Home Öykü Kısa Öykü Mehmet Akburak • Mühürlenmiş Zaman
Mehmet Akburak • Mühürlenmiş Zaman

Mehmet Akburak • Mühürlenmiş Zaman

396
0

Dünyanın bir ucundayız. Devlet bile yok başımızda. Bir sürü şey de yok aklımızda. Ki biz Allah’ı bile yağmurdan biliriz. Yalnız etle kemikle değil sessizliğimizle de yaşamaktayız. Biliriz. Hem hiçbirimiz Cumhuriyet’i görmedi ama nenem bildim bileli başımızda. Babamız da hep gider annemiz hep kalırdı. Öyle ya anneler hiç gitmez. Sonra kerpiç evler, sayılı hayvanlar, arpaydı, buğdaydı derken tırpancıları unutmamak lazım. Sonra yine bir şey olmaz. Sadece kandil yağı ödünç alınır bazen. Tabii film diye bir şey de yoktur o zaman şehirden gelen misafirin anlatacakları vardır. Ki zaman da durur bazen. Gerçeği şimdi nenem duysa, tövbeler olsun tövbe de oğlum, derdi, zaman da hiç durur muymuş?

Belki dün belki de bugündü. Hâlâ biraz sabah, hâlâ biraz serindi. Ben salondaki divana uzanıp ellerimi başımın altına alarak babamın geçen yıl Şam’dan getirdiği duvarda asılı saate bakıyordum bütün dikkatimle. Bir an için bile gözümü kırpmamam gerekiyor gibi kendimi şartlamış, saatin zamanıyla kendi zamanımı eşleştiriyor, yarıştırıyordum belki. Evde benden başka kimse bilmez benden başka kimse şu saatin akrep ve yelkovanına yetişemezdi aklımca. Bu yüzden ne dışarıdan gelen gürültülere aldırıyor ne de her piştiğinde ekmeği en sıcak haliyle yemek için önünde hazır beklediğim tandırdan gelen kokuya koşuyordum. Çok ciddi, çok kararlıydım, daha önce hiç beceremesem de bu defa geride kalmayacaktım, bu sefer benim zamanım dünyanın zamanına uyum sağlayacak, dâhil olacaktı. Hayır hayır, bir oyundu değildi bu. Olsa olsa bir düştü. Şimdilik sadece belki bir atla belki tıka basa bir minibüsle bile gidemediğim öykümün zamanına sahip çıkıyor ve kendi zamanımı dünyanın zamanına dahil etmek, bu zaman sayesinde bir gün bir kafede bir arkadaşla saatlerce belki bir kadından söz etmek, bu zaman sayesinde yeni çıkacak kitapların okuru, yeni filmlerin izleyicisi olmak için hazırlanıyordum. Evet, evet bütün dikkatimle gözüm saatteki zamandaydı hâlâ. Zihnimin ince çizgileri tıpkı akrep ve yelkovanın ince çizgileri gibi ahenkle büyütüyordu beni. Bu arada dışardan gelen ekmek kokusu beni çağırmaya devam ediyor, sanki yeni bir tadı varmış gibi arzumun direklerine asılıyordu. Tam bu sırada bir ses duydum, annemim sesiydi, ısrarla beni çağırıyor bir görev disipliniyle adımı tekrarlıyordu…

Akif… Akif… duymuyor musun oğlum. Gelsene buraya. Bak bir daha çağırmam ona göre. Hem bak çok seveceğiniz bir şey söylemem lazım… Üzülürsün bak demedi deme… Akif…

