Home Hayat Gezi Kudüs, Kubbet-üs Sahra’da Randevu
Kudüs, Kubbet-üs Sahra’da Randevu

Kudüs, Kubbet-üs Sahra’da Randevu

154
0

İbn Bat­tu­ta: “Yer­yü­zün­de bun­dan daha büyük bir mes­cit bulun­ma­dı­ğı söy­le­ni­yor. İçi­ni, dışı­nı, tüm güzel­lik­le­ri­ni, süs­le­ri­ni tarif etmek­ten aciz kalır kalem. Süs­le­rin çoğu altın yal­dız­lı oldu­ğun­dan ışık gibi par­lar, bir yanıp bir söner. Kub­be­nin tam orta­sın­da, Pey­gam­be­ri­mi­zin göğe yük­sel­di­ği kut­sal kaya görü­nür.”

Ayşe Topbaş

Kudüs… Ayrı­lı­ğın üstün­den uzun bir süre geç­me­den, ken­di­mi tek­rar ona atsam diye ken­di­ni özle­ten kent­ler­den biri. Sokak­la­rı baş­ka yüz­yıl­lar­da dolaş­ma­yı vaat eden Kudüs söz konu­su oldu­ğun­da kısıt­lı bir alan­da iki­de bir dön­mek gibi­si yok. Neden böy­le­si­ne hay­ran­lık duyu­yo­rum bile­mi­yo­rum ama kaç kere gel­sem de beni meta­for­lar­la, görün­tü­ler­le, dar sokak­la­rın­da gezi­nen din hale­siy­le sarı­lı karak­ter­le­riy­le beni ken­di­ne çek­me­ye devam edi­yor.

Dara­cık yol­lar­dan bir­bi­ri­ne ben­ze­yen sokak­la­ra geçer­ken tüm Kudüs’ün yal­nız­ca bir sim­ge­ler oyu­nu oldu­ğu­nu düşü­nü­yo­rum. Her şey bir baş­ka din için baş­ka anla­mı­na geli­yor. Zaman­la­rın akı­şı­nı izli­yo­rum, reka­bet halin­de­ki din­le­rin res­mi­ge­çi­di, bütün ayrın­tı­la­rı, renk­le­ri, kılık kıya­fet­le­riy­le kar­şım­da­lar. Ara­da nere­den çık­tı­ğı belir­siz top­lu­luk­lar elle­rin­de haç­lar­la kar­şım­da beli­ri­yor. Çan ses­le­ri soka­ğın ses­le­ri­ne karı­şı­yor. Der­ken siyah giy­si­li Hasi­dik­ler hız­la geçi­yor baş­la­rı önle­rin­de. Hemen hep­si anla­ma­dık­la­rı kitap­la­rı için­den lanet­li­yor. Ezan oku­nu­yor. Müs­lü­man­lar taş döşe­li sokak­lar­dan telaş­lı adım­lar­la koşar­ca­sı­na kayıp gidi­yor gözü­mün önün­den.

Önüm­den uzak­la­şıp giden göl­ge­ler han­gi zaman­la­ra ait? Nasıl da bit­mek tüken­mek bil­me­yen bir şehir bura­sı. Hiç­bir şeyi es geç­me­me­ye çalı­şı­yo­rum. Olmu­yor, defa­lar­ca gel­me­me rağ­men her zaman kaçı­rıl­mış bir şey kalı­yor. Kaçır­dık­la­rım bazen bir kitap­ta, bazen bir gez­gi­nin söz­le­rin­de çıkı­yor kar­şı­ma. Ancak çok geç olu­yor. Not­lar alı­yo­rum bir son­ra­ki git­ti­ğim­de gör­mek için. Yine de eksik kalı­yor. Sonu gel­me­yen her gece anla­tı­lıp da sonu gel­me­yen masal­lar misa­li.

Kub­bet-üs Sah­ra

Bir Müs­lü­man iba­det­ha­ne­sin­de yal­nız­ca ezan sesi değil, aynı anda çan­lar da duyu­lu­yor. Tıp­kı şu anda oldu­ğu gibi. Mes­ci­di Aksa’nın en büyük kapı­sı­na, batı kemer­le­ri­nin ara­sın­da bulu­nan Pamuk Tüc­car­la­rı Kapısı’na doğ­ru yürü­yo­rum. Mem­luk Sul­ta­nı Kala­vun döne­min­den, on dör­dün­cü yüz­yıl­dan kal­ma kapa­lı çar­şı her zaman oldu­ğu gibi kala­ba­lık. Pamuk­çu­lar Çarşısı’nın karam­bo­lün­den geçip nöbet­çi­le­rin dur­du­ğu kapı­ya geli­yo­rum. İçe­ri girer­ken bir adam şalı­mın altın­dan görü­nen saç­la­rı­mı işa­ret ede­rek başı­mı daha sıkı kapat­ma­mı isti­yor. İki­let­mi­yo­rum, şalı­mı daha sıkı sarı­yo­rum.

