Home Hayat Sağlık Lekeli Humma – 100 Yıl Önce 100 Yıl Sonra
Lekeli Humma – 100 Yıl Önce 100 Yıl Sonra

Lekeli Humma – 100 Yıl Önce 100 Yıl Sonra

37
0

Tıp tarihinden açılmamış sayfalar…

Kazan su ile doldurulup ocak yakılır. Sandığın içindeki ızgaralara elbise ve eşyalar yerleştirilir. Kazanla sandık arasından buhar çıkmaya başlayınca çengellerle sıkıştırılır. Yarım saat beklendikten sonra eşya çıkarılır. Dezenfeksiyon böylelikle tamamlanmıştır.

Necati Çıtak

“Harbin başlamasından bir hafta sonra hastanenin 300 yatağı da doldu. Berbat bir bakım ve tedavi örneği verdik. Otoklav olmadığından derhal ve bolca bitlendik. Şehirde harpten evvel de mevcut olan lekeli humma birdenbire alevlendi, bütün evlere ve hastanelere yayıldı. Tifüs bir afet halini aldı. Hastalara yetişemiyorduk. O esnada mektepten yeni çıkan 1914’lü genç doktorlar Erzurum’a geldi. Bunlar çok genç ve tecrübesiz olduklarından bizden evvel tifüse yakalandılar. Hastalık gayet vahim seyrediyor ve yüzde 70 öldürüyordu. İyi bakılanlar ve bünyesi pek kuvvetli olanlar kurtulabiliyordu.”

Erzurum Amerikan Mektebi Hastanesi’nde görev yapan Dr. Nazım Şakir’in bu sözleri Ekim 1914’de Kafkas Cephesi’nin başlarında Erzurum’daki hastanelerin durumunu ve o günleri anlatır niteliktedir. Tifüs salgınının tehdidi altında olan 3. Ordu’nun katıldığı Sarıkamış Harekâtı 22 Aralık 1914’ten 9 Ocak 1915’e kadar 18 gün devam eder ve hemen sonra patlak veren salgın nedeniyle askerler, hekimler ve hastane görevlileri de tifüse yakalanır. 3. Ordu’nun Kumandanı ve Sıhhiye Reis’i de tifüse yakalanır ve ölümcül olan hastalıktan kurtulamazlar. Sadece 1915’in Mart ayında tifüse yakalanan asker sayısı 2.000 iken bunların 1.100’ü tifüs nedeniyle ölmüştür. Hastalık ahali arasında da tam bir salgın halini almıştır. Erzurum’da ahaliden günde 20-30 kişi lekeli hummadan ölmektedir.

Boşalan 3. Ordu Sıhhiye Reisliği’ne Dr. Tevfik Salim (Sağlam) Bey’in getirilmesiyle bu kara “lekeli” yazının değişmesi için bir umut doğacaktır. Çünkü Tevfik Salim Bey, 3. Ordu’daki görevine başlamak üzere yola çıkmadan, tifüs salgınına karşı alınacak tedbirler konusunda Dr. Reşat Rıza (Kor) Bey’in görüşlerine başvurur. Reşat Rıza Dr. Mustafa Hilmi (Sağun) Bey ile birlikte 1911 yılında tifo, 1913 yılında kolera, dizanteri ve veba aşılarını Türkiye’de ilk kez hazırlamıştır. Tevfik Bey’e kendi usulüyle hazırlanacak bir aşının uygulanmasını teklif eder. Hastalığın etkeni 1909 yılında ortaya konmuş olsa bile halen aşısı yoktur.

Reşat Rıza’nın önerisi şu şekildedir; tifüsün yüksek ateşli dönemindeki hastadan 10-20 ml kan alındıktan sonra içinde cam boncuklar bulunan steril bir şişeye konur ve kan iyice çalkalanıp fibrinden ayırma işlemi yapılır. Bunu takiben şişe ağzına kadar suya batmış olarak 55-58 derece sıcaklıkta bir ben-maride tutulur (Etkenin 55 derecede 15 dakika tutulmakla hastalık yapma özelliğini kaybettiği bilinmekteydi. Hastalık etkenini kültürde üretmek mümkün olmadığından aşı hazırlamak için tifüsün yüksek ateşli devresindeki hastaların kanının kullanılması mantıklı görülmekteydi). Sık sık çalkalamak suretiyle fibrinden ayrılmış serum 30 dakika kadar burada bekletilir. Sıcak sudan çıkarıldıktan sonra şişenin ağzı alevden geçirilir ve steril bir cam kutuya dökülerek bekletilir. Buradan alınan 5 ml’lik kısım cilt altı enjekte edilir.

