­yor­du­nuz. Bunu çekici bul­dum ve şarkı söz­leri yaz­maya baş­la­dım.

SH: İlk şar­kı­nız neydi?

KI: Bir Leonard Cohen şar­kı­sına ben­zi­yordu. Sanı­rım giriş cüm­lesi şöy­leydi: “Will your eyes never reopen, on the shore where we once lived and pla­yed.”

SH: Aşk şar­kısı mıydı?

KI: Dylan ve Cohen şar­kı­la­rı­nın cazi­be­si­nin belir­gin bir par­çası da, şar­kı­la­rın neye dair oldu­ğunu bil­me­me­nizdi. Ken­di­nizi ifade etmeye çaba­lı­yor ancak sürekli, tam ola­rak anla­ma­dı­ğı­nız ama anlı­yor­muş gibi dav­ran­dı­ğı­nız şey­lerle yüz yüze kalı­yor­du­nuz. Genç­ken hayat da buna ben­zer ve siz bunu iti­raf etmek­ten uta­nır­sı­nız. Sanı­rım onla­rın şarkı söz­leri, bu durumu somut­laş­tı­rı­yordu.

 

SH: Tek­rar uçağa bin­di­ği­nizde 19 yaşın­day­dı­nız, peki nereye git­ti­niz?

KI: Amerika’ya. Ame­ri­kan kül­tü­rüne dair takın­tı­la­rım vardı ve en baş­tan beri oraya git­mek isti­yor­dum. Bebek ürün­le­riyle ilgili bir fab­ri­kada çalı­şıp para birik­tir­dim. Mama­ları paket­ler ve olası taz­mi­nat dava­ları için üzer­le­rine yapış­tı­rıl­mış, “Quads Are Born” and “Caesa­rean” gibi uya­rı­lar taşı­yan sekiz mili­met­re­lik film­leri kont­rol eder­dim. Amerika’ya git­me­nin en ucuz yolu Kanada’dan aktarma yap­maktı ve ben de, 1974 Nisanı’nda uçakla Vancouver’a inip gece yarı­sına doğru Gray­ho­und üze­rin­den sınırı geç­tim. Amerika’da üç ay kal­dım. Seya­ha­tim boyunca gün­lük har­ca­mam bir dolarla sınır­lıydı ve o dönem­lerde insan­lar bu tip şey­lere şairane tutumla yak­la­şır­lardı. Gece­leri nerede uyu­ya­ca­ğı­nızı, sabah­ları nerede uya­na­ca­ğı­nızı bil­mez­si­niz ve her gün bun­lar için birer çare bul­mak zorun­da­sı­nız­dır. Batı sahili boyunca otos­top yapan genç­ler ara­sında bu anlamda tam bir şebeke kurul­muştu.

SH: Bu dene­yi­min tama­mıyla ilgili ne düşü­nü­yor­su­nuz?

KI: Bek­len­ti­min öte­sinde eğlen­ce­liydi. Bir kıs­mıysa sinir bozu­cuydu. Was­hing­ton Eyaleti’nde, Idaho’yu boy­dan boya geçip Montana’ya giden bir yük tre­nine bin­miş­tim, yanımda Minnesota’dan biri vardı ve geceyi görevde geçir­miş­tik. Oldukça pes­paye bir yerdi. Kapıda üstü­nüzü çıkar­mak ve tüm bu ayyaş­larla duşa gir­mek zorun­day­dı­nız. Yolu­nu­zu­nun üze­rin­deki çamurlu su biri­kin­ti­le­rini par­mak­la­rı­nı­zın ucunda geç­tik­ten sonra size yıkan­mış pija­ma­lar verir­ler ve ran­za­larda yatar­dı­nız. Son­raki sabah, bu eski kafalı ber­duş­larla yük vagon­la­rı­nın bek­le­diği alana git­miş­tik. Çoğu orta sınıf öğren­ci­ler ve kaçak­lar olan bu tip­le­rin otos­top kül­tü­rüyle işleri kal­ma­mıştı, yük tre­niyle seya­hat eder, farklı şehir­lerde, bir varoş­tan öte­kine geçer­lerdi. Alko­lik­ti­ler, kan bağı­şıyla yaşı­yor­lardı. Fakir ve has­tay­dı­lar, ber­bat görü­nü­yor­lardı. Onlara iliş­kin ide­alist veya mace­raya yöne­lik bir şey yoktu. Fakat bize epey nasi­hat ver­miş­lerdi. Mesela, tren hara­ket eder­ken atla­ma­ma­lıy­dık yoksa ölür­dük. Vago­nu­muza bin­meye kal­kan olursa onu aşa­ğıya atma­lıy­dık, bunun o insan­ları öldü­re­ce­ğini düşün­sek de fark etmezdi çünkü bizen bir şey­ler çal­mak iste­ye­cek­ler ve trene durana kadar da onlarla uğraş­mak zorunda kala­cak­tık. Ayrıca uyu­ma­ma­lıy­dık, uyur­sak sadece elli dolar için bile tren­den aşa­ğıya atı­la­bi­lir­dik.

SH: Bu seya­hatle ilgili hiç yaz­dı­nız mı?

KI: Kerouac’un düz­ya­zı­la­rına ben­zer tarzda bir gün­lük tutu­yor­dum. Her gün ne oldu­ğunu, 36. Günde şöyle oldu, böyle oldu, şek­linde yaz­mış­tım. Eve dön­dü­ğümde bun­ları aldım ve hep­sini birinci şahıs anla­tı­cı­nın ağzın­dan iki bölüm halinde yaz­dım. İçle­rin­den biri, San Francisco’da gita­rımı çal­dır­dı­ğım zamanla ilgi­liydi ve ilk kez o an, yazar­ken kul­lan­dı­ğım dilin yapı­sına iliş­kin düşün­meye baş­la­mış­tım. Atlan­tik aşırı bu ağır aksanı, yaz­dı­ğım metne uyar­la­mış­tım ama Ame­ri­kalı olma­dı­ğım­dan insa­nın kula­ğında eğreti bir his bıra­kı­yordu.

SH: Kov­boy hikâ­ye­le­rine merak sal­dı­ğı­nız dönem gibi mi?

KI: Yan­kısı olduğu söy­le­ne­bi­lir çünkü Ame­ri­kan aksa­nında bana havalı gelen bir şey­ler vardı. Ve keli­me­ler, paralı oto­ban yerine ücret­siz kes­tir­me­leri ter­cih etmek gibiydi. Fütur­suz bir şekilde, ücret­siz yolun ne kadar uzakta oldu­ğunu sor­mak­tan hoş­la­nı­yor­dum.

SH: Genç­li­ği­niz süre­since şöyle bir dav­ra­nış kalıbı var­mış gibi: Bir şeyi idol­leş­ti­rip ardın­dan o şeyi tak­lit etmiş­si­niz. Önce Sher­lock Hol­mes ardın­dan Leonard Cohen, ve niha­ye­tinde Kero­uac.

KI: Ergen­li­ği­nizde nasıl öğren­di­ği­nizi anla­tır bu. Şarkı sözü yaz­mak, tak­dir etme­li­yim ki, tak­lit­ten faz­la­sını yap­mak zorunda oldu­ğum tek alandı. Arka­daş­la­rımla, gitar çalan ve Bob Dylan gibi söy­le­yen biri­nin yanın­dan geç­ti­ği­mizde, onu kati­yen küçük görürdük.Bu tama­men kendi sesi­nizi bul­makla ilgili bir şey. Arka­daş­la­rım ve ben Bri­tan­yalı oldu­ğu­mu­zun ve esa­sen Ame­ri­kan tipi şar­kı­lar yaza­ma­ya­ca­ğı­mı­zın bilin­cin­dey­dik. “On the road” dedi­ği­nizde 61 No’lu oto­banı hayal eder­di­niz M6’yı değil. Zor­luk, buraya uyum sağ­la­yan ama öteki tarafla eş değer bir ses elde etmekti. Mesela Amerika’nın efsa­nevi ücret­siz yol­la­rında bir Cadillac’ın içinde değil de, İskoç sını­rında, yağ­mur çise­ler, sis yak­la­şır­ken kıv­rı­lıp duran, gri, yal­nız bir yolda sıkış­mak.