Tapı­nak Dağı’nda, Harem-i Şerif’in bah­çe­sin­de­yim. İbra­ni­ce Har haBa­yit, İncil’de Mori­ah Dağı. Akşam eza­nı oku­nu­yor, çan­lar çalı­yor. Bu mekâ­nın dün­ya­nın en huzur veri­ci yer­le­rin­den biri oldu­ğu­nu düşü­nü­yo­rum. Her zaman ten­ha olan avlu nama­za yetiş­mek için hız­lı hız­lı yürü­yen insan­lar­la bir neb­ze hare­ket­len­miş.

Kar­şım­da İslam Mimarisi’nin en eski ve güzel anıt­la­rın­dan biri duru­yor. Kub­bet-üs Sah­ra. Avlu­yu çev­re­le­yen kemer­le­rin ardın­da beli­ren görün­tü nefes kesi­ci. Kub­bet-üs Sah­ra, en çok da akşam­la­rı ışık­la­rı­nı yak­tı­ğı zaman­lar, tanım­la­na­maz bir güzel­li­ğe bürü­nü­yor.

Kubbetü’s Sah­ra

Eme­vi hüküm­da­rı Abdül­me­lik 691’de inşa ettir­miş. Hali­fe Abdül­me­lik bu yapı­yı bir hac yeri ilan etmiş ve tıp­kı Kâbe gibi tavaf edil­me­si­ni şart koş­muş. Tapı­nak Dağı’nın orta­sın­da­ki mey­dan­da yük­se­len Kub­bet-üs Sah­ra, öbür din­le­rin gele­nek­le­ri­nin üze­ri­ne inşa olmuş, ihti­şam­lı ve aynı zaman­da sem­bo­lik bir şekil­de Kudüs şeh­ri üze­rin­de süzü­le­rek yük­se­li­yor.

İslam gele­ne­ği­ne göre Yahu­di­le­rin ve Arap­la­rın ilk ata­sı İbrahim’in oğlu­nu kur­ban etme­ye hazır­lan­dı­ğı ve Hz. Muhammed’in göğe yük­sel­di­ği kaya­yı barın­dı­rı­yor. Bu bakım­dan İslam’ın en kut­sal mabet­le­rin­den biri. Yahu­di gele­ne­ği­ne göre ise İbrahim’in İshak’ı kur­ban etmek için üze­ri­ne bağ­la­dı­ğı söy­le­nen taşa ev sahip­li­ği yap­mak­ta. Aynı zaman­da Süleyman’ın Tapı­na­ğı­nın suna­ğı.

Kub­bet-üs Sahra’nın için­den.

Simon Gold­hill, Bir Haç­lı lide­ri olan Raymond’un tapı­nak ala­nı­nı ziya­ret etti­ği zaman diz­le­ri­ne kadar yük­se­len kan gölü ile kar­şı­laş­ma­sı­nı anla­tı­yor. Şu an bulun­du­ğum huzur dolu ıssız bah­çe­nin, bir zaman­lar kan­dan kızı­la boyan­mış vah­şet sah­ne­si­ni gözün­de can­lan­dır­mak­ta zor­la­nı­yo­rum. Kub­bet-üs Sahra’nın kub­be­si­ne takı­lı­yor göz­le­rim. Tepe­sin­de haç var­mış bir zaman­lar. Dönem Haç­lı­lar döne­mi. Vah­şe­tin, kat­li­am­la­rın at koş­tur­du­ğu zaman­lar. Haç­lı ordu­su, 1099 tem­mu­zun­da Kudüs’ü aldı­ğın­da yet­miş bin kişi öldü­rül­müş. Sade­ce Müs­lü­man­lar değil, Yahu­di­ler de kat­li­am­dan nasi­bi­ni almış. İlk Hıris­ti­yan­lar onla­rın Kudüs’ten atıl­ma­la­rı­nı sağ­la­mış, Haç­lı­lar ise kut­sal şehir­de yaşa­yan Yahu­di­le­ri Sina­gog­lar­da diri diri yak­mış­lar.

