Home Hayat Gezi Moskova: “Novodeviçi mezarlığı açık hava heykel müzesinden farksız.”
Moskova: “Novodeviçi mezarlığı açık hava heykel müzesinden farksız.”

Moskova: “Novodeviçi mezarlığı açık hava heykel müzesinden farksız.”

345
0

Kar­şımda Kris­tof Kolomb hey­keli, arka­sında Krem­lin görü­nü­yor. Rusya’nın Amerika’ya hediye etmek için yap­tır­dığı hey­keli Ame­rika kabul etme­yince neh­rin içine yer­leş­tir­miş­ler.

Kadir Işık

Mos­kova onuncu yüz­yılda Slav­lar tara­fın­dan yedi tepe üze­rine kuru­lan koz­mo­po­lit bir şehir. Adını için­den kıv­rı­la­rak akan nehir­den alı­yor. Rusya’ya git­me­den Kiril alfa­be­siyle Latin alfa­besi ara­sın­daki farklı harf­le­rin oku­nu­şunu öğren­dim. Böy­lece Rusça oku­mak hem kolay hem zevkli oldu. İngi­lizce tabe­la­la­rın olma­dığı met­roda çok işime yarı­yor.

Saba­hın erken bir saatinde var­dım Moskova’ya. Mini­büsle hava­ala­nına en yakın metro dura­ğına kadar git­tim. Mos­kova met­ro­su­nun istas­yon­la­rın­dan bazı­ları müze gibi tasar­lan­mış. Elim­deki metro hari­ta­sını takip ede­rek Ploş­çad Revol­yutsi, Kievs­kaya, Bela­rus­kaya, Dos­to­ves­kaya istas­yon­la­rını gezi­yo­rum. Met­ro­nun yapı­mında parti üye­le­rin­den mah­kûm­lara, Kızı­lordu koro­sun­dan çift­çi­lere kadar, hal­kın her kesi­min­den insa­nın emeği var. Met­roda anons yapan erkek ise şehir mer­ke­zine geli­yor, kadın ise mer­kez­den uzak­la­şı­yor­su­nuz demek.

Rus arka­da­şım Ser­gey ile Rims­kaya metro istas­yo­nunda buluş­tuk ve Anna Karenina’nın inti­har ettiği Obi­ra­lovka istas­yo­nun­dan çık­tık. Anna bu istas­yonda ken­dini bir yük kata­rı­nın önüne atı­yor. Madam Bovary’den kırk beş yıl sonra aynı kaderi yaşı­yor.

Sergey’in eşi Natalya bizi istas­yonda bek­li­yor. Ara­bayla eve gidi­yo­ruz. Kala­ca­ğım odada bir piyano var. Evin genç ve güzel kızı­nın kabul gün­le­rinde misa­fir­ler için çal­dığı piyano olmalı. Yerde eski, bana çocuk­lu­ğumu hatır­la­tan kilim­ler serili. Oda­nın duva­rında bir halı. Bir­çok Rus evinde duvara asılı halı­lar gör­düm. Hem süs, hem de soğuk kış gün­le­rine karşı yalı­tım. Mobil­ya­la­rın vit­rin­leri dan­telli. İçinde iko­na­lar, bib­lo­lar, fin­can­lar, bar­dak­lar, siyah beyaz fotoğ­raf­lar var. Fotoğ­raf­lar­daki kadın­la­rın bir­ço­ğu­nun başı, saçı­nın yarı­sını dışa­rıda bıra­kan eşarp­larla bağ­lan­mış. Çocuk­lu­ğu­mun çalar saatini yıl­lar sonra Rusya’da bir evde gör­mek beni şaşırttı. İçinde bir tavu­ğun her saniye kafa­sını kal­dı­rıp indi­re­rek yem­len­diği saat. Saatin arka­sın­daki delik­ler­den, daha hızlı çalış­sın diye abla­mın dikiş maki­ne­si­nin yağını dol­dur­du­ğumu hatır­lı­yo­rum, içi yağla doldu, bir daha çalış­madı ve zamanla karardı, çöpe atıldı.

