Home Hayat Gezi Moskova: “Novodeviçi mezarlığı açık hava heykel müzesinden farksız.”
Moskova: “Novodeviçi mezarlığı açık hava heykel müzesinden farksız.”

Moskova: “Novodeviçi mezarlığı açık hava heykel müzesinden farksız.”

368
0

Karşımda Kristof Kolomb heykeli, arkasında Kremlin görünüyor. Rusya’nın Amerika’ya hediye etmek için yaptırdığı heykeli Amerika kabul etmeyince nehrin içine yerleştirmişler.

Kadir Işık

Moskova onuncu yüzyılda Slavlar tarafından yedi tepe üzerine kurulan kozmopolit bir şehir. Adını içinden kıvrılarak akan nehirden alıyor. Rusya’ya gitmeden Kiril alfabesiyle Latin alfabesi arasındaki farklı harflerin okunuşunu öğrendim. Böylece Rusça okumak hem kolay hem zevkli oldu. İngilizce tabelaların olmadığı metroda çok işime yarıyor.

Sabahın erken bir saatinde vardım Moskova’ya. Minibüsle havaalanına en yakın metro durağına kadar gittim. Moskova metrosunun istasyonlarından bazıları müze gibi tasarlanmış. Elimdeki metro haritasını takip ederek Ploşçad Revolyutsi, Kievskaya, Belaruskaya, Dostoveskaya istasyonlarını geziyorum. Metronun yapımında parti üyelerinden mahkûmlara, Kızılordu korosundan çiftçilere kadar, halkın her kesiminden insanın emeği var. Metroda anons yapan erkek ise şehir merkezine geliyor, kadın ise merkezden uzaklaşıyorsunuz demek.

Rus arkadaşım Sergey ile Rimskaya metro istasyonunda buluştuk ve Anna Karenina’nın intihar ettiği Obiralovka istasyonundan çıktık. Anna bu istasyonda kendini bir yük katarının önüne atıyor. Madam Bovary’den kırk beş yıl sonra aynı kaderi yaşıyor.

Sergey’in eşi Natalya bizi istasyonda bekliyor. Arabayla eve gidiyoruz. Kalacağım odada bir piyano var. Evin genç ve güzel kızının kabul günlerinde misafirler için çaldığı piyano olmalı. Yerde eski, bana çocukluğumu hatırlatan kilimler serili. Odanın duvarında bir halı. Birçok Rus evinde duvara asılı halılar gördüm. Hem süs, hem de soğuk kış günlerine karşı yalıtım. Mobilyaların vitrinleri dantelli. İçinde ikonalar, biblolar, fincanlar, bardaklar, siyah beyaz fotoğraflar var. Fotoğraflardaki kadınların birçoğunun başı, saçının yarısını dışarıda bırakan eşarplarla bağlanmış. Çocukluğumun çalar saatini yıllar sonra Rusya’da bir evde görmek beni şaşırttı. İçinde bir tavuğun her saniye kafasını kaldırıp indirerek yemlendiği saat. Saatin arkasındaki deliklerden, daha hızlı çalışsın diye ablamın dikiş makinesinin yağını doldurduğumu hatırlıyorum, içi yağla doldu, bir daha çalışmadı ve zamanla karardı, çöpe atıldı.

Sergey’in annesine akşam yemeğine gittik. Ev Sovyet döneminden kalma tek tip resmi devlet dairelerini andıran binalardan birinin üçüncü katı. Kalın ahşap dış kapı açık, öteki odalardan sesler geliyor, sağda, annesine ait odaya girdik. Üç odalı evin her odasında bir aile kalıyor. Mutfak, banyo ve tuvalet ortak kullanılıyor. Tuvalette her oda ahalisinin kullandığı klozet kapağı farklı renkte ve yan yana duvara asılı. Ben pembe olanı kullanacaktım. Tek odaya sıkıştırılmış eşyaların arasına konan tepsinin etrafına oturduk. Yemekler lezzetli ve bol acılı.

Kızıl meydan metro istasyonunda Stalin ve Lenin’e benzerlikleriyle geçimini sağlayan iki kişiyle karşılaşıyorum. Stalin’e benzeyen Azeri, onunla Türkçe konuşuyoruz. Lenin’e benzeyen sarhoş, ayakta zor duruyor.