Kub­bet-üs Sah­ra, on ikin­ci yüz­yıl­da, din değiş­ti­rip bir Hris­ti­yan Tapı­na­ğı oldu­ğu dönem adı da deği­şi­yor. Temp­lum Domi­ni “Tan­rı­mı­zın Tapı­na­ğı” anla­mı­na geli­yor. Kubbe’nin tepe­si­ne bir haç yer­leş­ti­ri­li­yor. Sek­sen yıl­dan faz­la bir süre boyun­ca Hris­ti­yan­la­rın elin­de kalı­yor. Bu dönem­de de El-Aksa Cami­si, Tapı­nak Şövalyeleri’nin mer­ke­zi olu­yor. Temp­lum Solo­mo­nis ola­rak isim­len­di­ri­li­yor.

Yüz çiz­gi­le­ri şaşı­la­cak silik­lik­te bir adam beli­ri­yor yanı başım­da. Önce tedir­gin edi­yor, son­ra etki­li­yor beni.

Yer­yü­zün­de bun­dan daha büyük bir mes­cit bulun­ma­dı­ğı söy­le­ni­yor. İçi­ni, dışı­nı, tüm güzel­lik­le­ri­ni, süs­le­ri­ni tarif etmek­ten aciz kalır kalem. Süs­le­rin çoğu altın yal­dız­lı oldu­ğun­dan ışık gibi par­lar, bir yanıp bir söner. Kub­be­nin tam orta­sın­da, Pey­gam­be­ri­mi­zin göğe yük­sel­di­ği kut­sal kaya görü­nür.”

Bun­la­rı İbn Bat­tu­ta anlat­tı bana, bir çocu­ğa anla­tır­ca­sı­na. Kaya­nın önün­de duru­yo­ruz. Kub­be­nin tam altın­da, Hz. Muhammed’in Miraç’a yük­se­lir­ken üze­ri­ne bas­tı­ğı Mual­lak taşı­na bakı­yo­ruz.

Miraç, Kısas-ı Enbiya’dan.

Miraç hadi­se­sin­den, Kuran’da, İsra ve Necm sure­le­rin­de bah­se­di­li­yor. Hz. Muhammed’in gece Mekke’den Mes­ci­di Aksa’ya götü­rül­me­si İsra, gök­le­re çıka­rıl­ma­sı ise Miraç ola­rak adlan­dı­rı­lı­yor. İsra gece yürüt­mek anla­mı­na geli­yor, aynı zaman­da Kuran’ın on yedin­ci sure­si­nin adı. İlk aye­ti şöy­le baş­lı­yor.

O ki, kulu­nu bir gece Mes­ci­di Haram’dan, çev­re­si­ni müba­rek kıl­dı­ğı­mız Mes­ci­di Aksa’ya götür­dü; ona ayet­le­ri­miz­den gös­te­re­lim diye.”

Bu yol­cu­luk için, Hz. Muhammed’e Burak geti­ril­miş­tir. Burak, kimi­ne göre kanat­lı, kimi­ne göre insan yüz­lü olan bir binek hay­va­nı. Cebrail’in yar­dı­mıy­la göğe çık­tık­tan son­ra Hz. Muham­med çeşit­li pey­gam­ber­ler­le kar­şı­laş­mış­tır. Kimi yorum­cu­lar bu yol­cu­lu­ğun beden­sel olma­yıp ruh­sal oldu­ğu­nu söy­lü­yor.

Aslın­da Burak, Kuran’da geç­mez. Ancak Hz. Muhammed’in Burak üze­rin­de yedi göğü dolaş­ma­sı­nı gös­te­ren çok sayı­da min­ya­tür var. Mekke’den Kudüs’e olan muci­ze­vi yol­cu­lu­ğu anla­tan kitap­la­ra “Miraç­na­me” deni­yor. Bu konu­da fikir edin­mek için Metin And’ın Min­ya­tür­ler­le Osman­lı İslam Mito­log­ya­sı biçil­miş kaf­tan. Kitap­ta Ahval-i Kıyamet’ten alı­nan bir min­ya­tür olduk­ça ilginç. Bu min­ya­tür İslam dinin­de­ki suret yasa­ğı­nı delip geç­miş. Hz. Muhammed’in yüzü görü­nü­yor ve bir­den çok Burak var. Ebu­be­kir ve öbür hali­fe­ler de Burak üze­rin­de gös­te­ril­miş.

