Home Bilgi Bankası Edebiyat Mai ve Siyah Çevresinde
Mai ve Siyah Çevresinde

Mai ve Siyah Çevresinde

178
0

Oldukça sanat­sal yol­lar ve edebi bir düşü­nüşle daha iç yapı­nın, karak­ter­ler ara­sın­daki göre­celi iliş­ki­le­rin doğa­sını buluş­tu­ra­bi­len bir roman ola­rak Mai ve Siyah, âdeta ede­bi­yat üze­rine uzun bir tefek­kür gibi­dir.

Erhan Sunar

Ede­bi­yat Üze­rine Maka­le­ler’de Ahmet Hamdi Tan­pı­nar, “Bizde asıl roman­cı­lık Halid Ziya ile baş­lar,” diye yazar. Bununla asıl söy­le­mek iste­di­ği­nin Batılı anlamda, yal­nızca konu ve içe­ri­ğiyle değil aynı zamanda biçim­sel bir bütün ola­rak da düşü­nül­müş sahici bir roma­nın ilk örnek­le­rini ver­di­ğini tes­lim etmek oldu­ğu­nun altını vur­guyla çizer: Ona göre Mai ve Siyah ya da Aşk-ı Memnu, birer hayal­kı­rık­lı­ğı­nın tas­viri olma­ları ve “mukad­de­rini kendi içinde taşı­ma­la­rıyla”, o zamana kadar yazı­lan ede­bi­yat­tan zaten ilk bakışta ayrıl­mak­ta­dır­lar. Hatta Aşk-ı Memnu için çok daha “modern” bir tanım­lama yapar ve pek az roma­nın onun kadar bir “sat­ranç oyu­nuna” ben­ze­di­ğini ileri sürer Tan­pı­nar.

Mai ve Siyah, geliş­miş ve ince­likli bir roman­dan anla­dı­ğı­mız bir iliş­ki­ler bütü­nünü olanca kar­ma­şası ve nüans­la­rıyla ver­mekse, belki Aşk-ı Memnu kadar derine inmez; ama yaza­rı­nın asıl dik­ka­ti­nin her şeye kar­şın baş karak­te­ri­nin, Ahmed Cemil’in, duyarlı kişi­li­ğinde yoğun­laş­tı­ğını gör­mek onu yine de gözü­müzde yete­rince derin­lere kök salan bir roman yap­maya yeter. Ahmed Cemil, şiir­ler yazan ve büyük ide­al­leri olan bu genç adam, ger­çek haya­tın (onun bitip tüken­mez zor­luk­la­rı­nın) içine düş­müş bir hayal kişisi gibi yal­nızca kendi tabi­atı­nın çekin­gen bir görü­nü­münü bize sun­makla kal­maz, bir o kadar da bu sanat­sal kişi­li­ğin aile, arka­daş ya da aşk iliş­ki­leri içinde yönünü bul­maya çalı­şan kırıl­gan­lı­ğını yan­sı­tır.

Başa­rılı bir öğrenci ola­rak haya­tın ilk dar­be­sini baba­sı­nın erken ölü­müyle alır Ahmed Cemil ve bir kız kar­deş ile anne­den olu­şan aile­sini geçin­di­re­bil­mek için çalış­maya baş­lar. Yaza­rın kendi ken­dine yet­meye çalı­şan derin­likli bir karak­ter yarat­maya çalış­tı­ğını, Ahmed Cemil’i roma­nın baş­la­rında bir fela­ket yaz­gı­sıyla karşı kar­şıya bırak­tığı bu zor­lukla olduğu kadar girip çık­tığı işle­rin doğa­sın­dan da hemen anla­rız. Bir mat­ba­ada yazar­lık yap­mak­tan Babıâli’deki irili ufaklı yayı­nev­le­rine çevi­ri­ler yap­maya, özel ders­ler ver­mek­ten kendi eseri ola­cak bir şiir kitabı yaz­maya dek, ger­çek haya­tın bütün unsur­la­rına yal­nızca düşün­sel bir kar­şı­lık bula­bil­meye çalı­şan bir karak­ter­dir bu, ve Tanpınar’ın yine özel­likle değin­diği gibi, o zamana kadarki cemi­yet haya­tın­dan belir­gin bir kopuşu, sürekli kendi içine dönen bir dün­yayı yan­sıt­ma­sıyla oldukça ken­dine has, belki de tuhaf­tır: Sıra­dan insan­lara bir ede­bi­ya­tın ince­li­ğini gös­te­ren bütün o öğret­men edalı yazar­la­rın aksine, ede­bi­ya­tın ve genel anlamda kül­tü­rün olanca doğal­lı­ğını ver­mek ister­ce­sine Halid Ziya karak­ter­le­rini mat­baa köşe­le­rinde, kitap­çı­larda, şiir akşam­la­rında ya da hep ede­bi­ya­tın konu­şul­duğu yürü­yüş­lerde, buluş­ma­larda hayal etmiş, tar­tış­tır­mış veya bitim­siz düşün­ce­lere dal­dır­mış­tır.

Halid Ziya 40 yaşında.

