Home Bilgi Bankası Edebiyat Kenzaburo Oe: “Romanlarımı bir konu hakkında ders vermek için yazmıyorum.”
Kenzaburo Oe: “Romanlarımı bir konu hakkında ders vermek için yazmıyorum.”

Kenzaburo Oe: “Romanlarımı bir konu hakkında ders vermek için yazmıyorum.”

1.23K
0

Şu anda bir inan­cım yok ve gele­cekte de ola­ca­ğını san­mı­yo­rum. Ama ate­ist de deği­lim. Sekü­ler bir insa­nım. Ahlak­lı­lık da diye­bi­lir­si­niz. Yaşa­mım boyunca, her zaman bilgi edin­dim fakat akıl­cı­lık, düşünce ve dene­yimle. Man­tık­sal bir insa­nım ve sadece kendi dene­yim­le­rime göre hare­ket edi­yo­rum.”

Sarah Fay

Ken­za­buro Oe, 1935 yılında Şikoku ada­sın­daki bir köyde doğdu. Gele­nek­le­rine bağlı bir taşra aile­sinde impa­ra­to­run Tanrı oldu­ğuna inan­dı­rı­la­rak büyüdü. Ta ki Japonya’nın müt­te­fik güç­lere yenil­di­ğini ve tes­lim oldu­ğunu, İkinci Dünya Savaşı’nın bit­ti­ğini rad­yoda impa­ra­tor Hirohito’nun kendi ağzın­dan duy­duğu zamana kadar. Bu olay ve ardın­dan baba­sı­nın ölümü ona, dünya algı­sını değiş­ti­ren kay­bo­luş ve yıkım duy­gu­sunu his­set­tir­mişti. Köyün­den ayrı­la­rak Tokyo Üniversitesi’nde Fran­sız Ede­bi­yatı eği­timi aldı. 1963 yılında oğlu Hikari beyin fıtığı nede­niyle engelli ola­rak doğ­muştu. Oe ve eşi, ilk önce Hikari’nin yaşa­ma­ya­ca­ğını, yaşasa da ileri dere­cede engelli ola­cağı için çocu­ğun yaşa­ma­ma­sına karar ver­miş­lerdi ama o arada Oe, Hiroşima’da ölen­ler için yapıl­mış bir anıtı ziya­ret etmiş ve bu fikir­den vaz­geç­miş­tir. Geç­mişte yaşa­dığı olay­lar ve oğlu Hikari ile yaşa­dığı dene­yim­ler Oe’nin hem kişi­sel hem de ede­bi­yat haya­tın­daki en etkili olay­lar­dır. Bu olay­la­rın kitap­la­rın­daki etki­siyle Japon ede­bi­ya­tında ken­dine özgü tar­zıyla önemli bir yer edindi, 1994 yılında Nobel Ede­bi­yat Ödülü’nü kazandı.

Oe, belirli konu­lara ciddi şekilde haya­tını ada­mış­tır. Hiro­şima atom bom­bası kur­ban­ları, Oki­nawa hal­kı­nın müca­de­le­leri, engelli kişi­le­rin kar­şı­laş­tığı zor­luk­lar, bilim­sel haya­tın disip­lini… Japonya’da en ünlü yazar­lar­dan biri olma­sı­nın, önemli bir akti­vist olma­sı­nın yanı sıra, Oe’nun mizahçı bir yönü de var. Daima alçak gönüllü ve neşeli biri­dir. Spor giyi­nir, sürekli hare­ket halin­de­dir ve gülüm­ser. Oe’nun evi de ken­disi gibi rahat, sade ve doğal. Zama­nı­nın çoğunu oturma oda­sın­daki kol­tu­ğunda el yaz­ması say­fa­larla, kitap­larla ve bir düzine kla­sik, jazz müzik albüm­le­riyle bir­likte geçi­ri­yor. Batılı tarz­daki evi, eşi Yukari tara­fın­dan tasar­lan­mış . Evleri bir zaman­lar Akira Kuro­sawa ve Tos­hiro Mifune’nin de yaşa­dığı Tokyo ban­li­yö­sünde bulu­nu­yor. Küçük oğul­ları ve kız­ları büyü­yüp kendi düzen­le­rini kur­muş. Oe ve Yukari ise evle­rinde, 44 yaşın­daki zihin­sel engelli oğul­ları Hikari ile yaşı­yor­lar.

Kur­gu­su­nun pek çoğunu, iki roma­nında (Kişi­sel Bir Sorun ve Ses­siz Çığ­lık) ortaya çıkan tema­la­rın bir dışa­vu­rumu ola­rak tanım­lı­yor. 1964’te yaz­dığı Kişi­sel Bir Sorun kitabı, engelli bir çocu­ğun doğu­muyla bir baba­nın yaşa­dığı şeyleri/deneyimleri konu alır. 1967’de yaz­dığı Ses­siz Çığ­lık kitabı ise Japonya’da savaş son­rası modern haya­tın ve köy haya­tı­nın ara­sın­daki çatış­mayı konu alır.

Eğer, Oe’nun eser­le­rini iki kate­go­riye ayı­rıp ince­le­ye­cek olur­sak ilk kate­gori, “Deli­lik­ten Kur­tar Bizi (1976), The Pinch Run­ner Memo­ran­dum (1976), Ayağa Kalk Genç Adam (1986) ve Ses­siz Yaşam (1990) gibi roman­lar ve öykü­ler­den oluş­mak­ta­dır. Bu eser­le­rin hep­si­nin, Hikari’nin doğu­muyla Oe’nun yaşa­dığı kişi­sel dene­yim­le­rin bir bağı bulun­mak­ta­dır. Anla­tıcı genelde yaza­rın ken­di­si­dir, oğlu­nun ismi ise Mori, Eeyore ya da Hikari’dir. Fakat anla­tıcı, Oe ve eşi­nin aldığı karar­lar­dan daha farklı karar­lar alır.

İkinci kate­gori ise, Prize Stock (1958), Nip the Buds, Shoot the Kids (1958), and Somer­sa­ult (1999) ve Ses­siz Çığ­lık’tan olu­şu­yor. Bu eser­leri ise, Oe’nun annesi ve anne­an­ne­sin­den duy­duğu halk ve mito­lo­jik hikâ­ye­ler­den oluş­mak­ta­dır. Genel­likle bir top­lu­lukta yaşa­mak uğruna yara­tı­lan ken­dini kan­dır­mayı ince­le­mek zorunda kalan bir anla­tıcı var­dır.

