Home Kültür Sanat Edebiyat Roman Murat Arda: Tarafını seç! Hayata meftun musun yoksa hayat düşmanı mısın?
Murat Arda: Tarafını seç! Hayata meftun musun yoksa hayat düşmanı mısın?

Murat Arda: Tarafını seç! Hayata meftun musun yoksa hayat düşmanı mısın?

237
0
Serap Çakır

Taksim Bahçesi’nde farklı zamanların içinden geçiyoruz. 2013 Gezi Parkı olaylarına varıp oradan 1900’lü yılların başına ve 1850’li yıllara uzanıyoruz. Arıyoruz kahramanlarla birlikte. Dostluk, beraberlik, sevda ve barış. Hayatın sırrını Kerovpe Baba’dan öğreniyoruz. Sevgili Murat Arda ile son romanı üzerinden keyifli bir sohbete hazırsanız, buyurunuz efendim.

Serap Çakır: Murat ben biraz sondan başlamak istiyorum bu sohbete. İnsan neyi bulmak istemez ama arar?

Murat Arda: İnsan denilen karbon kopyalar olarak hepimiz vücut hapishaneleri içerisine hapsedilmişiz. Kimimizin memnun olduğu, kimimizin nefret ettiği bu etçil hücrelerde kendi sınırlı bilincimize prangalı hayatlar yaşıyoruz. Üstüne üstlük toplumsal yaşamın dayattığı tüm fenomenal kodlar bizleri gündelikliğin, küçük hesapların, aşkınlığa uzaklığın ve yüce olmayanların kürek mahkûmu haline getiriyor sanki. Sonunda hep elde kalan değersizlik duygusunun yok olmasının arayışıdır belki de. İşte geldik, gidiyoruz; ama neydi bu? Belki de bu durumun trajikliği, gündelikliği aşamamanın yarattığı varoluşsal buhranlara evriliyor ve bu durum, berbat bir amaçsızlık duygusuna yol açıyor olabilir. Taksim Bahçesi’nden bir önceki romanım Pelin’den bir sahneyi anımsattı bu soru bana. Kendini harap etmenin kendi kurtuluşu olduğuna iman etmiş genç kadına, arkadaşı Can Sancak böyle sesleniyordu: “Sen, bulmak istemediğini arıyorsun.” Taksim Bahçesi’nde ise aynı ikilinin yazgısı Erkin-Angeliki çiftinin ilişkisini çağrıştırır gibidir. Hepsi hayat denen kocaman şakanın mahiyetinin peşinde birer sevimli hayalet gibiler bu tiplemeler ve mutlu ölmenin, o görkemli kaybedişi huzurla yakalamanın peşindeler. Jodorowsky, Sonsuz Şiir adlı başyapıtında, bir zamanlar genç olan bedenine şöyle der: “Hayat denilen şey, mutlu ölebilmeyi öğrenmektir. Bir ateşböceği huzuruyla o anı karşılamak…”

SÇ: Taksim Bahçesi bizi 2013 yılına, Gezi olaylarına götürüyor. Aslında yakın tarihi yazmak hep riskli olmuştur. Romanı kurgularken bunun endişesini taşımadın mı?

MA: Önce 2013 yılına, ilk durağa götürüyor ama Taksim Bahçesi’nin içinden geçen o tramvayın direksiyonu, hemen akâbinde 1903 yılına ve sonrasında ise 1850’li yıllara kırılacaktır.Taksim Bahçesi düşünsel medcezirlerin romanı; günümüz, 1910’lu yıllar ve başta Erkin olmak üzere kahramanlarımızın kâh Cadde-i Kebir’in arnavud kaldırımlarına kâh Eski Pera’nın açık hava sinemalarına seri zaman yolculuklarını içeriyor. Risk meselesine gelince, roman yazmak benim için kendi kendimi tedavi etme yolu, hangi meseleye kafamı takıyorsam ona odaklanıyorum ve risk analizi yapmıyorum, akışına bırakıyorum. Bir yakın tarih kitabı olabilecekken metnin saykodelik bir zaman yolculuğuna evrilmesi de bundandır.

“Nefret tohumları yok insanın doğasında, birilerinin ekmesi gerekiyor.”

