Home Kültür Sanat Edebiyat Kazuo Ishiguro: “Yazmaya oturuyor ve düşünüyorsunuz, realistim ama sanırım aynı zamanda absurdist.”
Kazuo Ishiguro: “Yazmaya oturuyor ve düşünüyorsunuz, realistim ama sanırım aynı zamanda absurdist.”

Kazuo Ishiguro: “Yazmaya oturuyor ve düşünüyorsunuz, realistim ama sanırım aynı zamanda absurdist.”

1.86K
0

Çocukken çok okumadığımdan, sağlam bir yapıya ihtiyacım vardı. Charlotte Brontë’den Villette ve Jane Eyre; Dostoyevski’nin dört büyük romanı, Çehov’un kısa öyküleri, Tolstoy’un Savaş ve Barış’ı. Kasvetli Ev. Ve Altı Jane Austen romamımım en az beşi. Bunları okuduysanız, çok sağlam bir temeliniz var demektir. Ve Platon’dan da hoşlanırım.

Susannah Hunnewell

Günden Kalanlar’ı bir uşağın mükemmel sesiyle yazan adamın kendisi oldukça nazik. Londra Golders Green’deki evinin kapısında beni karşıladıktan hemen sonra çay yapmayı önermesine rağmen dolabında bulunan seçenekler arasında kararsız kalmasına dayanarak onun düzenli bir öğleden sonra Assam çayı tüketicisi olmadığına kanaat getirdim. İkinci ziyaretimdeyse çayla ilgili her şey, gayriresmi şekilde ortaya çıkarılmıştı. Sabırla yaşamına ilişkin ayrıntıları anlatmaya başladı. Kendi gençliğinden memnun ve ona karşı sürekli bir hoşgörü içindeydi. Bilhassa gitar çalan ve noktalama işaretleriyle ayrılmış ruhani ifadeler barındıran yazılar yazan hippi dönemlerine karşı. “Bu, profesörler tarafından teşvik edildi” diye tekrarladı. “Afrika’dan gelen ve oldukça muhafazakâr olan bir öğretim üyesi haricinde. Fakat o, fazlasıyla kibardı. Mr. Ishiguro, derdi, üslubunuzda bir sıkıntı var. Bunu sınavda tekrarlamanız halinde size tatmin edici olmaktan uzak bir not vermek durumunda kalacağım.”

Kazuo Ishiguro, 1954 yılında Nagasaki’de doğdu ve beş yaşındayken ailesi ile beraber güney İngiltere’nin Guildforf isimli ufak kasabasına taşındı. Yirmi dokuz yıl boyunca Japonya’ya dönmedi. (Japoncasının berbat olduğunu söylüyor) Yirmi yedi yaşında, Nagasaki’de geçen ve övgüyle karşılanan ilk romanı, Uzak Tepeler (1982) yayımlandı. İkinci romanı Değişen Dünyada Bir Sanatçı (1986), İngiltere’nin en prestijli ödülü olan Whitebread ödülünü kazandı. Ve üçüncü romanı, Günden Kalanlar (1989) ile uluslarlarası ününü pekiştirdi. İngilizce versiyonu, bir milyondan fazla satıldı, Booker Ödülünü kazandı ve Merchant Ivory prodüksiyon şirketi tarafından, başrolde Anthony Hopkins, Ruth Prawer Jhabvala tarafından yazılan senaryoyla beyaz perdeye uyarlandı. (Ishiguro, Harold Pinter tarafından yazılmış olan önceki senaryonun öne çıkan özelliğini, “mutfakta dönen tezgahlar,” olarak anımsıyor.) Ishiguro İngiliz Kraliyet Nişanına layık görüldü ve portresi bir süre 10 Downing St. de asılı kaldı. Meydan okuyan kutsama, bir sonraki romanı Avunamayanlar (1995) ile okuyucularını şaşırttı. Bilinç akışı gibi görünen beş yüzden fazla sayfa. Şaşkına dönen bazı eleştirmenler acımasızca saldırdılar; James Wood, “kötülükte kendi kategorisini icat etti” diye yazdı. Fakat Anita Brookner’ın da dahil olduğu öteki eleştirmenler, Ishiguro’yu savunmuş ve Anita Brookner, başlangıçtaki tereddütlerini yenip romanı, “Kesinlikle bir başyapıt” olarak nitelendirmiştir. Kabul gören ikiden fazla romanın –Öksüzlüğümüz (2000), Beni Asla Bırakma (2005)– yazarı olan Ishiguro, senaryo ve televizyon oyunları yazdığı gibi en son Jazz şantözü Stacey Kent için şarkı sözü bestelemiştir. Ortak hazırlamış oldukları CD, Breakfast on the Morning Tram, Fransa’da en çok satan albüm olmuştur.

Ishiguro’nun, resmi sosyal hizmet görevlisi olan karısı Lorna ve on altı yaşındaki kızları Naomi ile beraber yaşadıkları, dış cephesi beyaz alçıyla kaplanmış keyifli evlerinde, pırıl pırıl üç elektro gitar ve teknoloji harikası bir ses sistemi mevcut. Üst katta yer alan, Ishiguro’nun yazarken kullandığı küçük ofis, özel olarak tasarlanmış. Yerden tavana kadar odayı kaplayan ve kayın ağacından yapılan kübik raflara, renk kodlarına göre dosyalar düzgünce istiflenmiş. Romanlarının Lehçe, İtalyanca, Malayca ve öteki dillerdeki çevirileri tek sıra halinde yerleştirilmiş.

Susannah Hunnewell: İlk andan itibaren edebiyatınızla başarı kazandınız – peki gençliğinizden kalan ve hiç yayımlanmamış yazılarınız mevcut mu?

Kazuo Ishiguro: Üniversite bittikten sonra Londra’nın batısında, evsizlerle çalışıyordum o esnada yarım saatlik bir radyo oyunu yazdım ve BBC’ye gönderdim. Reddedilmişti ama cesaret veren bir yanıt almıştım. Tatsız bir tecrübeydi ama zaten başkalarının gördüklerinde ne düşüneceğini umarsamadığım bir juvenilianın ilk kısmıydı. İsmi “Potatoes and Lovers” idi. Metinde “potatoes” kelimesini, “potatos” olarak yazmıştım ve nüsha, bu şekilde gitmişti. Oyun, fish-and-chips kafede çalışan ve ağır biçimde şaşı olan iki gençle ilgiliydi.

Birbirine âşık olan bu gençler, şaşı oldukları gerçeğini asla kabullenmezler. Bu durum, ikisinin arasında, bahsi geçmeyen bir meseledir. Öykünün bitiminde, anlatıcının bir ailenin sahildeki iskeleden ona doğru yaklaşmakta olduğunu gördüğü tuhaf rüyadan sonra evlenmemeye karar verirler. Ebeveynler şaşıdır, çocuklar şaşıdır, köpek şaşıdır ve adam, şöyle der, Pekâlâ, evlenmeyeceğiz.

SH: Sizi, bu öyküyü yazmaya sevk eden şey neydi?

KI: Kariyerimin nasıl olacağını düşünmeye başladığım zamanlardı. Bir müzisyen olarak başarısız olmuştum. Müzik piyasasından bir çok insanla görüşme yapmış ve saniyeler içinde, bu iş olmaz adamım, denerek geri çevrilmiştim. Nihayetinde bir radyo oyunu deneyebileceğimi düşündüm.

Ardından, neredeyse kazara, East Anglia Universitesi’nde Malcolm Bradbury tarafından verilen yaratıcı yazarlık yüksek lisans programına ait küçük bir ilanla karşılaştım. Günümüzde tanınan bir program ancak o zamanlar hem gülünçtü hem de feci derecede Amerikanvari bir fikirdi. Akabinde, yeterli başvuru olmadığından dolayı derslerin bir önceki yıl yapılmadığını keşfettim. Söylenene göre, Ian McEwan bu işi on yıl önce yapmıştı. Bu noktada Ian McEwan’ın, en heyecan verici genç yazar olduğunu düşünüyordum. Fakat programın benim için asıl cazibesi, bir yıllığına da olsa üniversiteye dönebilmek ve masrafların hükümet tarafından karşılanmasıydı. Üstelik başvuru için gereken tek şey, otuz sayfalık kurgusal bir metin sunmaktı. Yazdığım radyo oyununu, müracaat formuyla beraber Malcolm Bradbury’e gönderdim.

Kabul edildiğimde kısmen de olsa şaşkındım çünkü her şey bir anda gerçek haline gelmişti. Söz konusu yazarların, yazdıklarımı mercek altına alıp inceleyeceğini ve bunun da hayli utanç verici olacağını düşünüyordum.

Kendime yazmayı öğretmek zorundaydım. Birisi bana, Cornwall’de bulunan ve önceleri uyuşturucu bağımlıları için rehabilitasyon merkezi görevi gören, kiralık bir çiftlik evinden bahsetmişti, aradım ve bir aylığına bir yere ihtiyacım olduğunu söyledim. 1979 yazında yaptığım buydu. İlk kez kısa bir öykünün yapısı üzerinde düşünüyordum. Öyküyü nasıl anlattığınız, anlatıcının bakış açısı gibi bir takım meseleleri çözebilmek için epey vakit harcadım. Nihayetinde gösterebileceğim iki öyküm vardı ve haliyle kendimi daha güvende hissediyordum.