Hayatı ve eser­leri hak­kında kısaca anla­tı­lan­lar­dan sonra şimdi sırada ken­di­siyle yapı­lan söy­leşi var:

Yaza­rın işi aslında pal­ya­ço­nun yap­tığı şeyi yap­mak­tır. Acı hak­kında da konu­şan bir pal­yaço…”

Sarah Fay: Daha önceki kari­yer haya­tı­nızda, pek çok kişiyle röpor­taj yap­tı­nız. İyi bir konuş­macı mısı­nız?

Ken­za­buro Oe: Hayır, hiç iyi bir konuş­macı değil­dim. İyi bir konuş­macı, daha önce söy­len­me­miş bir konuyu, her­hangi bir şeyi gün yüzüne çıka­rır. Yeni bir şeyi ortaya çıkarma yete­ne­ğim yok, sanı­rım o yüz­den iyi bir konuş­macı deği­lim. 1960’da Baş­kan Mao’yu ziya­ret etmesi için seçi­len beş Japon’un olduğu bir grup­tay­dım. ABD-Japonya Güven­lik Anlaş­ma­sına karşı pro­testo hare­ke­ti­nin bir par­çası ola­rak ora­day­dık. Beş kişi ara­sında en küçük ben­dim. İlk röpor­ta­jımdı. Bize soru sor­mak için izin veril­medi ve doğ­ru­dan bizimle konuş­mak yerine Baş­ba­kan Zhou Enlai ile konuştu. Sürekli kitap­lar­dan bire­bir alıntı yapa­rak ken­dini anlattı. Çok sıkı­cıydı. Ve bir kutu dolusu siga­rası vardı, bayağı çok sigara içi­yordu. Konuş­tuk­lar esnada Zhou, Baş­kan Mao’yu şakayla karı­şık şekilde siga­ra­lar­dan uzak tut­maya çalı­şı­yordu ama Mao uza­nıp almaya devam edi­yordu. İkinci dene­yi­mim ise Sartre ile olmuştu. Paris’e ilk geli­şimdi. Saint-Germain-des-Prés’de küçük bir oda tut­tum. Yer­leş­ti­ğimde, kula­ğıma gelen ilk ses­ler, gös­te­ri­ci­le­rin sokakta attık­ları “Paix en Alg­é­rie (Cezayir’e Bağış)”sloganları olmuştu. Sartre, haya­tımda önemli bir figür olmuştu. Mao gibi, o da aslında önce­den basıl­mış bazı şey­le­rini tek­rar­la­mıştı. Bu sırada not almayı bırak­mış­tım. Sadece söy­le­diği kitap­la­rı­nın isim­le­rini yazı­yor­dum. Ayrıca, insan­la­rın nük­leer savaşa hayır deme­leri gerek­ti­ğini söy­le­mişti. Fakat Çin’in nük­leer silah­lara sahip olma­sına olumlu bakı­yordu. Bu nok­tada Sarte’ye katı­la­ma­mış­tım. Bütün dediği, “Diğer Soru” olmuştu.

SF: Bir Japon tele­viz­yon kanalı için Kurt Von­ne­gut ile röpor­taj yap­ma­dı­nız mı?

OE: Evet, 1984 yılında PEN kon­fe­ransı için Japonya’ya gel­di­ğimde yap­mış­tım. Fakat çok fark­lıydı, konuş­mada iki yazar vardı. Von­ne­gut mizah ruhu içinde derin fikir­le­rini ifade eden ciddi bir düşü­nürdü. Fakat, ken­di­sin­den önemli bir şey de çıka­ra­ma­mış­tım. Yazar­lar ile yazışma yoluyla açık fikir­ler elde etmede daha başa­rı­lıy­dım. Bir kere­sinde Noam Chomsky bana şöyle bir şey demişti: “Küçük bir çocuk­ken, yaz kam­pın­day­dım. Ve orada şöyle bir duyuru vardı. ‘ABD bom­bayı attı ve Müt­te­fik kuv­vet­le­ri­nin zafer kaza­na­ca­ğını bil­dirdi.’ Diğer­leri bunu kut­la­mak için ateş yakar­lar­ken, ben ormana gidip bütün gece orada tek başıma otur­muş­tum.” Chomsky’e her zaman saygı duy­mu­şum­dur. Fakat bunu söy­le­di­ğinde, ona daha da fazla saygı duy­dum.

Japon ordusu Oki­nawa dışın­daki iki küçük adada yaşa­yan tüm insan­la­rın inti­ha­rını emretti. Ame­ri­ka­lı­la­rın çok vahşi oldu­ğunu, kadın­lara teca­vüz edip erkek­leri öldür­dü­ğünü ve bu yüz­den Ame­ri­ka­lı­lar top­rak­la­rına sahip olma­dan kendi ken­di­le­rini öldür­me­le­ri­nin daha iyi oldu­ğunu söy­le­miş­lerdi. Ve Amerika’nın top­rak­lara ayak bas­tığı gün beş yüz bin kişi inti­har etmişti.

SF: Genç bir adam ola­rak, ken­di­nizi anar­şist diye adlan­dır­mış­tı­nız. Hâlâ ken­di­nizi öyle görü­yor musu­nuz?

OE: Pren­sip ola­rak anar­şis­tim. Kurt Von­ne­gut bana bir kere­sinde ken­di­si­nin Hz. İsa’ya saygı duyan bir agnos­tik oldu­ğunu söy­le­mişti. Ben de demok­ra­siyi seven bir anar­şis­tim.

SF: Siyasi etkin­lik­le­ri­niz size hiç zarar verdi mi?