Sergey’in anne­sine akşam yeme­ğine git­tik. Ev Sov­yet döne­min­den kalma tek tip resmi dev­let daire­le­rini andı­ran bina­lar­dan biri­nin üçüncü katı. Kalın ahşap dış kapı açık, öteki oda­lar­dan ses­ler geli­yor, sağda, anne­sine ait odaya gir­dik. Üç odalı evin her oda­sında bir aile kalı­yor. Mut­fak, banyo ve tuva­let ortak kul­la­nı­lı­yor. Tuva­lette her oda aha­li­si­nin kul­lan­dığı klo­zet kapağı farklı renkte ve yan yana duvara asılı. Ben pembe olanı kul­la­na­cak­tım. Tek odaya sıkış­tı­rıl­mış eşya­la­rın ara­sına konan tep­si­nin etra­fına otur­duk. Yemek­ler lez­zetli ve bol acılı.

Kızıl mey­dan metro istas­yo­nunda Sta­lin ve Lenin’e ben­zer­lik­le­riyle geçi­mini sağ­la­yan iki kişiyle kar­şı­la­şı­yo­rum. Stalin’e ben­ze­yen Azeri, onunla Türkçe konu­şu­yo­ruz. Lenin’e ben­ze­yen sar­hoş, ayakta zor duru­yor.

Kızıl Meydan’ı çiçek­len­dir­miş­ler. Gece­leri kon­ser­ler veri­li­yor. Masalsı bir şatoyu andı­ran Aziz Vasili kated­ra­line giri­yo­rum. Kated­ra­lin yapımı bitince Kor­kunç İvan kar­şı­sına otu­rup saat­lerce hay­ran­lıkla sey­re­der­miş. Dün­yada bir eşi­nin veya ben­ze­ri­nin olma­sını iste­me­diği için İtal­yan mima­rın göz­le­rini oydur­muş.

Lenin mozo­le­si­nin kar­şı­sında yer alan Gum, taş, çelik ve cam ile inşa edil­miş yüz yirmi yıl­lık alış­ve­riş mer­kezi. Kır­mızı renkli dev­let tarih müzesi mey­da­nın giri­şinde. Müzede Rusya’da yaşa­yan eski kabi­le­ler­den kalan eşya­lar, sanat eser­leri, el yaz­ma­ları, resim­ler ve sikke kolek­si­yonu ser­gi­le­ni­yor. Kızıl Meydan’ın dışına çıkınca yürü­ye­rek Manej Mey­da­nına ve Ale­k­xan­der Bah­çe­le­rine, Bol­şoy Tiyat­ro­suna, Eski Arbat cad­de­sine gidi­yo­rum. Bol­şoy Tiyatrosu’nda tadi­lat var. İçe­ri­sini gör­mek için kapı­dan giren işçi­le­rin ara­sına karış­tım, kafamda kask olma­dığı için güven­lik görev­lisi beni dur­durdu. Tiyat­ro­nun kar­şı­sın­daki bank­larda otu­rup ön yüzü Arte­mis Tapınağı’nı andı­ran muh­te­şem yapıyı sey­re­di­yo­rum. Roma mito­lo­ji­sinde dört­nala koşan atla­rın çek­tiği güneş ara­bası quad­riga devasa sütun­la­rın üstünde yer alı­yor.

Yürü­ye­rek nehir kena­rına gidi­yo­rum. Kar­şımda Kris­tof Kolomb hey­keli, arka­sında Krem­lin görü­nü­yor. Rusya’nın Amerika’ya hediye etmek için yap­tır­dığı hey­keli Ame­rika kabul etme­yince neh­rin içine yer­leş­tir­miş­ler. Oysa Ame­ri­kan yer­li­leri için adı şey­tanla anı­lan Kor­san ve Sömür­geci Kolomb’un Barcelona’daki hey­ke­li­nin kal­dı­rıl­ması için yıl­lar­dır kam­pan­ya­lar düzen­le­ni­yor, imza­lar top­la­nı­yor.