İbn Bat­tu­ta ile alt taraf­ta mer­di­ven­le ini­len bir oda sayı­la­bi­lecek kadar geniş bir mağa­ra­ya ini­yo­ruz. Basa­ma­ğın alt kıs­mın­da, sağa doğ­ru otur­muş dua eden sakal­lı adam­lar var. Yuka­rı çıkar­ken İbn Bat­tu­ta kub­be­yi işa­ret edi­yor.

Ora­da ası­lı kal­ka­nı görü­yor musun? Halk bu kal­ka­nın Cen­gâ­ver Ham­za bin Abdülmuttalib’e ait oldu­ğu­na ina­nır.”

Kal­kan mal­kan yok orta­da. Ara­dan geçen altı yüz yılın için­de ne zaman nasıl yok oldu bil­mi­yo­rum.

Şeyh Taceddin’in tale­be­le­rin­den biri­nin elin­den tasav­vuf hır­ka­sı giy­dim.”

Harem-i Şerif

Her git­ti­ği yer­de, o bel­de­nin tasav­vuf izle­ri­ni takip eden İbn Bat­tu­ta aynı yolu Kudüs’te de izli­yor. Ama neden­dir bil­mem Kudüs hak­kın­da az konu­şu­yor. Bura­yı pek iple­mi­yor gibi. Her yer hak­kın­da say­fa­lar dolu­su yazan sey­yah, Kudüs söz konu­su oldu­ğun­da pek sus­kun. Yüz hat­la­rı belir­gin olma­sa da çok şey söy­le­yen göz­le­rin­den yeni yol­la­rın heye­ca­nı­nı oku­yo­rum. Bir an önce git­mek isti­yor. Ken­di yüz­yı­lı­na ve onun için Kudüs’ten daha cazip güzer­gâh­la­ra, Asya’nın içle­ri­ne doğ­ru çekip gidi­yor.

O gidin­ce, Harem-i Şerif’de, Kub­bet-üs Sah­ra avlu­su­nun etra­fın­da­ki “kana­tir” adı veri­len kemer­ler­den biri­nin mer­di­ve­ni­ne otur­muş bir baş­ka­sı­nı bek­li­yo­rum. Gel­me­ye­ce­ği endi­şe­si içi­mi kavu­rur­ken pür dik­kat etra­fa bakı­yo­rum Çok geç­me­den geli­yor. Onu görün­ce rahat bir nefes alı­yo­rum. 1895 yılın­da kal­kıp gel­di­ğin­den olsa gerek yor­gun görü­nü­yor. Pier­re Loti, usul­ca yanı­ma otu­ru­yor. Kudüs hak­kın­da İbn Battuta’dan daha çok yol gös­te­recek bana, en azın­dan Kudüs konu­sun­da. Yanı başım­da otu­ran ada­mın der­di yeni dün­ya­lar kur­mak, mace­ra­la­ra atıl­mak değil, yok olup giden uygar­lık­la­rın kalın­tı­la­rıy­la kar­şı­laş­mak, eski zaman insan­la­rı­nın pınar­la­rın­dan kana kana içmek.

Harem-i Şerif

İlk baş­lar­da konu­şa­ma­ya­cak den­li mecal­siz görü­nü­yor. Telaş­sız, heye­can­sız yor­gun bir ses­le konuş­ma­ya baş­lı­yor. Bir hayal kırık­lı­ğı yaşa­dı­ğı halin­den tav­rın­dan bel­li. Nede­ni­ni bili­yo­rum. Bir gece önce, Zey­tin Dağı’nda İsa ile ran­de­vu­su var­dı. Kut­sal top­rak­la­ra yap­tı­ğı yol­cu­lu­ğu­nun ama­cı sonun­da İsa’ya rast­la­mak­tı. Ama olma­mış­tı işte. İsa ran­de­vu­ya gel­me­miş­ti.

Hayır, hiç­bir şey yok, kim­se beni gör­mü­yor, kim­se beni işit­mi­yor, kim­se bana cevap ver­mi­yor.”

