Home Kültür Sanat Edebiyat Şiir Kendi Yangınıyla Yıkananlar: Gülde Kerem Yangını
Kendi Yangınıyla Yıkananlar: Gülde Kerem Yangını

Kendi Yangınıyla Yıkananlar: Gülde Kerem Yangını

530
0

Bir güneş altında, bir deniz kenarında bekliyoruz en son. Bekliyoruz, şair döner geri, döner belki.

Kahraman Çayırlı

Nasıl ki bir filmin açılış sekansı çok önemlidir, o filmi doğru anlayabilmek için, bir şiir kitabının nasıl açıldığı da çok önemli. Melih Cevdet Anday’la açıyor Harun Atak, yeni kitabı Gülde Kerem Yangını’nı. İlk işaretleri alıyoruz böylece.

Harun Atak’ın bir önceki kitabı Tekvin ve Hiçlik Kitabı ya da Ah, şairin sesinin bir kuyuda yitmesiyle kapanıyordu; şair kendi özünü, benliğini, bilinçdışını da yine aynı kuyuya gömüyordu. Aslında kuyuların da en kötüsü olan kendi kuyusuna. Kutsal kitap üslubuyla, efsunuyla yazılan eserde “Spleen Minvali” ya da “Bir Köz Mayası” adlı şiirinde k harfiyle başlayan kelimeler dikkatimizi çekmişti: Küf, kökağrısı (iki defa tekrarlanıyor), kanıksayan, kabuk, köz ve kaos. Esasında kısa olan bu şiirde k harfiyle birçok kelime başlayınca bu kez şairin ilk ürünü olan “Gecel“in sonlarını hatırlamıştık. Tabii şu da var, Gecel’de bir tür aliterasyon takıntısı beliriyordu oysaki Tekvin ve Hiçlik Kitabı ya da Ah’ta şiir aliterasyonla kurulmuyor, yalnızca bir çeşitlilik, türeme, zenginlik…

Tekvin ve Hiçlik Kitabı ya da Ah’taki buhurun hissi çok sertti, zordu, kesifti, şiirlerden aldığınız kokuyu geri bırakmanız güçtü. Sağır karanlıklardan damıtılmış bilgece, ağır şiirlerdi onlar. Daha büyülü, daha yolda ve daha çok arayan şiirlerdi. Yeni kitabı Gülde Kerem Yangını’nda kavimli, göklü, tanrısal bir dil, doğaya daha çok pas veriyor bu kez. Bir de bu defa çok lirik.

Kurtların Ağzında Uyumak Kolay Değil!

Bir şairin ikinci kitabından ürkeriz, üçüncü kitabından korkarız. Acaba dili, üslubu kendi yolunu mu buldu, neyi yonttu, acaba savruldu mu? Harun Atak bir basamak daha yukarıya çıkıyor bu kez. Kendi dili, yolu, yolculuğu çoktan oturmuş. Kendi kelime dizini, kelime üretimi, dize oluşturmaları çoktan kendi suyuna kavuşmuş. Bunu bir önceki kitabından zaten biliyorduk ama şimdi eminiz. Ayakları yere daha sağlam basıyor.

“Veni, vidi, perdidi (geldim, gördüm, yenildim)” diye başlayan “Çün — bir ağıt” kısmından Sunu isimli şiirin bir kısmına birlikte göz gezdirelim:

Yabanıl hayvanlar beslerdim gözbebeklerimle / Uzanırdım tılsımına ağların / İşaretler, işaretler, işaretler / İçime akıtırdım ağusunu suyun // Çün: Benim bulutlarım hummalıdır / Güne ve geceye fısıldıyorum / Bir sanrı perşembesini” (sayfa 20)

Gölgesiyle konuşan eski çocuklar, bozgunlar, melekler, gökler, ırmaklar, ağular, bulutlar, aynalar, kendi yangınıyla yıkananlar, içlerinde yağmurlar, gül yangınları… Kurtların ağzında uyumak kolay değil!