SH: Japonya hakkında ilk kez, East Anglia Üniversitesi’nde geçirdiğiniz bir yıl boyunca mı yazdınız?

KI: Evet. Hayal gücümün, etrafımdaki mevcut dünyadan uzaklaştığımda canlandığını keşfettim. Kısa bir öyküye başlamayı denediğimde: “Camden Kasabası metro istasyonundan çıkıp McDonald’s a gittim, üniversiteden arkadaşım Harry oradaydı.” Yazacağım bir sonraki cümleyi düşünemiyordum. Halbuki Japonya hakkında yazdığımda, kilit açıldı. Sınıfa getirdiğim öykülerden biri Nagasaki’de geçiyor ve atom bombasının düştüğü vakitlerde genç bir kadının bakış açısından anlatılıyordu. Öğrenci arkadaşlarımdan muazzam bir destek almıştım. Hepsi, yazdığım Japon öyküsünün heyecan verici ve benim de yazmakta epey başarılı olduğumu söylemişlerdi. Ardından Faber’den bir kabul mektubu aldım. Yayınevinin iyi bir geçmişi vardı ve öykülerimden üçü, başlangıç serisinde yayınlanmak üzere seçilmişti. Tom Stoppard ve Ted Hughes’in bu şekilde keşfedildiğini biliyordum.

Kazuo Ishiguro ve Neil Gaiman.

SH: Uzak Tepeler’i bu sıralar mı yazmaya başladınız?

KI: Evet ve Faber’den Robert McCrum’un ilk avansımı vermesi sayesinde bitirebildim. Cornish Kasabası’nda geçen bir öyküye başlamıştım. Öykü, geçmişi hayli karanlık genç bir kadın ve kadının akli dengesi bozuk bir çocuğuyla ilgiliydi. Niyetim, kadın karakterin yaşadığı ikilemi ortaya sermekti, kadın, “Bu adama âşığım, çocuk baş belasından başka bir şey değil” ile “kendimi çocuğa adayacağım” demek arasında fikir değiştirmeliydi. Evsizlerle çalıştığım esnada bunun gibi çok sayıda insanla karşılaşmıştım. Sınıf arkadaşlarım, Nagasaki’de geçen öyküme, o kadar müthiş tepki vermişlerdi ki, döndüm ve Cornwall’de geçen öyküyü tekrar gözden geçirdim. Fakat bu öykünün Japonya üzerinden aktarılması halinde, dar görüşlü ve küçük görünen her şey, öyküye aksedecekti.

SH: Beş yaşından itibaren Japonya’ya hiç dönmediniz ancak aileniz, tipik bir Japon ailesinin özelliklerini taşıyor muydu?

KI: Annem kendi neslinden bir Japon hanımefendisinin tüm özelliklerini taşıyordu. Bu günün standartlarına göre görgü kurallarına sahipti ve feminizm öncesi Japonlardandı. Eski Japon filmlerini izlediğimde, çoğu kadının aynen annem gibi konuştuğunu ve davrandığını fark ediyorum. Japon kadınları, geleneksel olarak erkeklerin kullandığından kısmen farklı, resmi bir lisan kullanırdı. Günümüzdeyse bu, iyice karışmış durumda. Annem seksenlerde Japonya’yı ziyaret etmiş ve o dönem, genç kızların erkek lisanı kullanmasının onu şaşırttığını söylemişti.

Atom bombası atıldığında Nagasaki’deymiş. Yeni yetmeliğinin sonları. Yaşadığı ev bir hayli zarar görmüş ama hasarın büyüklüğünü ancak yağmur yağıp çatı kasırgada kalmışçasına her tarafından akıtmaya başlayınca fark etmişler. Aslında, bomba atıldığında ailede tek yaralanan, uçan bir enkaz parçasının isabet ettiği annemmiş ve ailenin kalan fertleri –dört kardeş ve ebeveynler– yardım etmek amacıyla şehrin diğer kısımlarına gittiğinde, o, iyileşebilmek için evde kalmış. Savaşı düşündüğünde, onu en çok korkutan şeyin, atom bombası olmadığını söyler ve çalıştığı fabrikanın sığınağından, o sığınakta bombalar üstlerine yağarken karanlıkta sıraya dizilip ölmek üzere olduklarını düşündüklerinden söz ederdi.

Babam, Şangay’da büyüdüğü için tipik bir Japon değildi. Çinlilere has karakteristiği, kötü bir şey olduğunda dahi onu gülümsetirdi.

SH: Aileniz niçin İngiltere’ye taşındı?

KI: İlk başta, kısa bir gezi olması planlanmıştı. Babam okyanus bilimciydi ve İngiliz Ulusal Okyanus Araştırma Enstitüsü başkanı tarafından, okyanus dalgalarının gel-git hareketleri ile ilgili kendi yapmış olduğu bir icadın takibi için İngiltere’ye davet edilmişti. Ne olduğunu tam olarak asla keşfedemedim. Ulusal Okyanus Araştırma Enstitüsü soğuk savaş zamanında kurulduğundan orada yapılanlarla ilgili her daim bir gizlilik havası vardı. Babam, ormanlık arazinin ortasına inşa edilmiş bu yere gitti ve onun yanına ziyaret maksadıyla sadece bir kez uğradım.

SH: Taşınmayla ilgili ne hissetmiştiniz?

KI: Anlamını kavradığımı düşünmüyorum. Büyükbabam ve ben, Nagasaki’de büyük bir mağazadaydık. Oraya gitmemizin sebebi, üzerinde tavuk resmi olan bir tabelaya ateş edip doğru kısmı vurduğunuzda yumurta düşüren hayli büyük bir oyuncağı almaktı. O oyuncağı almama izin vermemişlerdi ve beni asıl hayal kırıklığına uğratan da buydu. Yolculuk, BOAC jetiyle üç gün sürdü. Koltukta uyumaya çalıştığımı, etrafta dolanan insanların üzüm suyu getirdiğini ve uçak ne zaman yakıt almak için dursa beni uyandırdıklarını anımsıyorum. Bir kez daha uçağa bindiğimde on dokuz yaşındaydım.

Her şeye rağmen İngiltere de mutsuz olduğumu hatırlamıyorum. Yaşım daha büyük olsaydı, sanırım çok daha zor olurdu. Aynı şekilde, hiç ders almamama rağmen lisanla cebelleştiğimi de aımsamıyorum. İngilizce’nin büyük bir kısmını, izlemeyi sevdiğim kovboy filmleriyle televizyon dizilerinden öğrendim. Favorim, Robert Fuller ve John Smith’in rol aldığı Laramie idi. Aynı zamanda Japonya’da da ünlü olan The Lone Ranger’ı izlerdim. Bu kovboyları idealize etmiştim. “Evet” yerine “hiç şüphen olmasın” derlerdi. Ve öğretmenim sorardı, Kazuo, “hiç şüphen olmasın” ile neyi kast etmek istedin? Lone Ranger’ın konuşma tarzının, öğretmenin konuşma tarzından farklı olduğunu anlamalıydım.

Annem, çarmıha gerilmiş, kanayan adamın sadist tasvirleri karşısında şaşkına dönmüştü. Üstelik bu tasvirler çocuklara gösteriliyordu. Bu durumu Japonların bakış açısından hatta Marslıların bakış açısından bile değerlendirseniz, her halükârda barbarcaydı.

SH: Guildford hakkında ne düşünmüştünüz?

KI: Paskalya Zamanında gelmiştik ve annem, çarmıha gerilmiş, kanayan adamın sadist tasvirleri karşısında şaşkına dönmüştü. Üstelik bu tasvirler çocuklara gösteriliyordu. Bu durumu Japonların bakış açısından hatta Marslıların bakış açısından bile değerlendirseniz, her halükârda barbarcaydı. Ailem Hristiyan değildi. İsa Mesih’in tanrı olduğuna inanmıyorlardı. Ancak bu konuda oldukça naziktiler, misafiri olduğunuz garip bir kabilenin geleneklerine saygı duymak gibi bir şeydi.

Guilford benim için tamamen farklı bir yerdi. Taşraydı, yalındı, tek renkliydi – yeşil. Ve oyuncak yoktu. Japonya’da her şey, görüntüleriyle bile başdöndürür, bilirsiniz, kablolar her yerdedir. Guildford ise sakindi. Dondurma almak için Molly Teyze isminde bir İngiliz hanımefendisiyle dükkâna girdiğimizi hatırlıyorum. Böyle bir dükkân hiç görmemiştim. İçeride bir kişi vardı ve tezgâahın ardında dikiliyordu, içerisi o kadar boş. Ve iki katlı otobüsler. İlk birkaç gün boyunca bunlardan birine binmeye devam ettiğimi hatılıyorum, heyecan vericiydi. Dar sokaklarda bu otobüslerden biriyle dolaştığınızda kendinizi, çitin üzerinde seyrediyormuş gibi hissederdiniz. Bununla kirpiler arasında bağlantı kurduğumu anımsıyorum. Kirpinin ne olduğunu biliyor musunuz?

SH: Tipik bir İngiliz kemirgeni?

