Home Kültür Sanat Edebiyat Roman Murat Arda: Tarafını seç! Hayata meftun musun yoksa hayat düşmanı mısın?
Murat Arda: Tarafını seç! Hayata meftun musun yoksa hayat düşmanı mısın?

Murat Arda: Tarafını seç! Hayata meftun musun yoksa hayat düşmanı mısın?

222
0
Serap Çakır

Tak­sim Bah­çesi’nde farklı zaman­la­rın için­den geçi­yo­ruz. 2013 Gezi Parkı olay­la­rına varıp ora­dan 1900’lü yıl­la­rın başına ve 1850’li yıl­lara uza­nı­yo­ruz. Arı­yo­ruz kah­ra­man­larla bir­likte. Dost­luk, bera­ber­lik, sevda ve barış. Haya­tın sır­rını Kerovpe Baba’dan öğre­ni­yo­ruz. Sev­gili Murat Arda ile son romanı üze­rin­den keyifli bir soh­bete hazır­sa­nız, buyu­ru­nuz efen­dim.

Serap Çakır: Murat ben biraz son­dan baş­la­mak isti­yo­rum bu soh­bete. İnsan neyi bul­mak iste­mez ama arar?

Murat Arda: İnsan deni­len kar­bon kop­ya­lar ola­rak hepi­miz vücut hapis­ha­ne­leri içe­ri­sine hap­se­dil­mi­şiz. Kimi­mi­zin mem­nun olduğu, kimi­mi­zin nef­ret ettiği bu etçil hüc­re­lerde kendi sınırlı bilin­ci­mize pran­galı hayat­lar yaşı­yo­ruz. Üstüne üst­lük top­lum­sal yaşa­mın dayat­tığı tüm feno­me­nal kod­lar biz­leri gün­de­lik­li­ğin, küçük hesap­la­rın, aşkın­lığa uzak­lı­ğın ve yüce olma­yan­la­rın kürek mah­kûmu haline geti­ri­yor sanki. Sonunda hep elde kalan değer­siz­lik duy­gu­su­nun yok olma­sı­nın ara­yı­şı­dır belki de. İşte gel­dik, gidi­yo­ruz; ama neydi bu? Belki de bu duru­mun tra­jik­liği, gün­de­lik­liği aşa­ma­ma­nın yarat­tığı varo­luş­sal buh­ran­lara evri­li­yor ve bu durum, ber­bat bir amaç­sız­lık duy­gu­suna yol açı­yor ola­bi­lir. Tak­sim Bah­çesi’nden bir önceki roma­nım Pelin’den bir sah­neyi anım­sattı bu soru bana. Ken­dini harap etme­nin kendi kur­tu­luşu oldu­ğuna iman etmiş genç kadına, arka­daşı Can San­cak böyle ses­le­ni­yordu: “Sen, bul­mak iste­me­di­ğini arı­yor­sun.” Tak­sim Bahçesi’nde ise aynı iki­li­nin yaz­gısı Erkin-Ange­liki çif­ti­nin iliş­ki­sini çağ­rış­tı­rır gibi­dir. Hepsi hayat denen koca­man şaka­nın mahi­ye­ti­nin peşinde birer sevimli haya­let gibi­ler bu tip­le­me­ler ve mutlu ölme­nin, o gör­kemli kay­be­dişi huzurla yaka­la­ma­nın peşin­de­ler. Jodo­ro­wsky, Son­suz Şiir adlı baş­ya­pı­tında, bir zaman­lar genç olan bede­nine şöyle der: “Hayat deni­len şey, mutlu öle­bil­meyi öğren­mek­tir. Bir ateş­bö­ceği huzu­ruyla o anı kar­şı­la­mak…”

: Tak­sim Bah­çesi bizi 2013 yılına, Gezi olay­la­rına götü­rü­yor. Aslında yakın tarihi yaz­mak hep riskli olmuş­tur. Romanı kur­gu­lar­ken bunun endi­şe­sini taşı­ma­dın mı?