İlk tifüs aşısının literatürde 1933 yılında Rudolf Stefan Weigl tarafından geliştirildiği belirtilse de Hasankale’de uygulanan aşının bu konu da ilk olduğunu savunan birçok ulusal bilgi mevcuttur.

23 Mart 1915 tarihinde Erzurum Hastanesi’ne vardığında gördüğü manzarayı, “Bir subay koğuşunu gezerken bir karyoladan bitkin bir sesin bana seslendiğini duydum. İstanbul’da cerrahi kliniği asistanlarından Dr. Emin Bey, zavallı tanınmaz bir hale gelmiş ateşler içinde yatıyor. Hatırını sordum, arkasından şikâyet etti. Açıp baktığım zaman kocaman bir yatak yarasının açılmış olduğunu bir pansuman bile yapılmadığını gördüm. Lekeli humma 3. Ordu’da o kadar korkunç bir felaket halinde hüküm sürmekteydi ki zararı bulunmadığına kani olduğum böyle bir aşı ile ne kadar cüzi olursa olsun bir fayda elde etmeyi kazanç sayarak tereddütsüz uygulamaya başladım” şeklinde aktaran Tevfik Salim Reşat Rıza’nın önerisine uygun şekilde hazırlanacak aşıyı uygulamaya karar verir.

Aşıyı ilk defa 28 Mart 1915’de, yani 102 yıl önce tam bugün, İstanbul’dan karargâh heyeti ile birlikte gelen ve çok sayıda tifüs hastasının yattığı ve hemen hemen herkesin bitli olduğu Hasankale Hastanesi’nde bir haftadan beri çalışmakta olan Dr. İhsan Arif, Dr. Tevfik İsmail, Dr. Haydar Cemal, Dr. Selahaddin, Dr. Süreyya Ali ile beraber dört subaya onaylarını alarak uygular. Her ne kadar tarihteki ilk tifüs aşısının literatürde 1933 yılında Rudolf Stefan Weigl tarafından geliştirildiği belirtilse de Hasankale’de uygulanan aşının bu konu da ilk olduğunu savunan birçok ulusal bilgi mevcuttur.

Aşılanan 9 kişiden 5’i tifüse yakalanmaz. Tifüse aşıdan bir iki gün sonra yakalanan iki kişinin üzerlerinde evvelce bit bulunması nedeniyle hastalığı daha önce aldığı, aşılandıkları esnada kuluçka devrinde bulundukları sonucuna varılır. Aşılandıktan 15 gün sonra aşılanan diğer iki kişi ise hastalığı hafif atlatır. Bu sıralarda tifüs salgını Hasankale, Erzurum, Erzincan ve Bayburt’ta şiddetli bir şekilde sürmektedir. Bu vaziyette yararlı bir sonuç getireceğinden emin olunmasa da umutla aşıya devam edilmesine karar verilir.

Erzurum’da Dr. Alaattin Bey tarafından 23 Nisan- 7 Haziran 1915 tarihleri arasında aşılanan 263 kişiden sadece üçü tifüse yakalanmıştır. Dr. Abdulhalim Asım Bey Bayburt’ta 130 kişiye aşı yapmıştır. 9 Haziran 1915 tarihli raporunda aşılamanın üzerinden bir buçuk ay geçtiğini, hastane ve kıta tabipleri tarafından da takip edilen aşılılarda olumsuz bir neticenin gelişmediğini bildirmektedir. Sivas’ta aşı yapılan 156 hastabakıcıdan beşi tifüse tutulmuş, biri vefat etmiştir. Aynı şartlarda çalışan ve aşı yapılmayan 35 hastabakıcıdan ikisi tifüse tutularak birisi ölmüştür. Tevfik İsmail Bey tarafından Erzurum Mevkii Müstahkem erlerinden 110’u aşılanır. Bunlardan yalnız biri aşıdan üç gün sonra ateşlenerek hastaneye gönderilir.