SÇ: Taksim Bahçesi’nde Erkin’in başından geçen olayların etrafında seyrediyor hikâye. Erkin geçmişle gelecek arasında gidip geliyor ve okur olarak bakıyoruz ki, bu topraklarda hep karmaşa hâkim olmuş. Kan, kin, nefretten bir türlü temizleyememişiz vicdanlarımızı.

MA: Beş yüz sene sorunsuz yaşayan iki komşu halk; Türkler ve Elenler neden birbirlerini boğazlamaya başladı birdenbire? Belki derinlerde gömülü muhtelif sorunlar hep mevcuttu ama Türk-Yunan boğazlaşmasında, Ermeni-Türk kırımında Anadolu’da, İç Ege’de sürüp giden savaşlardan bihaber köylüler asla birbirlerini kırmadılar. Nefret tohumları yok insanın doğasında, birilerinin ekmesi gerekiyor. Örneğin Taksim Bahçesi’ndeki Alman ajanı Alric karakterini ele alalım. Hristiyanların katledilmesi için müslüman ahaliye dağıtılması amacıyla broşür hazırlıyor. İngilizler de aynı dönemde Yunanlılara “Küçük Asya’yı işaret ediyor ve “Yürü ya kulum” diyor. İngiliz ile Alman’ın satranç taşları da bu coğrafyamızı kanla suluyor. Sonuç? Türkiye’nin zenginliği, kültürel ve sosyal aklı yok ediliyor. Kime yaradı bu meşum oyun? İşte Taksim Bahçesi, tüm bu Ali Cengiz oyunların şifrelerinin peşinde bir roman. Cinsiyet, milliyet ve din elbiselerini Taksim Ormanı’nın dışında bırakıp koruluk alana çırılçıplak girebilme cesaretini taşıyor.

“Evlat acısının milliyeti olmaz”

SÇ:Taksim Bahçesi’nde iyilikle kötülüğün savaşı var bir yandan da. Mazlumun kazanma şansı olduğunu düşünüyor musun? Bu örgütlü kötülükle baş edebilecek mi insanoğlu?

MA: İyilik de kötülük de göreceli kavramlar. Bir tarafın “Kurtuluş Savaşı” olarak adlandırdığı bir olgu, öteki taraf için “Büyük Felaket” olarak nitelendiriliyor. Milliyetçi bir Türk için dağa çıkmış bir Kürt gerillası bölücü teröristken ulusalcı bir Kürt için eline silah alan bir milis özgürlük savaşçısı. Hristiyan kadınlarının siyah başörtüsü takması ve Müslüman kadınlarının beyaz başörtüsü takması dışında ne fark vardı 1900 yılının bir Rum, Ermeni ya da Türk dağ köyünde? Evlat acısının milliyeti olabilir mi? Başta değindiğim o fenomenal dünyanın kodları yok mu, işte bu oyun-gerçeklik içindeki saçmalıklar toplamı mazlum ile zalimin rollerini de bulanıklaştırabiliyor. Eğer hakikate sadakat gösterilebilirse, “iyi” ve “kötü” gibi göreceli kavramlar yerine empati duygusu geliştirilebilirse senin “örgütlü kötülük” olarak kodladığın “ipleri elinde tutanlar”a bir ders verilmesi mümkün olabilir.

SÇ: Taksim Bahçesi’nin bir önerisi var sanki…

MA: Mitlerle beslenmiş, metafizik ile sınırlandırılmış gerçeklik algısını sorgulamayı öneriyor Taksim Bahçesi… Bunun için önerim ise bir hayli modası geçmiş bir tavsiyeyi içerecek: Sınıfsal bakış açısını. Gariban bir Japon balıkçısı ile çikolata renkli yoksul bir sokak şarkıcısının aynı milletin yurttaşları olabildiğini idrak edebilmek mesela… Yoksa Hutular ile Tutsilerin, Kürtlerle Türklerin, Hırvatlar ile Sırpların ya da Ermeniler ile Azerilerin birbirlerini kesme iştahlarının önüne geçilemez. Taksim Bahçesi insanlık komedyasının bu savaş iştahına, mitlerle körleştirilmiş ve algılarına ket vurulmuş zihin tutsaklıklarına ve çağın değer yargılarına eleştirel gözle bakan bir metin içeriyor.

Havan kime güzel kız? Bak; biz hepimiz üzerlerine kıyafetler geçirmiş gezegen tozu karışımlarıyız!

SÇ: Kerovpe Baba hayatın sırrını “ağaç” olarak görüyor. Sen ne olarak görüyorsun?