MA: Önce 2013 yılına, ilk durağa götü­rü­yor ama Tak­sim Bah­çesi’nin için­den geçen o tram­va­yın direk­si­yonu, hemen akâ­binde 1903 yılına ve son­ra­sında ise 1850’li yıl­lara kırı­la­cak­tır.Tak­sim Bah­çesi düşün­sel med­ce­zir­le­rin romanı; günü­müz, 1910’lu yıl­lar ve başta Erkin olmak üzere kah­ra­man­la­rı­mı­zın kâh Cadde-i Kebir’in arna­vud kal­dı­rım­la­rına kâh Eski Pera’nın açık hava sine­ma­la­rına seri zaman yol­cu­luk­la­rını içe­ri­yor. Risk mese­le­sine gelince, roman yaz­mak benim için kendi ken­dimi tedavi etme yolu, hangi mese­leye kafamı takı­yor­sam ona odak­la­nı­yo­rum ve risk ana­lizi yap­mı­yo­rum, akı­şına bıra­kı­yo­rum. Bir yakın tarih kitabı ola­bi­le­cek­ken met­nin say­ko­de­lik bir zaman yol­cu­lu­ğuna evril­mesi de bun­dan­dır.

Nef­ret tohum­ları yok insa­nın doğa­sında, biri­le­ri­nin ekmesi gere­ki­yor.”

Tak­sim Bah­çesi’nde Erkin’in başın­dan geçen olay­la­rın etra­fında sey­re­di­yor hikâye. Erkin geç­mişle gele­cek ara­sında gidip geli­yor ve okur ola­rak bakı­yo­ruz ki, bu top­rak­larda hep kar­maşa hâkim olmuş. Kan, kin, nef­ret­ten bir türlü temiz­le­ye­me­mi­şiz vic­dan­la­rı­mızı.

MA: Beş yüz sene sorun­suz yaşa­yan iki komşu halk; Türk­ler ve Elen­ler neden bir­bir­le­rini boğaz­la­maya baş­ladı bir­den­bire? Belki derin­lerde gömülü muh­te­lif sorun­lar hep mev­cuttu ama Türk-Yunan boğaz­laş­ma­sında, Ermeni-Türk kırı­mında Anadolu’da, İç Ege’de sürüp giden savaş­lar­dan biha­ber köy­lü­ler asla bir­bir­le­rini kır­ma­dı­lar. Nef­ret tohum­ları yok insa­nın doğa­sında, biri­le­ri­nin ekmesi gere­ki­yor. Örne­ğin Tak­sim Bah­çesi’ndeki Alman ajanı Alric karak­te­rini ele ala­lım. Hris­ti­yan­la­rın kat­le­dil­mesi için müs­lü­man aha­liye dağı­tıl­ması ama­cıyla bro­şür hazır­lı­yor. İngi­liz­ler de aynı dönemde Yunan­lı­lara “Küçük Asya’yı işa­ret edi­yor ve “Yürü ya kulum” diyor. İngi­liz ile Alman’ın sat­ranç taş­ları da bu coğ­raf­ya­mızı kanla sulu­yor. Sonuç? Türkiye’nin zen­gin­liği, kül­tü­rel ve sos­yal aklı yok edi­li­yor. Kime yaradı bu meşum oyun? İşte Tak­sim Bah­çesi, tüm bu Ali Cen­giz oyun­la­rın şif­re­le­ri­nin peşinde bir roman. Cin­si­yet, mil­li­yet ve din elbi­se­le­rini Tak­sim Ormanı’nın dışında bıra­kıp koru­luk alana çırıl­çıp­lak gire­bilme cesa­re­tini taşı­yor.

Evlat acı­sı­nın mil­li­yeti olmaz”

:Tak­sim Bah­çesi’nde iyi­likle kötü­lü­ğün savaşı var bir yan­dan da. Maz­lu­mun kazanma şansı oldu­ğunu düşü­nü­yor musun? Bu örgütlü kötü­lükle baş ede­bi­le­cek mi insa­noğlu?

