Home Öykü Kısa Öykü M. Hakkı Yazıcı • Oya
M. Hakkı Yazıcı • Oya

M. Hakkı Yazıcı • Oya

182
0

Oya! Oyaa! Oooya­a­aaa!”

Sabah erken saat­lerde Kartal’dan met­roya bin­miş­tim. Şan­sıma önüm­deki yer boşal­mış, otur­muş­tum. Sevin­miş­tim, zira yolum uzundu.

Yor­gun­dum, uyku­luy­dum, hemen dal­mı­şım.

Bir son­raki istas­yonda, Soğanlık’ta, bir ada­mın han­çe­re­sini yır­tar­ca­sına “Oya” diye bağır­ma­sıyla ken­dime gel­dim.

Orta yaş­la­rında, göz­lüklü, sakallı bir adamdı. Gür, davudi bir sesi vardı.

İnen, binen yolcu kala­ba­lığı dağı­lınca ses­siz­le­şen pero­nun içinde sesi yan­kı­landı.

Oooyaa-a-a-a!”

Kapı­lar tam kapa­nı­yor­ken ken­di­sin­den umma­dı­ğım çevikle vagona geri atladı.

Giyi­min­den, dav­ra­nış­la­rın­dan nor­mal bir adama ben­zi­yordu veya benim ilk izle­ni­mim öyle olmuştu. Ancak, yüzünde endi­şeli bir hal vardı.

Birini arı­yor olma­lıydı.

İstas­yon sahan­lı­ğında ara­dığı kim­seyi bula­ma­mıştı.

Her kimse “Oya” isimli kadınla bir istas­yonda buluş­mak için söz­leş­miş olma­lıy­dı­lar. Ada­mın hangi istas­yon oldu­ğunu unut­tu­ğunu, bağı­ra­rak arı­yor oldu­ğunu tah­min ettim.

Belki tele­fon­ları çev­rim dışıydı veya batar­yası bit­mişti, haber­le­şe­mi­yor­lardı.

Has­tane-Adliye Metro İstasyonu’nda da aynı durum yaşandı.

Adam vagon­dan bütün yol­cu­lar­dan önce indi. Yine önce sağına soluna baktı; bağır­maya baş­ladı.

Oya! Oyaa! Oooya­a­aaa!”

Adam, belki içince ken­di­sini kay­be­den karı­sını, sev­gi­li­sini döven tip­ler­dendi. Malum çok var böyle adam­lar­dan. Kadın belki ola­yın arka­sın­dan evden kaç­mıştı. Onu arı­yordu.

Ola ki kadın has­ta­ne­lik olmuştu, o da haliyle adli­ye­lik ola­caktı.

Baş­ka­ları da adamı fark etmişti. Yanımda otu­ran kadın da benim gibi düşün­müş olmalı ki öbür yanın­daki kadı­nın kula­ğına eği­lip:

Gör­dün mü, büyük bir ihti­malle karı­sı­nın canına tak demiş kaç­mış. Herif iş işten geç­tik­ten sonra arka­sın­dan karı­sını ara­yıp, dövü­nü­yor,” diye yorum yaptı.

İstas­yonda inen yol­cu­la­rın yerine yeni­leri bin­mişti. Tam kapı­lar kapa­nı­yor­ken adam yine çevik bir hare­ketle içeri atladı.

Orta sahan­lık­taki demire sarı­lır­ca­sına tutundu. Sanki demir onu teselli ede­cekti! Yüzün­deki endişe daha da art­mıştı.

Merakla iyice süz­düm.

Oya isimli kadın sene­ler önce ölmüş ola­bi­lir miydi? Adam karı­sını unu­ta­ma­mış, ken­di­sini her gün sokak­lara atıp, deli divane dola­şı­yordu belki.

Huzu­revi Metro İstasyonu’nda da durum değiş­medi.

Oya! Oyaa! Oooya­a­aaa!”

Bu adam aklını yitir­miş biri ola­bi­lirdi. Evet, muh­te­me­len böyle biriydi. Zavallı kim­se­siz, bakıma muh­taç biriyse huzu­re­vine yatı­rıl­ma­lıydı.

