Home Ne Haber Kemal Çavuş • Bizim Hatun
Kemal Çavuş • Bizim Hatun

Kemal Çavuş • Bizim Hatun

46
0

Şehir çok sıcak. Araç­lar geçin­ce her taraf toza boğu­lu­yor. İlk gel­di­ğim­de güzel bir otel­de kalı­yor­dum ama karar­na­mem geci­kin­ce çık­mak zorun­da kal­dım. Para hız­la eri­yor. Bir­kaç gün ucuz bir otel­de kal­dım ama çok pis­ti, faz­la daya­na­ma­dım. Res­mi bir kuru­ma ait bu misa­fir­ha­ne­ye gel­dim mec­bu­ren. Oda­lar temiz. Gece inşa­at­la­rın gürül­tü­sü duyul­mu­yor, ancak tek kişi­lik oda yok. Tık­naz bir adam­la pay­la­şı­yo­ruz oda­yı. Kalın cam­lı göz­lük­le­ri var, bıyık­la­rı dim­dik ile­ri doğ­ru çıkık, komik görü­nü­yor. Bu uzak şeh­re sürül­müş iki suç­lu gibi­yiz. Kim­se bizi tanı­mı­yor. Dost­la­rı­mız bizi çok­tan unut­muş.

Dur­ma­dan siga­ra içi­yor, dışa­rı­da iç şunu diyo­rum ya da yata­ğı­nın yanın­da­ki camı aç. Olmaz, diyor, soğuk, üşü­yo­rum. Yat­tı­ğı yer­den siga­ra içme­ye devam edi­yor. Kal­kıp kapı­yı açı­yo­rum. Bir­den öksür­me­ye baş­lı­yor. Akşam camı açtır­dın, bak has­ta oldum, diyor. Gene ben suç­lu­yum. Hiç geniş bir adam deği­lim, dur­ma­dan sız­la­nı­yo­rum. Sabah kalk­tı­ğın­da öksü­re­rek uya­nı­yor, gürül­tü­lü şekil­de osu­ra­rak tuva­le­te koşu­yor. Bütün çama­şır­la­rı vali­zi­nin üstü­ne saçıl­mış. Yağ­ma­cı bir bar­bar tara­fın­dan talan edil­miş san­ki. Resep­si­yo­na ini­yo­rum, boş bir yer yok mu tek kişi­lik, diye soru­yo­rum, maale­sef, diyor surat­sız kız, hep­si dolu. O pis ote­le dön­mek iste­mi­yo­rum, sıcak­tan ve gürül­tü­den yata­ma­dı­ğım gece­ler geli­yor aklı­ma, leş gibi tuva­let­ler, sar­hoş­la­rın kus­muk­la­rıy­la dolu lava­bo­lar. İçi mey­ve dolu poşe­ti vali­zi­nin yanı­na bıra­kı­yo­rum, ala­bi­lir­sin, diyo­rum. Sağ ol, diyor, alı­yor. Erte­si gün o da alı­yor mey­ve. Yat­ma­dan önce poşe­ti kont­rol edi­yor, ooo baya­ğı yemiş­sin, diyor, şaka mı yapı­yor diye doğ­ru­lu­yo­rum yatak­tan ama adam cid­di, res­men sayı­yor mey­ve­le­ri. Az önce bizim hatu­nu ara­dım, diyor, iyiy­miş­ler ama çok konuş­tum, baya­ğı mas­raf­lı oldu. Ne biçim adam bu, hanı­mıy­la konu­şur­ken bile para hesa­bı yapı­yor. Karar­na­mem hâlâ gel­me­di, bir­çok insa­nın gel­me­di. Çoğu yeni ata­nan memur bizim gibi, yani oda arka­da­şım gibi, eski bir iki memur var. Bu şehir­de unu­tul­duk, kim­se bizi hatır­la­mı­yor, bura­da­ki görev­li­le­rin de umu­run­da deği­liz. Ata­ma­da­ki ada­ma soru­yo­rum her gün, kafa­sı­nı bile kal­dır­ma­dan par­ma­ğıy­la kar­şı oda­yı işa­ret edi­yor. Gele­nek­sel Doğu misa­fir­per­ver­li­ği. Ora­da­ki uyu­şuk kız da gel­me­di, diyor, neden bu kadar gecik­ti, diyo­rum, bil­mem, diyor küçük bir kız gibi omuz­la­rı­nı kal­dı­ra­rak.