Aşı uygulamaları 3. Ordu’yla sınırlı kalmaz. Dr. Abdülkadir Bey Bağdat’ta bulunan 6. Ordu’da aralarında Kazım Karabekir’in de bulunduğu 116 askeri aşılar. 6. Ordu Kumandanı Mareşal von der Goltz ve özel hekimi Oberndorfer ise aşılamayı reddetmiştir. Aşılananlar hastalanmadığı halde Golt ve Dr. Oberndorfer tifüse yakalanarak 19 Nisan 1916 tarihinde Bağdat’ta ölür.

Almanya’da eğitim alan ve İstanbul Tıp Fakültesi’nde öğretim görevlisi olan Hamdi Suat Bey de tifüs salgınıyla baş etmek üzere önce Erzurum’a, oradan Erzincan’a gider. Kendisi aşı hazırlanmasında bazı değişiklikler yapar. Tifüsün en şiddetli hastalık devresinde olanlardan aldığı kanı fibrinden ayırdıktan sonra 60°C’de ısıtma yerine, Erzurum soğuğunda -16°C de 24-48 saat kar veya buz içinde tutarak inaktive eder. Antijenin ısıyla parçalanabileceğini, soğutmayla bütünlüğünü korumuş olacağından daha iyi bağışıklık kazandıracağını düşünmektedir. Bu şekilde hazırladığı aşıyı 25 Nisan 1915 tarihinde Erzurum’da önce kendine aşılar. Ayrıca aşının uygulanmasında da değişiklik yapar. Aşıyı bir kez 5 ml yapmak yerine üçer gün aralıklarla dozu arttırarak üç kez verir. Bu şekilde aşıladıklarına, uygulamanın sona ermesinden 10-23 gün sonra kendisinin ““muafiyet-i katiye (kesin bağışıklık aşısı)” adını verdiği bir aşı daha yapar.  “Kesin bağışıklık aşısı” tifüslü hastalardan alınan kanı hiçbir işleme tabi tutmadan cilt altına vermektir.  Almanca olarak 1916’da ve Türkçe olarak Ceride-i Tıbbiye-i Askeriye dergisinde Ağustos 1917’de yayınladığı makalelerde Erzincan’daki idam mahkumlarını dört gruba ayırarak farklı farklı hazırlanan aşılarla aşılama yaptığını yazmıştır.

3. Ordu Sıhhiye Reisi Tevfik Salim Bey’in emriyle tehcire tabi tutulan Ermenilere tifüs hastalarının en şiddetli devrinde alınan kanın inaktive edilmeden şırınga edildiğini, bu yüzden birçok Ermeni’nin öldüğünü iddia eder.

Bu makaleleri kanıt olarak ortaya koyan, makalelerde Ermeni kaydının kasten gizlenerek sadece idam mahkûmları olarak yazıldığını belirten ve kendisinin bu olayın görgü şahidi olduğunu iddia eden Operatör Doktor H.C., Türkçe İstanbul gazetesinin 23 Aralık 1918 tarihli nüshasında Dahiliye Nezareti’ne hitaben yazılan bir mektup kaleme alır. Aralık 1915-Ocak 1916 Erzincan’da 3. Ordu Sıhhiye Reisi Tevfik Salim Bey’in emriyle tehcire tabi tutulan Ermenilere tifüs hastalarının en şiddetli devrinde alınan kanın inaktive edilmeden şırınga edildiğini, bu yüzden birçok Ermeni’nin öldüğünü iddia eder. Aynı yazıda Erzincan Merkez Hastanesi baştabibi Binbaşı Refet Bey ile maiyetinde çalışan iki Ermeni doktor ve yine Erzincan’da Kızılay baştabibi Dr. Selahaddin Bey’i diğer tanıklar olarak bildirir. Dr. Selahaddin de bir gün sonra aynı gazeteye olayı doğrular nitelikte bir mülakat verir.

Ne ilginçtir ki bu iddiaların sahibi olan H.C. Tevfik Salim Bey’le aynı heyet içinde Erzurum’a gelen ve ilk defa tifüs aşısı yapılan dokuz gönüllü içinde bulunan Dr. Haydar Cemal’dir. Tanık olarak gösterilen ve olayı doğrulayan Dr. Selahaddin de aşılanan ilk grupta bulunmaktadır. Bu iddialar üzerine Dahiliye Nezareti, Harbiye Nezareti’nden ilgililer hakkında tahkikat yapılmasını talep eder. Reşat Rıza, Refik, Akil Muhtar, Vasfi, Ömer Fuat, Zeki ve Neş’et Bey’lerden oluşan bir komisyon kurulur.