MA: İyi­lik de kötü­lük de göre­celi kav­ram­lar. Bir tara­fın “Kur­tu­luş Savaşı” ola­rak adlan­dır­dığı bir olgu, öteki taraf için “Büyük Fela­ket” ola­rak nite­len­di­ri­li­yor. Mil­li­yetçi bir Türk için dağa çık­mış bir Kürt geril­lası bölücü terö­rist­ken ulu­salcı bir Kürt için eline silah alan bir milis özgür­lük savaş­çısı. Hris­ti­yan kadın­la­rı­nın siyah başör­tüsü tak­ması ve Müs­lü­man kadın­la­rı­nın beyaz başör­tüsü tak­ması dışında ne fark vardı 1900 yılı­nın bir Rum, Ermeni ya da Türk dağ köyünde? Evlat acı­sı­nın mil­li­yeti ola­bi­lir mi? Başta değin­di­ğim o feno­me­nal dün­ya­nın kod­ları yok mu, işte bu oyun-ger­çek­lik için­deki saç­ma­lık­lar top­lamı maz­lum ile zali­min rol­le­rini de bula­nık­laş­tı­ra­bi­li­yor. Eğer haki­kate sada­kat gös­te­ri­le­bi­lirse, “iyi” ve “kötü” gibi göre­celi kav­ram­lar yerine empati duy­gusu geliş­ti­ri­le­bi­lirse senin “örgütlü kötü­lük” ola­rak kod­la­dı­ğın “ipleri elinde tutanlar”a bir ders veril­mesi müm­kün ola­bi­lir.

: Tak­sim Bah­çesi’nin bir öne­risi var sanki…

MA: Mit­lerle bes­len­miş, meta­fi­zik ile sınır­lan­dı­rıl­mış ger­çek­lik algı­sını sor­gu­la­mayı öne­ri­yor Tak­sim Bah­çesi… Bunun için öne­rim ise bir hayli modası geç­miş bir tav­si­yeyi içe­re­cek: Sınıf­sal bakış açı­sını. Gari­ban bir Japon balık­çısı ile çiko­lata renkli yok­sul bir sokak şar­kı­cı­sı­nın aynı mil­le­tin yurt­taş­ları ola­bil­di­ğini idrak ede­bil­mek mesela… Yoksa Hutu­lar ile Tut­si­le­rin, Kürt­lerle Türk­le­rin, Hır­vat­lar ile Sırp­la­rın ya da Erme­ni­ler ile Aze­ri­le­rin bir­bir­le­rini kesme iştah­la­rı­nın önüne geçi­le­mez. Tak­sim Bah­çesi insan­lık komed­ya­sı­nın bu savaş işta­hına, mit­lerle kör­leş­ti­ril­miş ve algı­la­rına ket vurul­muş zihin tut­sak­lık­la­rına ve çağın değer yar­gı­la­rına eleş­ti­rel gözle bakan bir metin içe­ri­yor.

Havan kime güzel kız? Bak; biz hepi­miz üzer­le­rine kıya­fet­ler geçir­miş geze­gen tozu karı­şım­la­rı­yız!

: Kerovpe Baba haya­tın sır­rını “ağaç” ola­rak görü­yor. Sen ne ola­rak görü­yor­sun?

MA: Kuş da ola­bi­lir diyo­rum. Kitap­taki sah­ne­lere gön­derme yap­man hoş. Ange­liki ile Erkin’in tanışma ve kay­naşma sekans­la­rını hatır­la­ta­yım:

(…) Heye­can­dan kal­bim dur­mak üze­reydi. Rüya­la­rı­mın şeh­rinde olma­nın bile üstüne çık­mıştı şimdi duy­du­ğum sevinç… İçim­den “Ange­liki” dedim, ismi bile uhre­viydi… Ama ani­den dilim tutuldu.

Haya­tın anla­mını bili­yor musun?” deyi­ver­dim. Allah belamı ver­sin!

Yok, ney­miş?” dedi sesinde yase­min kokusu.