SH: Biyog­ra­fi­le­ri­nizde, gro­use beater* oldu­ğu­nuz söy­le­nir, açık­la­yın lüt­fen. (*Kek­lik­le­rin izini sür­mek ve onları, atış yapan­la­rın işini kolay­laş­tır­mak için çeşitli yön­tem­lerle av ala­nına yön­len­dir­mek.)

KI: Okul bit­tik­ten sonra ilk yaz, kra­li­yet aile­si­nin tatil­le­rini geçir­diği Bal­mo­ral Şatosu’nda Kra­liçe için çalış­tım. O gün­lerde öğren­ci­leri, gro­use beater olmak için işe alır­lardı. Kra­li­yet ailesi, insan­ları, atış yap­sın­lar diye kendi mülk­le­rine davet ederdi. Kra­liçe ve misa­fir­leri, Land Rover­lara biner, yan­la­rında av tüfek­leri ve vis­ki­lerle, çayır­lık alanda bir av sipe­rin­den öte­kine gider­lerdi. Av siper­leri, onla­rın hedef aldığı ve ateş ettik­leri yer­lerdi. İçi­miz­den on beş kişi, çayır boyunca askeri nizamda yürür ve fun­da­lı­ğın için­deki çayırda bir­bir­le­rin­den yüz yard kadar mesa­fede dururdu. Kek­lik­ler fun­da­lık­larda yaşar. Gel­di­ği­mizi duyar ve sıç­rar­lardı. Siper­lere var­dı­ğı­mızda civar­daki tüm kek­lik­ler birik­miş, Kra­liçe ve arka­daş­la­rıysa elle­rinde av tüfek­leri, bek­li­yor olur­lardı. Siper­le­rin etra­fında fun­da­lık bulun­ma­dı­ğın­dan kek­li­ğin uçmak­tan başka seçim şansı yok­tur dola­yı­sıyla atış baş­lar ve orada işi­niz bit­tik­ten sonra öteki sipere yürür­dü­nüz. Az da olsa golfü andı­rırdı.

SH: Kra­liçe ile kar­şı­laş­tı­ğı­nız olur muydu?

KI: Evet, oldukça sık. Bir kere­sinde, kal­dı­ğı­mız yere gel­mişti. Sadece ben ve başka bir kız daha vardı. Ürkü­tü­cüydü, ne yapa­ca­ğı­mızı bile­mez hal­dey­dik ama bizimle resmi olma­yan bir üslupla üç beş kelime konuş­tuk­tan sonra yoluna devam etmişti. Kra­li­çeyi atış yap­ma­ma­sına rağ­men çayır­larda sık sık görü­rü­dü­nüz. Zan­ne­der­sem epey alkol tüke­ti­li­yordu ve her­kes pek sıkı fıkıydı.

SH: Bu, böyle bir dün­yada bulun­du­ğu­nuz ilk sefer miydi?

KI: Bu, böyle bir dün­yada bulun­du­ğum son seferdi.

SH: Neden yap­tı­nız?

KI: İlginç oldu­ğunu düşün­müş­tüm. Fakat çok daha ente­re­san olan bu mülk­lerde çalı­şan insan­la­rın, av reh­ber­le­ri­nin dün­ya­sıydı. Hiç­bi­ri­mi­zin hatta İskoç öğren­ci­le­rin bile anla­ma­dığı ağır bir İskoç aksa­nıyla konu­şan bu çetin karak­ter­ler, çayır­ları çok iyi bilir­lerdi. Öğrenci oldu­ğu­muz için bizimle ara­la­rında say­gıya dayalı bir mesafe bıra­kır­lardı ancak ne zaman kek­lik avı baş­lar o zaman her şey deği­şirdi. Bizi mut­lak düzende tut­makla görev­liy­di­ler ve her­hangi biri­mi­zin sırayı boz­ması, kek­lik­le­rin kaç­ma­sına sebep ola­bi­lirdi. Dola­yısı ile sinirli birer askere dönü­şür­lerdi. Uçu­rumda diki­lir, o tuhaf İskoç aksa­nıyla baş­la­rını havaya dikip lanet okur, bağı­rır­lardı – Seni piç kurusu! İşi­miz bit­tik­ten sonra uçu­rum­dan iner ve tek­rar eski, kibar, say­gılı tavır­la­rına döner­lerdi.

SH: Üni­ver­site yıl­la­rı­nız nasıldı?

KI: Kent Üni­ver­si­te­sinde İngi­lizce ve Fel­sefe oku­dum. Ancak üni­ver­site yaşa­mını, beni bebek ürün­le­ri­nin paket­len­me­sin­den yük tren­le­rine ora­dan da kra­li­yet aile­sine götü­ren yıl­larla kar­şı­laş­tır­dı­ğımda sıkıcı bul­muş ve ilk yıl­dan sonra bir süre ara ver­meye karar ver­miş­tim. Altı ay boyunca gönüllü ola­rak top­lum hiz­me­tinde çalış­mak için Glas­gow yakın­la­rında yer alan, Renf­rew isminde toplu konut böl­ge­sine git­tim. Oraya var­dı­ğımda sudan çık­mış balık gibiy­dim. Güney İngiltere’de orta sınıf bir aile çev­re­sinde büyü­müş­tüm, gel­di­ğim yerse, ima­la­tın azal­dığı bir dönemde İskoç endüst­ri­si­nin kal­bi­nin attığı yerdi. Genel­likle iki sokak­tan iba­ret bu toplu konut­lar, bir­bi­rin­den nef­ret eden düş­man saf­lara bölün­müş­lerdi. Üç kuşak­tır orada yaşa­yan­larla, başka yer­le­şim­ler­den tah­liye edi­lip ani­den oraya yer­leş­ti­ri­len aile­ler ara­sında ciddi geri­lim vardı. Siya­set ger­çek­ten orada ken­dini his­set­ti­ri­yordu. Eği­limi, son Nato hare­ka­tını pro­testo etmeye gidip git­me­ye­ce­ği­niz olan öğrenci siya­se­tin­den farklı bir ortamdı.

SH: Bu dene­yi­min sizin üze­ri­niz­deki etkisi ne oldu?

KI: Büyü­düm ve yüz mil uzak­tan vızıl­da­yıp her şeyin eğlen­celi oldu­ğunu söy­le­yen bir insan olmak­tan vaz­geç­tim. Amerika’da seya­hat eder­ken, “Hangi kuşak­tan­sın?” ve “Nere­den­sin?” soru­la­rın­dan sonra üçüncü soru, “Yaşa­mın anlamı hak­kında ne düşü­nü­yor­sun?” olurdu. Ardın­dan görüş­le­ri­nizi, tuhaf, yarı Budist medi­tas­yon tek­ni­ğiyle değiş tokuş edi­yor­du­nuz. Aslında hiç kim­se­nin oku­ma­dığı ama havalı bir isme sahip Zen ve Moto­sik­let Bakım Sanatı elden ele dola­şı­yordu. İskoçya’dan dön­dü­ğümde olgun­laş­mış ve bun­lar­dan vaz­geç­miş­tim. Çünkü gör­dü­ğüm dün­yada bun­la­rın her­hangi bir anlamı yoktu. Onlar, ger­çek­ten müca­dele eden insan­lardı. Çok fazla alkol, çok fazla uyuş­tu­rucu. Bazı­ları cesa­retle kol­ları sıva­yıp işe koyulsa da, vaz­geç­mek oldukça kolaydı.

SH: Yaz­maya devam ettik­le­ri­niz neydi?

