Home Ne Haber Keder Saatleri
Keder Saatleri

Keder Saatleri

836
0
Şükrü Erbaş

Gök­yüzü saat­leri, dedim, atkes­ta­ne­le­ri­nin üstün­den bir boğuntu duy­gu­suyla şehre baka­rak. Göğü yere indi­ren yağ­mur şehri parça parça asfalta gömü­yordu. Ya da inen her damla, insan­lar içle­rine bakar­ken sokak­ları dün­ya­nın dışına taşı­yordu. Omu­zumda bir kâkül bah­çesi, içer­lek bir gülüşle, ‘yağ­mur, işte’ dedi. Peki –dedim- yağ­mur saat­leri olsun. Uzak­larda bula­nık bir ses, “her şey bana yabancı” diyordu. Her­kes ses­sizce bir­bi­rine bakı­yordu. ‘Yağ­mur yet­mi­yor, bir de akşam’ dedi, solu­ğuyla avcuma kır­mızı bon­cuk­lar bıra­ka­rak. Ebruli bir gülüşle bak­tım yüzüne. “Sev­mek kor­kulu rüya” diyordu ses. Peki –dedim- keder saat­le­rine ne der­sin. Göz­le­ri­nin, yeşille mavi ara­sında tit­re­yen mene­vi­şine bir ses­siz­lik oturdu. Eline uzan­dım. Par­mak­la­rı­nın ucunda bir mah­cup karınca, gam­ze­le­rinde kır­mızı bir zaman, göğ­sün­den hava­lan­mış iki yavru serçe, canım­dan uza­yan kapı­sız pen­ce­re­siz bir yol… ‘Anla­mı­yo­rum –dedi- acı nasıl güzel olu­yor böyle, nasıl haz veri­yor insana.’

İnsan­lar taşıt­la­rın alt­la­rın­dan, vit­rin­le­rin içle­rin­den, bina­la­rın dış­la­rın­dan, bir­bir­le­ri­nin üst­le­rin­den, ne zaman, nereye çözü­le­ceği bilin­me­yen bir kör­dü­ğüm halinde sav­ru­lup duru­yor­lardı. Hangi iyim­ser sözle büyür­lerse büyü­sün­ler, hangi evler şef­ka­tini bir tanrı gibi üst­le­rine çekerse çek­sin, sabah­lar hangi rüya­ları bağış­larsa bağış­la­sın, her şey bir iç üşü­me­sine, acı bir vaz­ge­çişe dönü­yordu. Dünya, insan­lar­dan yapıl­mış bir yal­nız­lıktı da bunu anla­mak için akşam ve yağ­mur gere­ki­yordu. Bir de, içe­riye de dışa­rıya da aynı sol­gun­lukla bakan boya­sız bir pen­cere. Her­kes bir­bi­rine baka­rak kendi mut­suz­lu­ğunu sevi­yordu. Evler­den bir ‘bulantı cena­zesi’ ola­rak çıkan­lar, iki başlı bir kor­kuyla evle­rine koşu­yor­lardı.

Uzak bir eşikte dur­dun. Akşam­lara kadar kir­pik­le­rinde biri­ken zehirle gel­di­ğin yola bak­tın. Arzu ile korku teninde kanı­yordu. Piş­man­lık, aşk­tan önce düş­müştü göğüs kafe­sine. İçin­deki sar­kaç, bir haz­zın mih­ra­bında duru­yordu, bir güna­hın. Kor­ku­la­rıyla sevi­şen kadı­nım… Ceza­yir menek­şem, cam güze­lim, kâkül düğü­nüm, humar gözüm, topuk gülüm, nar evim, uykulu şara­bım, ay bah­çem… dün­ya­nın bütün pen­ce­re­le­rini açıp bağır­mış­tım bir gün, hatır­lar mısın: bu dün­yada ölüm­den büyük zaman, ölüm­den büyük günah yok. Sonra çare­sizce sus­muş­tum: insan yaşı­yor­ken özgür­dür, insan yaşı­yor­ken özgür­dür.*

İki damla yaş, hâlâ düşer yüzüme…

Hazi­ran, 2017

*Edip Can­se­ver

(836)

Yorumlar