Home Bilgi Bankası Edebiyat Maya Angelou’nun İzini Sürmek
Maya Angelou’nun İzini Sürmek

Maya Angelou’nun İzini Sürmek

165
0

Genç bir siyahî kadın olarak Angelou beyazlardan ve pek çok adamdan kötü muamele görür ve ancak edebi aşkla ve siyah feminizmin çoğulcu sesiyle bunun üstesinden gelir.

Deniz Gündoğan İbrişim

Afro-Amerikalı yazar, şair, aktris ve aktivist Maya Angelou (1928-2014), 1928 yılının Nisan ayında Orta Batı Amerika’nın Missouri eyaletindeki St. Louis şehrinde doğar. Yaşadığı şehrin ırksal ve sınıfsal ayrımını, bu ayrımın getirdiği fiziksel ve ruhsal bütün dinamikleri sonuna kadar hisseden Angelou, şair ve yazar olmaya ilkin genç bir yetişkin olarak yemek yaparak, gece kulüplerinde dans ederek, opera oyunculuğu yaparak başlar. Ardından sömürgeciliğin sonlandırma günlerinde Mısır ve Gana’da gazetecilik yapar. St. Louis’deki Washington Üniversitesi’nde de bir dönem ders verir.

Halen doktoramı sürdürdüğüm St. Louis, Washington Üniversitesi’nde Angelou’nun ardında bıraktıkları çok kıymetli. Mirasi senelerce korunmuş ve özellikle edebiyat, yeni ırk çalışmaları, kültürel çalışmalar, toplumsal cinsiyet araştırmaları temelinde şehirdeki bütün öğrencilere ve konuyla ilgilenebilecek herkese açık. Okyanusun bu öte yanına, bu şehre ilk ayak bastığımda Angelou’nun doğup büyüdüğü kırmızı kiremitli evi ziyaret etmiştim. St. Louis’in siyahî-beyaz olarak halen çok keskin hissedilen ve gözle görülen sınırlarının siyahî bölümünde, Hickory Caddesi’nde, kalan ev şu an şehrin en önemli edebiyat duraklarından. Tıpkı T.S.Eliot’ın Çorak Ülkesi‘ni doğduğu büyüdüğü St. Louis’in sarı sıcağında yazdığı gibi, Angelou’nun da mirası insanlığın çoraklığını ve yangıyı işaret ederken sistematik ırkçılık ve travmanın gündelik haliyle baş etme yöntemlerini de sunar bize. Öyle ki Angelou daha sekiz yaşındayken taciz ve baskıyla tanışmıştır. Arkansas’ta bir dönem büyükannesinin yanında yaşayan Angelou, St. Louis’e döndüğünde, yaşadığı o evde annesinin erkek arkadaşının tecavüzüne uğrar. Bu olay 1930ların başındadır ve elbette siyahî bireylerin korkunç baskılara ve itelemeye maruz kaldığı (bu baskıların halen çok değişmediğini görüyoruz) döneme denk gelir. İlkin sessizleşir Angelou. Travması hakkında söyleyecekleri olmadığından değil, söylememeyi tercih ettiğindendir suskusu. Kısa süre sonra mahkemeye başvurur ve adamın aleyhine tanıklık eder. Bu tanıklığın ardından adam feci biçimde dövülerek öldürülür. Bunu yapanların Angelou’nun anne tarafından akrabaları olduğu varsayılır. Böylesi bir ölümün ve yaşadığı travmanın ardından Angelou tam beş sene konuşmaz. Sonradan dile geldiğinde, mahkemedeki konuşmasının ölüme neden olduğunu düşündüğü için sesini boğmaya karar verdiğini açıklar.