KI: O dönem hiç kimse kitap­lar hak­kında konuş­mu­yordu. Konu­şu­lan­larsa tv oyun­ları, yer altı tiyat­rosu, sinema, rock müzik gibi konu­lardı. Bense Mar­ga­ret Drabble’ın Jeru­sa­lem the Gol­den isimli kita­bını bitir­miş ve ardın­dan on doku­zuncu yüz­yı­lın önemli sayı­lan roman­la­rını oku­maya baş­la­mış­tım. O kitap­larda kul­la­nı­lan tek­nik­leri, günü­müz yaşa­mına ait bir öyküyü anla­tır­ken kul­lan­ma­nın iyi bir fikir oldu­ğunu düşün­müş­tüm. Yaşlı bir hanı­me­fen­diyi öldü­ren Ras­kol­ni­kov veya Napol­yon Dönemi savaş­la­rıyla ilgili yaz­mak zorunda değil­di­niz. Orta­lıkta boş boş gezin­meye dair bir roman yaza­bi­lir­di­niz. Tam da bu vakit­ler, bir roman yazma giri­şi­minde bulun­dum ancak oldukça kötüydü ve mesafe kate­de­me­miş­tim. Tava­na­ra­sına kal­dır­dım. Bir yaz mev­simi, İngiltere’yi amaç­sızca gezen öğren­ci­lerle ilgi­liydi. Erkek arka­daş­lar, kız arka­daş­lar, pub­larda geçen konuş­ma­lar.

SH: Sizin işle­ri­nizle ilgili en çar­pıcı şey­ler­den biri de bu, şu an alı­şı­la­gel­miş ola­nın aksine, kendi hayat hikâ­ye­nizi kur­gu­sal­laş­tır­ma­dı­nız; Modern Londra yaşamı veya İngiltere’de bir Japon evinde büyü­mek gibi.

KI: Bu tam ola­rak size anlat­tı­ğım şey – yap­tım. Fakat gönül­süzce çünkü hâlâ asıl ilgi­len­di­ğim, aynı top­rak­ları anla­tan şarkı söz­leri yaz­maya çalış­maktı.

SH: Şu an dönüp ilk bası­lan roma­nı­nız Uzak Tepeler’e bak­tı­ğı­nızda ne düşü­nü­yor­su­nuz?

KI: Uzak Tepe­ler hoşuma gidi­yor ama düşün­dü­ğüm, bir hayli kafa karış­tı­rıcı olduğu. Sonu, nere­deyse bir yap boza ben­zi­yor ve insan­la­rın kafa­sını bu derece karış­tır­makta yazar için sanat­sal bir kaza­nım gör­mü­yo­rum. Bu sadece dene­yim­siz­lik – neyin aşi­kâr, neyin zımni olması gerek­tiği konu­sunda yan­lış hüküm kur­mak. Ki, o zaman bile kita­bın sonu­nun, oku­yu­cuyu tat­min etmek­ten uzak oldu­ğunu his­se­di­yor­dum.

SH: Yap­maya çalış­tı­ğı­nız neydi?

KI: Arka­daş­la­rı­nız­dan biri­nin yanı­nıza gel­di­ğini ve iki­ni­zin ortak arka­daş­la­rı­nız­dan birin­den bah­set­meye baş­la­dı­ğını düşü­nün. Arka­da­şı­nız, ortak olan arka­da­şı­nıza, içinde bulun­duğu iliş­ki­deki karar­sız­lı­ğın­dan dolayı sinir­le­ni­yor ve size bun­lar­dan bah­set­tikçe öfkesi artı­yor. Bir anda fark edi­yor­su­nuz ki, arka­da­şı­nız, ken­disi hak­kında konuş­mak için ortak arka­da­şı­nı­zın içinde bulun­duğu durumu kul­la­nı­yor. Bunun, bir romanı anlat­mak için ente­re­san bir yol oldu­ğunu düşün­müş­tüm: Kendi haya­tın­dan bah­set­meyi çok acı verici veya utan­dı­rıcı bulan biri­nin, kendi hika­ye­sini, baş­ka­sı­nın hika­ye­siy­miş gibi anlat­ması. Evsiz­lerle çalı­şa­rak ve onla­rın, bulun­duk­ları konuma nasıl gel­dik­le­rini konu alan hika­ye­le­rini din­le­ye­rek uzun zaman geçir­miş­tim, o sıra­lar far­kında var­dı­ğım, bu insan­la­rın hayat hikâ­ye­le­rini asla doğ­ru­dan anlat­ma­dık­ları ger­çe­ğiydi.

Uzak Tepe­ler’deki anla­tıcı, orta yaş­la­rı­nın son­la­rında bir kadın­dır ve oku­yucu daha kita­bın en başında kadı­nın kızı­nın inti­har etti­ğin­den haber­dar edi­lir. Ne var ki, buna sebe­bi­yet veren şey açık­lan­mak yerine, kadın, İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra, Nagasaki’de yaşa­dığı bir arka­daş­lığı hatır­la­maya baş­lar. Zan­net­miş­tim ki, oku­yucu, şu soru­ları sora­cak, “Hangi akla hiz­met inti­harla ilgili bir şey­ler duy­mu­yo­ruz? Kadı­nın kızı­nın inti­ha­rıyla ilgili ne his­se­di­yor? Kız neden inti­har etmiş?” ve niha­ye­tinde de, asıl hika­ye­nin, kadı­nın arka­daşı üze­rin­den anla­tıl­dı­ğını kav­ra­ya­caktı. Fakat bir hatıra örgü­sü­nün nasıl yara­tı­la­ca­ğını bil­me­di­ğim­den, kita­bın sonuna, Japonya’da geçen bir önceki sah­neyle çok daha yakın bir zamanda yaşan­dığı aşi­kâr olan bir sah­ne­nin iç içe geç­tiği, rek­lam hile­sini andı­ran bir şey yer­leş­tir­mek zorunda kal­dım. Son kita­bımla ilgili düzen­le­nen bir etkin­liğe git­ti­ğimde hala sorar­lar, “Bu iki kadın aynı kadın mıydı?” “Ne olu­yordu da, kita­bın sonuna gel­di­ği­niz zaman köp­rüde, “sen” den “bize” geçiş yapı­lı­yordu?”

Mal­colm Bradbury’den sonra diğer önemli hocam, bana yazma işiyle ilgili bir çok şey öğre­ten Angela Car­ter idi.

SH: Üni­ver­si­te­deki yara­tıcı yazar­lık prog­ra­mı­nın size yazar olmakta yar­dım etti­ğini söy­le­ye­bi­lir misi­niz?

KI: Benim bakış açıma göre, bir şarkı sözü yazarı olmaya çaba­la­dım ancak kapı asla açıl­madı. East Ang­lia Üniversitesi’ne git­tim, her­kes beni teş­vik etti ve aylar içinde der­gi­lerde öykü­le­rim yayın­lan­mış, ilk roma­nım için neşir söz­leş­mesi imza­la­mış­tım. Dola­yı­sıyla tek­nik açı­dan bir yazar olmama yar­dım etti­ğini söy­le­ye­bi­li­riz. Hiç­bir zaman, ilginç düz yazı­lar yaza­bil­mek konu­sunda öte­ki­ler­den farklı bir bece­ri­min oldu­ğunu his­set­me­dim. Aksine, yaz­dık­la­rım oldukça dün­ye­vi­dir. İyi oldu­ğum yerse sanı­rım tas­lak­la­rın arası. Tas­lak­lar­dan birine bakar ve bir son­raki için neler yapa­bi­le­ce­ğime dair oldukça iyi fikir­ler üre­ti­rim.

Mal­colm Bradbury’den sonra öteki önemli hocam, bana yazma işiyle ilgili bir­çok şey öğre­ten Angela Car­ter idi. Beni, şu an hâlâ bera­ber çalış­tı­ğı­mız, Debo­rah Roger ile tanış­tırdı ve yaz­dık­la­rımı, bana söy­le­mek­si­zin Granata’dan Bill Buford’a gön­derdi. Cardiff’de, mut­fa­ğında anke­sörlü tele­fonu olan bir daire kira­la­mış­tım. Günün birinde o tele­fon çaldı. O an, bunun tuhaf oldu­ğunu düşün­müş­tüm, anke­sörlü tele­fon çalı­yordu ve hat­tın öteki ucunda Bill Buf­ford vardı.