Oda arka­da­şım­dan rahat yok, her yer­de kar­şı­ma çıkı­yor, lokan­ta­da, cad­de­de, ben de seni arı­yor­dum, diyor. Her sefe­rin­de yeni haber­ler geti­ri­yor, yeni ata­nan­la­rın yer­le­ri çar­şam­ba günü bel­li olu­yor­muş, diyor. İyi, diyo­rum, oda­lar boşa­lır hiç olmaz­sa. Ya bizim­ki­ler, diye soru­yo­rum. Onlar­dan daha haber yok, diyor. Bana ne yeni ata­nan­lar­dan. Yanım­da getir­di­ğim kitap­la­rı oku­ma­ya baş­lı­yo­rum akşam­la­rı. Ne oku­yor­sun, diye soru­yor, roman, diyo­rum. Kimin roma­nı, diye soru­yor bu sefer de, Camus, diyo­rum umur­sa­maz­ca. Yatak­tan doğ­ru­lu­yor, Albert Camus mü? Evet, diyo­rum, bu sefer ben yatak­tan doğ­ru­la­rak. Şaşır­dı­ğı­mı anla­yın­ca, yok ben kitap falan oku­mam, bizim hatun­dan bili­yo­rum, o çok sever Camus’yü, diyor.

Gün­ler hep aynı, sıcak, toz. Lokan­ta­nın sahi­biy­le ahbap olu­yo­ruz, bana şeh­rin tari­hi­ni anla­tı­yor. Genç­li­ğin­de şehir çok modern­miş, bu sarık­lı herif­ler yok­tu o zaman­lar, diyor, dayı­sı­nın ve arka­daş­la­rı­nın siyah beyaz resim­le­ri­ni gös­te­ri­yor. Bak, diyor, bu dayım, bun­lar da orkest­ra arka­daş­la­rı. İna­na­mı­yo­rum, nefes­li­ler­den oluş­muş bir orkest­ra, trom­pet, sak­sa­fon, tram­bon­lu bir sürü adam. Biri­si Fred Asta­ire gibi şap­ka­sı­nı yana yatır­mış. Sen bak­ma şim­di bu toza top­ra­ğa, yol­da gezen inek­le­re falan. Bura­da tam bir şehir kül­tü­rü var­dı. Göç­ler­den son­ra bütün şehir­ler gibi bura­sı da bozul­du.

Yeni bir kita­ba baş­lı­yo­rum. Ne oku­yor­sun, diye soru­yor, öykü, diyo­rum. Eği­lip kita­bın kapa­ğı­nı oku­ma­ya çalı­şı­yor. Bor­ges, diyo­rum, şu Arjan­tin­li kör adam değil mi, diye soru­yor, yine şaşı­rı­yo­rum. Oku­ma­dı­ğı­nı bile­rek yine de soru­yo­rum, yok canım, diyor, ne oku­ma­sı, benim işim olmaz öyle adam­lar­la. Bizim hatun çok sever o yaza­rı. Sen ne okur­sun peki, diye soru­yo­rum, sade­ce eko­no­mi haber­le­ri­ni, diyor, bor­sa, döviz haber­le­ri falan.

Yeni ata­nan­la­rın yer­le­ri bel­li oldu, birer iki­şer ayrıl­ma­ya baş­la­dı­lar. Oda­lar boşa­lı­yor diye sevi­ni­yo­rum. Aşa­ğı­ya inip surat­sız kıza soru­yo­rum, boşa­lan oda­lar­dan biri­ne geçe­bi­lir miyim, diye. Hayır, diyor. Neden, diyo­rum, gidi­yor­lar işte. Hâlâ tek kişi­lik oda­mız yok, diyor. Ankara’yı arı­yo­rum umut­suz­ca, benim karar­na­mem neden hâlâ gel­me­di, diye soru­yo­rum. Nasıl gel­mez, diyor kar­şı­da­ki, karar­na­me­le­ri yol­la­ya­lı yir­mi gün oldu. İna­nıl­maz. Ata­ma­da­ki surat­sız heri­fe gidi­yo­rum hemen, bu sefer o koca kafa­sı­nı kal­dı­rı­yor, gel­me­di, diyor, gel­se niye söy­le­me­ye­lim. Hiç­bir şey demi­yo­rum, desem ağzım­dan baş­ka şey­ler çıka­cak.