Kızıl Meydan’ı çiçeklendirmişler. Geceleri konserler veriliyor. Masalsı bir şatoyu andıran Aziz Vasili katedraline giriyorum. Katedralin yapımı bitince Korkunç İvan karşısına oturup saatlerce hayranlıkla seyredermiş. Dünyada bir eşinin veya benzerinin olmasını istemediği için İtalyan mimarın gözlerini oydurmuş.

Lenin mozolesinin karşısında yer alan Gum, taş, çelik ve cam ile inşa edilmiş yüz yirmi yıllık alışveriş merkezi. Kırmızı renkli devlet tarih müzesi meydanın girişinde. Müzede Rusya’da yaşayan eski kabilelerden kalan eşyalar, sanat eserleri, el yazmaları, resimler ve sikke koleksiyonu sergileniyor. Kızıl Meydan’ın dışına çıkınca yürüyerek Manej Meydanına ve Alekxander Bahçelerine, Bolşoy Tiyatrosuna, Eski Arbat caddesine gidiyorum. Bolşoy Tiyatrosu’nda tadilat var. İçerisini görmek için kapıdan giren işçilerin arasına karıştım, kafamda kask olmadığı için güvenlik görevlisi beni durdurdu. Tiyatronun karşısındaki banklarda oturup ön yüzü Artemis Tapınağı’nı andıran muhteşem yapıyı seyrediyorum. Roma mitolojisinde dörtnala koşan atların çektiği güneş arabası quadriga devasa sütunların üstünde yer alıyor.

Yürüyerek nehir kenarına gidiyorum. Karşımda Kristof Kolomb heykeli, arkasında Kremlin görünüyor. Rusya’nın Amerika’ya hediye etmek için yaptırdığı heykeli Amerika kabul etmeyince nehrin içine yerleştirmişler. Oysa Amerikan yerlileri için adı şeytanla anılan Korsan ve Sömürgeci Kolomb’un Barcelona’daki heykelinin kaldırılması için yıllardır kampanyalar düzenleniyor, imzalar toplanıyor.

Adres sorduğum birkaç ihtiyar soğuk, temkinli ve uzak duruyor, konuşmuyorlar. Çoğunun yüzü asık. Sert bir duruşları var. Gençler sıcakkanlı, cana yakın ve yardımsever. Natalya, Sovyet dönemini yaşayan insanların geçmişte yaşadıkları korku ve baskı ortamından dolayı yabancılara karşı temkinli davrandıklarını ve tedirgin olduklarını söylüyor.

Ertesi günü Puşkin müzesine gittim. Almanların Osmanlıdan, Rusların da Berlin’i işgali sırasında ele geçirdikleri Pergamon Kalıntıları ve Zeus Sunağından parçalar var müzede. Müzeden çıkınca Valentina’nın Moskova’da yaşayan ağbisi Semon’u aradım. Semon Gagaus Türklerinden. Arkası kapalı bir minibüsle beni müzenin kapısından aldı. Hızlı araba kullanıyor. Berbat bir trafik var. Yanında duran arabanın kadın sürücüsüne, Kancığı görüyorsun, kancıklar düştü yola, trafik karıştı, dedi gülerek. Nereye istersin gitmek sen, diye sordu ve elindeki sigara paketini uzatarak, Sen çekiyor musun, diye sordu. Eski bir Türkçeyle konuşan Semon bütün cümleleri devrik kuruyor.

Sovyet döneminde yapılan ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ni temsil eden binaların bulunduğu bölgeye gittik. Sovyetlere bağlı her cumhuriyetin birbirinden farklı, onları temsil eden yapılarını gezdik tek tek. Semon parkın içindeki dönme dolabı göstererek, Şeytan tekerleğine binelim, dedi. Yazların kısa sürdüğü Moskova’da parklar birer sanat eseri gibi düzenlenmiş. Elli beş dönümlük Gorki Park’ının bir ormandan tek farkı içinde ikinci dünya savaşından kalan tank, tüfek ve çeşitli ağır silahların sergilenmesi. Parkın geniş yollarında birbirine elli metre aralıklarla eski Rus tankları yerleştirmiş. Birçok parkta ikinci dünya savaşını hatırlatan heykeller, askeri araçlar, silahlar sergileniyor. Neydi bunun anlamı, çocuklarına atalarının ne kadar cesur olduklarını mı anlatmak. Yoksa savaşın kötülüğünü göstermek için mi sergileniyordu bu silahlar? Sanmıyorum, ölümü yüceltmekten başka bir anlama gelmiyor, diye düşündüm.