OE: Şu anda, Oki­nawa Notları’nda haka­ret etmek­ten yar­gı­la­nı­yo­rum. İkinci Dünya Savaşı’na dair en önemli anı­la­rım atom bom­ba­sı­nın kul­la­nımı ve 1945’te Oki­nawa toplu inti­har­ları. İlk başta, Hiro­şima Notları’nı daha sonra Oki­nawa Notlar’ını yaz­dım. Oki­nawa Savaşı’nda Japon ordusu Oki­nawa dışın­daki iki küçük adada yaşa­yan tüm insan­la­rın inti­ha­rını emretti. Ame­ri­ka­lı­la­rın çok vahşi oldu­ğunu, kadın­lara teca­vüz edip erkek­leri öldür­dü­ğünü ve bu yüz­den Ame­ri­ka­lı­lar top­rak­la­rına sahip olma­dan kendi ken­di­le­rini öldür­me­le­ri­nin daha iyi oldu­ğunu söy­le­miş­lerdi. Ve Amerika’nın top­rak­lara ayak bas­tığı gün beş yüz bin kişi inti­har etmişti. Büyük­ba­ba­lar oğul­la­rını, koca­lar karı­la­rını öldür­müştü. Adada konuş­lan­dı­rı­lan bir­lik­le­rin lide­ri­nin bu ölüm­ler­den sorumlu oldu­ğunu savun­muş­tum. Oki­nawa Not­ları, yak­la­şık kırk yıl önce yayın­landı ama yak­la­şık on yıl önce, Nan­jing Kat­li­amı ve Oki­nawa inti­har­ları gibi 20. yüz­yı­lın başında Asya’da işle­nen zulüm­lerde Japonya’yı suç­la­yan ifa­de­leri orta­dan kal­dır­mak için tarih kitap­la­rını göz­den geçi­ren ulu­salcı hare­ket baş­ladı. Okinawa’da işle­nen Japon suçu hak­kında yazıl­mış olan pek çok kitap var fakat sadece benimki hâlâ basılı halde. Muha­fa­za­kâr karşı taraf, bir hedef tah­tası arı­yordu ve beni seç­miş­lerdi. Kita­bın 70’li yıl­larda yayın­lan­dığı göz önünde bulun­du­rul­du­ğunda, bana karşı yapı­lan sağ kanat sal­dı­rısı, impa­ra­tor iba­de­tinde yeni­den diri­li­şin bir par­çası ola­rak çok daha mil­li­yetçi görü­nü­yor. Ada­larda yaşa­yan insan­la­rın impa­ra­tor için gös­ter­dik­leri o güzel vatan­se­ver­lik duy­gu­sun­dan öldü­ğünü iddia edi­yor­lar.

SF: 1994 yılında Kül­tür Hükü­me­ti­nin red­de­dil­me­si­nin impa­ra­tor iba­de­tine karşı etkili bir pro­testo oldu­ğunu düşü­nü­yor musu­nuz?

OE: Düş­man­la­rı­mın –temel anla­mın­daki düş­man keli­me­si­nin– olduğu ve Japon top­lumu-kül­türü içinde şekil aldık­ları yerde bir far­kın­da­lık yarat­mak adına etki­liydi. Öte yan­dan, diğer katı­lım­cı­lar tara­fın­dan gele­cek red­detme yol­la­rı­nın açıl­ması adına etki­sizdi.

SF: Hiro­şima Not­ları ve Kişi­sel Bir Sorun eser­le­ri­nizi aynı anda yayın­la­dı­nız. Sizin için han­gisi daha önem­liydi?

OE: Hiro­şima Notları’nın, Kişi­sel Bir Sorun’dan daha fazla konuyu ele aldı­ğını düşü­nü­yo­rum. Baş­lı­ğın­dan anla­şıl­dığı üzere, Kişi­sel Bir Sorun ise benim için daha önemli konu­larla ilgili. Kurgu olsa bile. İkisi de kari­ye­ri­min baş­lan­gıç nok­tası. Oğlum Hikari ve Hiros­hima hak­kında sürekli aynı şey­leri yazıp dur­du­ğumu söy­lü­yor­lar. Ben sıkıcı bir insa­nım. Çok fazla ede­bi­yat oku­rum, çok fazla düşü­nü­rüm fakat Hikari ve Hiro­şima hak­kında. Hiroşima’yı göz önünde bulun­du­rur­sak, ben bu olayı tek başıma yaşa­dım. 1945’te Shikoku’da bir çocuk­ken hem de. Ardın­dan da bomba kur­ban­la­rıyla röpor­taj­lar yapa­rak bir şey­ler öğren­dim…

Yeni­den yazıp yazıp duran bir yaza­rım. Her şeyi düzelt­meye son derece merak­lı­yım. Eğer not­la­rıma bakar­sa­nız, ne kadar çok deği­şik­lik yap­tı­ğımı görür­sü­nüz.

SF: Roman­la­rı­nızda, siyasi görüş­le­ri­nizi ilet­meye çalı­şı­yor musu­nuz?

OE: Roman­la­rımda değil de maka­le­le­rimde çalı­şı­yo­rum. Roman­la­rımı bir konu hak­kında ders ver­mek için yaz­mı­yo­rum.

SF: Yazı yazma konu­sunda her­hangi bir ilham kay­na­ğı­nız var mı?

OE: Yeni­den yazıp yazıp duran bir yaza­rım. Her şeyi düzelt­meye son derece merak­lı­yım. Eğer not­la­rıma bakar­sa­nız, ne kadar çok deği­şik­lik yap­tı­ğımı görür­sü­nüz. Yani temel pren­sip­le­rim­den biri, “fark­lı­lıkla tekrar”dır. Önce­den yaz­mış oldu­ğum bir çalış­maya farklı açı­dan bak­maya çalı­şa­rak yeni bir çalışma yarat­maya baş­la­rım. Bir kez daha farklı rakiple kavga etmeye çalı­şı­rım. Daha sonra, elde etti­ğim tas­lağı alıp üze­rinde ayrın­tılı bir şekilde çalış­maya devam edi­yo­rum ve bunu yapar­ken eski eser­le­rin izleri yok olu­yor. Bu ayrıntı, bir roman­cı­nın öğren­me­si­nin gere­ken en önemli şey bence.

SF: Ayrın­tı­lara fazla gir­di­ği­niz zaman, bunu nasıl anlı­yor­su­nuz?

OE: Aslında bu bir sorun teş­kil edi­yor. Ayrın­tı­lara gir­mek, gir­mek, gir­mek… Oku­yu­cu­la­rım her sene daha da aza­lı­yor. Tar­zım zor, çar­pık ve kar­ma­şık hale geldi. Çalış­ma­la­rımı geliş­tir­mek, yeni bir bakış açısı elde etmek adına bu, benim için gerek­liydi. Fakat on beş yıl önce, ayrın­tı­lama yön­te­mi­nin bir romancı için doğru yön­tem olup olma­dığı konu­sunda şüp­heye düş­tüm. Temel ola­rak, iyi bir yaza­rın ken­dine has bir tarzı var­dır. Doğal, derin­ler­den gelen bir ses var­dır. Ve bu ses, el yazı­sı­nın ilk tas­la­ğında ortaya dökü­lür. İlk tas­lak üze­rinde ayrın­tı­lama yap­tı­ğında, o doğal, derin sesi güç­len­dir­meye ve basit­leş­tir­meye devam eder.

SF: Neden bu sese zarar ver­mek isti­yor­su­nuz peki?

OE: Çünkü, Japon ede­bi­ya­tında yeni bir tarz yarat­mak iste­dim. Yak­la­şık yüz yıl önce baş­la­yan modern Japon ede­bi­ya­tında böyle bir tarz yoktu.