Annem ısrarla çağırıyordu. Bu ses sadece annemin sesi değil gelirken yanında başka şeyler de getirmiş, uzaktan gelmiş bir misafir gibiydi. Ama hayır ne olursa olsun zamanımı bırakmak istemiyor, hiç olmazsa bu sefer dünyanın zamanına ayak uydurmak istiyor kendi zamanımı başka bir yerde saklı tutmak istemiyordum. Yine de annemin adımı giymiş ısrarlı sesi kulaklarımdan eksik olmuyor, beni yine zamanımı geride bırakmak zorunda hissettiriyordu. Belli ki şimdilik yapabileceğim bir şey yoktu. Gitmek zorundaydım. Tamam. Kabul etmişti bile zihnim. Biliyorum yine bırakıyordum zamanımı, şimdi bir kez daha kendi zamanımı terk ederken, hızla sürüp giderek kâh gömülmek zorunda kalan şarkılara kâh upuzun saçlara kâh taş bir duvara dönüşen zamanın gerisinde kalıyorken ellerimi başka bir masada, gözlerimi başka bir düşüncede, sesimi başka bir konuşmada bırakıyor gibi bölüne bölüne anneme yaklaşıyordum.

Hemen sonra da saatteki zamanı ve boylu boyunca uzandığım divanı bırakıp tandırın önünde terler içinde kalmış annemin yanına koşmuştum. Daha annemin yüzüne bakmadan bile beni aslında mutlu edeceğini hissetmiştim. Öyle de oldu zaten, annemin kızgın ateşle biraz daha esmerleşen gövdesine yaklaştıkça kesinleşti bu düşüncem. Annem yanına yaklaşmamı tam beklemeden, size bir müjdem var demeye başlamıştı bile. Kabul ediyorum iyice meraklanmıştım artık. Bir an önce öğrenebilseydim en azından. Ayrıca tandırın ateşi yalnız ekmeği değil her şeyi yakmaya hazır gibi doldurmuştu sıcaklığını avluya. Annemse bir kez daha eğildiği tandırın içinden bir ekmek daha çıkarır çıkarmaz…

Hemen dışarı git kardeşlerini ve amca çocuklarını bul getir buraya topla, size çok seveceğiniz bir şey getiriyormuş babanlar dedikten sonra tekrar başını sanki zihnindeki bütün kötü düşünceleri yakmak istermişçesine tandırın içine koyup ekmekleri pişirmeye devam etti.

Ben bu sözleri duyar duymaz epey heyecanlanmış, önümde duran çok sevdiğim sıcak ekmeğin kokusuna aldırmadan, babamlar geldi mi, diye soruyor, annemden bu müjdenin tamamını almak ister gibi bekliyordum.

Hayır, daha gelmediler. Haber göndermiş sadece Said dayıyla, Amcanla beraber yoldalar, gelmek üzerelermiş, bizim çocuklara çok güzel bir sürprizimiz var, yolda görürsen söyle kaybolmasınlar demiş sadece.

Hemen sonra da hem tandırın kızgın ateşinden hem de annemin içime bıraktığı meraktan annemin yüzüne doğru dürüst bakmadan hızla avlunun kapısından çıkıp son bir defa da annemin sesini duyarak ilerliyordum.

Bu arada Akif gelirken Aysun’u da Celal amcanlardan almayı unutma, o da çok sevinecek.