Akşama doğru Semon’un dayısının çalıştığı hastaneye gidiyoruz. Şık makam odasında bizi karşılayan İgor Dayı hastanenin müdürü. Dolaptan bardakları ve votkayı çıkardı. İki kadeh attık, pazar günü daçaya davet etti beni. İgor Dayı tek kelime Türkçe bilmiyor. Semon, Dayımın köyde var bir evceğizi, dikmiş oraya soğan sarımsak patlıcan, dedi, gider miyiz daçaya. Neden olmasın? Daçada İgor Dayının çocukları, torunları ve misafirleri var. İçlerinde yabancıyım, ama o kadar candan davranıyorlar ki, kendimi evimde hissediyorum. Masada peynirin yanına İgor Dayı bir tabak da sucuk getirdi. Ucundan bıçakla keserek herkese ikram etti. O an yediğim ve tadı hiç de fena olmayan sucuğun taze at eti olduğunu söyledi Semon. Henüz bir yaşını doldurmayan bir taymış. Birer parça daha yedik. Yemek masasına geçtik. İgor Dayının kızı tezgâhtaki gazete kağıdının üzerine balıkları çıkardı. Her balığı ekmek keser gibi dilimledi, tabaklara koydu. Henüz balıklar pişmeden neden oturduğumuzu merak etmeye başlamıştım ki, kesilen balıklar tabakta önümüze kondu. Salamura ringa balığı yiyecektik. Masada bol soğanlı salata, ayrıca ekmek de var. Herkes büyük bir iştahla yemeye başladı. Bir parça yedim, çiğnedim, uzunca bir süre çiğnedim, boğazımdan aşağı gitmemek için direniyor. Ekmek takviyesi yutmamı kolaylaştırdı. Balığın yarısını yedim. İgor Dayı doymadığımı düşünmüş olmalı ki karısı Sonya’ya bir şey söyledi. Yaşlı kadın kalktı, öteki odadan, İgor Dayı’nın kendi topladığı mantarların olduğu kavanozu getirdi. Mantar toplamak Rusların gelenekleri arasında önemli yer tutuyor. Mantar da pişmemişti, suyun içinde yumuşamıştı. İki tanesini yedim. Doyduğumu söyledim, çok yedim, dedim. Ama mangalda şaşılık var, dediler. Semon’u koca löp etleri şişe geçirirken görmüştüm. Yemeğin üzerine iki ya da beş, belki de sekiz bardak votka içince şaşılıktan da bir şiş yiyorum.

Pazartesi sabahı Rus Ortodokslarının dini merkezi Aziz Sergius Teslis manastırına gidiyorum. Rus din filozofu Pavel Florenski bu manastır için, Rusya’nın sanatsal bir portresidir ve başka bir yerle kıyaslarken onu sadece bir fotoğraf karesi olarak değerlendirmenin haksızlık olduğunu söylüyor. 1423 yılında yapılan ilk bina Teslis Katedrali. Rusya’nın en büyük, en eski ve en çok ziyaret edilen manastırlarından biri. Kocaman kapısından girince duvarlarda birçok resimle karşılaşıyorum. Rus fresklerinin oldukça meşhur olduklarını, ikonlarının dünya çapında bilindiğini hem elimdeki kitaptan okudum hem de manastırın bahçesindeki kiliseleri gezince daha net görebildim. Birçok kilisenin ya da mabedin önünde sıraya girmiş bir sürü insan var. Kadınlar ibadet ederken saçlarının çoğunu açıkta bırakan ince tüller ya da eşarplar takıyor, ama derin dekolteleri ya da mini eteklerinden taşan çıplak tenlerini kapatma gereği duymuyorlar. Dini kompleksin içinde farklı dönemlerde yapılan kiliseler en ince ayrıntısına kadar resimlerle donatılmış. Manastır kalabalık. İki adımda bir, sakallı, kara cüppeli rahipler ve kara çarşaflı rahibelerle karşılaşıyorum.

İnsanın Moskova’ya yolu düşer de Novodeviçi mezarlığını görmeden, Nazım’ı ziyaret etmeden, mezarı başında bir şiir okumadan döner mi.

Novodeviçi mezarlığı açık hava heykel müzesinden farksız.

(368)

Yorum yaz