Ağaç,” dedim.

Nasıl yani?” dedi. İçim­den kendi ken­dime söv­düm. Bir martı “kraa” diye dalga geçti uzak­tan.

Kuş da ola­bi­lir!” dedim. İyice ter­le­dim. (…)

Haya­tın sırrı nedir bil­mi­yo­rum ama Kozmos’a ait oldu­ğunu idrak etme moti­vas­yonu hoşuma gidi­yor. Boş­luk­taki küçük mavi bir zer­re­cikte salı­nan sarı bir yıl­dız tozu­yum ve Kozmos’un mini­cik bir par­ça­sı­yım, daha ne olsun? Mil­yon­larca yıl önce pat­la­yan bir yıl­dız çekir­de­ği­nin kulak mememde izi­nin olması sence de muh­te­şem değil mi? Belki senin göz­yu­var­la­ğı­nın atom­ları bir zaman­lar umar­sız bir gök­taşı idi. Kapı kom­şu­nun mil­yon­larca yıl önce bir cüce geze­gen­den izler taşı­dı­ğını düşün. İşte orada nebu­la­dan bir kıç çatalı ya da işte şurada salına salına caka satan doğur­gan kal­çalı bir kuy­ruklu yıl­dız… Havan kime güzel kız? Bak; biz hepi­miz üzer­le­rine kıya­fet­ler geçir­miş geze­gen tozu karı­şım­la­rı­yız!

Yaban kedi­leri için de sos­ya­lizm!”

: Ben nedense sos­ya­lizme, eşit­likçi bir dünya düze­nine umut bağ­la­yan bir kitap ola­rak gör­düm Tak­sim Bah­çesi’ni. Senin için durum nedir? Sos­ya­lizm haya­tı­nın nere­sinde duru­yor?

MA: Yara­tı­cı­lık­tan uzak bir hayat dayat­ması olan kapi­ta­lizm mit­lerle, meta­fi­zi­ğin hami­li­ğiyle çağı­mı­zın en büyük tabusu ola­rak şu anki yaşa­dı­ğı­mız dünya düze­ni­nin en büyük sebebi ola­rak ite kaka var­lı­ğını sür­dür­meye devam edi­yor. Mit der­ken geç­mi­şin hikâ­ye­le­rin­den bah­set­mi­yo­rum, bugünkü gün­de­lik hayata dair kabul etti­ği­miz çoğu şey şu anın miti. Günü­mü­zün mito­lo­ji­sini ege­men sınıf olan bur­ju­va­zi­nin bize dayat­tığı yalan­lar geçidi oluş­tu­ru­yor ve algı kapı­la­rını açmayı red­det­ti­ği­miz için nasıl bir cehen­nemi yaşa­dı­ğı­mı­zın da çoğu zaman ayır­dına vara­mı­yo­ruz. Öte yan­dan kapi­ta­lizmi aşmayı dene­yen ve son ker­tede çuval­la­yan örnek­leri öne süre­rek bugü­nün mito­lo­ji­sine tes­lim olmaya razı gelen orta­la­macı anla­yış­la­rın hâki­mi­yeti de var. Benim içim­deki sos­ya­lizm bilinci ise nutuk­larla, pro­pa­gan­da­larla ya da laf ebe­lik­le­riyle değil, yine Kozmos’la bir olma bağ­la­mında uya­nı­yor. Örne­ğin bir bel­ge­sel izler­ken, Sibirya step­le­rinde özgürce sevi­şen iki yaban kedi­si­nin artık tür­le­ri­nin teh­li­keye düş­tü­ğünü, çünkü Sov­yet­ler Bir­liği dağıl­dık­tan sonra yaban hayatı koru­maya özen gös­te­ren eski komü­nist düze­nin çözül­mesi sonu­cunda kaçak avcı­lı­ğın yaban hayata büyük bir teh­like arzet­ti­ğini idrak ede­bi­li­yor­sun. Yani o nok­tada “komü­nizm mi kaldı,” diye omuz sil­ken ve yüzünde küs­tah bir küçüm­seme peyda olan orta­la­macı kafaya şunu hay­kı­ra­bi­lir­sin: “Yaban kedi­leri için sos­ya­lizm!”