SF: Roman­la­rı­nız­dan bazı­la­rında, ente­lek­tüel bir pro­jeyi kabul etti­niz; çalış­ma­ları genelde obse­sif bir şekilde ve iyice dala­rak oku­nan bir eser olan bir şair… Ayağa Kalk Genç Adam’da Blake karak­teri, Somersault’da R.S. Tho­mas karak­teri, Cen­ne­tin Yankısı’nda Kim Chi Ha. Bu ama­cı­nız ne için?

OE: Roman­la­rım­daki bu fikir­ler, o sırada oku­du­ğum filo­zof­la­rın ve şair­le­rin fikir­le­riyle bağ­lan­tılı. Bu fikir aynı zamanda, önemli oldu­ğunu düşün­dü­ğüm yazar­lar hak­kında insan­lara bir şey­ler anlat­mama yar­dımcı oldu.

SF: Aka­de­mik bursu ve ede­bi­yat teori­sini, eği­tim haya­tı­nıza dahil etme­niz ilginç. Amerika’da, edebi eleş­tiri ve yara­tıcı yazma özel­likle pek çok bölüm için bayağı özel ders­ler.

OE: Her şey­den önce aka­de­mis­yen­lere saygı duyu­yo­rum. Çok kısıtlı bir alanda çalışma müca­de­lesi ver­me­le­rine rağ­men, belirli yazar­ları oku­ma­nın yara­tıcı yol­la­rını doğru şekilde geliş­tir­me­nin bir yolunu bulu­yor­lar. Geniş kap­samlı düşü­nen bir romancı için, böy­lesi bir bakış açısı yaza­rın ese­rini anla­ma­nın daha kesin bir yolunu sunar. Blake, Yeats veya Dante hak­kında bir şey oku­du­ğumda hep­sini aynı anda oku­yo­rum. Böy­lece, aka­de­mis­yen­ler ara­sın­daki fark­lı­lık­ları dik­kat edi­yo­rum. İşte esas bu nokta, en çok öğren­di­ğim kısım. Her yıl, yeni aka­de­mis­yen­ler Dante hak­kında bir şey yazı­yor ve her aka­de­mis­yen kendi yön­te­mi­nin peşin­den gidi­yor. Ben de her aka­de­mis­yeni ve çalış­ma­sını takip edi­yo­rum. Diğer yıl diğer aka­de­mis­yeni, diğer yıl başka aka­de­mis­yeni… Böyle bir döngü.

SF: Kimle çalı­şa­ca­ğı­nızı nasıl seçi­yor­su­nuz?

OE: Bazen, oku­du­ğum şeyin doğal bir geti­risi olu­yor. Örne­ğin, Blake Yeats’e, Yeats de beni Dante’ye götü­rü­yor. Bazen ise tama­men tesa­düfi olu­yor. İngiltere’de bir tanı­tım turun­day­dım ve Galler’de mola ver­dim. Üç gün ora­day­dım ve oku­ya­cak kitap­la­rım bit­mişti. Ora­daki bir kitap­çıya git­tim ve çalı­şan kişi­den bana İngi­lizce kitap­lar öner­me­sini iste­dim. Bu böl­ge­den olan bir şairin kolek­si­yo­nunu gös­terdi ama pek de iyi sat­ma­dı­ğını söy­le­meyi de ihmal etmedi. Şair, D.S. Thomas’dı. Ve tüm kolek­si­yonu aldım. Onu oku­dukça, haya­tımda şu an oku­du­ğum en önemli şair oldu­ğunu fark ettim. Farklı gibi görün­se­ler de Wal­ter Ben­ja­min ile bir­çok ben­zer­li­ği­nin oldu­ğunu his­set­tim. İkisi de eşik değer ve mis­tizm ile ilgi­liydi. Ve daha sonra, ken­dimi Tho­mos ve Ben­ja­min ile bir üçgende his­set­tim.

Japonya’dayken impa­ra­tor iba­de­tine eği­limli bir ente­lek­tüel ile ne zaman karşı kar­şıya gel­sem sinir­le­ni­yo­rum. Bu kişiye karşı tep­kim tabii ki rahat­sız edici olu­yor ve sonra kavga baş­lı­yor.

SF: Seya­hat etti­ği­nizde, zama­nı­nı­zın çoğunu otel oda­sında bir şey­ler oku­ya­rak geçi­ri­yor­su­nuz gibi. Öyle mi?

OE: Evet, doğru. Biraz gezi­yo­rum ama asla iyi yemek­lere karşı bir ilgim olmu­yor. İçmeyi sevi­yo­rum fakat bar­lara git­meyi değil. Çünkü git­ti­ğimde, ken­dimi kav­ga­nın içinde bulu­yo­rum.

SF: Ne yüzün­den kavga edi­yor­su­nuz?

OE: En son Japonya’dayken impa­ra­tor iba­de­tine eği­limli bir ente­lek­tüel ile ne zaman karşı kar­şıya gel­sem sinir­le­ni­yo­rum. Bu kişiye karşı tep­kim tabii ki rahat­sız edici olu­yor ve sonra kavga baş­lı­yor. Ha tabii ki de kav­ga­lar çok çok fazla içtik­ten sonra olu­yor sadece.

SF: Japonya dışına seya­hat etmek­ten hoş­la­nı­yor musu­nuz?

OE: Met­nin esas yazıl­dığı yere gidip orada oku­mak­tan daha güzel bir şey ola­maz. Saint Petersburg’da Dos­to­yevski, Dublin’de Bec­kett ve Joyce oku­mak…

SF: Şu anda ne üze­rine çalı­şı­yor­su­nuz?

OE: Şu anda sadece Yeats’in 1929-1939 yıl­ları ara­sında yazıl­mış son şiir­le­rini oku­yo­rum.

SF: Haruki Mura­kami ve Banana Yos­hi­moto gibi yazar­larla yarış için­dey­miş gibi his­se­di­yor musu­nuz?

OE: Mura­kami açık ve sade Japon tar­zında yazı­yor. Bir­çok yabancı dile çev­ri­li­yor ve çokça oku­nu­yor, özel­likle Amerika’da, İngiltere’de ve Çin’de. Ken­di­sine, ulus­la­ra­rası ede­bi­yat ala­nında Yukio Mis­hima ve benim yara­ta­ma­dı­ğı­mız bir alan yarattı. Bu, Japon ede­bi­ya­tında ilk kez olu­yor. Çalış­ma­la­rım oku­nu­yor fakat geriye şöyle bir dönüp bak­tı­ğımda, Japonya’da bile, sağ­lam bir oku­yu­cuya sahip oldu­ğum­dan emin deği­lim. Bu bir yarış değil fakat çalış­ma­la­rı­mın İngi­liz­ceye, Fran­sız­caya ve Alman­caya daha fazla çev­ril­me­sini ve bu ülke­lerde sağ­lam bir okuyr kit­le­si­nin olma­sını isti­yo­rum. Bir okur kit­le­sine yaz­maya çalış­mı­yo­rum ama insan­lara ulaş­mak isti­yo­rum. İnsan­lara beni derin­den etki­le­yen ede­bi­yatı ve düşün­ceyi anlat­mak isti­yo­rum. Hayatı boyunca ede­bi­ya­tın tama­mını oku­yan biri ola­rak, önemli oldu­ğunu düşün­dü­ğüm yazar­larla ile­ti­şim kur­mayı umu­yo­rum.