Hızla koşmuş, kendimi köyün meydanında bulmuştum bile. Bir an için de inançlarımdan tutun da son düşünceme kadar her şeye bir kez dönüp bakmış, sanki bu hızlı ilerleyiş sırasında kimi heyecanıma kimi anlamadıklarıma kimi de zamanla şu kerpiç evlerin dağılıp dağılıp kuru toprağa, oradan kıyafetlerimize yapışan tozlara, oradan da üzerimizde görünür birer lekeye dönüşen izlere karışıp karışmadığını kontrol ediyor, yine de kendimi tam mı eksik mi sayacağımı bilemiyordum. Kaldı ki niye doğrudan buraya geldiğimi bilmiyordum. Günün bu vaktinde meydanda kimse olmazdı genelde ama yine de gelmiştim işte. Sanki hepsine eşit uzaklıkta olacak, bir matematik sorusunun becerisiyle hepsini bir havuzda toplar gibi burada bulacaktım. Bir süre kimseye bir şey sormadan hatta sanki sorarsam onları da bu sürprize ortak edecekmişim gibi temkinle etrafa bakınıyordum. Belki de yine zihnim bir oyunun içinde bırakmıştı beni. Belki de sağ mı sol mu derken hemen arkamdaki dut ağacına dönüp yüze kadar saymayı çoktan bitirmiş ve etrafa saklanan çocukları gözetler gibi dikkatlice etrafa bakınıyordum bile. Aslında bu oyun fikri çoktan zihnimin içinde dağılıp gitmişti, yine de babamın sürprizini çok merak etsem de onları aramayı lüzumlu görmüyor sadece pek umursamaz bir halde sağı solu gözlüyordum. Sıcak havada zaman biraz daha ağır geliyordu elbette. Sıcağın gücüyle sırtımdaki küçük ter damlalarını hissetmeye başlamıştım. Bir süre sonra bu meydanda neden bulunduğumu unutmuş gibi babam ve amcamın birer kayboluşu andıran iş seyahatlerini düşünmeye başlamış ve bugün babamların tahminen ne vakit geleceğini düşünüyordum. Babamın getireceği sürpriz bir yana, onu çok özlemiştim. Aslında çoğu zaman nereye gittiklerini bilmediğim o adsız zamansız yere gideli çok olmamıştı. Ama yine de evin her odasında biraz sessizlik biriktirmiş babamın yeri kaybolmuyor, o evde yokken de biriktirdiği sessizliği itinayla muhafaza ediyorduk. Her seferinde abimle beraber onunla gitmek için çok ısrar etsek dokunamadığımız bir sessizlikle geri çevrilmiştik. Neyse ki bu sefer o belki hiç adını öğrenemeyeceğimiz kara parçasından taze bir heyecanla dönüyordu aramıza. Bense bir an önce görevime ya da uzaktan bir oyunu andıran arayışıma devam etmeliydim. Bu sırada meydandan iki yaşlı adamdan başka hiç kimse geçmemiş, bu sıcakla beraber bir süre daha kimsenin evden çıkmayacağı belli olmuştu. Bir süre daha belki ortaya çıkmışlardır diye sağa sola son defa bakınıp Celal amcalardan Aysun’u almaya gitmiştim. Belki bu arada da şimdi nerede olduklarını bilmediğim evlerin toprak damlarından inip görünmeye başlamış, hatta bir kerpiç duvara gölgeleriyle içinden geçenleri yansıtmış bir bir kendilerini dünyadan saymışlardır diye ümit ediyordum.

Şimdi Celal amcamların kapısının önündeydim artık. Yalnız kendileriyle sık görüşmediğim insanlardan çekinmekten mi olacak yoksa başka bir sebepten mi bilmiyorum ama kapıyı çalmadan bir süre beklemiştim. Evlerinin içine henüz girmesem de içeriden gelen çocuk seslerinin arasından Aysun’un sesini tanımıştım bile, içimden keşke direk Aysun kapıyı açsa da kimseye bir şey demeden gitsek diye düşünceler geçiyordu. Hem şimdi iki saat bir de bunlara mı cevap verecektim. Zaten bu köyün yaşlıları büyüyünce ne olacaksın sorusundan başka bir şey sormayı bilmezlerdi. Sahi büyüyünce ne olacaktım? Neyse ki çekinerek çaldığım kapıyı Aysun’la beraber evin büyük kızı açmıştı. Kızı görür görmez sevinmiş, her zamanki o malum soruları cevaplamak zorunda kalmayacağım için rahatlamıştım. Hemen o anda da kıza sadece annem çağırıyor Aysun’u götürmem lazım deyip hızla uzaklaşmıştım bile.