KI: Bugün onlardan birini kırsal kesimde bile göremezsiniz. Zannedersem soyları tamamen tükendi. Fakat eskiden, yaşadığımız her yerdeydiler. Bu ufak, sevimli yaratıklar, yırtıcı olmamaları dışında oklu kirpiye benzerlerdi. Geceleri dışarıya çıktıklarında genellikle arabalar tarafından ezilirlerdi. Bu ufak şeyleri, dikenler ve dışarıda köpüren iç organlarla yolun kenarındaki oluklara süpürülmüş halde görürdünüz. Afalladığımı hatırlıyorum. Bu ölü, düzleşmiş şeyleri görmüş ve onları, kaldırıma oldukça yakın seyreden otobüslerle bağdaştırmıştım.

SH: Çocukken çok okur muydunuz?

KI: Japonya’dan ayrılmadan hemen önce, Gekko Kamen isminde bir süper kahraman epey popülerdi. Kitapçılarda dikilir, çocuk kitaplarında, onun maceralarına ait resimleri aklımda tutmaya çalışır sonra da eve gidip kendi kendime çizerdim. Annemden, sayfaları bir araya getirip yapıştırmasını istemiştim böylelikle sıradan bir kitap gibi görünmüştü. Muhtemelen çocukken Guildford’da okuduğum tek İngiliz kitabı, Look and Learn serisiydi. Britanyalı çocuklar için yazılmış ve içi, elektriğin nasıl üretildiği gibi sıkıcı yazılarla dolu eğitsel kitaplar. Onlardan hoşlanmamıştım. Büyükbabamın Japonya’dan gönderdikleriyle karşılaştırıldığında oldukça renksizdiler. Büyükbabamın getirdiği, Look and Learn serisinin çok daha canlı bir versiyonu olan bu Japon kitapları zannedersem hala var. Büyük bir derlemeydi ve bir kısmı katıksız eğlenceydi, renkli illüstrasyonlar, karikatür ve düzyazılar. Kitabı açtığınız zaman, İngiliz kitaplarında yer alan öğrenmeye yönelik tüm yardımlar sıradan hale gelirdi.

Bu kitaplar sayesinde, ben Japonya’dan ayrıldıktan sonra orada ünlü olmuş karakterlerden haberdar olurdum, James Bond’un Japon versiyonu gibi. Adı James Bond idi ancak Ian Fleming’in yahut Sean Connery’nin James Bond’u ile arasında çok az benzerlik vardı. Manga karakteriydi. Onun hayli ilginç olduğunu düşünmüştüm. Saygın İngiliz orta sınıfında, James Bond, modern toplumda yanlış olan her şeyin bir temsili gibi görülürdü. Filmler berbattı – kullanılan küfürlü lisan. Bond’un ahlaki değerleri yoktu, insanlara centilmen olmayan yollarla saldırıyordu ve elbette bikini giyen, büyük bir ihtimalle Bond’un sex yaptığı tüm o kızlar. Bu filmleri çocukken izlediğinizde, öncelikle James Bond’un medeniyeti aşındırdığını düşünmeyen bir yetişkin bulmanız gerekiyordu. Fakat James Bond’un Japonya’da belirişi, eğitsel bir bağlamdaydı ve bu bana, ülkeler arasındaki tutumların ne kadar farklı olduğunu göstermişti.

SH: Okulda yazdığınız oldu mu?

KI: Evet. Modern eğitim metodlarının denendiği mahalle ilkokuluna gidiyordum. Altmışların ortasıydı, ve devam ettiğim okulda müfredata bağlı ders yoktu. Manuel hesap makineleriyle başıboş dolaşabilir, kilden bir inek yapabilir veya öyküler yazabilirdiniz. Öyküler, eğlenceli olduğu için gözde bir uğraştı. Biraz yazar, birbirinizin öykülerini okur daha sonra yüksek sesle kendi öykünüzü okurdunuz. İsmini arkadaşımın izci liderinden alan Mr. Senior isminde bir karakter yaratmış ve bunun, bir casus için cidden havalı bir isim olduğunu düşünmüştüm. Scherlock Holmes karakterinin ruh halini iyice benimseyip aynen o tarzda bir Viktorya Dönemi öyküsü yazdım. Öykü, ofise gelen ve uzun bir hikaye anlatmaya başlayan müşteriyle başlıyordu. Fakat enerjinin büyük bir kısmı, kitapların, vitrinlerde gördüklerimize benzer hale getirilmesine harcandı, ön kapağa kurşun delikleri çizmek, arkaya gazetelerden alıntılanmış sözler yerleştirmek. “Göz alıcı ve ürpertici gerginlik.” – Daily Mirror

SH: Bu deneyimin sizi bir yazar olarak etkilediğini düşünüyor musunuz?

KI: İyi bir eğlenceydi ve bana öykülerin kolay yazılan şeyler olduğunu düşündürdü. Ve sanırım hep böyle kaldı. Bir hikaye oluşturma fikri gözümü hiç korkutmadı. Öykü yazmak benim için her zaman, insanların rahat ortamlarda yapabildiği görece kolay bir iş oldu.

SH: Dedektif hikâyelerinden sonraki takıntınız neydi?

KI: Rock Müzik. Sherlock Holmes’dan sonra, yirmili yaşlarımın başına dek okumayı bıraktım. Zaten beş yaşından beri piyano çalıyordum, on beş yaşında gitar çalmaya ve om bir yaşında, muhteşem olduklarını düşündüğüm pop şarkılarını dinlemeye başladım – berbattılar. Gerçekten hoşuma giden ilk şarkı, bir Galli olan Tom Jones’un söylediği “The Green, Green Grass of Home” isimli kovboy şarkısıydı. Kovboyların televizyondan tanıdığım dünyalarıyla ilgili şarkılar söylüyordu.

Babamın Japonya’dan getirdiği, Sony marka ufak, banttan banda kayıt yapan çift makaralı bir teybim vardı. O teyple, rasyodan kasete kayıt yapabiliyordum – buna müzik parçalarını bilgisayara indirmenin erken bir versiyonu diyebiliriz. Kötü kaydedilmiş bu uğultulardan kelimeleri anlamaya çalışırdım. Ardından, on üç yaşına geldiğimde ilk Dylan albümüm olan John Wesley Harding’i, daha çıkar çıkmaz aldım.

SH: Bu albümde hoşunuza giden neydi?

KI: Kelimeler. Bob Dylan’ın muhteşem bir söz yazarı olduğunu biliyordum. O günlerde bile hakkında emin olduğum iki şey vardı, biri, iyi şarkı sözünün, ötekiyse iyi kovboy filminin ne olduğu. Zannedersem bilinçakışı ve sürreal şarkı sözleriyle karşı karşıya kalmam, ilk kez Dylan sayesinde oldu. Ve şarkı sözlerine edebi bir yaklaşımı olan Leonard Cohen’i keşfettim. Cohen’in iki romanı ve bir kaç bölüm halinde de şiirleri yayınlanmıştı. Yahudiolmasına rağmen çizdiği tablo bir Katolik’e aitti. Azizler ve Madonnalar. Koroda ilahiler söyleyen bir Fransız gibiydi. Bir müzisyenin tamamiyle kendine yetebilir olduğu fikrinden hoşlanmıştım. Sözleri kendiniz yazıyor, müzikal düzenlemeyi kendiniz yapıyor ve nihayetinde şarkıyı kendiniz söylüyordunuz. Bunu çekici buldum ve şarkı sözleri yazmaya başladım.

SH: İlk şarkınız neydi?

KI: Bir Leonard Cohen şarkısına benziyordu. Sanırım giriş cümlesi şöyleydi: “Will your eyes never reopen, on the shore where we once lived and played.”

SH: Aşk şarkısı mıydı?

KI: Dylan ve Cohen şarkılarının cazibesinin belirgin bir parçası da, şarkıların neye dair olduğunu bilmemenizdi. Kendinizi ifade etmeye çabalıyor ancak sürekli, tam olarak anlamadığınız ama anlıyormuş gibi davrandığınız şeylerle yüz yüze kalıyordunuz. Gençken hayat da buna benzer ve siz bunu itiraf etmekten utanırsınız. Sanırım onların şarkı sözleri, bu durumu somutlaştırıyordu.

 

SH: Tekrar uçağa bindiğinizde 19 yaşındaydınız, peki nereye gittiniz?

KI: Amerika’ya. Amerikan kültürüne dair takıntılarım vardı ve en baştan beri oraya gitmek istiyordum. Bebek ürünleriyle ilgili bir fabrikada çalışıp para biriktirdim. Mamaları paketler ve olası tazminat davaları için üzerlerine yapıştırılmış, “Quads Are Born” and “Caesarean” gibi uyarılar taşıyan sekiz milimetrelik filmleri kontrol ederdim. Amerika’ya gitmenin en ucuz yolu Kanada’dan aktarma yapmaktı ve ben de, 1974 Nisanı’nda uçakla Vancouver’a inip gece yarısına doğru Grayhound üzerinden sınırı geçtim. Amerika’da üç ay kaldım. Seyahatim boyunca günlük harcamam bir dolarla sınırlıydı ve o dönemlerde insanlar bu tip şeylere şairane tutumla yaklaşırlardı. Geceleri nerede uyuyacağınızı, sabahları nerede uyanacağınızı bilmezsiniz ve her gün bunlar için birer çare bulmak zorundasınızdır. Batı sahili boyunca otostop yapan gençler arasında bu anlamda tam bir şebeke kurulmuştu.

SH: Bu deneyimin tamamıyla ilgili ne düşünüyorsunuz?