SH: Deği­şen Dün­yada bir Sanatçı, savaş sıra­sında mili­ta­rist duru­şunu savu­nan bir res­sam hak­kında. Esin kay­na­ğı­nız neydi?

KI: Uzak Tepe­ler’deki altp­lan­lar­dan biri, haya­tını inşa etmiş olduğu değer­leri sor­gu­la­maya baş­la­yan yaşlı bir öğret­men hak­kın­daydı. Kendi ken­dime, tam da bu durumda olan bir adamla ilgili roman yaz­mak isti­yo­rum dedim –belirli bir zamanda yaşa­yan ve kari­yeri kir­le­nen bir sanatçı.

Gün­den Kalan­lar, bu roman vası­ta­sıyla yazıl­maya baş­landı. Deği­şen Dün­yada bir Sanatçı’ya bak­tım ve kari­yer için har­ca­nan hayat­ları keş­fet­mek açı­sın­dan oldukça tat­min edici oldu­ğunu düşün­düm peki ama ya insa­nın özel hayatı? Genç­li­ği­nizde, her şeyin kari­ye­ri­nizle ilgili oldu­ğunu düşü­nür, niha­ye­tinde de kari­ye­ri­ni­zin, aslo­la­nın ufak bir kısmı oldu­ğunu kav­rar­sı­nız. Tam ola­rak böyle his­se­di­yor­dum ve tümünü yaz­mak iste­dim. Haya­tı­nızı kari­yer uğruna nasıl boşa har­cı­yor ve haya­tı­nızı, şahsi ala­nı­nızda nasıl boşa har­cı­yor­su­nuz?

SH: Japonya’nın bu hikâ­yeyi kur­mak için uygun olma­dı­ğına karar ver­me­ni­zin sebebi neydi?

KI: Gün­den Kalan­lar’a baş­la­dı­ğımda, yaz­mak iste­dik­le­ri­min esa­sı­nın hare­ketli oldu­ğunu kav­ra­dım.

SH: Sanı­rım bu buka­le­mun­vari kabi­li­yet, size has.

KI: Buka­le­mun­vari oldu­ğunu düşün­mü­yo­rum. Söy­le­di­ğim, aynı kitabı üç kez yaz­dı­ğım. Her sefe­rinde bir şekilde, yanıma kâr kaldı.

SH: Öyle oldu­ğunu düşü­nü­yor­su­nuz ancak her kim, önce ilk roman­la­rı­nızı ardın­dan da Gün­den Kalan­ları okusa say­ko­de­lik bir an yaşı­yor – hayli ikna edici bir Japon orta­mın­dan Lord Darlington’ın mül­küne nak­le­di­li­yor­lar.

KI: Çünkü insan­la­rın ilk gör­düğü, en son­daki olu­yor. Benim için öykü­nün esası, onun geç­tiği mekanda yat­maz. Ne var ki bazı durum­larda öyle­dir, örne­ğin Primo Levi’de, mekânı orta­dan kal­dır­dı­ğı­nız an, kitabı da kal­dır­mış olur­su­nuz. Ama kısa zaman önce Fırtına’nın, kuzey kut­bunda geçen bir ver­si­yo­nuna git­tim ve muh­te­şemdi. Çoğu yaza­rın kesin­lik taşı­yan ve üze­rinde oldukça bilinçli bir şekilde karar ver­dik­leri şey­ler var­dır ama öteki konu­larda karar­ları bu kadar bilinçli değil­dir. Benim duru­mumda, anla­tıcı ve mekan seçimi, önce­den tasar­lan­mış­tır. Duy­gu­sal ve tarih­sel etki­nin tamamı mekânla bir­likte gel­di­ğin­den mekânı ihti­mamla seç­mek zorun­da­sı­nız. Fakat doğaç­lama için oldukça geniş bir alan bıra­kı­yo­rum. Örne­ğin, şu an yaz­makta oldu­ğum romanda tuhaf bir mekâna var­dım.

SH: Roman neyle ilgili?

KI: Hak­kında çok fazla konuş­ma­ya­ca­ğım ancak ilk saf­ha­la­rını birer örnek ola­rak kul­la­na­bi­lirm. Bir süre­dir top­lum­la­rın nasıl hatır­la­dığı ve unut­tuğu üze­rine bir roman yaz­mak isti­yor­dum. Birey­le­rin, ken­di­le­rine rahat­sız­lık veren hatı­ra­larla nasıl baş ettiği üze­rine yaz­mış­tım. Birey­sel unutma ve anım­sama süre­ci­nin top­lu­mun­kin­den hayli farklı olduğu aklıma geldi. Sadece unut­mak ne zaman daha iyi­dir? Bu, sürekli ortaya çıkar. İkinci Dünya Savaşı’ndan son­raki Fransa, ente­re­san bir vaka­dır. De Gaulle’ün, ülke­nin tek­rar işe baş­la­ma­sına ihti­ya­cı­mız var, der­ken haklı oldu­ğunu savu­na­bi­lir­si­niz. Kimin işbir­li­ğine yanaş­tığı kimin yanaş­ma­dığı husu­sunda çok da endi­şe­len­me­sek iyi hatta tüm bu vic­dan muha­se­be­sini başka bir zamana bıra­ka­lım. Ancak bazı­ları, ada­le­tin yan­lış zuhur etti­ğini ve niha­ye­tinde çok daha büyük prob­lem­lere yol açtı­ğını ifade ede­bi­lir. Aslında bu, psi­ka­na­list­le­rin, kendi duy­gu­la­rını bas­tı­ran birey­ler için söy­le­ye­bi­le­ceği bir şey­dir. Fransa hak­kında yaza­cak olsay­dım, Fransa hak­kında bir kitap haline gelirdi. Vichy Fransa üze­rinde uzman­la­şan insan­larla yüz­leş­ti­ğimi hayal ettim, Öyleyse Fransa’ya iliş­kin söy­le­dik­le­ri­niz nedir? Bizi neyle suç­lu­yor­su­nuz? Ve şöyle demek zorunda kala­cak­tım, Aslına bakar­sa­nız, bu, çok daha mühim bir mev­zu­uyu sim­ge­le­me­liydi. Diğer seçe­nekse Star Wars stra­te­ji­siydi: “uzak bir galaksi, çok uzak.” Beni Asla Bırakma, bu yönde iler­ledi ve elbet ken­dine has zor­luk­larla. Uzun süre bu prob­lemle uğraş­tı­ğımı söy­le­ye­bi­li­rim.

SH: Neye karar ver­di­niz?

KI: Muh­te­mel çözüm, roma­nın, MS 450 yılında Britanya’da geç­me­siydi. O dönem, Roma­lı­lar Britanya’dan ayrıl­mış ve Kelt­le­rin yol olma­sına sebe­bi­yet veren Anglo-Saxon­lar yöne­timi dev­ral­mıştı. Kelt­lere neler oldu­ğunu hiç kimse bil­mi­yor, yal­nızca orta­dan kay­bol­du­lar, ya soy­kı­rım ya asi­mi­las­yon. Zamanda ne kadar geriye gider­se­niz, öykü­nün o kadar meta­fo­rik ola­rak oku­na­bi­le­ce­ğini far­ket­tim. Örne­ğin insan­lar Gladyatör’ü izler ve filmi, modern bir kıssa ola­rak yorum­lar­lar.

SH: Gün­den Kalan­lar’in İngiltere’de geç­mesi fikri nasıl ortaya çıktı?

KI: Karı­mın yap­tığı bir şakayla baş­ladı. İlk kita­bım için benimle söy­le­şiye gele­cek olan bir gaze­teci vardı. Karım, “Gaze­teci gelse, sana roma­nınla ilgili bir sürü ciddi, ağır­başlı soru­lar sorsa ve sen, benim uşa­ğım­mış gibi yap­san, eğlen­celi olmaz mıydı,” dedi. Epey mat­rak bir fikir oldu­ğunu düşün­müş­tük. O andan iti­ba­ren, bir meta­for ola­rak uşak, takın­tım haline geldi.

