Home Bilgi Bankası Edebiyat Kötü Bir İlkbahar: Fotoğrafların İçinden
Kötü Bir İlkbahar: Fotoğrafların İçinden

Kötü Bir İlkbahar: Fotoğrafların İçinden

77
0

Modiano’nun roman­la­rında yarat­tığı uçucu, göre­celi, belir­siz atmos­ferle ince­den inceye kim­lik sorun­la­rını kur­ca­la­dığı hep söy­le­nir.

Erhan Sunar

Bir fotoğ­rafa bak­tı­ğı­mızda, hatır­la­makla hayal etme­nin sınır­ları çoğun­lukla bir­bi­rine karı­şır. Son yüz­yılda fotoğ­raf teoris­yen­le­ri­nin de par­mak bas­tığı bir durum, olduğu gibi don­du­ru­lan bir geç­miş kesi­ti­nin yeni­den şaşır­tıcı bir biçimde nasıl olup da can­lan­dı­rı­la­bil­diği ger­çeği ise, bel­lekle, hayal gücüyle her zaman iyi bir işbir­liği yapan bu bel­ge­le­rin yanıl­sa­malı doğa­sını yete­rince açığa vurur. Nos­talji his­siyle, aldan­mayla, yeni bir cen­net, bir “altın çağ” yara­ta­bilme iste­ğiyle derin­den derine bağlı iliş­kisi, fotoğ­raf­ları hayat­la­rı­mı­zın ola­ğan bir deva­mına dönüş­tü­re­bi­le­ceği gibi, zihin­sel bir duru­mun yan­sı­ma­sına, bir ara­yışa da vesile yapa­bi­lir. Kötü Bir İlk­ba­har, başın­dan sonuna açık­sözlü, olgu­larla hayal gücü­nün bir­le­şe­ceği nok­ta­ları can­lı­lıkla belir­le­ye­bi­len yapı­sıyla en sonunda bir denge tut­tu­ru­yor, zih­nin deh­liz­le­rinde kay­bo­la­ca­ğı­mız his­sini, her defa­sında, yorum­la­nan her bir yeni fotoğ­rafla, yeni­den yaşam­sal bir yolla geç­mişe veya bugüne bağ­lı­yor gibi görünse de, şaşır­tıcı sonuyla bel­lek dedi­ği­miz, işle­yişi zaman zaman tam bir muamma ola­bi­len kav­ra­mın hayat­la­rı­mı­zın asıl yön­len­di­ri­cisi ola­bi­le­ce­ğini gös­te­ri­yor.

Ünlü, ama ününü unu­ta­bil­meyi, bütü­nüyle göz­ler­den uzak bir yaşam süre­bil­meyi amaç­la­yan, sık sık orta­dan kay­bo­lan bir fotoğ­raf­çı­nın, Fran­cis Jansen’in, nere­deyse bom­boş stüd­yo­sunda üç valiz dolusu fotoğ­raf­la­rını kata­log­la­maya, fih­rist def­ter­leri tut­maya çalı­şan genç bir ada­mın zih­nin­den izle­di­ği­miz hikâ­ye­siyle Kötü Bir İlk­ba­har, bel­le­ğin yanıl­sa­malı yönüyle fotoğ­ra­fın ger­çekçi yanını, sis­ler ara­sın­dan bir beli­rip bir kay­bo­lan bir görüntü, nihai bir öz, bir kay­nak ara­yışı üze­rin­den bir­leş­ti­re­rek hüzün verici bir yol­cu­luğa dönüş­tü­rü­yor. Fotoğ­raf­çı­nın dek­lan­şöre basma sesi­nin bile duyul­ma­ması, fotoğ­rafı çeki­len kişi­le­rin asla rahat­sız edil­me­mesi görü­şünde ve hep bir “doğal ışık” ara­yışı içinde olan, bütün mes­le­ğini en sonunda yaşa­mın geniş deko­runda, doku­sunda eri­yip kay­bolma güdü­süyle bir tutan Jansen’in peşinde, fotoğ­raf­lar ve hayal­lerle ken­disi de yavaş yavaş başka birine dönü­şen anla­tıcı, bir yerde insan bel­le­ğini pola­roid fotoğ­raf­lara ben­ze­tir. Otuz yıl sonra yeni­den, yine bir ilk­ba­har gününde yoğun­lukla Jansen’i hatır­lar­ken, içinde bulun­duğu zamanla fotoğ­raf­larda, ilk kez buluş­muş olduk­ları zama­nın şaşır­tıcı bir güçle bir­bi­rine karı­şıp ben­zeş­me­sini, ancak bu yolla, pola­roid fotoğ­raf­la­rın anlık, bir anda par­lı­yor­muş gibi görü­nen renk­leri ile açık­lar. Yine tipik bir pola­roid fotoğ­raf gibi, kalı­cı­lık­ları ve arşiv­lenme, düzen­lenme, bir düzene sokulma işlem­leri büyük bir soru işa­re­ti­dir.