Mis­hima benim Şin­to­izme, mil­li­yet­çi­liğe ve impa­ra­tor iba­de­tine çeki­le­ce­ğimi düşün­müştü. Fakat ben asla teröre övgü­ler yağ­dır­mayı amaç­la­ma­dım. Evin­den kaçıp terö­rist grup­la­rına katı­lan genç­le­rin dav­ra­nış­la­rını anla­maya çalış­tım. Hâlâ daha çalı­şı­yo­rum.

SF: Mis­hima ile ara­nız­daki ilişki biraz sıkın­tılı sanı­rım.

OE: Ben­den nef­ret edi­yor. “17”yi yayın­la­dı­ğımda, Mis­hima bir mek­tup yazıp onu çok sev­di­ğini söy­le­mişti. Çünkü bu hikâye genç sağcı bir öğren­ci­nin haya­tını can­lan­dı­rı­yordu ve muh­te­me­len Mis­hima benim Şin­to­izme, mil­li­yet­çi­liğe ve impa­ra­tor iba­de­tine çeki­le­ce­ğimi düşün­müştü. Fakat ben asla teröre övgü­ler yağ­dır­mayı amaç­la­ma­dım. Evin­den kaçıp terö­rist grup­la­rına katı­lan genç­le­rin dav­ra­nış­la­rını anla­maya çalış­tım. Hâlâ daha çalı­şı­yo­rum. Diğer bir mek­tu­bunda ise, Mis­hima çok çir­kin oldu­ğumu ve bunun onu çok şaşırt­tı­ğını söy­lü­yordu. Nor­malde, bir kişi böy­le­sine aşa­ğı­la­yıcı bir şey yazıp gön­der­mezdi. Nabo­kov mesela; direkt ola­rak aşa­ğı­la­yıcı yazı­ları her iki taraf da öle­siye kadar yayın­lan­mazdı. Fakat, Mis­hima yayın­cı­lar için çok iyi ve bu yüz­den her iste­diği yayın­la­nı­yor.

SF: Farklı dil­leri bir oku­yucu ola­rak nasıl bu kadar iyi anla­ya­bi­li­yor­su­nuz?

OE: Bir yabancı ola­rak, Fran­sızca ve İngi­lizce oku­yo­rum. Ital­yanca öğren­mem biraz zaman aldı ama oku­du­ğumda metin­deki o sesi duyu­yor­muş gibi his­se­di­yo­rum. İtalya’ya git­ti­ğimde, radyo röpor­tajı yap­mış­tım ve röpor­tör bana Dante hak­kında bir şey­ler sor­muştu. Dante’nin İlahi Komed­yası’nın hâlâ dün­yayı kur­ta­ra­ca­ğına ina­nı­yo­rum. Röpor­tajcı onun dilin­deki tınıyı bir Japo­nun asla anla­ya­ma­ya­ca­ğını iddia etmişti. Ben de, “Kesin­likle katıl­mı­yo­rum, Dante’nin sesin­deki bir­çok şeyi anla­ya­bi­li­yo­rum” diye cevap ver­miş­tim. Dona­kal­mıştı tabii ceva­bım kar­şı­sında.

SF: Bir­çok yazar, yal­nız­ken çalışma konu­sunda biraz takın­tı­lı­dır. Fakat kitap­la­rı­nızda yazar olan anla­tı­cı­lar, oturma oda­sında kol­tukta uza­nır­ken bir şey­ler yazıp oku­yor­lar. Siz, aile­ni­zin yanında mı çalı­şı­yor­su­nuz?

OE: Çalış­mak için yal­nız kal­maya ihti­yaç duy­mu­yo­rum. Roman­ları yazar­ken ve okur­ken de ailem­den uzakta olup ken­dimi izole etmeye gerek duy­mu­yo­rum. Genelde, oturma oda­sında Hikari müzik din­ler­ken çalı­şı­yo­rum. Çalış­mamı eşime ve oğluma da sunu­yo­rum, çünkü pek çok yeni­den göz­den geçi­ri­yo­rum. Sadece romanı biti­rir­ken kon­santre olmam gerek­tiği için ikinci kata çıkı­yo­rum. Ki burada çalış­tı­ğım da çok nadir­dir.

SF: Maka­le­le­ri­ni­zin birinde, konuş­mayı sev­di­ği­niz sadece üç insan tipi oldu­ğunu belirt­miş­ti­niz. Bir­çok şey hak­kında faz­laca bilgi sahibi olan insan­lar, yeni dün­yada olan insan­lar ya da garip ve kor­ku­tucu bir şey yaşa­mış olan insan­lar. Peki, siz han­gi­si­si­niz?

OE: Pek çok güzel şey yaşa­ma­dım, yeni bir dün­yada bulun­ma­dım, pek garip dene­yim­le­rim olmadı. Çok az şey yaşa­dım ve bu küçük dene­yim­leri yazı­yo­rum. Sanı­rım üçü de deği­lim.

SF: Roman­la­rı­nı­zın pek çoğu kendi haya­tı­nız­dan uyar­lan­mış. Japon­la­rın gele­neği olan I-Novel’in bir par­çası oldu­ğu­nuzu düşü­nü­yor musu­nuz?

OE: I-Novel tek­niği, yaza­rın gün­lük yaşamda olan şey­leri ola­ğan­dışı veya özel bir olayla, bir tsu­nami, bir dep­rem, bir anne­nin ölümü, bir koca­nın ölü­müyle anlat­ma­sı­dır. Bu, top­lumda bire­yin rolü hak­kında bir soruya yol açmaz. Çalış­ma­la­rım kişi­sel yaşa­mımla baş­lı­yor fakat sonunda top­lum­sal konu­lara çıkı­yor yolum.

SF: Roman­la­rı­nı­zın, kişi­sel dene­yim­le­ri­niz ara­cı­lı­ğıyla hiç zor durumda kal­dığı olu­yor mu?