Bizim hatun­la tar­tış­tık gene, diyor, bir sürü de mas­raf caba­sı, ney­se yeme­ğe çıka­lım. O yaş­lı ada­mın lokan­ta­sı­na gidi­yo­ruz. Güzel­miş bura­sı, diyor, çata­lı­nın ucu­na gel­me­yen doma­tes par­ça­la­rı­nı par­mak­la­rı­nın ucuy­la itti­ri­yor, sala­ta­nın suyu par­mak­la­rı­na bula­şı­yor. Ben yine huy­la­nı­yo­rum, bak­ma öyle, diyor kız­dı­ğı­mı anla­yın­ca, çok küçük doğ­ra­mış­lar, çata­la gel­mi­yor işte, suç benim mi? Yok suç benim, diyo­rum. Evet, diyor, her şeye kıl­la­nı­yor­sun. Son­ra çay içi­yo­ruz misa­fir­ha­ne­nin bah­çe­sin­de. Ben oda­ya çıkı­yo­rum. Kısa süre son­ra o da geli­yor. Her­kes masa­dan kalk­tı, diyor, her­kes kim, diyo­rum. İşte o yeni ata­nan­lar, hep­si çay söy­le­di ama son­ra kal­kan git­ti, kal­kan git­ti kim­se hesa­bı ver­me­di, diyor, bütün hesap bana kal­dı, sen de kalk­tın git­tin. Benim­le ne ilgi­si var, diyo­rum, e sen olsay­dın hiç olmaz­sa yarı yarı­ya verir­dik, diyor. Yeni bir kitap mı, diye soru­yor, hani başın ağrı­yor­du? Tiyat­ro oyu­nu, diyo­rum. Oyun oku­mak beni yor­mu­yor. Kim­se­nin faz­la konuş­ma­dı­ğı bu yer­de sade­ce konuş­ma­la­ra daya­lı kitap oku­mak eğlen­ce­li olu­yor. Kimin oyu­nu peki? Art­hur Mil­ler, diyo­rum, Satı­cı­nın Ölü­mü, diyor hemen. O değil, diyo­rum, sen ner­den bili­yor­sun diye sor­mu­yo­rum artık. Oyu­nu­mu­za yeni­den baş­lı­yo­ruz. Senin hatun değil mi, diyo­rum, evet, diyor. İyi ama sen bu kadar yaza­rın adı­nı nasıl aklın­da tuta­bi­li­yor­sun? Bil­mem, diyor, ona hep imre­ni­yo­rum, bel­ki ondan­dır. Hiç­bir şeyi­miz ben­ze­mi­yor, diyor, siga­ra içme­me kızı­yor, yata­ğı­mı top­la­ma­dı­ğım için kızı­yor, bor­say­la ilgi­len­di­ğim için kızı­yor. Aynı olmak zorun­da değil­si­niz ki, diyo­rum. Bura­ya gel­me­den önce aile psi­ko­lo­ğu­na git­tik, diyor. E ne oldu, diyo­rum. İlk bir­kaç gün iyi git­ti ama… Ama­sı ne, diyo­rum, bil­mem kav­ga etmi­yo­ruz ama eski­si kadar da konuş­mu­yo­ruz, diyor. Dur­ma­dan kitap oku­yor, eski­den de okur­du ama böy­le sabah akşam oku­maz­dı. Sanı­rım o da senin gibi, benim­le konuş­mak yeri­ne kitap­ta­ki konuş­ma­la­rı oku­ma­yı daha eğlen­ce­li bulu­yor. Diyecek söz bula­mı­yo­rum. Senin hatun baş­ka han­gi yazar­la­rı okur, diyo­rum. Bir sürü yazar sayı­yor, çoğu benim bil­di­ğim yazar­lar. Senin de bu yazar­la­rı oku­du­ğu­na emi­nim, diyor. Bu ne demek, diyo­rum. Bili­yo­rum işte, diyor.