Harun Atak, 2012 Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödüllü ikinci kitabında, Gecel’deki şiirlerinden çok daha değişik bir nehirde yıkanmayı seçiyordu. Kesinlikle daha mistikti. Lirik çatlaklar yok değildi ancak kitabın genelini dolaşan ağırlık pek hafiflemiyordu. İyi şairlerin en zorlu sınavları olan ikinci kitap meselesini derinlikli kök ağrıları, küfler, tümörlerle atlatmıştı. Harun Atak buraları geçeli çok oldu.

Kara Güller, Kara Güneşler Kalkacak mı?

Sohrâb Sepehrî ile açılan esas “Gülde Kerem Yangını” kısmından “Ellerim Nerede Benim” şiirinin bir kısmına bakalım şimdi de: “Ellerim, kırgınlık denizlerinde / Köpüklerde, köpüklerle kırılıp kaynıyor / Kemiklerimin yanlış eğiminde / Yanıp yakarıyor yanarken / Kendi masalını // Ellerim nerede benim // Işığın sarsılmaz kaynağında / Korunda güneşin / Anısız akşamların aldanışında / Bir başdönmesiyle” (sayfa 45) Peyderpey bulutların dağılmasına tanık olacağız artık bu noktadan sonra. Uzaktan uzaktan İlhan Berk’i mi çağırıyor Harun Atak?

Bol bol doğada şarkılar söyleyebilen, kemikleriyle, elleriyle, gölgesiyle hesaplaşan bir şair kimliği dolanıyor tüm eserde. Şarkıların ağladığı da oluyor. Kitap yarılanırken, zeytinin güneşli bahçesi de (s. 51) görünüyor, çok şükür.

Tırtıllar, serçeler, dağ laleleri, salyangozlar… doğaya varıyor tüm yollar. Bahar şarkılarıyla doluyken önceleri, tüm şarkıların gittiği de oluyor. (s.55)

Kitabın en içli şiiri, şairin dedesi Haydar Demir’e yazılı “Yuğ Meseli”ni (ss. 62-64) bir-iki kez okumak yetmiyor. Son, uzun dipnotuyla hele, herbirimiz ayrı yetim, ayrı yarım, kalblerimiz ayrı paramparça.

Kara güller, kara güneşler etrafı sardıkça, küllerimiz soğumadıkça; kalp, tedirgin bir serçeye dönüştükçe; gülde har büyüdükçe; dikenler şairi terk ettikçe, ki dikenleri şairin kalkanıydı ortalığı hakikaten kara, kesif bulutlar kaplıyor. Ama aşk şiirleri, lirikler ortalığı sardıkça da, güneş ışıkları görünmeye başlıyor. Ki kara gülleri, kara güneşleri kaldıracak, bulutları dağıtacak olan yine bizzat ağaçlar, denizler, martı kanatları, şimşekler, ırmaklar … velhasıl doğadır.

Kelimeler Gerçekten Yandığında…

Şairin kendisi olan aynayı hazla kırıp geçtikten sonra (s.78)… Ne şahane bir Freud yolculuğu tarifidir id’den ego’ya doğru! Hazların egemenliğindeki “id”den hayvansı güdülerle denetim mekanizmanlarının orta yolunu bulmaya çabalayan “ego”ya geçilen esas köprüdür ayna evresi. Sırf Harun Atak’ın bu dizesinin Freudyen okuması üzerine apayrı bir yazı kuşanılır ama şimdilik bu kadarı ile yetinelim.

Sonra yaz geçiyor. (s.79) Ne mutlu ki günebakanlar, gelincikler; güneşli günler kalıyor bize bakiye. Hiç beklemezken, güzün gazellerle yanmaya başlıyoruz. (s.83)

Gülde Kerem Yangını“nın uzak akrabası diyebileceğimiz “Kolları Bağlı Odysseus“un bizzat kendisiyle rastlaşıyoruz sonlara doğru. “Son Mezamir II” şiiri ile karşılaşmak da Harun Atak okurları için ayrı bir sürpriz!

Kelimeler, dizeler gerçekten yandığında demek böyle oluyor.

Bir güneş altında, bir deniz kenarında bekliyoruz en son. Bekliyoruz, şair döner geri, döner belki.

Belli mi olur?

Harun Atak, Gülde Kerem Yangını, Varlık Yayınları, Nisan 2017, 88 s.

(530)

Yorum yaz