KI: Beklentimin ötesinde eğlenceliydi. Bir kısmıysa sinir bozucuydu. Washington Eyaleti’nde, Idaho’yu boydan boya geçip Montana’ya giden bir yük trenine binmiştim, yanımda Minnesota’dan biri vardı ve geceyi görevde geçirmiştik. Oldukça pespaye bir yerdi. Kapıda üstünüzü çıkarmak ve tüm bu ayyaşlarla duşa girmek zorundaydınız. Yolunuzunun üzerindeki çamurlu su birikintilerini parmaklarınızın ucunda geçtikten sonra size yıkanmış pijamalar verirler ve ranzalarda yatardınız. Sonraki sabah, bu eski kafalı berduşlarla yük vagonlarının beklediği alana gitmiştik. Çoğu orta sınıf öğrenciler ve kaçaklar olan bu tiplerin otostop kültürüyle işleri kalmamıştı, yük treniyle seyahat eder, farklı şehirlerde, bir varoştan ötekine geçerlerdi. Alkoliktiler, kan bağışıyla yaşıyorlardı. Fakir ve hastaydılar, berbat görünüyorlardı. Onlara ilişkin idealist veya maceraya yönelik bir şey yoktu. Fakat bize epey nasihat vermişlerdi. Mesela, tren haraket ederken atlamamalıydık yoksa ölürdük. Vagonumuza binmeye kalkan olursa onu aşağıya atmalıydık, bunun o insanları öldüreceğini düşünsek de fark etmezdi çünkü bizen bir şeyler çalmak isteyecekler ve trene durana kadar da onlarla uğraşmak zorunda kalacaktık. Ayrıca uyumamalıydık, uyursak sadece elli dolar için bile trenden aşağıya atılabilirdik.

SH: Bu seyahatle ilgili hiç yazdınız mı?

KI: Kerouac’un düzyazılarına benzer tarzda bir günlük tutuyordum. Her gün ne olduğunu, 36. Günde şöyle oldu, böyle oldu, şeklinde yazmıştım. Eve döndüğümde bunları aldım ve hepsini birinci şahıs anlatıcının ağzından iki bölüm halinde yazdım. İçlerinden biri, San Francisco’da gitarımı çaldırdığım zamanla ilgiliydi ve ilk kez o an, yazarken kullandığım dilin yapısına ilişkin düşünmeye başlamıştım. Atlantik aşırı bu ağır aksanı, yazdığım metne uyarlamıştım ama Amerikalı olmadığımdan insanın kulağında eğreti bir his bırakıyordu.

SH: Kovboy hikâyelerine merak saldığınız dönem gibi mi?

KI: Yankısı olduğu söylenebilir çünkü Amerikan aksanında bana havalı gelen bir şeyler vardı. Ve kelimeler, paralı otoban yerine ücretsiz kestirmeleri tercih etmek gibiydi. Fütursuz bir şekilde, ücretsiz yolun ne kadar uzakta olduğunu sormaktan hoşlanıyordum.

SH: Gençliğiniz süresince şöyle bir davranış kalıbı varmış gibi: Bir şeyi idolleştirip ardından o şeyi taklit etmişsiniz. Önce Sherlock Holmes ardından Leonard Cohen, ve nihayetinde Kerouac.

KI: Ergenliğinizde nasıl öğrendiğinizi anlatır bu. Şarkı sözü yazmak, takdir etmeliyim ki, taklitten fazlasını yapmak zorunda olduğum tek alandı. Arkadaşlarımla, gitar çalan ve Bob Dylan gibi söyleyen birinin yanından geçtiğimizde, onu katiyen küçük görürdük.Bu tamamen kendi sesinizi bulmakla ilgili bir şey. Arkadaşlarım ve ben Britanyalı olduğumuzun ve esasen Amerikan tipi şarkılar yazamayacağımızın bilincindeydik. “On the road” dediğinizde 61 No’lu otobanı hayal ederdiniz M6’yı değil. Zorluk, buraya uyum sağlayan ama öteki tarafla eş değer bir ses elde etmekti. Mesela Amerika’nın efsanevi ücretsiz yollarında bir Cadillac’ın içinde değil de, İskoç sınırında, yağmur çiseler, sis yaklaşırken kıvrılıp duran, gri, yalnız bir yolda sıkışmak.

SH: Biyografilerinizde, grouse beater* olduğunuz söylenir, açıklayın lütfen. (*Kekliklerin izini sürmek ve onları, atış yapanların işini kolaylaştırmak için çeşitli yöntemlerle av alanına yönlendirmek.)

KI: Okul bittikten sonra ilk yaz, kraliyet ailesinin tatillerini geçirdiği Balmoral Şatosu’nda Kraliçe için çalıştım. O günlerde öğrencileri, grouse beater olmak için işe alırlardı. Kraliyet ailesi, insanları, atış yapsınlar diye kendi mülklerine davet ederdi. Kraliçe ve misafirleri, Land Roverlara biner, yanlarında av tüfekleri ve viskilerle, çayırlık alanda bir av siperinden ötekine giderlerdi. Av siperleri, onların hedef aldığı ve ateş ettikleri yerlerdi. İçimizden on beş kişi, çayır boyunca askeri nizamda yürür ve fundalığın içindeki çayırda birbirlerinden yüz yard kadar mesafede dururdu. Keklikler fundalıklarda yaşar. Geldiğimizi duyar ve sıçrarlardı. Siperlere vardığımızda civardaki tüm keklikler birikmiş, Kraliçe ve arkadaşlarıysa ellerinde av tüfekleri, bekliyor olurlardı. Siperlerin etrafında fundalık bulunmadığından kekliğin uçmaktan başka seçim şansı yoktur dolayısıyla atış başlar ve orada işiniz bittikten sonra öteki sipere yürürdünüz. Az da olsa golfü andırırdı.

SH: Kraliçe ile karşılaştığınız olur muydu?

KI: Evet, oldukça sık. Bir keresinde, kaldığımız yere gelmişti. Sadece ben ve başka bir kız daha vardı. Ürkütücüydü, ne yapacağımızı bilemez haldeydik ama bizimle resmi olmayan bir üslupla üç beş kelime konuştuktan sonra yoluna devam etmişti. Kraliçeyi atış yapmamasına rağmen çayırlarda sık sık görürüdünüz. Zannedersem epey alkol tüketiliyordu ve herkes pek sıkı fıkıydı.

SH: Bu, böyle bir dünyada bulunduğunuz ilk sefer miydi?

KI: Bu, böyle bir dünyada bulunduğum son seferdi.

SH: Neden yaptınız?

KI: İlginç olduğunu düşünmüştüm. Fakat çok daha enteresan olan bu mülklerde çalışan insanların, av rehberlerinin dünyasıydı. Hiçbirimizin hatta İskoç öğrencilerin bile anlamadığı ağır bir İskoç aksanıyla konuşan bu çetin karakterler, çayırları çok iyi bilirlerdi. Öğrenci olduğumuz için bizimle aralarında saygıya dayalı bir mesafe bırakırlardı ancak ne zaman keklik avı başlar o zaman her şey değişirdi. Bizi mutlak düzende tutmakla görevliydiler ve herhangi birimizin sırayı bozması, kekliklerin kaçmasına sebep olabilirdi. Dolayısı ile sinirli birer askere dönüşürlerdi. Uçurumda dikilir, o tuhaf İskoç aksanıyla başlarını havaya dikip lanet okur, bağırırlardı – Seni piç kurusu! İşimiz bittikten sonra uçurumdan iner ve tekrar eski, kibar, saygılı tavırlarına dönerlerdi.

SH: Üniversite yıllarınız nasıldı?

KI: Kent Üniversitesinde İngilizce ve Felsefe okudum. Ancak üniversite yaşamını, beni bebek ürünlerinin paketlenmesinden yük trenlerine oradan da kraliyet ailesine götüren yıllarla karşılaştırdığımda sıkıcı bulmuş ve ilk yıldan sonra bir süre ara vermeye karar vermiştim. Altı ay boyunca gönüllü olarak toplum hizmetinde çalışmak için Glasgow yakınlarında yer alan, Renfrew isminde toplu konut bölgesine gittim. Oraya vardığımda sudan çıkmış balık gibiydim. Güney İngiltere’de orta sınıf bir aile çevresinde büyümüştüm, geldiğim yerse, imalatın azaldığı bir dönemde İskoç endüstrisinin kalbinin attığı yerdi. Genellikle iki sokaktan ibaret bu toplu konutlar, birbirinden nefret eden düşman saflara bölünmüşlerdi. Üç kuşaktır orada yaşayanlarla, başka yerleşimlerden tahliye edilip aniden oraya yerleştirilen aileler arasında ciddi gerilim vardı. Siyaset gerçekten orada kendini hissettiriyordu. Eğilimi, son Nato harekatını protesto etmeye gidip gitmeyeceğiniz olan öğrenci siyasetinden farklı bir ortamdı.

SH: Bu deneyimin sizin üzerinizdeki etkisi ne oldu?