Adres sor­du­ğum bir­kaç ihti­yar soğuk, tem­kinli ve uzak duru­yor, konuş­mu­yor­lar. Çoğu­nun yüzü asık. Sert bir duruş­ları var. Genç­ler sıcak­kanlı, cana yakın ve yar­dım­se­ver. Natalya, Sov­yet döne­mini yaşa­yan insan­la­rın geç­mişte yaşa­dık­ları korku ve baskı orta­mın­dan dolayı yaban­cı­lara karşı tem­kinli dav­ran­dık­la­rını ve tedir­gin olduk­la­rını söy­lü­yor.

Ertesi günü Puş­kin müze­sine git­tim. Alman­la­rın Osman­lı­dan, Rus­la­rın da Berlin’i işgali sıra­sında ele geçir­dik­leri Per­ga­mon Kalın­tı­ları ve Zeus Suna­ğın­dan par­ça­lar var müzede. Müze­den çıkınca Valentina’nın Moskova’da yaşa­yan ağbisi Semon’u ara­dım. Semon Gagaus Türk­le­rin­den. Arkası kapalı bir mini­büsle beni müze­nin kapı­sın­dan aldı. Hızlı araba kul­la­nı­yor. Ber­bat bir tra­fik var. Yanında duran ara­ba­nın kadın sürü­cü­süne, Kan­cığı görü­yor­sun, kan­cık­lar düştü yola, tra­fik karıştı, dedi güle­rek. Nereye ister­sin git­mek sen, diye sordu ve elin­deki sigara pake­tini uza­ta­rak, Sen çeki­yor musun, diye sordu. Eski bir Türk­çeyle konu­şan Semon bütün cüm­le­leri dev­rik kuru­yor.

Sov­yet döne­minde yapı­lan ve Sov­yet Sos­ya­list Cum­hu­ri­yet­ler Birliği’ni tem­sil eden bina­la­rın bulun­duğu böl­geye git­tik. Sov­yet­lere bağlı her cum­hu­ri­ye­tin bir­bi­rin­den farklı, onları tem­sil eden yapı­la­rını gez­dik tek tek. Semon par­kın için­deki dönme dolabı gös­te­re­rek, Şey­tan teker­le­ğine bine­lim, dedi. Yaz­la­rın kısa sür­düğü Moskova’da park­lar birer sanat eseri gibi düzen­len­miş. Elli beş dönüm­lük Gorki Park’ının bir orman­dan tek farkı içinde ikinci dünya sava­şın­dan kalan tank, tüfek ve çeşitli ağır silah­la­rın ser­gi­len­mesi. Par­kın geniş yol­la­rında bir­bi­rine elli metre ara­lık­larla eski Rus tank­ları yer­leş­tir­miş. Bir­çok parkta ikinci dünya sava­şını hatır­la­tan hey­kel­ler, askeri araç­lar, silah­lar ser­gi­le­ni­yor. Neydi bunun anlamı, çocuk­la­rına ata­la­rı­nın ne kadar cesur olduk­la­rını mı anlat­mak. Yoksa sava­şın kötü­lü­ğünü gös­ter­mek için mi ser­gi­le­ni­yordu bu silah­lar? San­mı­yo­rum, ölümü yücelt­mek­ten başka bir anlama gel­mi­yor, diye düşün­düm.