OE: Roman­la­rıma, karak­te­ri­min hangi yöne gide­ce­ğini ya da belirli bir karak­teri nasıl yara­ta­ca­ğımı önce­den düşü­ne­rek baş­la­mı­yo­rum. Benim için, bu ayrın­tı­lama aslında. Göz­den geçi­re­rek ve ayrın­tı­la­ya­rak yeni karak­ter­ler ve durum­lar doğu­yor. Nor­mal hayat­tan çok farklı bir uçak. Bu uçakta, karak­ter­ler ve hikâye kendi ken­dine geli­şi­yor. Fakat tüm roman­la­rım bir şekilde benimle, genç bir adam ve engelli çocu­ğuyla orta yaşlı bir adam ve yaşlı adam olan benim düşün­dü­ğüm şey­lerle ilgili. Üçüncü kişi tar­zın­dansa birinci kişi tar­zını benim­se­dim. Bu bir prob­lem aslında. Ger­çek­ten iyi bir romancı, üçüncü kişide yaza­bil­me­li­dir fakat ben hiç yaza­ma­dım. Bu yüz­den ama­tör bir roman­cı­yım. Geç­mişte yaz­mama rağ­men, karak­ter bir şekilde ken­dime dönüştü. Bunun nedeni, yal­nızca ilk kişi ara­cı­lı­ğıyla iç dün­ya­mın ger­çe­ğini tam ola­rak tes­pit ede­bil­mem. Agh­wee The Sky Mons­ter’da mesela, Hikari doğ­du­ğunda içinde oldu­ğum durumda olan ben­zer birini yaz­mış­tım. Fakat benimle farklı kararı almıştı.

SF: Hikari, roman­la­rı­nızda sık­lıkla bir karak­ter ola­rak yer alı­yor.

OE: Kırk dört yıl­dır onunla bir­likte yaşı­yo­rum ve edebi anla­tı­mı­mın temel yapı­taş­la­rın­dan biri olan onun hak­kında yazı­yo­rum. Yazı­yo­rum çünkü, engelli bir kişi­nin ken­dini nasıl tanı­ya­ca­ğını ve bunun ne kadar zor ola­ca­ğını gös­ter­mek isti­yo­rum. Çok küçük­ken, ken­dini ve insa­ni­ye­tini müzik ara­cı­lı­ğıyla anlat­maya baş­la­mıştı. Bazı nok­ta­larda, bazı şey­leri müzikle anla­ta­bi­li­yordu. Mesela üzün­tüyü. Ken­dini ger­çek­leş­tirme yoluna girdi ve bir süre­dir de bu yolda devam edi­yor.

SF: Bir zaman­lar söy­le­dik­le­ri­nizi aynen yaz­dı­ğı­nızı ama farklı bir sıraya koy­du­ğunu söy­le­miş­ti­niz.

OE: Hikari’nin söy­le­diği sırada ve söy­le­diği keli­me­le­rin aynı­sını yazı­yo­rum. Ekle­di­ğim şey, bağ­lam ve durum ve baş­ka­la­rı­nın ona nasıl tepki vere­ceği. Bu süreçle, Hikari’nin keli­me­leri daha anla­şı­la­bi­lir hale geldi. Hiç­bir zaman, anla­şı­la­bi­lir yap­mak için keli­me­le­ri­nin sıra­sını değiş­tir­me­dim. Olduğu gibi bırak­tım.

SF: Roman­la­rı­nızda Hikari hak­kında bu kadar çok şey yaz­ma­nızı diğer çocuk­la­rı­nız nasıl kar­şı­lı­yor?

OE: Diğer oğlum O-Chan ve kızım Nat­su­miko hak­kında da yaz­dım. Hikari hak­kında yaz­dı­ğım şeyi sadece Nat­su­miko oku­ya­cak. Dik­katli olmam gere­ki­yor, çünkü olmaz­sam kızım bana, “Hikari böyle demezdi” diye­cek­tir.

SF: Niçin çocuk­la­rı­nı­zın, özel­likle de Hikari’nin ger­çek ismini kul­lan­mayı ter­cih etti­niz?

OE: Aslında, onun adını kul­lan­ma­dım. Roman­la­rımda ona Eeyore dedim ama ger­çek hayatta Pooh diyo­rum. Çünkü Win­nie-The-Pooh, eşimle evli­lik nede­nim. Sava­şın son yıl­la­rın­dan hemen önce, Win­nie-the-Pooh, Iwa­nami Sho­ten tara­fın­dan yayın­lan­mıştı. Ve sadece bir­kaç basımı vardı. Eşi­min erkek kar­deşi Juzo Itami’nin lisede oldu­ğunu bili­yor­dum ve anne­leri bana onun için The House at Pooh Corner’ın bir kop­ya­sını bulup bula­ma­ya­ca­ğımı sor­muştu. Savaş süre­cince oku­muş fakat son­ra­dan kay­bet­mişti. Tokyo’daki ikinci el kitap­çı­lar hak­kında uzman­dım ve kop­yayı bulup evle­rine yol­la­mış­tım. Daha sonra bana cevap yaz­mıştı. Böyle baş­la­mıştı işte her şey.

SF: Nobel Ede­bi­yat Ödülü’nü kazan­dı­ğı­nızda aile­ni­zin tep­kisi ne oldu?

OE: Aile­min bana karşı olan tutumu değiş­medi. Orada otu­rup kitap oku­yor­dum, Hikari de müzik din­li­yordu. Diğer oğlum ve kızım da yemek yiyordu. Kaza­na­ca­ğımı tah­min etmi­yor­lardı. Gece saat dokuz civarı tele­fon çaldı. Hobi­le­rin­den biri tele­fonu açmak olan Hikari, tele­fonu açtı. Mer­haba, nasılsın’ı Fran­sızca, Almanca, Rusça ve Çince ola­rak söy­le­ye­bi­li­yordu. Neyse, tele­fonu açtı. İki kez İngi­lizce ola­rak “hayır” dedi ve tele­fonu bana verdi. İsveç Aka­demi Nobel Komitesi’nden arı­yor­lardı. “Ken­za­buro siz misi­niz” dedi­ler, ben de, “Evet benim, eğer oğlum benim yerime ödülü red­det­tiyse özür dile­rim. Ben kabul edi­yo­rum” deyip tele­fonu kapat­tım. Kol­tu­ğuma geri otu­rup aileme kazan­dı­ğımı söy­le­dim. Eşim, “Ger­çek­ten mi?” dedi.

SF: Bütün dediği bu muydu?

OE: Evet, iki çocu­ğum da hiç­bir şey demedi. Sadece ses­sizce oda­la­rına git­ti­ler. Hikari de müzik din­le­meye devam etti. Onunla ödül hak­kında hiç­bir şey konuş­ma­dım.

SF: Tep­ki­leri yüzün­den hayal kırık­lı­ğına uğra­dı­nız mı?