KI: Büyüdüm ve yüz mil uzaktan vızıldayıp her şeyin eğlenceli olduğunu söyleyen bir insan olmaktan vazgeçtim. Amerika’da seyahat ederken, “Hangi kuşaktansın?” ve “Neredensin?” sorularından sonra üçüncü soru, “Yaşamın anlamı hakkında ne düşünüyorsun?” olurdu. Ardından görüşlerinizi, tuhaf, yarı Budist meditasyon tekniğiyle değiş tokuş ediyordunuz. Aslında hiç kimsenin okumadığı ama havalı bir isme sahip Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı elden ele dolaşıyordu. İskoçya’dan döndüğümde olgunlaşmış ve bunlardan vazgeçmiştim. Çünkü gördüğüm dünyada bunların herhangi bir anlamı yoktu. Onlar, gerçekten mücadele eden insanlardı. Çok fazla alkol, çok fazla uyuşturucu. Bazıları cesaretle kolları sıvayıp işe koyulsa da, vazgeçmek oldukça kolaydı.

SH: Yazmaya devam ettikleriniz neydi?

KI: O dönem hiç kimse kitaplar hakkında konuşmuyordu. Konuşulanlarsa tv oyunları, yer altı tiyatrosu, sinema, rock müzik gibi konulardı. Bense Margaret Drabble’ın Jerusalem the Golden isimli kitabını bitirmiş ve ardından on dokuzuncu yüzyılın önemli sayılan romanlarını okumaya başlamıştım. O kitaplarda kullanılan teknikleri, günümüz yaşamına ait bir öyküyü anlatırken kullanmanın iyi bir fikir olduğunu düşünmüştüm. Yaşlı bir hanımefendiyi öldüren Raskolnikov veya Napolyon Dönemi savaşlarıyla ilgili yazmak zorunda değildiniz. Ortalıkta boş boş gezinmeye dair bir roman yazabilirdiniz. Tam da bu vakitler, bir roman yazma girişiminde bulundum ancak oldukça kötüydü ve mesafe katedememiştim. Tavanarasına kaldırdım. Bir yaz mevsimi, İngiltere’yi amaçsızca gezen öğrencilerle ilgiliydi. Erkek arkadaşlar, kız arkadaşlar, publarda geçen konuşmalar.

SH: Sizin işlerinizle ilgili en çarpıcı şeylerden biri de bu, şu an alışılagelmiş olanın aksine, kendi hayat hikâyenizi kurgusallaştırmadınız; Modern Londra yaşamı veya İngiltere’de bir Japon evinde büyümek gibi.

KI: Bu tam olarak size anlattığım şey – yaptım. Fakat gönülsüzce çünkü hâlâ asıl ilgilendiğim, aynı toprakları anlatan şarkı sözleri yazmaya çalışmaktı.

SH: Şu an dönüp ilk basılan romanınız Uzak Tepeler’e baktığınızda ne düşünüyorsunuz?

KI: Uzak Tepeler hoşuma gidiyor ama düşündüğüm, bir hayli kafa karıştırıcı olduğu. Sonu, neredeyse bir yap boza benziyor ve insanların kafasını bu derece karıştırmakta yazar için sanatsal bir kazanım görmüyorum. Bu sadece deneyimsizlik – neyin aşikâr, neyin zımni olması gerektiği konusunda yanlış hüküm kurmak. Ki, o zaman bile kitabın sonunun, okuyucuyu tatmin etmekten uzak olduğunu hissediyordum.

SH: Yapmaya çalıştığınız neydi?

KI: Arkadaşlarınızdan birinin yanınıza geldiğini ve ikinizin ortak arkadaşlarınızdan birinden bahsetmeye başladığını düşünün. Arkadaşınız, ortak olan arkadaşınıza, içinde bulunduğu ilişkideki kararsızlığından dolayı sinirleniyor ve size bunlardan bahsettikçe öfkesi artıyor. Bir anda fark ediyorsunuz ki, arkadaşınız, kendisi hakkında konuşmak için ortak arkadaşınızın içinde bulunduğu durumu kullanıyor. Bunun, bir romanı anlatmak için enteresan bir yol olduğunu düşünmüştüm: Kendi hayatından bahsetmeyi çok acı verici veya utandırıcı bulan birinin, kendi hikayesini, başkasının hikayesiymiş gibi anlatması. Evsizlerle çalışarak ve onların, bulundukları konuma nasıl geldiklerini konu alan hikayelerini dinleyerek uzun zaman geçirmiştim, o sıralar farkında vardığım, bu insanların hayat hikâyelerini asla doğrudan anlatmadıkları gerçeğiydi.

Uzak Tepeler’deki anlatıcı, orta yaşlarının sonlarında bir kadındır ve okuyucu daha kitabın en başında kadının kızının intihar ettiğinden haberdar edilir. Ne var ki, buna sebebiyet veren şey açıklanmak yerine, kadın, İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra, Nagasaki’de yaşadığı bir arkadaşlığı hatırlamaya başlar. Zannetmiştim ki, okuyucu, şu soruları soracak, “Hangi akla hizmet intiharla ilgili bir şeyler duymuyoruz? Kadının kızının intiharıyla ilgili ne hissediyor? Kız neden intihar etmiş?” ve nihayetinde de, asıl hikayenin, kadının arkadaşı üzerinden anlatıldığını kavrayacaktı. Fakat bir hatıra örgüsünün nasıl yaratılacağını bilmediğimden, kitabın sonuna, Japonya’da geçen bir önceki sahneyle çok daha yakın bir zamanda yaşandığı aşikâr olan bir sahnenin iç içe geçtiği, reklam hilesini andıran bir şey yerleştirmek zorunda kaldım. Son kitabımla ilgili düzenlenen bir etkinliğe gittiğimde hala sorarlar, “Bu iki kadın aynı kadın mıydı?” “Ne oluyordu da, kitabın sonuna geldiğiniz zaman köprüde, “sen” den “bize” geçiş yapılıyordu?”

Malcolm Bradbury’den sonra diğer önemli hocam, bana yazma işiyle ilgili bir çok şey öğreten Angela Carter idi.

SH: Üniversitedeki yaratıcı yazarlık programının size yazar olmakta yardım ettiğini söyleyebilir misiniz?

KI: Benim bakış açıma göre, bir şarkı sözü yazarı olmaya çabaladım ancak kapı asla açılmadı. East Anglia Üniversitesi’ne gittim, herkes beni teşvik etti ve aylar içinde dergilerde öykülerim yayınlanmış, ilk romanım için neşir sözleşmesi imzalamıştım. Dolayısıyla teknik açıdan bir yazar olmama yardım ettiğini söyleyebiliriz. Hiçbir zaman, ilginç düz yazılar yazabilmek konusunda ötekilerden farklı bir becerimin olduğunu hissetmedim. Aksine, yazdıklarım oldukça dünyevidir. İyi olduğum yerse sanırım taslakların arası. Taslaklardan birine bakar ve bir sonraki için neler yapabileceğime dair oldukça iyi fikirler üretirim.

Malcolm Bradbury’den sonra öteki önemli hocam, bana yazma işiyle ilgili birçok şey öğreten Angela Carter idi. Beni, şu an hâlâ beraber çalıştığımız, Deborah Roger ile tanıştırdı ve yazdıklarımı, bana söylemeksizin Granata’dan Bill Buford’a gönderdi. Cardiff’de, mutfağında ankesörlü telefonu olan bir daire kiralamıştım. Günün birinde o telefon çaldı. O an, bunun tuhaf olduğunu düşünmüştüm, ankesörlü telefon çalıyordu ve hattın öteki ucunda Bill Bufford vardı.

SH: Değişen Dünyada bir Sanatçı, savaş sırasında militarist duruşunu savunan bir ressam hakkında. Esin kaynağınız neydi?

KI: Uzak Tepeler’deki altplanlardan biri, hayatını inşa etmiş olduğu değerleri sorgulamaya başlayan yaşlı bir öğretmen hakkındaydı. Kendi kendime, tam da bu durumda olan bir adamla ilgili roman yazmak istiyorum dedim –belirli bir zamanda yaşayan ve kariyeri kirlenen bir sanatçı.

Günden Kalanlar, bu roman vasıtasıyla yazılmaya başlandı. Değişen Dünyada bir Sanatçı’ya baktım ve kariyer için harcanan hayatları keşfetmek açısından oldukça tatmin edici olduğunu düşündüm peki ama ya insanın özel hayatı? Gençliğinizde, her şeyin kariyerinizle ilgili olduğunu düşünür, nihayetinde de kariyerinizin, aslolanın ufak bir kısmı olduğunu kavrarsınız. Tam olarak böyle hissediyordum ve tümünü yazmak istedim. Hayatınızı kariyer uğruna nasıl boşa harcıyor ve hayatınızı, şahsi alanınızda nasıl boşa harcıyorsunuz?

SH: Japonya’nın bu hikâyeyi kurmak için uygun olmadığına karar vermenizin sebebi neydi?

KI: Günden Kalanlar’a başladığımda, yazmak istediklerimin esasının hareketli olduğunu kavradım.

SH: Sanırım bu bukalemunvari kabiliyet, size has.

KI: Bukalemunvari olduğunu düşünmüyorum. Söylediğim, aynı kitabı üç kez yazdığım. Her seferinde bir şekilde, yanıma kâr kaldı.

SH: Öyle olduğunu düşünüyorsunuz ancak her kim, önce ilk romanlarınızı ardından da Günden Kalanları okusa saykodelik bir an yaşıyor – hayli ikna edici bir Japon ortamından Lord Darlington’ın mülküne naklediliyorlar.