MA: Kuş da olabilir diyorum. Kitaptaki sahnelere gönderme yapman hoş. Angeliki ile Erkin’in tanışma ve kaynaşma sekanslarını hatırlatayım:

(…) Heyecandan kalbim durmak üzereydi. Rüyalarımın şehrinde olmanın bile üstüne çıkmıştı şimdi duyduğum sevinç… İçimden “Angeliki” dedim, ismi bile uhreviydi… Ama aniden dilim tutuldu.

“Hayatın anlamını biliyor musun?” deyiverdim. Allah belamı versin!

“Yok, neymiş?” dedi sesinde yasemin kokusu.

“Ağaç,” dedim.

“Nasıl yani?” dedi. İçimden kendi kendime sövdüm. Bir martı “kraa” diye dalga geçti uzaktan.

“Kuş da olabilir!” dedim. İyice terledim. (…)

Hayatın sırrı nedir bilmiyorum ama Kozmos’a ait olduğunu idrak etme motivasyonu hoşuma gidiyor. Boşluktaki küçük mavi bir zerrecikte salınan sarı bir yıldız tozuyum ve Kozmos’un minicik bir parçasıyım, daha ne olsun? Milyonlarca yıl önce patlayan bir yıldız çekirdeğinin kulak mememde izinin olması sence de muhteşem değil mi? Belki senin gözyuvarlağının atomları bir zamanlar umarsız bir göktaşı idi. Kapı komşunun milyonlarca yıl önce bir cüce gezegenden izler taşıdığını düşün. İşte orada nebuladan bir kıç çatalı ya da işte şurada salına salına caka satan doğurgan kalçalı bir kuyruklu yıldız… Havan kime güzel kız? Bak; biz hepimiz üzerlerine kıyafetler geçirmiş gezegen tozu karışımlarıyız!

“Yaban kedileri için de sosyalizm!”

SÇ: Ben nedense sosyalizme, eşitlikçi bir dünya düzenine umut bağlayan bir kitap olarak gördüm Taksim Bahçesi’ni. Senin için durum nedir? Sosyalizm hayatının neresinde duruyor?

MA: Yaratıcılıktan uzak bir hayat dayatması olan kapitalizm mitlerle, metafiziğin hamiliğiyle çağımızın en büyük tabusu olarak şu anki yaşadığımız dünya düzeninin en büyük sebebi olarak ite kaka varlığını sürdürmeye devam ediyor. Mit derken geçmişin hikâyelerinden bahsetmiyorum, bugünkü gündelik hayata dair kabul ettiğimiz çoğu şey şu anın miti. Günümüzün mitolojisini egemen sınıf olan burjuvazinin bize dayattığı yalanlar geçidi oluşturuyor ve algı kapılarını açmayı reddettiğimiz için nasıl bir cehennemi yaşadığımızın da çoğu zaman ayırdına varamıyoruz. Öte yandan kapitalizmi aşmayı deneyen ve son kertede çuvallayan örnekleri öne sürerek bugünün mitolojisine teslim olmaya razı gelen ortalamacı anlayışların hâkimiyeti de var. Benim içimdeki sosyalizm bilinci ise nutuklarla, propagandalarla ya da laf ebelikleriyle değil, yine Kozmos’la bir olma bağlamında uyanıyor. Örneğin bir belgesel izlerken, Sibirya steplerinde özgürce sevişen iki yaban kedisinin artık türlerinin tehlikeye düştüğünü, çünkü Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra yaban hayatı korumaya özen gösteren eski komünist düzenin çözülmesi sonucunda kaçak avcılığın yaban hayata büyük bir tehlike arzettiğini idrak edebiliyorsun. Yani o noktada “komünizm mi kaldı,” diye omuz silken ve yüzünde küstah bir küçümseme peyda olan ortalamacı kafaya şunu haykırabilirsin: “Yaban kedileri için sosyalizm!”

SÇ: Bizim yabancıyla, farklı olanla, eşcinsellerle, kadınlarla toplum olarak barışamamamızın sebebi nedir sence? Kitapta şöyle bir cümle vardı çok hoşuma gitmişti: “Bizi hayata olan sevdamız bir arada tutuyor.” Peki ya şimdi?