Okur olarak bütün bunların izini Angelou’nun ağırbaşlı müthiş sarsıcı şiirinde buluruz. Angelou’nun “Kafesteki Kuşun Şarkısı” şiiri, çocukluğun arka soğuk bahçelerini, cinsel baskıyı, tecavüzü, köleliği, ötekiyi ve dile gelemeyişi, sarsıla sarsıla ama bir o kadar da serinkanlı edayla anlatır. Esasen 1969’da kaleme alınan ve Angelou’nun hayatının ilk yıllarını anlatan bir otobiyografinin parçasıdır bu şiir. Kitap, üç yaşındaki Maya ve ağabeyi Bailey Johnson Jr.’in büyükannelerinin yanına, Stamps-Arkansas’a yollanmalarıyla başlayıp Maya’nın on yedi yaşında anne olmasıyla son bulur. “Kafesteki Kuşun Şarkısı” makro olarak Amerika’nın, mikro olarak da ırk ayrımının halen keskin biçimde görüldüğü St. Louis şehrinin sosyo-kültürel haritasını imler aynı zamanda. Şiir bireysel travmanın toplumsal travmayla buluştuğu noktada, özel olanın politik olduğu kavşaktadır. Afro-Amerikan kesimin siyasi ve sosyal alanda gördüğü baskıyı ve yok edilme sürecini konu alır. Çocuklukta yaşanılan travmalarla birlikte yetişkinliğe adım atmayı bu yok edilme sürecinin hikâye edilmesi için aracı olarak kullanır Angelou. Bilhassa sivil haklar hareketinin ve siyah yurttaş haklarının önderlerinden Martin Luther King’in 4 Nisan 1968′ de, Memphis, Tenessee’de suikasta kurban gitmesiyle ivmesini kazanan “Kafesteki Kuşun Şarkısı,” siyahîlerin sistematik ötekileştirilmesine karşın edebi aşkı savunur. Genç siyahî kadın olarak Angelou, beyazlardan ve pek çok adamdan kötü muamele görür ve ancak edebi aşkla ve siyah feminizmin çoğulcu sesiyle bunun üstesinden gelir. Kafeseki kuş, siyah halkın köleliğe ve ırkçılığa cevap olarak tarih sahnesindeki özgürlük arayışıyla, siyahî kadının tutkusundan taşan yeni ve sorgulayıcı ifade biçimleriyle ve dinsel söylemin bu serüvene şaşırtıcı güzellikte eşlik etmesiyle parmaklıkları aşarak uçmaya başlar, okyanusları aşar.

Washington Üniversitesi’nin dijital bir projesi olan “Büyük Buhran Söyleşileri” serisinde Angelou’nun Malcom X ile tanıştığı güne dair bir anektodu da vardır. Angelou, Kongolu siyasetçi Lumumba’nın öldürülmesinin ardından Birleşmiş Devletler protestosu yürüyüşünde tanışır Malcom X’le. Malcom X’i bir ağabey gibi gördüğünü anlatan Angelou şunları söyler:

“Bana her zaman çok değerli tavsiyeler verirdi. Bizim kendimizi şu anki haliyle olduğumuz gibi kabul etmemiz gerektiğini söylerdi. En önemlisi de eleştirinin olumsuzlayan tarafını değil, yapıcı tarafını gözetmemizin önemli olduğunu her fırsatta anımsatırdı. Karşımızdakini kıyasıya eleştirmek beyhudedir. Ama karşımızdakinin sağduyuyla büyümesine, boy atmasına açık zihnimizle bir nebze olsun yardımcı olmak müthiştir. Ben de bu yolu seçtim. Benim insanlarımın herkese ihtiyacı vardır diyerek çoğulculuğun peşinden gittim. Bugün gençler, yaşlılar, zenginler, fakirler, eğitimliler, eğitimden yoksun olanlar beni seviyorlarsa, beni gözetiyorlarsa Malcom X’i dinlediğimdendir. Kaybedemeyiz, hiçbir insanı kaybetmeyi göze alamayız.”

Angelou “Kafesteki Kuşun Şarkısı”‘ndan sonra neredeyse bir düzineyi aşan şiir kitabı, altı otobiyografi, bir sürü deneme, oyun, çocuk kitapları ve hatta iki de yemek kitabı bıraktı ardında. Grammy ödülü sahipliğinden Pulitzer ve Tony ödülleri adaylığına kadar çeşitli başarılara imza attı. 1981’de birden fazla ziyaret ettiği Washington Üniversitesi’nde yaptığı bir konuşmadan derlenen ve şu an kütüphanede çerçevede asılı duran şu sözleri (her gün görmeken büyük keyif aldığım sözleri!) daima yanında durduğu ve sahiplendiği çoğulculuğun en güzel sesisdir. Sistematik ötekileştirmenin ve kişisizleştirmenin karşısında direnen sorumluluk ve adalet söylemi açılır önümüzde:

“Siyah, beyaz, Asyalı, İspanyol, yerli halklar. Hepinizi kütüphaneye davet ediyorum. Gelin, kendinizi edebi aşkın gücüne ve değişimine bırakın. Siyah Amerikan edebiyatını öğrenin. Bu size hayata iyi şeyler sunacaktır, iyi sorular sorduracaktır.”

(165)

Yorum yaz