KI: Çünkü insanların ilk gördüğü, en sondaki oluyor. Benim için öykünün esası, onun geçtiği mekanda yatmaz. Ne var ki bazı durumlarda öyledir, örneğin Primo Levi’de, mekânı ortadan kaldırdığınız an, kitabı da kaldırmış olursunuz. Ama kısa zaman önce Fırtına’nın, kuzey kutbunda geçen bir versiyonuna gittim ve muhteşemdi. Çoğu yazarın kesinlik taşıyan ve üzerinde oldukça bilinçli bir şekilde karar verdikleri şeyler vardır ama öteki konularda kararları bu kadar bilinçli değildir. Benim durumumda, anlatıcı ve mekan seçimi, önceden tasarlanmıştır. Duygusal ve tarihsel etkinin tamamı mekânla birlikte geldiğinden mekânı ihtimamla seçmek zorundasınız. Fakat doğaçlama için oldukça geniş bir alan bırakıyorum. Örneğin, şu an yazmakta olduğum romanda tuhaf bir mekâna vardım.

SH: Roman neyle ilgili?

KI: Hakkında çok fazla konuşmayacağım ancak ilk safhalarını birer örnek olarak kullanabilirm. Bir süredir toplumların nasıl hatırladığı ve unuttuğu üzerine bir roman yazmak istiyordum. Bireylerin, kendilerine rahatsızlık veren hatıralarla nasıl baş ettiği üzerine yazmıştım. Bireysel unutma ve anımsama sürecinin toplumunkinden hayli farklı olduğu aklıma geldi. Sadece unutmak ne zaman daha iyidir? Bu, sürekli ortaya çıkar. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki Fransa, enteresan bir vakadır. De Gaulle’ün, ülkenin tekrar işe başlamasına ihtiyacımız var, derken haklı olduğunu savunabilirsiniz. Kimin işbirliğine yanaştığı kimin yanaşmadığı hususunda çok da endişelenmesek iyi hatta tüm bu vicdan muhasebesini başka bir zamana bırakalım. Ancak bazıları, adaletin yanlış zuhur ettiğini ve nihayetinde çok daha büyük problemlere yol açtığını ifade edebilir. Aslında bu, psikanalistlerin, kendi duygularını bastıran bireyler için söyleyebileceği bir şeydir. Fransa hakkında yazacak olsaydım, Fransa hakkında bir kitap haline gelirdi. Vichy Fransa üzerinde uzmanlaşan insanlarla yüzleştiğimi hayal ettim, Öyleyse Fransa’ya ilişkin söyledikleriniz nedir? Bizi neyle suçluyorsunuz? Ve şöyle demek zorunda kalacaktım, Aslına bakarsanız, bu, çok daha mühim bir mevzuuyu simgelemeliydi. Diğer seçenekse Star Wars stratejisiydi: “uzak bir galaksi, çok uzak.” Beni Asla Bırakma, bu yönde ilerledi ve elbet kendine has zorluklarla. Uzun süre bu problemle uğraştığımı söyleyebilirim.

SH: Neye karar verdiniz?

KI: Muhtemel çözüm, romanın, MS 450 yılında Britanya’da geçmesiydi. O dönem, Romalılar Britanya’dan ayrılmış ve Keltlerin yol olmasına sebebiyet veren Anglo-Saxonlar yönetimi devralmıştı. Keltlere neler olduğunu hiç kimse bilmiyor, yalnızca ortadan kayboldular, ya soykırım ya asimilasyon. Zamanda ne kadar geriye giderseniz, öykünün o kadar metaforik olarak okunabileceğini farkettim. Örneğin insanlar Gladyatör’ü izler ve filmi, modern bir kıssa olarak yorumlarlar.

SH: Günden Kalanlar’in İngiltere’de geçmesi fikri nasıl ortaya çıktı?

KI: Karımın yaptığı bir şakayla başladı. İlk kitabım için benimle söyleşiye gelecek olan bir gazeteci vardı. Karım, “Gazeteci gelse, sana romanınla ilgili bir sürü ciddi, ağırbaşlı sorular sorsa ve sen, benim uşağımmış gibi yapsan, eğlenceli olmaz mıydı,” dedi. Epey matrak bir fikir olduğunu düşünmüştük. O andan itibaren, bir metafor olarak uşak, takıntım haline geldi.

SH: Neyin metaforu?

KI: İki şeyin. Bunlardan ilki, duygusal soğukluktur, İngiliz uşak son derece ketum olmalı ve etrafında olup biten hiçbir şeye kişisel tepki vermemelidir. Bu, sadece İngiliz olmaya değil, duygusal anlamda bir şeylere dahil olmaktan korkan evrensel tarafımıza uyum sağlamak için de iyi bir yol gibi görünüyor. İkincisi, uşak, siyasi konularda karar almayı bir başkasına bırakan birinin sembolüdür. Uşak, bu kişiye hizmet etmek için elimden gelenin en iyisini yapacağım ve topluma vekaleten katılım sağlayacağım ancak tek başıma büyük kararlar almayacağım, diyendir. Demokratik ortamlarda yaşayalım yahut yaşamayalım bir çoğumuz aynen bu durumdayız ve büyük kararların alındığı yerlerde değiliz. İşimizi yapar, yaptığımızla gurur duyar ve ufak katılımımızın iyi bir şekilde kullanılacağını umarız.

SH: Yahudi hayranı mısınız?

KI: Yahudilik büyük bir nüfuzdu. Yalnızca yahudiler değil ama aynı zamanda filmlerin arka planında yürümeye devam eden uşak figürleri. Üstü kapalı bir şekilde eğlenceliydiler ve bu, hokkabazlık mizahı değildi. Ve yahudiler bunun zirvesiydi. O zamana kadar oldukça bilinçli bir şekilde uluslararası bir kitleye yazmaya çalışıyordum. Zannedersem bu, benden önceki kuşağın, tek yanlı bakış açısının ürünü olan Britanya kurgusuna karşı bir tepkiydi. Şu an geriye baktığımda, bunun haklı bir mesuliyet olup olmadığını bilmiyorum fakat akranlarım arasında bilinçli bir hissiyat vardı, sadece İngilizlere değil, uluslararası br kitleye hitap etmek zorundaydık. Bunun yollarından biri de, uluslararası alanda bilinen bir İngiliz mitini – İngiliz uşak- kullanmaktı.

SH: Çok fazla araştırma yaptınız mı?

KI: Evet. Ancak bu ülkedeki insanların önemli bir bölümünün İkinci Dünya Savaşı’na kadar istihdam edildiğini düşünürsek hizmetçiler tarafından hizmetçiler hakkında yazılanların ne kadar az olduğunu görünce epey şaşırdım. İçlerinden çok azının, hayatlarını yazmaya değer görmesi gerçekten ilginçti. Günden Kalanlar’ın büyük çoğunluğu, hizmetkar olma ritüellerine ayrıldı. Steven, “personel planlamasından” bahsettiğinde, yapılan budur.

SH: Bu kitapta ve başka birçok romanınızda, ana karakter, saniyeler içinde ve trajik bir şekilde aşktaki şansını kaybetmiş gibi görünüyor.

KI: Saniyeler içinde kaybedip kaybetmediklerini bilmiyorum. Bir bakıma mesafeler boyunca kaybettiler. Geriye dönüp bakabilir ve düşünebilirler, Her şeyin farklı olabileceği bir “bu an” vardı. Bu, onları düşünmeye sevk ediyor, Ah, bu yalnızca kaderin cilvesi. Ama aslında, onlara sadece aşkı değil, insan hayatında önem arz eden başkaca şeyleri kaybettiren muazzam şeyler var.

SH: Neden bu karakterlere sahip olduğunuzu düşünüyorsunuz, birinden sonra öteki?

KI: Kendi psikanalizimi yapmaksızın size nedenini söyleyemem. Eğer bir yazar size, belli konuların üzerinde neden sürekli durduğunu söylerse ona asla inanmamalısınız.

SH: Günden Kalanlar Booker ödülünü kazandı. Başarı sizin için herhangi bir şeyi değiştirdi mi?

KI: Değişen Dünyada Bir Sanatçı yayınlandığında, hâlâ gizli bir yazarın hayatını yaşıyordum. Bir gecede hepsi değişti, yayınlandıktan altı ay sonra, Booker ödülüne aday gösterildiğinde ve Whitbread ödülünü kazandığında. Bu, telesekreter almaya karar verdiğimiz zamandı. çok az tanıdığım insanlar, bir anda akşam yemeği tekliflerinde bulunmaya başlamışlardı. Her şeye evet demek zorunda olmadığımı keşfetmem biraz vaktimi aldı. Öteki türlü hayatınız üzerindeki kontrolü kaybediyorsunuz. Üç yıl sonra, Booker ödülünü kazandığımda insanları nasıl kibarca geri çevireceğimi öğrenmiştim.

SH: Yazarlığın halka mal olma kısmının –kitap turları, söyleşiler– yazdıklarınız üzerindeki etkisi sonlandı mı?