Bir sanatçı kişi­li­ğin oluşma çaba­la­rını dolay­sızca gös­te­re­bil­me­siyle rahat­lıkla künst­ler­ro­man ola­rak da nite­len­di­ri­le­bi­le­cek Mai ve Siyah, bir aile­nin yavaş yavaş çökü­şünü, arka­daş iliş­ki­le­rin­deki ger­çekçi ve acı­ma­sız boyutu ve dene­yim­den ziyade bir hayal gibi yaşa­nan bir aşk iliş­ki­si­nin karan­lık yönünü açığa ser­me­siyle, oluş­makta olan bu kişi­liği aynı anda hem birey­sel hem de top­lum­sal tra­je­di­le­rin bir ayna­sına dönüş­tü­rür: Ama karak­ter­ler belir­gin bir top­lum­sal kim­li­ğin söz­cü­lü­ğünü bas­kın bir biçimde yap­ma­dık­ları ve az çok kendi öznel­lik­le­riyle var ola­bil­dik­leri için, romanı her­hangi bir yapı­nın anti­tezi, bir deği­şim-dönü­şüm süre­ci­nin resmi veya basitçe bir baş­kal­dırı örneği ola­rak da oku­ma­yız. Ahmed Cemil’in şah­sında bir hayal­ler bütü­nü­nün gide­rek dağıl­dı­ğını görür ve belki buna üzü­lü­rüz; yine de Halid Ziya’nın dik­ka­ti­mizi çek­tiği şey çoğun­lukla belirli sim­ge­ler üze­rin­den, bir deği­şi­min eşi­ğin­deki bir grup insa­nın tar­tı­şıl­ması olmaz. Roma­nın yaşantı ola­rak en “kötü”, sürüp giden edebi görüş­ler açı­sın­dan da en “gerici” kişisi olan Raci’yi bile, ilk dönem roman­cı­la­rı­nın eser­le­rinde sık­lıkla kar­şı­laş­tı­ğı­mız bir kar­şıt­lık­lar, kaba bir iki­lem ya da açıkça Doğu-Batı, Eski-Yeni tar­tış­ması çer­çe­ve­sin­den çok, kişi­sel acısı ve yer yer yal­nız­lığı ile tanı­rız. Diğer karak­ter­ler de bir baş­la­rına oldukça ayrık­sı­dır­lar: Lamia, bütün saf görü­nü­müne rağ­men tam anla­mıyla kötü­cül bir aşk oda­ğı­dır; yakın arka­daş Hüse­yin Nazmi zen­gin­li­ğini hovar­daca tüket­me­yen bir aydın kişi­lik­tir; kız kar­deş İkbal, her ne kadar başa­rı­sız bir evli­lik kur­banı da olsa, son derece can­lı­dır… Roman kişi­le­rine yöne­len bu derin dik­kat, yaza­rın niye­ti­nin “sahici” bir eser ver­mek oldu­ğunu, bunun için de haya­tın derin­le­rine çevir­diği bakı­şıyla hayli yanıl­sa­malı daha saf bir başka bakışı karşı kar­şıya getir­di­ğini gös­te­rir: Bütün bu insan­lar, iliş­ki­le­rin aldığı yön ve kar­şı­la­şı­lan yıkım­lar, en niha­ye­tinde Ahmed Cemil’in has­sas, bir bütüne vara­ma­yan bakı­şı­nın yanıl­sa­ması olduk­ları kadar, güçlü birer olgu­dur­lar.

Roman­cı­nın bütün bu dün­yayı ve iki­lem­leri, birin­den birine hak ver­mek için oluş­tur­ma­dı­ğını da bu nok­tada anla­rız. Oluş­makta olan bir dün­yayla (Ahmed Cemil), verili bir başka dün­ya­nın bu sürekli kar­şı­laş­ması, bir­bir­le­rine değen yön­leri ve ortaya çıkan resim, tıpkı içe­rik­teki edebi, sanat­sal öğe­ler gibi ancak daha geniş, daha soğuk­kanlı bir düşü­nüşe işa­ret eder ki, Tanpınar’ın da ger­çek bir roma­nın ilk şartı say­dığı “şekil” yönün­den olgun­luk açığa çıkar. Oldukça sanat­sal yol­lar ve edebi bir düşü­nüşle daha iç yapı­nın, karak­ter­ler ara­sın­daki göre­celi iliş­ki­le­rin doğa­sını buluş­tu­ra­bi­len bir roman ola­rak Mai ve Siyah, âdeta ede­bi­yat üze­rine uzun bir tefek­kür gibi­dir: Haya­tın içinde, dev­rin zorun­lu­luk­la­rını ve alış­kan­lık­la­rını yete­rince yan­sı­ta­cak kadar iddi­alı bir kişi­liğe sahip olma­yan Halid Ziya, nere­deyse açık bir ısrarla ese­rini baş­tan başa bir ede­bi­yat zır­hıyla donat­mış­tır. Karak­ter­le­rin ne kadar ken­di­leri ne kadar Ahmed Cemil’in bakı­şın­dan iba­ret olduk­ları, haya­tın değiş­ken doğa­sını kap­samlı bir biçimde veren bu en temel kay­gısı, romanı bir ger­çek­li­ğin anla­tımı yap­tığı kadar zihin­sel bir duru­mun res­mine de çevi­rir. Ara­dan geçen uzun zamana ve ede­bi­yat konu­sunda alı­nan mesa­feye kar­şın Mai ve Siyah’ı hâlâ kalıcı yapan bir özel­lik­tir bu: Hayal­lerle ger­çek­le­rin çatış­ma­sında, yal­nızca bir haya­tın değil onun algı­la­nış biçi­mi­nin de ipuç­la­rını ver­me­nin bir yolunu bul­muş­tur yazar, ve daha da önem­lisi, bunu yar­gı­lara var­ma­dan, derin bir edebi içsel tavırla yap­mış­tır.

(178)

Yorumlar