Artık biraz daha kendimden emindim. Görevimin ilk bölümünü tamamlamış, aynı zaman da babamların sürprizine bir parça daha yaklaşmıştım. Bir yandan Aysun’la beraber köyün meydanında dolanırken bir yandan diğerlerinin nerelerde olabileceklerini tahmin etmeye çalışıyordum. Kendi kendime, ya evlerden birinde öylece duruyor o evin çocukluğunu genişletiyorlar ya da köyün uzak tarlalarında dolanıyorlardır diye hesap ediyordum. Belki de eve dönmüşlerdir bile hem öğlen sıcağında ne yapacaklardı köy yerinde. En iyisi top oynadığımız yere de bakıp eve dönmekti. Ne de olsa köyün içinde bir yerdedirler. Arada da Babamların sürprizini biraz geç fark etmelerinden ne olurdu ki diye kendi kendimi ikna ediyordum nedense.

Bazen de Bütün bu arayış beni nenemin anlattığı menkıbelerin içinde hissettirip kendimi yerin altında yaşayan kırmızı karıncalarından sayıyor ve yeryüzünde ki her şeyi toplayıp yeraltına geri götürerek yeryüzünü kimsenin kalmak istemeyeceği bir yer haline getirmek için çalıştığımı hayal eder vaziyette yakalarken ara sıra da alelade bir boşluktan öykünür gibi önünden geçerken gördüğüm ev ve hayvanların görüntüleri hakkında anlamsız yorumlar da bulunuyordum içimden.

Daha sonra da bozuk traktörün önünden geçip ve henüz elektrik bağlanmamış ama hazırlıkları yapılmış elektrik direğine bağlı itin havlamasından korksak da yakınından geçmiş ısrarlı havlamasını unutmuştuk bile. Bunca zamandır sahibi kim olduğunu bilmesem de köyün ortasında bir yalnızlık heykeli gibi duran bu ite alışmış, sevmiştim hatta. Ama şimdi havlamasını arkamda bırakmış, top oynadığımız boş araziye bakınıyordum. Burada da yoktular, zaten bu vakitte burada olmalarından pek emin değildim doğrusu. Zaten farkında olmadan kararımı vermiş, eve dönüyor, anneme onları bulamadığımı söylemeye hazırlanıp hatta yalnız kendim duyacak şekilde annemle içimden konuşmaya başlamıştım bile.

Anne her yere baktık, top sahasına bile, ama bulamadık.

Anne belki uzak tarlalara gitmişlerdir ama oraya da bakmadım çok sıcaktı.

Anne babamlar ne sürpriz getirmiş… (Böyle böyle doldurabilirdim onları aramadığım zamanı.)

Sonra da ağır ağır yürüdük eve. Kim bilir ne sırları ahırlarında saklanmış evlerin ne günahların kaybedildiği arka bahçelerden geçtik. Belki kör halamın cinleriyle beraber yürüdük bu toprak yolları belki de yaşlı kocalarının göbeği altında ölen genç gelinlere göründük. Şimdi sadece bir yol değildi bu yürüdüğümüz biliyordum, artık sadece ağır aksak yürümüyor aynı zamanda bilmediğimiz öykülerin gizli tanığı oluyor farkında olmadığımız eksikliklerin tamamlayıcısı oluyorduk. Yine de biraz sonra eve varacak ve kendimizi sanki bütün o tozdan, ottan, dökülen sulardan ve kaybolmuş kızlardan ve boğulmuş yılanlardan bağımsızmış yalnız falanın oğullarından filanın kızlarından ibaretmişiz gibi görünecektik kendimize.

Şimdi de az kalmış, evimize çok yaklaşmış, Fuat’ın sesini çoktan duymuştuk bile. Öyle ki bu sesin verdiği mutluluk bir an babamların getireceği sürprizin merakını bastırmıştı. Artık daha rahat hareket ediyordu ayaklarım. Aysun elimi çoktan bırakmış, önden avluya koşmuştu bile, ben de anneme söylemeye hazır ettiğim kısmen yalan yanlış sözleri unutmaya başlamış hatta yalan söylemek zorunda kalmadığım için mi bu kadar sevinmiş yoksa babamların gelişine mi sevinmiştim diye kendimi yokluyordum. Aslında neden onları kapı kapı aramadım bilmiyorum ama yine de bu nu düşündüğüm vakit her birini evde bulacağımı evden onları aramak için çıktığımdan beri hissediyordum.