OE: Kita­bımı oku­maya devam ettim ama diğer aile­ler de mi bu şekilde tepki veri­yor diye düşün­me­den ede­mi­yor­dum. Daha sonra tele­fon çal­maya baş­ladı. Beş saat boyunca hiç sus­madı. Tanı­dı­ğım, tanı­ma­dı­ğım insan­lar… Çocuk­lar, gaze­te­ci­le­rin artık evden git­me­sini isti­yordu. Biraz mah­re­mi­yet bırak­ması için per­deyi çek­tim.

SF: Kazan­ma­nın her­hangi bir deza­van­tajı var mıydı peki?

OE: Yani açık­çası olum­suz bir tarafı yoktu ama olumlu bir tarafı da yoktu. Kazan­dık­tan son­raki üç yıl boyunca gaze­te­ci­ler kapı­mın önün­deydi sadece. Japon basını, Nobel Ödülü sahibi olan bir ülke­nin değe­rini fazla tah­min etmek eği­li­minde. Ese­rimi beğen­me­yen­ler, siyasi görü­şüme karşı olan­lar bile ödülü hak etti­ğimi söy­lü­yor­lardı. Ödül, bir kişi­nin edebi çalış­ması için nere­deyse hiç­bir şey ifade etmi­yor fakat kişi­nin pro­fi­lini, sos­yal pozis­yo­nunu değiş­ti­ri­yor. Fazla deği­şik­lik yaşa­yan yazar­lar da var; Tho­mas Mann, Faulk­ner gibi. Ama benim açım­dan fazla deği­şik­lik olmadı.

SF: Hikari doğ­du­ğunda zaten ünlü bir yazar­dı­nız. Fakat, Hikari’nin kari­ye­ri­nizi eli­niz­den ala­cağı gibi bir şey his­set­ti­niz mi?

OE: Yirmi sekiz yaşın­day­dım. Beş yıl sonra pres­tijli Aku­ta­gawa Ödülü’nü kazan­mış­tım. Fakat engelli bir çocuk sahibi olmak­tan veya bun­dan dolayı mah­cup düşü­rül­mek­ten hiç kork­ma­dım.

SF: Hikari doğ­duk­tan çok kısa bir süre sonra, yaşa­ya­bi­le­ce­ğini düşün­mü­yor­du­nuz değil mi?

OE: Dok­tor kur­tu­la­bilme ihti­ma­li­nin oldu­ğunu fakat çok zayıf ola­ca­ğını söy­le­mişti. Yakında öle­cek­miş gibi his­se­di­yor­dum. Bir­kaç hafta sonra, Hikari doğ­muştu ve o sırada Hiroşima’ya git­miş­tim. Atom bom­ba­sın­dan kur­tu­lan­la­rı­nın, fener­lere ölen­le­rin adla­rını yazıp nehre sal­ma­la­rına tanık oldum. Ben de katıl­mak iste­dim. Hikari’nin adını yaz­dım çünkü yakında öle­ce­ğini düşü­nü­yor­dum. Ama ölme­sini iste­mi­yor­dum. Daha sonra bu olayı, kızı Hiro­şima bom­bası sıra­sında ölen gaze­teci arka­da­şıma anlat­tım. Böyle duy­gu­sal bir şey yap­ma­mam gerek­ti­ğini, çalış­mam gerek­ti­ğini söy­le­mişti. Bu cüm­le­sin­den sonra anla­dım ki yap­tı­ğım şey ger­çek­ten de duy­gu­sal­lı­ğın en kötü­süy­müş. Bu olay­dan sonra tutu­mumu hemen değiş­tir­dim.

SF: Ayağa Kalk Genç Adam’daki hikâ­ye­ler­den birinde, sağcı bir öğren­ci­nin, anla­tı­cı­nın özürlü oğlunu kaçır­ma­sın­dan sonra tren istas­yo­nunda terk ettiği bir bölüm var. Ger­çek­ten böyle bir şey yaşandı mı?

OE: O dönemde genç öğren­ci­ler, beni yal­nızca özürlü çocu­ğumu düşü­nüp, Japonya’daki acı çeken genç insan­lar hak­kında bir şey yaz­ma­makla eleş­tirdi. Kendi çocu­ğum hak­kında çok tut­ku­luy­ken, top­lum hak­kında olma­dı­ğımı söy­le­yip onu kaçır­makla teh­dit etti­ler. Fakat böyle bir şey hiç yaşan­madı. Ama kay­bolma olayı bir bakıma doğru. Bir kere­sinde Hikari Tokyo İstasyonu’nda kay­bol­muştu ve beş saat boyunca onu ara­mış­tım.

SF: Hikari’yi cin­sel bir var­lık ola­rak yaz­mak zor mudur? Ayağa Kalk Genç Adam! ve Ses­siz Bir Yaşam’da, anla­tıcı, kendi cin­sel istek­le­rini veya düşün­ce­le­rini engelli oğluyla uzlaş­tır­mada zor­la­nı­yor.

OE: Hikari’nin hiç­bir şekilde cin­sel dür­tü­leri yok. Tele­viz­yonda yarı çıp­lak bir kadın bile çıksa göz­le­rini kapa­tı­yor. Başka bir gün ise, tele­viz­yonda kel bir piya­nist vardı. Sanı­rım kel­lik ve çıp­lak­lık ara­sında bir bağ­lantı kur­muş ki izle­ye­medi. Cin­sel­liğe karşı tek tep­kisi bu. Bu konuya karşı has­sas diye düşü­ne­bi­lir­sin ama tama­men diğer insan­lar­dan farklı şekilde. [Hikari’ye döne­rek] Pooh-chan, kel piya­nisti hatır­lı­yor musun?

Hikari Oe: Chris­toph Esc­hen­bach.

SF: Neden artık roman­la­rı­nızda ana karak­ter ola­rak Hikari’yi ele almayı bırak­tı­nız?

OE: Yak­la­şık on yıl önce, Hikari hak­kında doğ­ruca yaz­mayı bırak­tım. Fakat yine de tama­mıyla yok değil. En önemli küçük karak­ter haline geldi. Genel ola­rak artık haya­tı­mın yak­la­şık üçte biri okur, üçün­cü­sü­nün roman yazar­lığı, üçün­cüsü ise Hika­rili yaşama ayrıl­mış durumda.

SF: Nasıl bir yazma prog­ramı uygu­lu­yor­su­nuz?

OE: Bir roman yaz­maya baş­la­dı­ğımda, bitene kadar her gün yazı­yo­rum. Genel­likle, saat 7’de uya­nıp akşam 11’e kadar çalı­şı­yo­rum. Kah­valtı yap­mı­yo­rum, sadece bir bar­dak su içi­yo­rum. Bence, bu yaz­mak için harika bir şey.