Komisyona ifade veren Hamdi Suat iddiaları reddeder. Mahkûmlara aşı yapılırken din ve millet ayrılmadan herkese yapıldığını belirtir. Tevfik Salim ise iddiaları reddeder ve iddiada bulunan Dr. Haydar Cemal’in iddia ettiği dönemlerde Erzincan’da bir gün kaldığını, Dr. Selahaddin’in ise 11 gün kaldığını ve bu sürenin Ermeni tehcirinden 4 ay sonra olduğunu bu yüzden iddia ettikleri gibi Dr. Hamdi Suat Bey’in çalışmalarına şahit olamayacaklarından ssöylediklerinin hayal ürünü olduğunu belirtir. Komisyon, raporunu 5 Haziran 1919 tarihinde tamamlar ve kimseye bir suçlamada bulunmaz.

Benzer suçlamalar uluslararası birkaç yayında da karşımıza çıkmaktadır. Gregory W. Rutecki 2007 yılında kaleme aldığı bir makalede 1. Paylaşım Savaşı’nda tifüs aşısı uygulamaları sırasında bazı Türk hekimlerinin Ermenilere tifüsle kontamine serum enjekte ederek pek çoğunun ölümüne yol açtığını, bu uygulamanın biyolojik savaş olarak kabul edilmesi gerektiğini iddia etmiştir. Aynı yıl çıkan Modern Dünya’da Ermeni’ler-Umudun Portleri adlı kitapta da bu iddialar ortaya konmuş, deneyi yapan Hamdi Suat’ın Ermenileri iki gruba ayırarak çalışma yaptığı ve bu olaylardan sonra “akut psikoz” tanısı aldığı iddia edilmiştir. Kitaptaki bir diğer iddia ise çok ilginçtir. Bu iddiaya göre Dr. Hamdi Suat’ın Erzurum ve Erzincan’a özellikle bu iş için yollandığı ve bu görevi ona Ermeni Tehcir’i kanunun çıkarılmasında öncü rol oynayan ve 1922 yılında Ermeni teröristlerce Almanya’da öldürülen Dr. Bahaeddin Şeker’in verdiğidir.

Ermeni iddiaları üzerine çok fazla sayıda çalışması olan Sait Çetinoğlu ’da bir söyleşi de bu olaya şu şekilde değinmiştir:

“Soykırım sürecinde doktorlar önemli görevler üstlenmişlerdir, Bahaeddin Şakir, Reşid ve Nazım doktordurlar. Doktorlar Trabzon ve Erzincan’da katliamlara katılmışlardır. Erzincan’da doktorlar Ermeni doktorları katlettikleri gibi, tifüs bulaşan Erzurum valisinin tedavisi için sağlam Ermeni gençlere tifüs bulaştırarak aşı geliştirilmesinde kobay olarak kullanılmışlardır. Bu doktorlar isim değiştirdikleri için izlerini kaybettirdiklerini söyleyebiliriz. Bunlar arasında çıldıranlar, konuşmaması için hastaneye kapatılanlar da mevcuttur. Erzincan hastanesinin bahçesi, Ermeni doktorların katline şahit olan mekanlardan biridir. Burada faaliyet gösteren doktorlardan biri de Kani Yaver’dir. Kani Yaver Talat’ın cenazesinde önde saf tutanlardan biridir. Tevfik Sağlam da isim değiştirenler arasındadır.”

Üzerine atılan suçtan verdiği etkili ifade sonrası komisyon kararıyla kurtulan Tevfik Salim sadece aşılamanın değil aynı zamanda çevresel koşullarında iyileştirilmesi gerektiğini bildiği için dezenfeksiyon çalışmalarına ve de tifüsün ana sebebi olan bitten kurtulmayı amaçlar. Bunun ile ilgili anılarını Büyük Harpte 3. Ordu’da Sıhhi Hizmet adlı kitabında şu şekilde anlatmaktadır:

Dr. Ahmet Fikri (Tüzer)’in buğu sandığı bir kazan ile bir sandıktan ibarettir. Kazan, mutfaklarda kullanılan yemek kazanıdır.