Fran­cis Jan­sen hak­kında bil­di­ğim pek az şeyi anlat­mak isti­yo­rum,” diye baş­la­yan roman, tarih­sel­lik­ten kesit­le­rin, Robert Capa gibi ger­çek kişi­lik­ler, Mag­num Ajansı gibi kuru­luş­la­rın ve olay­la­rın için­den…

Kötü Bir İlk­ba­har, Pat­rick Modiano’nun yalın, gös­te­riş­siz, melan­ko­lik bir güzel­likte ama bir yan­dan da belir­siz­liğe kapı ara­la­yan üslu­bunu –fotoğ­raf­lar üze­rin­den– hatır­la­ma­nın kesin­tili, parça parça ve asla hız­lıca bir bütüne vara­ma­yan işle­yi­şine doğal bir des­tek unsu­runa çevi­ri­yor. Bununla, kuru­lan kısa, net cüm­le­le­rin bel­le­ğin had saf­hada soyut bir içe­rik taşı­ma­sına yar­dımcı oldu­ğunu söy­le­mek iste­mi­yo­rum; aksine, kimi zaman adres titiz­li­ğine varır­ca­sına açık­lıkla veri­len yer adları, tarih­ler, fih­rist­le­ne­cek fotoğ­raf­lara konu­lan isim­ler, arka yüz­le­rinde oku­du­ğu­muz detaylı bil­gi­ler ya da ruh hal­le­ri­nin ayrın­tı­ları, bizi her defa­sında bel­lekle somut yaşa­mın, olgu­la­rın bir­le­şe­bi­le­ceği bir ara nok­tada tut­mak iste­di­ğini yete­rince gös­te­ri­yor. Bu anlamda, bu kısa romanda bel­le­ğin (anla­tı­cı­nın değiş­mekte olan bel­le­ği­nin) sıra dışı ya da “has­ta­lıklı” bir yanı yok; yine de bir ilk sebe­bin peşine düşen bir dedek­ti­finki kadar net olduğu da söy­le­ne­mez – her ne kadar bazen araş­tır­ma­ları böyle bir kuşku hali uyan­dırsa da. Zaman­sal sıç­ra­ma­lar, fotoğ­rafa konu olan yüz­lerle şim­diki zamanda da kimi kez yapı­lan görüş­me­ler ve ben­zer ger­çekçi ayrın­tı­lar, kita­bın asıl söy­le­mek iste­di­ği­nin hatır­la­ma­nın, fotoğ­raf­lar­dan güç ala­rak hatır­la­ma­nın, kişi­nin kendi zih­ni­nin daha içsel tara­fına olduğu kadar bir başka varo­luşa, yüze veya anlama da yakın­laşma çabası oldu­ğunu ima edi­yor. “Fran­cis Jan­sen hak­kında bil­di­ğim pek az şeyi anlat­mak isti­yo­rum,” diye baş­la­yan roman, tarih­sel­lik­ten kesit­le­rin, Robert Capa gibi ger­çek kişi­lik­ler, Mag­num Ajansı gibi kuru­luş­la­rın ve olay­la­rın için­den, en sonunda yitik bir anlama ulaş­maya çalı­şan anla­tı­cı­nın çabası veya çıka­rım­la­rın­dan çok önce, bir anı­lar gale­ri­si­nin var­lı­ğını ortaya seri­yor. Ne var ki bu durum da yine anla­tı­cı­nın yer yer oldukça muğ­lak bir hal ala­bi­len tav­rı­nın bir par­ça­sı­dır çünkü ger­çek­lik­leri içinde sunu­lan tüm bu kişi ve iliş­ki­ler ara­sında nere­deyse kur­maca olan tek kişi fotoğ­rafçı Jansen’in ken­di­si­dir. Roma­nın son kısım­la­rında, anla­tı­cı­nın da iti­raf ede­ceği gibi (“… şöyle böyle otuz yıl sonra, Jansen’in yaşına gel­di­ğimde, artık tele­fon­lara cevap ver­me­ye­cek ve tıpkı onun gibi bir hazi­ran akşamı, bir haya­let köpekle bir­likte orta­dan kay­bo­la­cak­tım”), son bir ham­leyle ise, başın­dan beri ger­çek olay­lar, yüz­ler, kişi­lik­ler ve fotoğ­raf­lar ara­sında dola­nıp duran, yolunu bul­maya çalı­şan bu kişi de artık bir çeşit kay­bo­lu­şun par­ça­sına dönü­şür.