MA: Kutiğe sormuşlar “ne havlayıp duruyorsun” diye, o da “çünkü ben cesur bir kutiğim” demiş. “Peki o zaman popon başın niye öyle ayrı ayrı oynuyor” dediklerinde ise “korkuyorum da ondan” demiş. Kıçı başı ayrı oynayan, korkak ama aynı o zamanda çok bağıran, hastalıklı bir toplum haline geldik. Kâğıt toplayıcı garibana çoğu zaman havlayan kutik korktuğu için o kadar yaygara yapıyor, halbuki tanısa belki o kağıtçıyı çok sevecek. Sevmesini bilmeyen bir toplumda, “Ya benim olacaksın ya da kara toprağın” diyen bir kültürde, ayrıldığı sevgilisine “fahişe” diyen bir alçaklığın hüküm sürdüğü yapıda uygarlık tarihinde geriye düşmenin sancılarını yaşıyoruz. Taksim Bahçesi’ndeki mücadele edenlerin saflarını şu şekilde ayırdım: “Hayata meftunlar ile hayat düşmanlarının” savaşı bu. Tarafını seçerken Ermeni, zenci, Türk, eşcinsel ya da Şilili olarak seçme, hayata meftun mu yoksa hayat düşmanı mı, ona bak. Dolayısıyla aslında sen soruyu sorarken cevabı da yazdın: Bizi “hayata olan sevdamız” aynı safta tutmalı.

SÇ: Farklılıklarımızla bir arada yaşamayı öğrenebilecek miyiz, ne dersin?

MA: Hrant Dink ne demişti: “Ermeni’nin ilacı Türk, Türk’ün ilacı Ermeni’dir. Amerika’dan Fransa’dan medet ummayın.” Bunu günümüzde Kürt ve Türk’e uyarlayabiliriz; biz birbirimize mecburuz. Eğer bir savaş varsa bu savaşın tarafları da bellidir. Ben kendi adıma hayata meftunların bu savaşı kazanabilmesini diliyorum. İşte o zaman farklılıklar zenginlik olarak algılanabilir.

Taksim Bahçesi dili genç bir roman.

SÇ: Romanın dilini de biraz konuşalım mı? Epeyce argo ve küfür var. Herkes küfrediyor desem yerdir. Genci yaşlısı küfür dilimize bu kadar yerleşti mi ne dersin?

MA: Bir savaş romanı yazıyorsan silahların patladığını okuyucuya aksettirmek militarist olduğun anlamına gelmez. Erol Taş’ın kötü adam rollerinde oynadığı için Bayburt, Rize gibi yerlerde dayak yemesi gibi; bazen yok “eril dil”, yok “cinsiyetçi” gibi benim “süper özgürlükçü” dediğim tuhaf bakış açılarına şunu söylüyorum: Onlar roman karakteri. Argo ve küfür kullanımına karşı değilim, bayağı olmamalı elbette ki. Ancak eleştirel bakış açısı ortaya sereyim derken muhafazakârlığa da saplanmamak gerek. Taksim Bahçesi’nin biraz genç bir dili var ve o kültürel iklimi yansıtmak için Behçet Necatigil jargonu kullanılamaz.

SÇ: Bir yandan da fantastik bir dünya kurgulamışsın romanda. O geçişler okuyucunun aklını epeyce karıştıracak bence. Dil ve kurgu anlamında çetin bir yapı okuru bekliyor. Okurlarından nasıl tepkiler geliyor?

MA: Nitelikli okurun tepkilerinden memnunum. Genel anlamda olumlu eleştiriler duyuyorum. Kitabın türünü ben “Saykodelik Gerçekçi” olarak nitelendiriyorum. “O da ne oluyor” diyen için şunu söyleyebilirim, “Ahlaksız bir Gabriel García Márquez” ile “Efendi bir William Burroughs”un, “Kentli ve edepsiz bir Yaşar Kemal” ile “Ağzı bozuk bir Sait Faik”in bileşimi diyebilirim. Bol bol da “Fala inanmayan bir Jodorowsky” ekleyeyim, tam olsun!

SÇ: Bundan sonra sırada ne var?

MA: Sürekli yazıyor ve farklı konular üzerine çalışıyorum ama Taksim Bahçesi’nden sonraki romanım nasıl bir içerikte olur, şimdilik kestiremiyorum. İlk romanım Pelin’i yayınladıktan sonra Taksim Bahçesi gibi bir metin yoktu aklımda. Bakalım, kelimeler beni nereye sürükleyecek…

(237)

Yorum yaz