Ala­in Quel­la-Vil­le­ger, Geze­gen Sey­ya­hı isim­li kita­bın­da dini olma­yan din­sel bir ruhu oldu­ğun­dan söz edi­yor. Yolu, Calvin’den Baal’e, Kuran’dan Japon tapı­nak­la­rı­na, hiç­bi­ri­ne ayrı­ca­lık tanı­ma­dan uzar gidi­yor. Evi­nin, dün­ya­nın dört bir tara­fın­dan top­lan­mış iba­det imge­le­ri ve nes­ne­le­ri­nin isti­la­sı altın­da oldu­ğu­nu bili­yo­rum.

Kut­sal atmos­fer, zama­nın uçsuz bucak­sız­lı­ğı, her yanı sarıp sar­ma­la­yan şaha­ne görün­tü­ler kar­şı­sın­da ürkü­tü­cü dere­ce­de cid­di görü­nen tavır­la­rı git­miş, ken­di­ni koyu­ver­miş­ti.

İslam’ın cazi­be­si beni gene etki­si altı­na alı­yor,” diye gülüm­sü­yor baş­lı­yor Pier­re Loti. Kudüs’ten ayrıl­ma­dan önce, Müs­lü­man­la­rın kut­sal yeri­ni son bir kez daha ziya­ret etmek, muh­te­şem Ömer Camisi’ni gör­mek ve ihti­şa­mı­nı hafı­za­ma yer­leş­tir­mek isti­yor. “Bugün bura­ya kafa­mı din­le­mek için gel­dim. Müs­lü­man mabet­le­ri Hris­ti­yan mabet­le­ri gibi duy­gu­la­nıp ağla­nan yer­ler değil. Sakin yer­ler­dir. Müs­lü­man mabet­le­ri huzur veren yer­ler­dir. Ora­da hem yaşam hem ölü­me aynı, soğuk­kan­lı­lık­la bakı­nır.”

Doğ­ru söy­lü­yor. Yıl­lar önce kar­şı­laş­ma­ma rağ­men net bir şekil­de ölü­me soğuk­kan­lı­lık­la giden bir cena­ze ala­yı hatır­lı­yo­rum.

Harem-i Şerif’te cuma nama­zı.

Harem-i Şerif’in şu an dur­du­ğu­muz eşi ben­ze­ri olma­yan ıssız avlu­sun­day­dım yine. Çok değil, beş altı kişi­lik bir grup­tu. Ses­siz seda­sız bir cena­ze ala­yı. Pal­mi­ye yap­rak­la­rı taşı­yor­lar­dı. Omuz­la­rı­nın üstün­de yük­len­dik­le­ri tabut­la koşa­rak geçip git­ti­ler. Duyu­lan tek ses taş­lar­da yan­kı­la­nan ayak ses­le­riy­di. Sus­kun cena­ze ala­yı geçip git­ti, neden­dir bil­mem ama yalın­lı­ğı beni çok etki­le­di.

O güne kadar Filis­tin­li­le­rin son yol­cu­luk­la­rı­na pal­mi­ye yap­rak­la­rı ile uğur­lan­dık­la­rı­nı bil­mi­yor­dum.

Önü­müz­de duran bir yeri işa­ret edip konuş­ma­ya baş­la­dı­ğın­da düşün­ce­le­rim­den sıy­rı­lı­yo­rum.

Bura­sı Moria dağı­nın zir­ve­si. Jebu­si Kra­lı Ornan’ın ara­zi­si. Yok edi­ci mele­ğin Davut’a görü­nüp elin­de­ki kılıç ile Kudüs’ü işa­ret etti­ği yer.”

Kub­bet-üs Sahra’ya giri­yo­ruz. Ala­ca­ka­ran­lı­ğın, ses­siz­li­ğin ve boş­lu­ğun orta­sın­da, vit­ray­lar­dan süzü­len ren­gâ­renk ışın­la­rın, ve yan­sı­ma­la­rın oluş­tur­du­ğu bu şaha­ne şark masa­lı deko­ru­nun için­de dola­şı­yo­ruz. Cami­ye hay­ran kalı­yor, ken­di­ne özgü, içi­ne kapa­nık ses­siz­li­ğiy­le onu çok etki­le­di­ği­ni söy­lü­yor.

Zama­nın uçsuz bucak­sız­lı­ğı için­de kay­bo­lup gidi­yo­ruz. Baş­ka­la­rı­na doğ­ru gider­ken ken­di için­de yol alan yazar­la, bah­çe­de yürür­ken ken­di­mi­zi yine yal­nız ama huzur­lu his­se­di­yo­ruz.

Yuka­rı­da­ki fotoğ­raf: Mes­ci­di Aksa

(154)

Yorumlar