Oda­lar boşal­dı. Hemen taşın­dım. Aşa­ğı­da­ki kız kim­li­ği­mi soru­yor, neden, diyo­rum, iki haf­ta­dır bura­da kalı­yo­rum, şim­di mi aklı­nı­za gel­di? Her­ke­sin görev yeri bel­li oldu, diyor, siz hâlâ bura­da­sı­nız da. Benim kal­mam daha uygun­muş demek ki, diyo­rum.

Bizim arka­daş rahat rahat siga­ra­sı­nı içi­yor­dur artık, hem de cam­la­rı açma­dan. Rahat rahat saba­ha kadar öksü­rü­yor­dur. Bavu­lu­nun kus­tu­ğu çama­şır­la­rı da hâlâ oda­nın orta yerin­de­dir. Ben de akşam­la­rı rahat rahat kitap oku­yo­rum. Akşam yeme­ğin­de mut­la­ka kar­şı­la­şı­yo­ruz, çay içi­yo­ruz bera­ber ve bera­ber ödü­yo­ruz. Israr­la ne oku­du­ğu­mu soru­yor. Daha da ile­ri gidip yaza­rı ken­di­si tah­min etme­ye çalı­şı­yor. Şiir, diyo­rum, bu sıcak­ta hiç ener­jim kal­ma­dı. Dur tah­min ede­yim, diyor, s.ktir, diyo­rum içim­den, nah tah­min eder­sin. Edip Can­se­ver, diyor, bir sefer­de nok­ta atı­şı yapı­yor. Yuh, diyo­rum, donup kalı­yo­rum. Son­ra topar­la­nıp, ne yap­tın, diyo­rum, vali­zi­mi mi karış­tır­dın? Ayıp olu­yor ama, diyor. Kusu­ra bak­ma ama bu kada­rı faz­la, diyo­rum. Gülüm­sü­yor, zafe­ri­nin tadı­nı çıka­ra­rak, hadi baka­lım, diyor, çay­lar sen­den. Sizin hatun gene, değil mi, diyo­rum. Başı­nı sal­lı­yor, evet bizim hatun.

Bir ay oldu, karar­na­me­le­ri­miz gel­di, sonun­da maaşı­mı­zı alma­ya baş­la­dık. Bizi geçi­ci ola­rak bir yere ver­di­ler. Gidip, imza atıp dönü­yo­ruz. Ama hâlâ asıl görev yeri­miz bel­li değil. Akşa­müs­tü, orta yaş­lı bir kadın ile genç bir kadın İngi­liz­ce konu­şu­yor­lar. Kulak kabar­tı­yo­rum. Son­ra yan­la­rı­na gidip, mer­ha­ba, diyo­rum. Konuş­tu­ğu­mu görün­ce arka­da­şım da geli­yor. Unesco’nun bir pro­je­si için görev­li gel­miş­ler. Kadın bize soru­yor, duru­mu anla­tı­yo­rum, valiy­le görüş, diyor. Maaş aldı­ğı­mı­zı da söy­lü­yo­rum. Çok şaşı­rı­yor, iyi ama çalış­ma­dan nasıl maaş alı­yor­su­nuz, diyor. Yanın­da­ki kız ona dönüp, bura­sı Tür­ki­ye Jane, diyor uka­la­ca, bura­da her şey müm­kün. Ben yine sinir­le­ni­yo­rum. Ayrı­lı­yo­rum yan­la­rın­dan. Ne oldu, diyor bizim­ki, gene neye kıl­lan­dın? Boş ver, diyo­rum. Helal olsun, diyor, ne güzel konu­şu­yor­sun İngi­liz­ce­yi, sen konuş­tuk­ça yanın­da­ki nasıl kıs­kan­dı. Neden, diyo­rum. Bil­mem, diyor. Uma­rım senin hatun da İngi­liz­ce bil­mi­yor­dur, diyo­rum. Bili­yor, diyor sakin­ce. Çay­la­rı ben mi ödü­yo­rum yine? Sen bilir­sin, diyor, ama bizim hatun asıl Alman­ca bilir. Ana­di­li gibi konu­şur. Yap­ma yav, diyo­rum, İngi­liz­ce­den daha zor. Evet, diyor, sev­di­ği yazar­la­rı Alman­ca aslın­dan okur. Sakın bu oku­duk­la­rın­dan biri de Böll olma­sın? Evet, diyor heye­can­la, adı­nı hatır­la­ma­ya çalı­şı­yor­dum, öl mü ney­di der­ken sen önce dav­ran­dın. Bu sefer çay­lar kesin sen­den, iki­de iki yap­tım ona göre, diyo­rum. Tamam, diyor çare­siz. Sıkı­cı­lı­ğı­mı­za diyecek yok. Artık ne kitap oku­mak ne de arka­da­şı­mın hatu­nu heye­can veri­yor. Yeter artık, diyo­rum, ben eve dönü­yo­rum. Sen kalı­yor musun? Evet, diyor. Tamam o zaman, diyo­rum, görev yeri bel­li olun­ca haber­le­şi­riz. Numa­ra­sı­nı veri­yor, sen arar­sın beni. Tamam, diyo­rum, sana mas­raf olma­sın ben ara­rım.