Akşama doğru Semon’un dayı­sı­nın çalış­tığı has­ta­neye gidi­yo­ruz. Şık makam oda­sında bizi kar­şı­la­yan İgor Dayı has­ta­ne­nin müdürü. Dolap­tan bar­dak­ları ve vot­kayı çıkardı. İki kadeh attık, pazar günü daçaya davet etti beni. İgor Dayı tek kelime Türkçe bil­mi­yor. Semon, Dayı­mın köyde var bir evce­ğizi, dik­miş oraya soğan sarım­sak pat­lı­can, dedi, gider miyiz daçaya. Neden olma­sın? Daçada İgor Dayı­nın çocuk­ları, torun­ları ve misa­fir­leri var. İçle­rinde yaban­cı­yım, ama o kadar can­dan dav­ra­nı­yor­lar ki, ken­dimi evimde his­se­di­yo­rum. Masada pey­ni­rin yanına İgor Dayı bir tabak da sucuk getirdi. Ucun­dan bıçakla kese­rek her­kese ikram etti. O an yedi­ğim ve tadı hiç de fena olma­yan sucu­ğun taze at eti oldu­ğunu söy­ledi Semon. Henüz bir yaşını dol­dur­ma­yan bir tay­mış. Birer parça daha yedik. Yemek masa­sına geç­tik. İgor Dayı­nın kızı tez­gâh­taki gazete kağı­dı­nın üze­rine balık­ları çıkardı. Her balığı ekmek keser gibi dilim­ledi, tabak­lara koydu. Henüz balık­lar piş­me­den neden otur­du­ğu­muzu merak etmeye baş­la­mış­tım ki, kesi­len balık­lar tabakta önü­müze kondu. Sala­mura ringa balığı yiye­cek­tik. Masada bol soğanlı salata, ayrıca ekmek de var. Her­kes büyük bir iştahla yemeye baş­ladı. Bir parça yedim, çiğ­ne­dim, uzunca bir süre çiğ­ne­dim, boğa­zım­dan aşağı git­me­mek için dire­ni­yor. Ekmek tak­vi­yesi yut­mamı kolay­laş­tırdı. Balı­ğın yarı­sını yedim. İgor Dayı doy­ma­dı­ğımı düşün­müş olmalı ki karısı Sonya’ya bir şey söy­ledi. Yaşlı kadın kalktı, öteki oda­dan, İgor Dayı’nın kendi top­la­dığı man­tar­la­rın olduğu kava­nozu getirdi. Man­tar top­la­mak Rus­la­rın gele­nek­leri ara­sında önemli yer tutu­yor. Man­tar da piş­me­mişti, suyun içinde yumu­şa­mıştı. İki tane­sini yedim. Doy­du­ğumu söy­le­dim, çok yedim, dedim. Ama man­galda şaşı­lık var, dedi­ler. Semon’u koca löp etleri şişe geçi­rir­ken gör­müş­tüm. Yeme­ğin üze­rine iki ya da beş, belki de sekiz bar­dak votka içince şaşı­lık­tan da bir şiş yiyo­rum.

Pazar­tesi sabahı Rus Orto­doks­la­rı­nın dini mer­kezi Aziz Ser­gius Tes­lis manas­tı­rına gidi­yo­rum. Rus din filo­zofu Pavel Flo­renski bu manas­tır için, Rusya’nın sanat­sal bir port­re­si­dir ve başka bir yerle kıyas­lar­ken onu sadece bir fotoğ­raf karesi ola­rak değer­len­dir­me­nin hak­sız­lık oldu­ğunu söy­lü­yor. 1423 yılında yapı­lan ilk bina Tes­lis Kated­rali. Rusya’nın en büyük, en eski ve en çok ziya­ret edi­len manas­tır­la­rın­dan biri. Koca­man kapı­sın­dan girince duvar­larda bir­çok resimle kar­şı­la­şı­yo­rum. Rus fresk­le­ri­nin oldukça meş­hur olduk­la­rını, ikon­la­rı­nın dünya çapında bilin­di­ğini hem elim­deki kitap­tan oku­dum hem de manas­tı­rın bah­çe­sin­deki kili­se­leri gezince daha net göre­bil­dim. Bir­çok kili­se­nin ya da mabe­din önünde sıraya gir­miş bir sürü insan var. Kadın­lar iba­det eder­ken saç­la­rı­nın çoğunu açıkta bıra­kan ince tül­ler ya da eşarp­lar takı­yor, ama derin dekol­te­leri ya da mini etek­le­rin­den taşan çıp­lak ten­le­rini kapatma gereği duy­mu­yor­lar. Dini komp­lek­sin içinde farklı dönem­lerde yapı­lan kili­se­ler en ince ayrın­tı­sına kadar resim­lerle dona­tıl­mış. Manas­tır kala­ba­lık. İki adımda bir, sakallı, kara cüp­peli rahip­ler ve kara çar­şaflı rahi­be­lerle kar­şı­la­şı­yo­rum.

İnsa­nın Moskova’ya yolu düşer de Novo­de­viçi mezar­lı­ğını gör­me­den, Nazım’ı ziya­ret etme­den, mezarı başında bir şiir oku­ma­dan döner mi.

Novo­de­viçi mezar­lığı açık hava hey­kel müze­sin­den fark­sız.

(345)

Yorumlar