“3. orduda dezenfeksiyon meselesinde en büyük ve kati inkılabı yapan Sivas menzil mıntıka sertabibi Dr. Ahmet Fikri’dir. Bu arkadaşımız 1916 senesinde ordu sihhiye reisliğine verdiği bir resmi yazıda pratik bir nevi etüvü tarif etmiş ve buğu sandığı adını verdiği bu cihazın orduda kullanılmasını teklif etmişti. Buğu sandığı fevkalade bir buluştu. Bu her yerde kolaylıkla yapılabilirdi… Buğu sandıklarının tecrübesi yapıldıktan ve maksadı temin ettiği anlaşıldıktan sonra bu cihaz her tarafa yayıldı ve kısa bir zaman zarfında kıtalarda, sıhhi müesseselerde, sivil ahali arasında yapılan salgın hastalıklar mücadelesinde kullanılmaya başladı. Ancak buğu sandığı bulunduktan sonradır ki 3. Ordu’yu tamamen bitten kurtarmak mümkün olabilmiştir…”

Dr. Ahmet Fikri (Tüzer)’in buğu sandığı bir kazan ile bir sandıktan ibarettir. Kazan, mutfaklarda kullanılan yemek kazanıdır. Bir ocağa gömme olarak yerleştirilir. Üzerine bir yüzü kazanın ağzı genişliğinde dairesel olarak delinmiş tahta sandık ters olarak konur. Kazan ile sandık arasından buhar kaçmaması için keçe kullanılır. Kazan su ile doldurulup ocak yakılır. Sandığın içindeki ızgaralara elbise ve eşyalar yerleştirilir. Kazanla sandık arasından buhar çıkmaya başlayınca çengellerle sıkıştırılır. Yarım saat beklendikten sonra eşya çıkarılır. Dezenfeksiyon böylelikle tamamlanmıştır. 1917 yılında bu sandıkların bulunduğu 148 adet temizlik evi kurulmuş ve bu evlerde Tevfik Salim Bey’in notlarına göre 2 milyon kişinin elbiseleri dezenfekte edilmiştir. Bu uygulamalar ile tifüse yakalananlar ve ölenlerin sayıları 10-20 binlerden yüzlü sayılara kadar düşmüştür. Tüm bu çabalara rağmen Kafkas Cephesinde savaş boyunca 7310 asker ve 164 hekim subay tifüs nedeni ile hayatını kaybetmiştir.

Tifüs aşısının dünyada ilk kez uygulandığı bu topraklarda tam 100 yıl sonra Uşak ve Mersin’den iki ailenin Anayasa Mahkeme’sine yaptıkları itiraz sonucunda Anayasa Mahkemesi, belirtilen kapsam ve amaçlarla zorunlu aşı uygulamasına ilişkin öngörülebilir nitelikte bir kanuni düzenlemenin bulunmadığı değerlendirilerek, Anayasa’nın 17. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiş ve anne babası istememesine karşın, yeni doğan bebeğe çocukluk dönemi aşılarının uygulanmasının hak ihlali olduğuna hükmetmiştir. Bu kararın üzerinden iki yıl geçmiş olmasına rağmen halen bu konu da Sağlık Bakanlığının neden AYM’nin gerekçesi doğrultusunda tek maddelik bir yasal ekleme yapmadığı ise bilinmemektedir.

Ülkemizde aşının öncülerinden olan Reşat Rıza Kor’un ve 17 yıl önce bir mart gününde kaybettiğimiz koruyucu hekimlik öncülerinden Nevzat Eren’in kemiklerini sızlatan bu duruma ne zaman son verileceği de muallaktadır.

Koruyucu hekimlik yolundaki tüm bilim insanlarının anılarına saygıyla.

Kaynaklar:

1) Karatepe M. I. Dünya savaşı yıllarında tifüs aşısı uygulanmasında Türk Hekimlerinin rolü. Mikrobiyol Bul 2008;42:301-313.

2) Karatepe M. Birinci dünya savaşı yıllarında 3. Ordu bölgesinde aşılama çalışmaları. Turkiye Klinikleri J Med Ethics 2009;17:125-129.

3) Unat EK. Olümünün 50. Yilinda Dr. Reşat Riza Kor. Tip Tarihi Arastirmalari. 1993;5:213-23.

4) Rutecki GW. A revised timeline for biological agents: revisiting the early years of the germ theory of disease. Med Hypotheses 2007; 68: 222-6.

5) Sağlam T. Büyük Harpte 3. Orduda Sıhhi Hizmet. 1941, Askeri Matbaa, İstanbul

6) Huberta v. Voss. Portraits of Hope: Armenians in the Contemporary World, 2007

 

(37)

Yorum yaz