KI: Yazınınızı bariz şekilde iki açıdan etkiliyor. İlki, iş yaşamınızın üçte birini kaplaması, ikincisiyse vaktinizin büyük bir kısmını bilgili insanlar tarafından sorguya çekilmekle harcamanız. Neden eşyalarınızın arasında sürekli üç ayaklı bir kedi var, veya neden güvercin turtasına saplantılısınız? İşinize dair bir çok şey, bilinçdışı ortaya çıkmış olabilir veya en azından kullandığınız görüntülerden gelen duygusal yansımalar henüz analiz edilmemiş olabilir. Kitap turuna çıktığınızda, bu tip şeylerin hatırlanması güçtür. Geçmişte mümkün olduğunda dürüst ve açık olmanın daha hoş olduğunu düşünürdüm ancak bundan epey zarar gördüm. Hatta bazı yazarlar sırf bu sebeple harap olur ve nihayetinde kendilerini hem kızgın hem de şiddete maruz kalmış gibi hissederler. Ve bunun, nasıl yazdığınız üzerinde bir takım etkileri mevcut. Yazmaya oturuyor ve düşünüyorsunuz, realistim ama sanırım aynı zamanda absurdist. Kendi bilincinize daha çok varmaya başlıyorsunuz.

SH: Yazarken çevirmenlerin yaşadığı problemleri düşünüyor musunuz?

KI: Kendinizi dünyanın farklı bölümlerinde bulduğunuzda kültürel anlam taşıyan bazı ifadeleri çevirmenin mümkün olmadığını fark ediyor hatta bazen bir kitabı Danimarkalılara açıklayabilmek için dört gününüzü harcıyorsunuz. Bu tip ifadeler kullanmaktan bilhassa kaçınırım, örneğin marka isimleri, kültürel referans noktaları. Sadece coğrafi anlamda aktarılamayacakları için değil zaman içerisinde de aktarılamayacakları için. Tüm bunlar, otuz yıllık süreçte herhangi bir anlam ifade etmeyecek. Yalnızca farklı ülkelerden insanlar için değil aynı zamanda farklı asılar için yazıyorsunuz.

İlk taslaklarımı kucağımda yazmayı tercih ederim. Kendimden başka herkes için okunaksız olmalarını tercih ederim. İlk taslak büyük bir karmaşadır. Üsluba veya tutarlılığa önem vermem. Sadece her şeyi kâğıda aktarırım.

SH: Yazmaya dair bir rutininiz var mı?

KI: Genellikle sabah saat ondan akşam altıya kadar yazarım. Saat dörde kadar da e-postalar veya telefon aramalarıyla ilgilenmemeye çalışırım.

SH: Bilgisayarda mı yazıyorsunuz?

KI: İki farklı çalışma alanım var, biri kucağımda yazmak için kullandığım diz üstü bilgisayar sehpası ötekiyse bilgisayarımın durduğu çalışma masam. Bilgisayar 1996 yılından kalma ve internet bağlantısı mevcut değil. İlk taslaklarımı kucağımda yazmayı tercih ederim. Kendimden başka herkes için okunaksız olmalarını tercih ederim. İlk taslak büyük bir karmaşadır. Üsluba veya tutarlılığa önem vermem. Sadece her şeyi kâğıda aktarırım. Önceki vakalara uymayan başka bir fikre kapıldığım olursa herhangi bir düzeltme yapmadan metnin içine yerleştirir ve o kısma dönüp ayıklama yapmak için kendime bir not düşerim. Bundan sonra tümünü planlar, bölümleri numaralandırıp yerlerine karar veririm. Zamanla ikinci taslağımı yazmışımdır ve nereye gittiğime ilşkin daha net bir fikrim vardır. Bundan böyle daha dikkatli yazarım.

SH: Genelde kaç taslak yazarsınız?

KI: Nadiren üçten fazlasını yazarım. Söylendiğine göre, tekrar tekrar yazmak zorunda olduğum bir takım bağımsız paragraflar varmış.

İnsanın kendi duygusal ihtiyaçlarına göre her ikisini de manipüle ediş şekli. Rüyaların dili, insanların, belirli bir topluluk hakındaki yorum olarak okunmanın aksine, metaforik bir masal olarak okuyabilecekleri bir öykü yazmama olanak verecekti. Aylar boyunca notlarla dolu bir klasör oluşturdum ve nihayetinde bir roman yazmak için kendimi hazır hissettim.

SH: Çok az yazar sizin ilk üç kitabınızda olduğu gibi olumlu eleştiriler almıştır. Ve sonra Avunamayanlar yayınlandı. Bazı eleştirmenlerce sizin en iyi işiniz olarak kabul edilmesine rağmen ötekiler bunun okudukları en kötü şey olduğunu söylüyorlar. Bununla ilgili ne hissediyorsunuz?

KI: Zannedersem kendimi oldukça ihtilaflı bir alana soktum. Yamış olduklarımın üç kitap boyunca bir eleştirisi varsa eğer o da, yeterince cesur olmadıklarındandır. Buna ilişkin gerçeğin yankısını duyar gibiyim, New Yorker’da Günden Kalanlar’a dair, baştan sonra övgü dolu bir inceleme vardı ve nihayetinde şunu söylüyordu, kitaptaki tek sorun, her şeyin bir saat gibi işlemesi.

SH: Çok kusursuz

KI: Evet. Benim açımdan herhangi bir dağınıklık, pervasızlık söz konusu değil. Her şey fazla kontrollü. Öteki insanlar, kusursuz olmaktan dolayı eleştirilmek üzerine çok düşünmeyebilirler. Ama ne eleştiri! Fakat bu durumda, hissetmiş olduğum şeyle eşleştiğini söyleyebilirim. Aynı romanı düzeltip duruyordum ve bu, emin olmadığım noktalara dair hissettiğim bir açlıktı.

Günden Kalanlar’ın yayınlanmasından kısa bir süre sonra karım ve ben küçük bir lokantada oturuyor, bir yandan romanların, uluslararası alanda okuyucu bulabilmesi için nasıl yazılması gerektiği konusunu tartışırken öte yandan evrensel konuların neler olabileceğine ilişkin fikir ortaya sürüyorduk. Karım, rüya dilinin evrenselliğinden bahsetti. Gelinen kültür hangisi olursa olsun, herkesin bu dille bir bağlantısı olduğundan. Takip eden haftalarda kendime, rüyaların gramerinin ne olduğunu sormaya başladım. İkimiz, şu an bu konuşmayı, evde başka biri olmaksızın gerçekleştiriyoruz. Üçüncü bir şahıs, bu sahneye yerleştiriliyor. Sıradan bir çalışmada, kapıda bir tıklama olur, içeriye biri girer ve biz, merhaba, deriz. Rüya halindeki zihin, bu tip şeyler konusunda oldukça sabırsızdır. Genellikle olan şey, bizim bu odada tek başımıza oturmamız ve aniden üçüncü bir şahsın, en baştan beri benim yanıbaşımda durduğunu fark etmemizdir. Bu noktaya kadar üçüncü kişiden haberdar değildik dolayısıyla hafif bir sürpriz duygusu olabilir ancak sadece o şahsın ortaya çıktığı noktaya doğrudan gidebiliriz. Bunun hayli ilginç olduğunu düşünmüş ve hafızayla rüyalar arasındaki paralellikleri görmeye başlamıştım. İnsanın kendi duygusal ihtiyaçlarına göre her ikisini de manipüle ediş şekli. Rüyaların dili, insanların, belirli bir topluluk hakındaki yorum olarak okunmanın aksine, metaforik bir masal olarak okuyabilecekleri bir öykü yazmama olanak verecekti. Aylar boyunca notlarla dolu bir klasör oluşturdum ve nihayetinde bir roman yazmak için kendimi hazır hissettim.

SH: Avunamayanlar’ı yazarken olay örgüsüne dair bir fikriniz var mıydı?

KI: İki olay örgüsü var. İlki, Ryder’ın, boşanmanın eşiğindeki mutsuz ebeveynlerle büyümüş adamın hikayesi. Ryder, ailesinin beklentilerini yerine getirirse uzlaşabileceklerini düşünmektedir. Neticede o, bunu, fantastik bir piyanist olmakla sonlandırır ve bu elzem konseri vermesinin her şeyi iyileştireceğini düşünür. Elbette artık çok geçtir. Ailesiyle arasında geçenler, uzun süre önce olmuş ve bitmiştir. İkincisi, Brodsky’nin, ilişkisini tamamen berabet eden yaşlı bir adamın, aynı ilişkide iyi şeyler yapmaya çalışmasının hikayesi. Orkestra şefi olarak bunu başarabilirse, hayatının aşkını tekrar geri kazanabileceğini düşünür. Her iki hikaye de, tüm hastalıkların, hatalı müzikal değerleri seçmiş olmaktan kaynaklandığına inanan bir topluluk içinde geçmektedir.

SH: Şaşkınlık uyandıran eleştirmenlerinize nasıl tepki verdiniz?

KI: Romanı kasten anlaşılmaz hale getirmek gibi bir niyetim hiç olmadı. Rüya mantığından yürümesi gerektiğini düşündüğümüzde elimden geldiğince net yazdım. Rüyada bir karakter, sıklıkla farklı insanlar tarafından tasvir edilir. Kullandığım bu teknik, sanırım bazı karışıklıklara yol açtı. Yine de Avunamayanlar’ın tek bir kelimesini dahi değiştirmezdim. Bu, o zamanlar olduğumdu. Sanırım yıllar içinde zamanla kendi yerini buldu. Bu konu bana her şeyden daha fazla soru sorulur. Bir kitap turuna çıktığımda, akşamın bir bölümünün Avunamayanlar’a hasredildiğini bilirim, bilhassa Amerika’nın batı kıyısında. Akademisyenler, Avunamayanlar hakkında öteki romanlarımdan çok daha fazla yazarlar.