Yok, ama kılı­ğın­dan kıya­fe­tin­den böyle bir izle­nim edi­nil­mi­yordu. Durum böyle değil her­halde diye düşün­düm.

Ola­yın aslını bil­me­yince insan kendi ken­dine böyle senar­yo­lar üre­ti­yor.

Mal­tepe Metro İstas­yo­nuna gel­di­ği­mizde adamı güven­lik görev­li­leri ancak far­ket­miş­lerdi. Üni­for­malı bir görevli geldi, müda­hale etme­den uzak­tan izle­meye baş­ladı. Aslında doğ­rusu buydu. Ada­mın kim­seye bir zararı yoktu. Sadece eşini ya da sev­gi­li­sini ara­yan sıra­dan bir insan olması ihti­mali vardı.

Güven­lik görev­lisi, kötü şey­ler olması ihti­ma­lini de göze­te­rek dik­katle uzak­tan izle­meyi sür­dürdü. Ola­yın far­kında olan diğer yol­cu­lar da izle­me­deydi. Adamsa onla­rın far­kında değildi, derin düşün­ce­lere dal­mıştı.

Bos­tancı, Koz­ya­tağı, Göz­tepe Metro İstas­yon­la­rını bu şekilde geç­tik. Her istas­yonda adam vagon­dan bütün yol­cu­lar­dan önce indi. Her sefe­rinde önce sağına soluna baktı, sonra bağır­maya baş­ladı. “Oya! Oyaa! Oooya­a­aaa!” Tam kapı­lar kapa­nı­yor­ken yine çevik hare­ket­lerle içeri atladı.

Bu arada sol yanımda kuca­ğında toru­nuyla otu­ran yaşlı bir kadın hiç yapıl­ma­ması gere­ken bir şeyi yaptı: Yerinde rahat dur­ma­yan, haşarı toru­nuna, “Bak uslu otur­maz­san seni bu deli adama veri­rim,” dedi. Torunu kor­kup, avazı çık­tığı kadar bağı­rıp, ağla­maya baş­ladı.

Orta­lık iyice garip, gürül­tülü bir hal almıştı, ama adam hâlâ duru­mun far­kında değildi. O kendi der­diyle meş­guldü.

Yüzün­deki endişe iyice art­mıştı. Dokun­san ağla­ya­cak hal­deydi. Ümi­dini yitir­mişti sanı­rım.

Adam, Ayrı­lık Çeş­mesi Metro İstasyonu’na yak­la­şır­ken iki gözü iki çeşme ağla­maya baş­ladı. Kadıköy’e devam ede­cek mi diye merak ettim. Geri bin­medi.

Metro yeni­den hare­ket eder­ken onu dışa­rıda kafa­sını duvara yas­la­mış ağlar­ken gör­düm.

Dün­yada kaç mil­yar insan varsa o kadar da dert vardı. Kim bilir adam­ca­ğı­zın ne derdi vardı?

Sabah şahit oldu­ğum bu olayı unut­muş­tum. Akşa­mü­zeri işten çık­tık­tan sonra bir arka­da­şımla eve döner­ken adamı tesa­dü­fen yeni­den gör­düm. Yanın­daki kadınla bir­bir­le­rine sarıl­mış yürü­yor­lardı. Kadı­nın elinde bir demet mev­sim çiçeği vardı.

Kala­ba­lı­ğın ara­sında far­ke­di­li­yor­lardı.

Arka­da­şım, gözü­nün ucuyla işa­ret edip, “Bak günü­müzde artık nadir kar­şı­la­şı­lan roman­tik mut­lu­luk tab­lo­la­rın­dan biri,” dedi.

Bil­mem ki” der gibi­le­rin­den duda­ğımı bük­tüm.

Ancak ger­çek­ten çok mutlu gözü­kü­yor­lardı. Kadı­nın elin­deki çiçek­ler­den ada­mın onun gön­lünü aldığı anla­şı­lı­yordu.

Arka­da­şıma, “Erke­ğin adını bil­mi­yo­rum, ama kadı­nın ismi Oya,” dedim.

Hay­retle yüzüme bakıp, “Ner­den bili­yor­sun?” diye sordu.

Anlat­tım.

 

(182)

Yorumlar