Derken sanki her şey yerine gelmiş kâğıttakiler kâğıtlara, şişedekiler şişelere, tütündekiler tütüne geri dönmüştü. Artık hiçbir şey başka bir şeymiş gibi davranamayacak, başka bir şeyin yerini alamayacak, nereden bakarsak bakalım iğnelerin düğmelerden, kuşların nehirlerden, güllerin bülbüllerden sayılacağına inanıyordum. Yine de belki ben dünyanın zamanına dahil olamasam da en azından bu yitik köyün tenhalığından, bir var bir yok olanlarından olup varlığımın hiçbir zaman bir ihtimal mi bir rüya mı olduğu anlaşılamayacaktır.

Şimdiyse evimizin avlusuna girer girmez aradığım herkesin çoktandır eve geldiğini görüyor, hatta benim zamanımı kaybetme pahasına peşinden koşup ama henüz öğrenemediğim sürprizi bir süre önce dönen babam ve amcandan öğrendiklerini anlıyordum. Bir kez daha kaybettiğim zamanımın üzüntüsüne kapılmaktan avludaki herkesin ağzındaki sürprizden uzak kalmıştım. Yine de annem babamların bizim için bir fotoğraf makinesi aldığını söylediğinde bir yandan sevinmiş bir yandan da daha önce kaybettiğim zamanımın boşunalığına üzülüyordum. Bu arada da babam bütün çocukların bir duvar dibinde toplanmalarını isteyip birazdan fotoğraflarını çekeceğini tembih etmişti anneme. Hemen sonra da sırf bu yüzden olmuş bir düş, sırf bu yüzden beni bekleyen bir zamanla birlikte hâlâ çok sıcak ekmeği ısırırken tekrar adıma bürünmüş annemin bizlere seslenişini duyuyordum içimde.

Akif hadi sen de kardeşlerinin yanına geç.

Hadi çabuk bak baban gelmek üzere fotoğrafınızı çekecek. Büyükler siz ayakta durun. Hadi Akif bırak o ekmeği.

Fuat sen de Aysun’un yanına geç. Murat hadi. Medeni. Hasip sen de. Hazırlanın hadi…

Babamı elinde o küçük zaman makinesiyle görünce zihnimin çizgileri akrep ve yelkovanın çizgileriyle tekrar birlikte atmaya başladı sanki. Köy meydanında kaybettiğim zaman tekrar geri gelmiş dünyanın zamanına ayak uydurmuştu. Herkes her şey eski haline geri dönmüştü o an, öyle ki annemin ekmeğini yüzüne rüzgâr vuran başaklar olarak görüyor, babamın Şam’dan getirdiği saati, şimdi Şam çarşısında bir zücaciyeci dükkânının rafında durduğuna inanıyordum. Böylece artık ben de her daim arzu ettiğim zamana dâhil olabilecek, zamanın yörüngesinde kaybolmuş bu köyde o bilinmez süreye ayak uydurabilecek ve babamın bu siyah beyaz makinasıyla zamanı mühürleyebilecektim. Evet, evet bütün bunlar tam da şimdi bu duvarın dibinde kardeşlerimle beraber babama poz vermeye hazırlanırken başlamıştı bile…

Şimdi de babamın o ağır sesi kulaklarıma inmişti.

Akif hadi yaklaş iyice kardeşine, dik dur biraz. Aysun kızım sen de gül biraz. Fuat sen de elini cebinden çıkar. Murat. Hasip. Medeni.

Çekiyorum… Hadi. Bir iki üç…

 

(396)

Yorum yaz