SH: Neyin meta­foru?

KI: İki şeyin. Bun­lar­dan ilki, duy­gu­sal soğuk­luk­tur, İngi­liz uşak son derece ketum olmalı ve etra­fında olup biten hiç­bir şeye kişi­sel tepki ver­me­me­li­dir. Bu, sadece İngi­liz olmaya değil, duy­gu­sal anlamda bir şey­lere dahil olmak­tan kor­kan evren­sel tara­fı­mıza uyum sağ­la­mak için de iyi bir yol gibi görü­nü­yor. İkin­cisi, uşak, siyasi konu­larda karar almayı bir baş­ka­sına bıra­kan biri­nin sem­bo­lü­dür. Uşak, bu kişiye hiz­met etmek için elim­den gele­nin en iyi­sini yapa­ca­ğım ve top­luma veka­le­ten katı­lım sağ­la­ya­ca­ğım ancak tek başıma büyük karar­lar alma­ya­ca­ğım, diyen­dir. Demok­ra­tik ortam­larda yaşa­ya­lım yahut yaşa­ma­ya­lım bir çoğu­muz aynen bu durum­da­yız ve büyük karar­la­rın alın­dığı yer­lerde deği­liz. İşi­mizi yapar, yap­tı­ğı­mızla gurur duyar ve ufak katı­lı­mı­mı­zın iyi bir şekilde kul­la­nı­la­ca­ğını uma­rız.

SH: Yahudi hay­ranı mısı­nız?

KI: Yahu­di­lik büyük bir nüfuzdu. Yal­nızca yahu­di­ler değil ama aynı zamanda film­le­rin arka pla­nında yürü­meye devam eden uşak figür­leri. Üstü kapalı bir şekilde eğlen­ce­liy­di­ler ve bu, hok­ka­baz­lık mizahı değildi. Ve yahu­di­ler bunun zir­ve­siydi. O zamana kadar oldukça bilinçli bir şekilde ulus­la­ra­rası bir kit­leye yaz­maya çalı­şı­yor­dum. Zan­ne­der­sem bu, ben­den önceki kuşa­ğın, tek yanlı bakış açı­sı­nın ürünü olan Bri­tanya kur­gu­suna karşı bir tep­kiydi. Şu an geriye bak­tı­ğımda, bunun haklı bir mesu­li­yet olup olma­dı­ğını bil­mi­yo­rum fakat akran­la­rım ara­sında bilinçli bir his­si­yat vardı, sadece İngi­liz­lere değil, ulus­la­ra­rası br kit­leye hitap etmek zorun­day­dık. Bunun yol­la­rın­dan biri de, ulus­la­ra­rası alanda bili­nen bir İngi­liz mitini – İngi­liz uşak- kul­lan­maktı.

SH: Çok fazla araş­tırma yap­tı­nız mı?

KI: Evet. Ancak bu ülke­deki insan­la­rın önemli bir bölü­mü­nün İkinci Dünya Savaşı’na kadar istih­dam edil­di­ğini düşü­nür­sek hiz­met­çi­ler tara­fın­dan hiz­met­çi­ler hak­kında yazı­lan­la­rın ne kadar az oldu­ğunu görünce epey şaşır­dım. İçle­rin­den çok azı­nın, hayat­la­rını yaz­maya değer gör­mesi ger­çek­ten ilginçti. Gün­den Kalan­lar’ın büyük çoğun­luğu, hiz­met­kar olma ritü­el­le­rine ayrıldı. Ste­ven, “per­so­nel plan­la­ma­sın­dan” bah­set­ti­ğinde, yapı­lan budur.

SH: Bu kitapta ve başka bir­çok roma­nı­nızda, ana karak­ter, sani­ye­ler içinde ve tra­jik bir şekilde aşk­taki şan­sını kay­bet­miş gibi görü­nü­yor.

KI: Sani­ye­ler içinde kay­be­dip kay­bet­me­dik­le­rini bil­mi­yo­rum. Bir bakıma mesa­fe­ler boyunca kay­bet­ti­ler. Geriye dönüp baka­bi­lir ve düşü­ne­bi­lir­ler, Her şeyin farklı ola­bi­le­ceği bir “bu an” vardı. Bu, onları düşün­meye sevk edi­yor, Ah, bu yal­nızca kade­rin cil­vesi. Ama aslında, onlara sadece aşkı değil, insan haya­tında önem arz eden baş­kaca şey­leri kay­bet­ti­ren muaz­zam şey­ler var.

SH: Neden bu karak­ter­lere sahip oldu­ğu­nuzu düşü­nü­yor­su­nuz, birin­den sonra öteki?

KI: Kendi psi­ka­na­li­zimi yap­mak­sı­zın size nede­nini söy­le­ye­mem. Eğer bir yazar size, belli konu­la­rın üze­rinde neden sürekli dur­du­ğunu söy­lerse ona asla inan­ma­ma­lı­sı­nız.

SH: Gün­den Kalan­lar Booker ödü­lünü kazandı. Başarı sizin için her­hangi bir şeyi değiş­tirdi mi?

KI: Deği­şen Dün­yada Bir Sanatçı yayın­lan­dı­ğında, hâlâ gizli bir yaza­rın haya­tını yaşı­yor­dum. Bir gecede hepsi değişti, yayın­lan­dık­tan altı ay sonra, Booker ödü­lüne aday gös­te­ril­di­ğinde ve Whitb­read ödü­lünü kazan­dı­ğında. Bu, tele­sek­re­ter almaya karar ver­di­ği­miz zamandı. çok az tanı­dı­ğım insan­lar, bir anda akşam yemeği tek­lif­le­rinde bulun­maya baş­la­mış­lardı. Her şeye evet demek zorunda olma­dı­ğımı keş­fet­mem biraz vak­timi aldı. Öteki türlü haya­tı­nız üze­rin­deki kont­rolü kay­be­di­yor­su­nuz. Üç yıl sonra, Booker ödü­lünü kazan­dı­ğımda insan­ları nasıl kibarca geri çevi­re­ce­ğimi öğren­miş­tim.

SH: Yazar­lı­ğın halka mal olma kıs­mı­nın –kitap tur­ları, söy­le­şi­ler– yaz­dık­la­rı­nız üze­rin­deki etkisi son­landı mı?

KI: Yazı­nı­nızı bariz şekilde iki açı­dan etki­li­yor. İlki, iş yaşa­mı­nı­zın üçte birini kap­la­ması, ikin­ci­siyse vak­ti­ni­zin büyük bir kıs­mını bil­gili insan­lar tara­fın­dan sor­guya çekil­mekle har­ca­ma­nız. Neden eşya­la­rı­nı­zın ara­sında sürekli üç ayaklı bir kedi var, veya neden güver­cin tur­ta­sına sap­lan­tı­lı­sı­nız? İşi­nize dair bir çok şey, bilinç­dışı ortaya çık­mış ola­bi­lir veya en azın­dan kul­lan­dı­ğı­nız görün­tü­ler­den gelen duy­gu­sal yan­sı­ma­lar henüz ana­liz edil­me­miş ola­bi­lir. Kitap turuna çık­tı­ğı­nızda, bu tip şey­le­rin hatır­lan­ması güç­tür. Geç­mişte müm­kün oldu­ğunda dürüst ve açık olma­nın daha hoş oldu­ğunu düşü­nür­düm ancak bun­dan epey zarar gör­düm. Hatta bazı yazar­lar sırf bu sebeple harap olur ve niha­ye­tinde ken­di­le­rini hem kız­gın hem de şid­dete maruz kal­mış gibi his­se­der­ler. Ve bunun, nasıl yaz­dı­ğı­nız üze­rinde bir takım etki­leri mev­cut. Yaz­maya otu­ru­yor ve düşü­nü­yor­su­nuz, realis­tim ama sanı­rım aynı zamanda absur­dist. Kendi bilin­ci­nize daha çok var­maya baş­lı­yor­su­nuz.