Evde­yim. Neden dön­dün, diyor tanı­dık­lar, pija­ma­la­rı­mı unut­mu­şum, diyo­rum. Bazı “dost­la­rım” bu kadar uzak bir ken­te atan­mam­dan çok mem­nun, utan­ma­sa­lar göbek ata­cak­lar. Yolu­mu çevi­rip soru­yor­lar, ner­de­sin sen şim­di beyaa, Hak­kâ­ri mi nere­siy­di ora­sı? Ana­nın a.ındayım, diyo­rum içim­den.

İlk bir­kaç gün arı­yo­rum, hâlâ gel­me­di, diyor bizim­ki. Boş ver, diyor, maaşı­mız geli­yor nasıl olsa, sen bak raha­tı­na. Bir haf­ta son­ra daya­na­mı­yo­rum. Ya gel­diy­se karar­na­mem, onun da habe­ri olmaz bel­ki. Atla­yıp gidi­yo­rum. Sıcak­lar etki­si­ni biraz azalt­mış ama toza devam. Bari, diyo­rum, bizi şehir mer­ke­zi­ne ver­se­ler, ne de olsa tec­rü­be­li­yiz. Ten­ha bir yer daha iyi olur, diyor bizim­ki, şehir mer­ke­zin­de karı­şan görü­şen çok olur. Daha az konu­şu­yo­ruz. Ama iki­miz de onun hatun­suz yapa­mı­yo­ruz. Baş­ka eğlen­ce yok.

Hava­lar serin­le­me­ye baş­la­dı. Çay­la­rı­mı­zı bina­nın için­de­ki bölüm­de içi­yo­ruz artık. Hesap şiş­kin­se bera­ber öde­me­ye devam edi­yo­ruz. Neden­se her­kes bizim masa­ya geli­yor, uzun süre kal­ma­nın ver­di­ği göz aşi­na­lı­ğı. Bizi sorup duru­yor­lar, niye hâlâ bura­da­yız, sür­gün mü yedik. Yok, diyo­ruz, bizim konu­mu­muz fark­lı, isti­fa edip tek­rar dön­dü­ğü­müz için bizim süreç fark­lı işli­yor. Hem de çok fark­lı, diyor bizim­ki.

Bir haf­ta son­ra heye­can­la, benim görev yeri bel­li olmuş, diyor. Ya benim­ki, diyo­rum heye­can­la. Bil­mem, git bak hemen, diyor. Yakın bir kasa­ba­ya çık­mış onun. Loj­man da var­mış, bir sene dişi­mi sıka­rım, son­ra da eş duru­mun­dan zıp­la­rım, diyor, bizim hatun sağ olsun. Bak sen de evli olsay­dın, eş duru­mun­dan zıp­lar­dın. Ben kitap duru­mun­dan zıp­la­rım, sen merak etme, diyo­rum. O nasıl ola­cak, diye soru­yor. Roman­lar­dan biri­ne karı­şır, kay­bo­lur gide­rim, diyo­rum.