SH: Bir sonraki romanınız Öksüzlüğümüz; Ailesi, bir anda Şangay’da ortadan kaybolan ve buradaki gizemi ortaya çıkarmaya çalışan, Christopher Banks isimli İngiliz dedektif hakkında.

KI: Öksüzlüğümüz, kariyerimde, hikâyenin belirgin bir yer ve zamanda geçmesini istediğim nadir örneklerden biridir. Otuzların Şangay’ına karşı bir hayranlığım vardı. Ufak işkollarındaki tüm ırkçı gruplarıyla günümüzdeki kozmopolit şehirlerin bir prototipiydi. Büyük babam orada çalışmış ve babam orada doğmuştu. Babamın seksenli yıllarda getirdiği bir fotoğraf albümü, büyükbabamın orada yaşadığı zamanlarda çekilmiş fotoğraflarla doluydu. Çok sayıda şirket fotoğrafı vardı: Ofislerinde, tavan vantilatörlerinin altında oturan beyaz takım elbiseli insanlar. Farklı bir dünyaydı. Babam, değişik hikâyeler anlatmıştı – Örneğin büyükbabam, babamı, kanserden ölmek üzere olan hizmetkarlarının kontrollü Çin Bölgesi’nde yer alan evine ziyaret için götürdüğünde yanında silah taşıyormuş.

Ve bir dedektif hikâyesi yazmak istemiştim. İngiliz uşak ile İngiliz dedektif figürü –Sherlock Holmes– arasında çok sayıda benzerlik mevcuttur. Göreve adanmışlıktan çok beyindeki mekanizmayla ilgilidir ancak profesyonel kişiliğin içine kilitlenmiştir. Duygusal olarak uzaktır ve Avunamayanlar’daki müzisyen gibi kendi iç dünyasında yolunda gitmeyen bir şeyler vardır. Christopher Banks’ın zihninde, ailesinin gizemini çözmek ve İkinci Dünya Savaşı’nı durdurmak arasında gidip gelen olağandışı bir çıkarım vardır.

Bu, Öksüzlüğümüz’ün merkezınde olmasını istediğim tuhaf mantıktı. İçimizde bir parça, bir şeyleri sürekli çocukluğumuzda yaptığımız gibi görür. Öksüzlüğümüz de, bu durumu anlatabilmek için bir girişimdi. Ne var ki roman, istediğim şekilde yürümedi. Orijinal konseptim, romanın içinde bir üslup romanının olmasıydı. Banks’ın, Agatha Christie yöntemiyle hakiki bir gizemi çözmesini istemiştim. Fakat neredeyse bir senelik işi attım ve öyle bitirdim, yüz dokuz sayfa. Öksüzlüğümüz, bana, diğer kitaplardan çok daha fazla sorun çıkardı.

SH: Anladığım kadarıyla Beni Asla Bırakma’nın birkaç tamamlanmamış versiyonu daha var.

KI: Evet. Aslına aklıma ilk gelen, öğrenciler hakkında bir hikâyeydi. Yaşamları seksen değil, otuz yıl sürecek olan genç insanlar. Gece vakti, tırlarla taşınan nükleeer silahlarla karşı karşıya geleceklerini ve bir şekilde başlarının derde gireceğini düşünmüştüm. Öğrencileri klon haline getirmeye karar verdiğimde her şey yerli yerine oturdu. Ardından, yaşamlarının neden otuz yılla sınırlı olduğuna dair bir sebep buldum. Klonları kullanmanın cazibelerindne biri insanların anında şu soruyu sormasını sağlamaktı, İnsan varoluşunun anlamı nedir? Dostoyevski, Ruh nedir, diye sorar. Benim yaptığımsa bu soruya çizilen seküler bir yoldur.

SH: Yatılı okulda geçen öykülere meraklı mıydınız?

KI: Çocukluk dönemi için güzel bir metafor. Yatılı okullar, sorumluların, çocukların neyi bilip neyi bilmediği konusunu büyük ölçüde kontrol edebildikleri yerlerdir. Bana kalırsa bu, gerçek hayatta kendi çocuklarımıza yaptığımızdan çok da farklı değil. Çocuklar, bir çok bakımdan hayali köpüklerin içinde büyürler. Yapmaya çalıştığımız şeyin, bu köpüğü düzgün halde tutmaya çalışmak olduğunu düşünüyorum. Onları tatsız haberlerden koruyoruz. Bunu öyle etraflıca yapıyoruz ki, küçük bir çocuğun etrafında dolandığınız takdirde karşılaştığınız yabancılar gizli bir ittifaka girer. Tartışıyorlarsa duracaklardır çünkü çocuların, yetişkinlerin tartıştığını bilmesini istemezler, bırakın birbirimize yalnız işkence yapalım. Yatılı okul, bu fenomenin, fiziken somutlanmış halidir.

SH: Siz de birçok eleştirmen gibi bu romanı çok karanlık görüyor musunuz?

KI: Aslında Beni Bırakma Asla’yı her zaman en neşeli romanım olarak düşünmüşümdür. Geçmişte, karakterlerin başarısızlıkları hakkında yazmıştım. Tümü, kendime uyarı mahiyetindeydi yahut nasıl bir hayat sürmemen gerektiğine dair kitaplardı.

Beni Bırakma Asla ile birlike, hayatımda ilk kez kendime insan varoluşunun pozitif yanlarına odaklanma izni verdiğimi hissettim. Elbette, kusurlu olabilir ve bayağılık, kıskançlık gibi olağan insan duygularına meyledebilirler. Ancak temelde dürüst olan olan üç kişiyi göstermek istedim. Nihayetinde, zamanlarının sınırlı olduğunu fark ettiklerinde, maddi mal varlıklarıyla veya statüleriyle meşgul olmamalarını istedim. En çok birbirlerine özen göstermelerini ve işleri yoluna koymalarını istedim. Yani benim için, ölümlülüğümüzün sevimsiz gerçekliğine karşın insan varoluşuna ilişkin olumlu şeyler söylüyordu.

SH: Başlıklarınızı nasıl seçiyorsunuz?

KI: Çocuğa isim vermek gibi. Çok sayıda tartışma sürüp gider. Bazılarını ben bulmadım – mesela Günden Kalanlar. Avustralya’da, yazarlar festivalindeydim, Michael Ondaatje, Victoria Glendinning, Robert McCrum ve Judith Hertzberg isimli Hollandalı bir yazarla beraber sahilde oturuyorduk. Yakında tamamlanacak olan romanıma isim bulmaya çalıştığımız yarı ciddi bir oyun oynuyorduk. Michael Ondaatje, Sirloin’i önerdi, Juicy Tale. Romanın bir uşakla ilgili olduğuna dair açıklamalar yapmaya devam etmemin ardından Judith Hertzberg, Freud’un, rüyalara atıfta bulunurken kullandığı, hemen hemen “günün enkazı” anlamına gelebilecek bir ifadeden söz etti, Tagesreste. Kelimeyi düşünmeksizin çevirdiği için, ağzından “günden kalanlar” gibi çıktı. Atmosfer açısından bana doğru gibi göründü.

SH: Siz, gerçekten Dostoyevski hayranısınız.

KI: Evet. Ve Dickens, Austen, George Eliot, Charlotte Brontë, Wilkie Collins’in – ilk kez üniversitede okuduğum saf kan on dokuzuncu yüzyıl edebiyatının.

SH: On dokuzuncu yüzyıl edebiyatının nesinden hoşlanıyorsunuz?

KI: Kurgulanan dünyanın, yaşadığımız dünyayla az ya da çok benzerlik göstermesi bakımından gerçekçi. Ayrıca orada kaybolabilirsiniz. Olay örgüsü, yapı ve karakterler açısından geleneksel araçların kullanıldığı anlatımda kendine güven vardır. Çocukken çok okumadığımdan, sağlam bir yapıya ihtiyacım vardı. Charlotte Brontë’den Villette ve Jane Eyre; Dostoyevski’nin dört büyük romanı, Çehov’un kısa öyküleri, Tolstoy’un Savaş ve Barış’ı. Kasvetli Ev. Ve altı Jane Austen romanınon en az beşi. Bunları okuduysanız, çok sağlam bir temeliniz var demektir. Ve Platon’dan da hoşlanırım.

SH: Neden?

KI: Sokrates’in diyaloglarının büyük bir çoğunluğunda, her şeyi bildiğini düşünen bir adam sokak boyunca yürür ve Sokrates onunla beraber oturup bu adamın görüşlerini çürütür. Böyle bir mizansen yıkıcı görünebilir ama asıl fikir, iyi olanın doğasının anlaşılmaz olduğudur. Bazen insanlar tüm hayatlarını, yanlış olma olasılığı bulunan bir inanç üzerine oturturlar. İlk kitaplarım, bununla ilgilidir: bildiğini düşünen insanlar. Fakat Sokrates figürü yoktur. Onlar, kendilerinin Sokratesidirler.

Platon’un diyaloglarından birinde, Sokrates, idealist insanların, iki ya da üç kez hayal kırıklığı yaşamaları halinde, insanları sevmemeye başladıklarını söyler. Platon, iyinin anlamının aramakla böyle olabileceği fikrini ileri sürer. Reddedildiğinizde hayal kırıklığına uğramamalısınız. Tüm keşfettiğiniz, arayış zor olduğu ve aramak hususunda hâlâ bir görevinizin bulunduğudur.

Paris Review, 2008

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

(1863)

Yorum yaz