SH: Yazar­ken çevir­men­le­rin yaşa­dığı prob­lem­leri düşü­nü­yor musu­nuz?

KI: Ken­di­nizi dün­ya­nın farklı bölüm­le­rinde bul­du­ğu­nuzda kül­tü­rel anlam taşı­yan bazı ifa­de­leri çevir­me­nin müm­kün olma­dı­ğını fark edi­yor hatta bazen bir kitabı Dani­mar­ka­lı­lara açık­la­ya­bil­mek için dört günü­nüzü har­cı­yor­su­nuz. Bu tip ifa­de­ler kul­lan­mak­tan bil­hassa kaçı­nı­rım, örne­ğin marka isim­leri, kül­tü­rel refe­rans nok­ta­ları. Sadece coğ­rafi anlamda akta­rı­la­ma­ya­cak­ları için değil zaman içe­ri­sinde de akta­rı­la­ma­ya­cak­ları için. Tüm bun­lar, otuz yıl­lık süreçte her­hangi bir anlam ifade etme­ye­cek. Yal­nızca farklı ülke­ler­den insan­lar için değil aynı zamanda farklı ası­lar için yazı­yor­su­nuz.

İlk tas­lak­la­rımı kuca­ğımda yaz­mayı ter­cih ede­rim. Ken­dim­den başka her­kes için oku­nak­sız olma­la­rını ter­cih ede­rim. İlk tas­lak büyük bir kar­ma­şa­dır. Üsluba veya tutar­lı­lığa önem ver­mem. Sadece her şeyi kâğıda akta­rı­rım.

SH: Yaz­maya dair bir ruti­ni­niz var mı?

KI: Genel­likle sabah saat ondan akşam altıya kadar yaza­rım. Saat dörde kadar da e-pos­ta­lar veya tele­fon ara­ma­la­rıyla ilgi­len­me­meye çalı­şı­rım.

SH: Bil­gi­sa­yarda mı yazı­yor­su­nuz?

KI: İki farklı çalışma ala­nım var, biri kuca­ğımda yaz­mak için kul­lan­dı­ğım diz üstü bil­gi­sa­yar seh­pası öte­kiyse bil­gi­sa­ya­rı­mın dur­duğu çalışma masam. Bil­gi­sa­yar 1996 yılın­dan kalma ve inter­net bağ­lan­tısı mev­cut değil. İlk tas­lak­la­rımı kuca­ğımda yaz­mayı ter­cih ede­rim. Ken­dim­den başka her­kes için oku­nak­sız olma­la­rını ter­cih ede­rim. İlk tas­lak büyük bir kar­ma­şa­dır. Üsluba veya tutar­lı­lığa önem ver­mem. Sadece her şeyi kâğıda akta­rı­rım. Önceki vaka­lara uyma­yan başka bir fikre kapıl­dı­ğım olursa her­hangi bir düzeltme yap­ma­dan met­nin içine yer­leş­ti­rir ve o kısma dönüp ayık­lama yap­mak için ken­dime bir not düşe­rim. Bun­dan sonra tümünü plan­lar, bölüm­leri numa­ra­lan­dı­rıp yer­le­rine karar veri­rim. Zamanla ikinci tas­la­ğımı yaz­mı­şım­dır ve nereye git­ti­ğime ilş­kin daha net bir fik­rim var­dır. Bun­dan böyle daha dik­katli yaza­rım.

SH: Genelde kaç tas­lak yazar­sı­nız?

KI: Nadi­ren üçten faz­la­sını yaza­rım. Söy­len­di­ğine göre, tek­rar tek­rar yaz­mak zorunda oldu­ğum bir takım bağım­sız parag­raf­lar var­mış.

İnsa­nın kendi duy­gu­sal ihti­yaç­la­rına göre her iki­sini de mani­püle ediş şekli. Rüya­la­rın dili, insan­la­rın, belirli bir top­lu­luk hakın­daki yorum ola­rak okun­ma­nın aksine, meta­fo­rik bir masal ola­rak oku­ya­bi­le­cek­leri bir öykü yaz­mama ola­nak vere­cekti. Aylar boyunca not­larla dolu bir kla­sör oluş­tur­dum ve niha­ye­tinde bir roman yaz­mak için ken­dimi hazır his­set­tim.

SH: Çok az yazar sizin ilk üç kita­bı­nızda olduğu gibi olumlu eleş­ti­ri­ler almış­tır. Ve sonra Avu­na­ma­yan­lar yayın­landı. Bazı eleş­tir­men­lerce sizin en iyi işi­niz ola­rak kabul edil­me­sine rağ­men öte­ki­ler bunun oku­duk­ları en kötü şey oldu­ğunu söy­lü­yor­lar. Bununla ilgili ne his­se­di­yor­su­nuz?

KI: Zan­ne­der­sem ken­dimi oldukça ihti­laflı bir alana sok­tum. Yamış olduk­la­rı­mın üç kitap boyunca bir eleş­ti­risi varsa eğer o da, yete­rince cesur olma­dık­la­rın­dan­dır. Buna iliş­kin ger­çe­ğin yan­kı­sını duyar gibi­yim, New Yor­ker’da Gün­den Kalan­lar’a dair, baş­tan sonra övgü dolu bir ince­leme vardı ve niha­ye­tinde şunu söy­lü­yordu, kitap­taki tek sorun, her şeyin bir saat gibi işle­mesi.

SH: Çok kusur­suz

KI: Evet. Benim açım­dan her­hangi bir dağı­nık­lık, per­va­sız­lık söz konusu değil. Her şey fazla kont­rollü. Öteki insan­lar, kusur­suz olmak­tan dolayı eleş­ti­ril­mek üze­rine çok düşün­me­ye­bi­lir­ler. Ama ne eleş­tiri! Fakat bu durumda, his­set­miş oldu­ğum şeyle eşleş­ti­ğini söy­le­ye­bi­li­rim. Aynı romanı düzel­tip duru­yor­dum ve bu, emin olma­dı­ğım nok­ta­lara dair his­set­ti­ğim bir açlıktı.

Gün­den Kalan­lar’ın yayın­lan­ma­sın­dan kısa bir süre sonra karım ve ben küçük bir lokan­tada otu­ru­yor, bir yan­dan roman­la­rın, ulus­la­ra­rası alanda oku­yucu bula­bil­mesi için nasıl yazıl­ması gerek­tiği konu­sunu tar­tı­şır­ken öte yan­dan evren­sel konu­la­rın neler ola­bi­le­ce­ğine iliş­kin fikir ortaya sürü­yor­duk. Karım, rüya dili­nin evren­sel­li­ğin­den bah­setti. Geli­nen kül­tür han­gisi olursa olsun, her­ke­sin bu dille bir bağ­lan­tısı oldu­ğun­dan. Takip eden haf­ta­larda ken­dime, rüya­la­rın gra­me­ri­nin ne oldu­ğunu sor­maya baş­la­dım. İki­miz, şu an bu konuş­mayı, evde başka biri olmak­sı­zın ger­çek­leş­ti­ri­yo­ruz. Üçüncü bir şahıs, bu sah­neye yer­leş­ti­ri­li­yor. Sıra­dan bir çalış­mada, kapıda bir tık­lama olur, içe­riye biri girer ve biz, mer­haba, deriz. Rüya halin­deki zihin, bu tip şey­ler konu­sunda oldukça sabır­sız­dır. Genel­likle olan şey, bizim bu odada tek başı­mıza otur­ma­mız ve ani­den üçüncü bir şah­sın, en baş­tan beri benim yanı­ba­şımda dur­du­ğunu fark etme­miz­dir. Bu nok­taya kadar üçüncü kişi­den haber­dar değil­dik dola­yı­sıyla hafif bir sürp­riz duy­gusu ola­bi­lir ancak sadece o şah­sın ortaya çık­tığı nok­taya doğ­ru­dan gide­bi­li­riz. Bunun hayli ilginç oldu­ğunu düşün­müş ve hafı­zayla rüya­lar ara­sın­daki para­lel­lik­leri gör­meye baş­la­mış­tım. İnsa­nın kendi duy­gu­sal ihti­yaç­la­rına göre her iki­sini de mani­püle ediş şekli. Rüya­la­rın dili, insan­la­rın, belirli bir top­lu­luk hakın­daki yorum ola­rak okun­ma­nın aksine, meta­fo­rik bir masal ola­rak oku­ya­bi­le­cek­leri bir öykü yaz­mama ola­nak vere­cekti. Aylar boyunca not­larla dolu bir kla­sör oluş­tur­dum ve niha­ye­tinde bir roman yaz­mak için ken­dimi hazır his­set­tim.