Sonun­da göre­ve baş­la­dık. Haf­ta son­la­rı bulu­şu­yo­ruz. Çok keyif­siz. Ne oldu, diyo­rum, bizim hatun, diyor ama sonu­nu geti­re­mi­yor. Olmu­yor, diye devam edi­yor. Bir tür­lü anla­şa­mı­yo­ruz. Akşam tele­fon­da bağı­rıp dur­du. Niye evlen­di­niz o zaman, diyo­rum. Aile­le­ri­miz tanı­şı­yor­du, bir­bi­ri­mi­ze gider gelir­dik. O faz­la giriş­ken değil­di, içe­ka­pa­nık bir kız­dı, dur­ma­dan kitap okur­du, ben daha fır­la­may­dım, onu ikna etmek faz­la zor olma­dı, diyor. Bak­tı­nız olmu­yor, boşan­say­dı­nız o zaman. Çocuk olun­ca iste­me­dik, alı­şı­rız zaman­la dedik. Ama tam ter­si olduk­tan son­ra iyi­ce uzak­laş­tık bir­bi­ri­miz­den, diyor. Ne ola­cak şim­di peki? Bil­mem, diyor, tayi­nim bir çık­sa o zaman bel­ki düze­lir. Sen en iyi­si izin al, git bir görüş, bu kadar uzak kal­dı­ğı­nız için kız­mış­tır bel­ki sana. Doğ­ru söy­lü­yor­sun, diyor, hemen gide­ce­ğim.

Bir haf­ta son­ra dön­dü, çok üzgün­dü. Ne oldu? Bu iş tamam, dedi. Ne tama­mı, barış­tı­nız mı? Yok, tamam bit­ti, son nok­ta­yı koy­duk, boşa­nı­yo­ruz, ilk dönem sonun­da bu iş biter. Hazır­lık yapı­yo­ruz, yeni ev, eşya­lar falan. Çocuk konu­sun­da sorun yok. İste­di­ğim zaman göre­bi­lir­mi­şim, zaten çocu­ğun yıp­ran­ma­sı­nı hiç iste­mi­yo­ruz. Anla­yış­lı kadın, çocu­ğun yanın­da kav­ga etmek çocu­ğu daha çok üzer­miş.

İlk dönem bit­ti, evle­ri­mi­ze dön­dük. Tati­lin biti­mi­ne yakın bir mek­tup aldım. Boşan­mış. Memur­lu­ğa da devam etme­ye­cek­miş artık. Benim asıl işim tica­ret, demiş. İflas edin­ce tek­rar memu­ri­ye­te dön­mek zorun­da kal­mış. Ama bu olay­dan son­ra kesin kara­rı­nı ver­miş, bu yaş­tan son­ra uzak yer­ler­de kal­ma­ya daya­na­maz­mış. Mek­tu­bun sonun­da şöy­le yaz­mış: “Uma­rım yan­lış anla­maz­sın, bili­yo­rum tuhaf bir durum ama yap­ma­dan ede­me­dim. Bizim hatu­na sen­den bah­set­tim, onun gibi ede­bi­yat düş­kü­nü oldu­ğu­nu, nere­dey­se aynı yazar­la­rı sev­di­ği­ni­zi söy­le­dim. Ayrı­ca kibar bir beye­fen­di oldu­ğun­dan, onun gibi titiz oldu­ğun­dan bah­set­tim. Para konu­sun­da biraz sav­ruk dedim, biraz da olur olmaz şey­le­re kızar dedim. Hep iyi yön­le­ri­ni söy­le­mek pek inan­dı­rı­cı olmu­yor bili­yor musun, rek­lam­cı­lık­tan bili­yo­rum. Ney­se bun­la­rı söy­le­yin­ce kız­dı, evden kov­du beni. Ama ben onu tanı­rım, duy­gu­la­rı­nı giz­le­mek ve zaman kazan­mak için bazen böy­le yapar. Bili­yo­rum gene kıza­cak­sın ama gelip şu bizim hatun­la tanış­san diyo­rum, nasıl olur? Tele­fon­da söy­le­me­ye utan­dım, yaz­mak daha rahat olur diye düşün­düm. Ceva­bı­nı bek­li­yo­rum, ace­le etme­ne gerek yok. Görüş­mek dile­ğiy­le…”

(46)

Yorumlar