SF: Yaz­mayı zor bir iş ola­rak görü­yor musu­nuz?

OE: Çok zor­la­yıcı bir şey oldu­ğunu düşün­mü­yo­rum. İlk tas­lağı yaz­mak çok keyifli bir süreç fakat ada­ma­kıllı göz­den geçi­ri­yo­rum. Bu biraz emek gerek­ti­ri­yor fakat işi tamam­la­mak ayrı bir haz.

SF: Daha önce demiş­ti­niz ki roman­la­rım doğup büyü­dü­ğüm köye ve ormana beni geri götü­ren bir yol. Ger­çek­ten öyle mi?

OE: Aslında ikisi bir arada. Kur­gu­sal orma­nım ve çocuk­luk evim. Pek çok çocuk­lu­ğumu yaz­dım. Ger­çek ve hayali olan­lar hep bir arada.

SF: Baba­nız hak­kında neler hatır­lı­yor­su­nuz? Erken yaşta kay­bet­ti­niz.

OE: Evet, öyle. Çok az şey hatır­lı­yo­rum zaten. Ken­dini izole edip yal­nız düşü­nürdü. Gizem­liydi. Biz­lerle, çocuk­la­rıyla hiç konuş­mazdı. Teks­til ala­nında çalıştı ve okudu. Diğer köy­lü­lerle hiç ala­ka­dar olmazdı.

SF: Uyku rahat­sız­lı­ğı­nız olduğu doğru mu?

OE: Her zaman vardı. Bu yüz­den üni­ver­si­te­dey­ken roman­ları yaz­maya baş­la­mış­tım. İki yıl boyunca uyku hap­la­rına bağım­lıy­dım fakat her gece bir içki içe­rek kendi ken­dimi tedavi ettim. Mut­fağa gidi­yor ve yak­la­şık dört kadeh viski içi­yo­rum. Bazen iki kadeh viski veya iki ya da dört kutu bira. Vis­kiyi, birayı biti­ri­yo­rum ve böy­lece kolayca uyu­ya­bi­li­yo­rum. Sorun şu ki, yap­tı­ğım oku­ma­nın mik­tarı önemli ölçüde azaldı.

SF: Geç­mişe bak­tı­ğı­nızda, doğru yolu seç­ti­ği­nizi düş­nü­yor musu­nuz?

OE: Bütün haya­tımı, evimde eşi­min yap­tığı yemek­leri yiye­rek müzik din­le­ye­rek ve Hikari ile geçi­ri­yo­rum. Güzel, daha doğ­rusu ilginç bir kari­yer seç­ti­ğimi düşü­nü­yo­rum. Her sabah, oku­na­cak kitap­la­rın bit­me­ye­ce­ğini bile­rek kal­kı­yo­rum. Bu benim haya­tı­mın tümü oldu. Bir çalış­mayı bitir­dik­ten sonra ölmek isti­yo­rum. Yaz­mayı bitir­dik­ten sonra oku­ya­bi­li­rim. Japonya’da eğer bir yazar arka­sında tamam­lan­ma­mış tas­lak­la­rını bıra­ka­rak ölürse, biri onu yayın­lar. Ölme­den önce, tamam­lan­ma­mış tüm tas­lak­la­rımı ve def­ter­le­rimi yak­mak isti­yo­rum. Yeni­den yayın­lan­ma­sını iste­di­ğim ve iste­me­di­ğim kitap­ları, her şeyi ken­dim seç­mek isti­yo­rum.

SF: En başa­rılı ese­ri­ni­zin han­gisi oldu­ğunu düşü­nü­yor­su­nuz?

OE: Ses­siz Çığ­lık. Bu benim genç­li­ği­min bir eseri ve hata­lar apa­çık ortada. Ama bence en başa­rılı kısmı da hata­la­rın ve diğer her şeyin bir arada olması.

SF: Roman­la­rı­nız­daki anla­tı­cı­lar, meta­fi­ziği anla­ya­cak fakat daha sonra ondan kopup gide­cek­ler gibi duru­yor.

OE: Meta­fi­zik konu­sun­daki dene­yi­mim her zaman ikin­cil bir dene­yi­mimdi. Bil­di­ğim boyu­tun öte­sine geç­miş olan kişi­lerle –Yeats ve Blake gibi şair­lerle– bunu his­se­dip ve kav­rı­yo­rum. Sonunda bu dün­yada bulun­du­ğu­muz yerin öte­sinde farklı bir boyuta ulaş­ma­dım. Fakat bunu benim için var oluş sebebi olan ede­bi­yat ara­cı­lığı ile tat­tım.

SF: İnan­cın, bir yazara yük oldu­ğunu düşü­nü­yor musu­nuz?

OE: San­mı­yo­rum fakat benim düşün­ce­le­rimle ve duy­gu­la­rımla ben­zer­lik gös­te­ren yazar­la­rın ve düşü­nür­le­rin inanç­ları var. Onlar­dan bir­kaç şey öğren­meyi alış­kan­lık haline getir­dim. Şu anda bir inan­cım yok ve gele­cekte de ola­ca­ğını san­mı­yo­rum. Ama ate­ist de deği­lim. Sekü­ler bir insa­nım. Ahlak­lı­lık da diye­bi­lir­si­niz. Yaşa­mım boyunca, her zaman bilgi edin­dim fakat akıl­cı­lık, düşünce ve dene­yimle. Man­tık­sal bir insa­nım ve sadece kendi dene­yim­le­rime göre hare­ket edi­yo­rum. Eğer meta­fi­ziğe gir­di­ğim tek bir zaman dilimi varsa, o da Hikari ile geçir­di­ğim kırk dört yıl­dır. Onunla olan iliş­kim ve müzi­ğini anla­mamla bunu gör­düm.

Dua etmem ama her gün yap­tı­ğım iki şey var­dır; her sabah en az iki saat boyunca güven­di­ğim düşü­nür­leri ve yazar­ları oku­mak, ikin­cisi ise Hikari ile ilgi­len­mek. Her gece, onu tuva­lete git­mesi için uyan­dı­rı­yo­rum. Yatağa geri dön­dü­ğünde, bat­ta­ni­ye­sini üze­rine ört­me­sine yar­dımcı olu­yo­rum. Hikari’yi tuva­lete götür­mek benim için bir ritüel ve benim için din­sel bir tınısı var. Yat­ma­dan içkimi içip daha sonra uyu­yo­rum.

Paris Review, 2007

Çevi­ren: Ezgi Kap­lan

(1232)

Yorumlar