SH: Avunamayanlar’ı yazar­ken olay örgü­süne dair bir fik­ri­niz var mıydı?

KI: İki olay örgüsü var. İlki, Ryder’ın, boşan­ma­nın eşi­ğin­deki mut­suz ebe­veyn­lerle büyü­müş ada­mın hika­yesi. Ryder, aile­si­nin bek­len­ti­le­rini yerine geti­rirse uzla­şa­bi­le­cek­le­rini düşün­mek­te­dir. Neti­cede o, bunu, fan­tas­tik bir piya­nist olmakla son­lan­dı­rır ve bu elzem kon­seri ver­me­si­nin her şeyi iyi­leş­ti­re­ce­ğini düşü­nür. Elbette artık çok geç­tir. Aile­siyle ara­sında geçen­ler, uzun süre önce olmuş ve bit­miş­tir. İkin­cisi, Brodsky’nin, iliş­ki­sini tama­men bera­bet eden yaşlı bir ada­mın, aynı iliş­kide iyi şey­ler yap­maya çalış­ma­sı­nın hika­yesi. Orkestra şefi ola­rak bunu başa­ra­bi­lirse, haya­tı­nın aşkını tek­rar geri kaza­na­bi­le­ce­ğini düşü­nür. Her iki hikaye de, tüm has­ta­lık­la­rın, hatalı müzi­kal değer­leri seç­miş olmak­tan kay­nak­lan­dı­ğına ina­nan bir top­lu­luk içinde geç­mek­te­dir.

SH: Şaş­kın­lık uyan­dı­ran eleş­tir­men­le­ri­nize nasıl tepki ver­di­niz?

KI: Romanı kas­ten anla­şıl­maz hale getir­mek gibi bir niye­tim hiç olmadı. Rüya man­tı­ğın­dan yürü­mesi gerek­ti­ğini düşün­dü­ğü­müzde elim­den gel­di­ğince net yaz­dım. Rüyada bir karak­ter, sık­lıkla farklı insan­lar tara­fın­dan tas­vir edi­lir. Kul­lan­dı­ğım bu tek­nik, sanı­rım bazı karı­şık­lık­lara yol açtı. Yine de Avu­na­ma­yan­lar’ın tek bir keli­me­sini dahi değiş­tir­mez­dim. Bu, o zaman­lar oldu­ğumdu. Sanı­rım yıl­lar içinde zamanla kendi yerini buldu. Bu konu bana her şey­den daha fazla soru soru­lur. Bir kitap turuna çık­tı­ğımda, akşa­mın bir bölü­mü­nün Avunamayanlar’a has­re­dil­di­ğini bili­rim, bil­hassa Amerika’nın batı kıyı­sında. Aka­de­mis­yen­ler, Avu­na­ma­yanlar hak­kında öteki roman­la­rım­dan çok daha fazla yazar­lar.

SH: Bir son­raki roma­nı­nız Öksüz­lü­ğü­müz; Ailesi, bir anda Şangay’da orta­dan kay­bo­lan ve bura­daki gizemi ortaya çıkar­maya çalı­şan, Chris­top­her Banks isimli İngi­liz dedek­tif hak­kında.

KI: Öksüz­lü­ğü­müz, kari­ye­rimde, hikâ­ye­nin belir­gin bir yer ve zamanda geç­me­sini iste­di­ğim nadir örnek­ler­den biri­dir. Otuz­la­rın Şangay’ına karşı bir hay­ran­lı­ğım vardı. Ufak işkol­la­rın­daki tüm ırkçı grup­la­rıyla günü­müz­deki koz­mo­po­lit şehir­le­rin bir pro­to­ti­piydi. Büyük babam orada çalış­mış ve babam orada doğ­muştu. Baba­mın sek­senli yıl­larda getir­diği bir fotoğ­raf albümü, büyük­ba­ba­mın orada yaşa­dığı zaman­larda çekil­miş fotoğ­raf­larla doluydu. Çok sayıda şir­ket fotoğ­rafı vardı: Ofis­le­rinde, tavan van­ti­la­tör­le­ri­nin altında otu­ran beyaz takım elbi­seli insan­lar. Farklı bir dün­yaydı. Babam, deği­şik hikâ­ye­ler anlat­mıştı – Örne­ğin büyük­ba­bam, babamı, kan­ser­den ölmek üzere olan hiz­met­kar­la­rı­nın kont­rollü Çin Bölgesi’nde yer alan evine ziya­ret için götür­dü­ğünde yanında silah taşı­yor­muş.

Ve bir dedek­tif hikâ­yesi yaz­mak iste­miş­tim. İngi­liz uşak ile İngi­liz dedek­tif figürü –Sher­lock Hol­mes– ara­sında çok sayıda ben­zer­lik mev­cut­tur. Göreve adan­mış­lık­tan çok beyin­deki meka­niz­mayla ilgi­li­dir ancak pro­fes­yo­nel kişi­li­ğin içine kilit­len­miş­tir. Duy­gu­sal ola­rak uzak­tır ve Avunamayanlar’daki müzis­yen gibi kendi iç dün­ya­sında yolunda git­me­yen bir şey­ler var­dır. Chris­top­her Banks’ın zih­ninde, aile­si­nin gize­mini çöz­mek ve İkinci Dünya Savaşı’nı dur­dur­mak ara­sında gidip gelen ola­ğan­dışı bir çıka­rım var­dır.

Bu, Öksüz­lü­ğü­müz’ün mer­ke­zınde olma­sını iste­di­ğim tuhaf man­tıktı. İçi­mizde bir parça, bir şey­leri sürekli çocuk­lu­ğu­muzda yap­tı­ğı­mız gibi görür. Öksüz­lü­ğü­müz de, bu durumu anla­ta­bil­mek için bir giri­şimdi. Ne var ki roman, iste­di­ğim şekilde yürü­medi. Ori­ji­nal kon­sep­tim, roma­nın içinde bir üslup roma­nı­nın olma­sıydı. Banks’ın, Agatha Chris­tie yön­te­miyle hakiki bir gizemi çöz­me­sini iste­miş­tim. Fakat nere­deyse bir sene­lik işi attım ve öyle bitir­dim, yüz dokuz sayfa. Öksüz­lü­ğü­müz, bana, diğer kitap­lar­dan çok daha fazla sorun çıkardı.

SH: Anla­dı­ğım kada­rıyla Beni Asla Bırakma’nın bir­kaç tamam­lan­ma­mış ver­si­yonu daha var.

KI: Evet. Aslına aklıma ilk gelen, öğren­ci­ler hak­kında bir hikâ­yeydi. Yaşam­ları sek­sen değil, otuz yıl süre­cek olan genç insan­lar. Gece vakti, tır­larla taşı­nan nük­le­eer silah­larla karşı kar­şıya gele­cek­le­rini ve bir şekilde baş­la­rı­nın derde gire­ce­ğini düşün­müş­tüm. Öğren­ci­leri klon haline getir­meye karar ver­di­ğimde her şey yerli yerine oturdu. Ardın­dan, yaşam­la­rı­nın neden otuz yılla sınırlı oldu­ğuna dair bir sebep bul­dum. Klon­ları kul­lan­ma­nın cazi­be­le­rindne biri insan­la­rın anında şu soruyu sor­ma­sını sağ­la­maktı, İnsan varo­lu­şu­nun anlamı nedir? Dos­to­yevski, Ruh nedir, diye sorar. Benim yap­tı­ğımsa bu soruya çizi­len sekü­ler bir yol­dur.