Zih­ni­miz, iliş­ki­le­ri­miz ve ara­yış­la­rı­mız asla son bul­ma­ya­cak bir unu­tuş ve hatır­lama dön­gü­sü­nün bir par­ça­sı­dır ki…

Modiano’nun roman­la­rında yarat­tığı uçucu, göre­celi, belir­siz atmos­ferle ince­den inceye kim­lik sorun­la­rını kur­ca­la­dığı hep söy­le­nir. Bu roma­nında da, birin­den diğe­rine geçi­len fotoğ­raf­lara bakar­ken ve bir anlam ver­meye çalı­şır­ken ola­cağı gibi, kişi­ler ve yüz­ler, bölük pör­çük, biri diğe­rini tamam­la­yan veya boş­lukta bir başına asılı kalan hikâ­ye­ler nere­deyse res­mi­ge­çit yapar. Haya­tın bir ger­çeği midir yoksa romana mer­kez alı­nan fotoğ­raf-bel­lek iliş­ki­si­nin kur­maca bir yan­sı­ması mıdır, karar­sız kal­sak bile belki de emin ola­ca­ğı­mız tek şey şu olur: Zih­ni­miz, iliş­ki­le­ri­miz ve ara­yış­la­rı­mız asla son bul­ma­ya­cak bir unu­tuş ve hatır­lama dön­gü­sü­nün bir par­ça­sı­dır ki, kendi hayat­la­rı­mızda bu ger­çeğe istem­sizce yak­la­şa­cak olsak bile çoğun­lukla ondan bir kaçış halin­de­yiz­dir. Fotoğ­ra­fını çek­tiği şey­lere gös­ter­diği dik­kat hari­cinde her şeyi unut­maya çalı­şan Fran­cis Jan­sen gibi, ya da bu yarı hayal kişi­li­ğin peşinde en sonunda kendi var­lı­ğını bütün bir dünya ger­çek­liği için bir unu­tu­luşa çevi­ren anla­tı­cı­nın ken­disi gibi, bu temel ger­çe­ğin bir par­çası oldu­ğu­muz anda zaten ara­yı­şı­mız da ken­di­li­ğin­den çözül­müş olur.

(77)

Yorumlar