SH: Yatılı okulda geçen öykü­lere meraklı mıy­dı­nız?

KI: Çocuk­luk dönemi için güzel bir meta­for. Yatılı okul­lar, sorum­lu­la­rın, çocuk­la­rın neyi bilip neyi bil­me­diği konu­sunu büyük ölçüde kont­rol ede­bil­dik­leri yer­ler­dir. Bana kalırsa bu, ger­çek hayatta kendi çocuk­la­rı­mıza yap­tı­ğı­mız­dan çok da farklı değil. Çocuk­lar, bir çok bakım­dan hayali köpük­le­rin içinde büyür­ler. Yap­maya çalış­tı­ğı­mız şeyin, bu köpüğü düz­gün halde tut­maya çalış­mak oldu­ğunu düşü­nü­yo­rum. Onları tat­sız haber­ler­den koru­yo­ruz. Bunu öyle etraf­lıca yapı­yo­ruz ki, küçük bir çocu­ğun etra­fında dolan­dı­ğı­nız tak­dirde kar­şı­laş­tı­ğı­nız yaban­cı­lar gizli bir itti­faka girer. Tar­tı­şı­yor­larsa dura­cak­lar­dır çünkü çocu­la­rın, yetiş­kin­le­rin tar­tış­tı­ğını bil­me­sini iste­mez­ler, bıra­kın bir­bi­ri­mize yal­nız işkence yapa­lım. Yatılı okul, bu feno­me­nin, fizi­ken somut­lan­mış hali­dir.

SH: Siz de bir­çok eleş­tir­men gibi bu romanı çok karan­lık görü­yor musu­nuz?

KI: Aslında Beni Bırakma Asla’yı her zaman en neşeli roma­nım ola­rak düşün­mü­şüm­dür. Geç­mişte, karak­ter­le­rin başa­rı­sız­lık­ları hak­kında yaz­mış­tım. Tümü, ken­dime uyarı mahi­ye­tin­deydi yahut nasıl bir hayat sür­me­men gerek­ti­ğine dair kitap­lardı.

Beni Bırakma Asla ile bir­like, haya­tımda ilk kez ken­dime insan varo­lu­şu­nun pozi­tif yan­la­rına odak­lanma izni ver­di­ğimi his­set­tim. Elbette, kusurlu ola­bi­lir ve baya­ğı­lık, kıs­kanç­lık gibi ola­ğan insan duy­gu­la­rına mey­le­de­bi­lir­ler. Ancak temelde dürüst olan olan üç kişiyi gös­ter­mek iste­dim. Niha­ye­tinde, zaman­la­rı­nın sınırlı oldu­ğunu fark ettik­le­rinde, maddi mal var­lık­la­rıyla veya sta­tü­le­riyle meş­gul olma­ma­la­rını iste­dim. En çok bir­bir­le­rine özen gös­ter­me­le­rini ve işleri yoluna koy­ma­la­rını iste­dim. Yani benim için, ölüm­lü­lü­ğü­mü­zün sevim­siz ger­çek­li­ğine kar­şın insan varo­lu­şuna iliş­kin olumlu şey­ler söy­lü­yordu.

SH: Baş­lık­la­rı­nızı nasıl seçi­yor­su­nuz?

KI: Çocuğa isim ver­mek gibi. Çok sayıda tar­tışma sürüp gider. Bazı­la­rını ben bul­ma­dım – mesela Gün­den Kalan­lar. Avustralya’da, yazar­lar fes­ti­va­lin­dey­dim, Mic­hael Onda­atje, Vic­to­ria Glen­din­ning, Robert McC­rum ve Judith Hertz­berg isimli Hol­lan­dalı bir yazarla bera­ber sahilde otu­ru­yor­duk. Yakında tamam­la­na­cak olan roma­nıma isim bul­maya çalış­tı­ğı­mız yarı ciddi bir oyun oynu­yor­duk. Mic­hael Onda­atje, Sirloin’i önerdi, Juicy Tale. Roma­nın bir uşakla ilgili oldu­ğuna dair açık­la­ma­lar yap­maya devam etme­min ardın­dan Judith Hertz­berg, Freud’un, rüya­lara atıfta bulu­nur­ken kul­lan­dığı, hemen hemen “günün enkazı” anla­mına gele­bi­le­cek bir ifa­de­den söz etti, Tages­reste. Keli­meyi düşün­mek­si­zin çevir­diği için, ağzın­dan “gün­den kalan­lar” gibi çıktı. Atmos­fer açı­sın­dan bana doğru gibi göründü. 

SH: Siz, ger­çek­ten Dos­to­yevski hay­ra­nı­sı­nız.

KI: Evet. Ve Dic­kens, Aus­ten, George Eliot, Char­lotte Brontë, Wil­kie Collins’in – ilk kez üni­ver­si­tede oku­du­ğum saf kan on doku­zuncu yüz­yıl ede­bi­ya­tı­nın.

SH: On doku­zuncu yüz­yıl ede­bi­ya­tı­nın nesin­den hoş­la­nı­yor­su­nuz?

KI: Kur­gu­la­nan dün­ya­nın, yaşa­dı­ğı­mız dün­yayla az ya da çok ben­zer­lik gös­ter­mesi bakı­mın­dan ger­çekçi. Ayrıca orada kay­bo­la­bi­lir­si­niz. Olay örgüsü, yapı ve karak­ter­ler açı­sın­dan gele­nek­sel araç­la­rın kul­la­nıl­dığı anla­tımda ken­dine güven var­dır. Çocuk­ken çok oku­ma­dı­ğım­dan, sağ­lam bir yapıya ihti­ya­cım vardı. Char­lotte Brontë’den Vil­lette ve Jane Eyre; Dostoyevski’nin dört büyük romanı, Çehov’un kısa öykü­leri, Tolstoy’un Savaş ve Barış’ı. Kas­vetli Ev. Ve altı Jane Aus­ten roma­nı­non en az beşi. Bun­ları oku­duy­sa­nız, çok sağ­lam bir teme­li­niz var demek­tir. Ve Platon’dan da hoş­la­nı­rım.

SH: Neden?

KI: Sokrates’in diya­log­la­rı­nın büyük bir çoğun­lu­ğunda, her şeyi bil­di­ğini düşü­nen bir adam sokak boyunca yürür ve Sok­ra­tes onunla bera­ber otu­rup bu ada­mın görüş­le­rini çürü­tür. Böyle bir mizan­sen yıkıcı görü­ne­bi­lir ama asıl fikir, iyi ola­nın doğa­sı­nın anla­şıl­maz oldu­ğu­dur. Bazen insan­lar tüm hayat­la­rını, yan­lış olma ola­sı­lığı bulu­nan bir inanç üze­rine otur­tur­lar. İlk kitap­la­rım, bununla ilgi­li­dir: bil­di­ğini düşü­nen insan­lar. Fakat Sok­ra­tes figürü yok­tur. Onlar, ken­di­le­ri­nin Sok­ra­te­si­dir­ler.

Platon’un diya­log­la­rın­dan birinde, Sok­ra­tes, ide­alist insan­la­rın, iki ya da üç kez hayal kırık­lığı yaşa­ma­ları halinde, insan­ları sev­me­meye baş­la­dık­la­rını söy­ler. Pla­ton, iyi­nin anla­mı­nın ara­makla böyle ola­bi­le­ceği fik­rini ileri sürer. Red­de­dil­di­ği­nizde hayal kırık­lı­ğına uğra­ma­ma­lı­sı­nız. Tüm keş­fet­ti­ği­niz, ara­yış zor olduğu ve ara­mak husu­sunda hâlâ bir göre­vi­ni­zin bulun­du­ğu­dur.

Paris Review, 2008

Çevi­ren: Fulya Kılın­çars­lan

(394)

Yorumlar