: Bizim yaban­cıyla, farklı olanla, eşcin­sel­lerle, kadın­larla top­lum ola­rak barı­şa­ma­ma­mı­zın sebebi nedir sence? Kitapta şöyle bir cümle vardı çok hoşuma git­mişti: “Bizi hayata olan sev­da­mız bir arada tutu­yor.” Peki ya şimdi?

MA: Kutiğe sor­muş­lar “ne hav­la­yıp duru­yor­sun” diye, o da “çünkü ben cesur bir kuti­ğim” demiş. “Peki o zaman popon başın niye öyle ayrı ayrı oynu­yor” dedik­le­rinde ise “kor­ku­yo­rum da ondan” demiş. Kıçı başı ayrı oyna­yan, kor­kak ama aynı o zamanda çok bağı­ran, has­ta­lıklı bir top­lum haline gel­dik. Kâğıt top­la­yıcı gari­bana çoğu zaman hav­la­yan kutik kork­tuğu için o kadar yay­gara yapı­yor, hal­buki tanısa belki o kağıt­çıyı çok seve­cek. Sev­me­sini bil­me­yen bir top­lumda, “Ya benim ola­cak­sın ya da kara top­ra­ğın” diyen bir kül­türde, ayrıl­dığı sev­gi­li­sine “fahişe” diyen bir alçak­lı­ğın hüküm sür­düğü yapıda uygar­lık tari­hinde geriye düş­me­nin san­cı­la­rını yaşı­yo­ruz. Tak­sim Bahçesi’ndeki müca­dele eden­le­rin saf­la­rını şu şekilde ayır­dım: “Hayata mef­tun­lar ile hayat düş­man­la­rı­nın” savaşı bu. Tara­fını seçer­ken Ermeni, zenci, Türk, eşcin­sel ya da Şilili ola­rak seçme, hayata mef­tun mu yoksa hayat düş­manı mı, ona bak. Dola­yı­sıyla aslında sen soruyu sorar­ken cevabı da yaz­dın: Bizi “hayata olan sev­da­mız” aynı safta tut­malı.

: Fark­lı­lık­la­rı­mızla bir arada yaşa­mayı öğre­ne­bi­le­cek miyiz, ne der­sin?

MA: Hrant Dink ne demişti: “Ermeni’nin ilacı Türk, Türk’ün ilacı Ermeni’dir. Amerika’dan Fransa’dan medet umma­yın.” Bunu günü­müzde Kürt ve Türk’e uyar­la­ya­bi­li­riz; biz bir­bi­ri­mize mec­bu­ruz. Eğer bir savaş varsa bu sava­şın taraf­ları da bel­li­dir. Ben kendi adıma hayata mef­tun­la­rın bu savaşı kaza­na­bil­me­sini dili­yo­rum. İşte o zaman fark­lı­lık­lar zen­gin­lik ola­rak algı­la­na­bi­lir.

Tak­sim Bah­çesi dili genç bir roman.

: Roma­nın dilini de biraz konu­şa­lım mı? Epeyce argo ve küfür var. Her­kes küf­re­di­yor desem yer­dir. Genci yaş­lısı küfür dili­mize bu kadar yer­leşti mi ne der­sin?

MA: Bir savaş romanı yazı­yor­san silah­la­rın pat­la­dı­ğını oku­yu­cuya akset­tir­mek mili­ta­rist oldu­ğun anla­mına gel­mez. Erol Taş’ın kötü adam rol­le­rinde oyna­dığı için Bay­burt, Rize gibi yer­lerde dayak yemesi gibi; bazen yok “eril dil”, yok “cin­si­yetçi” gibi benim “süper özgür­lükçü” dedi­ğim tuhaf bakış açı­la­rına şunu söy­lü­yo­rum: Onlar roman karak­teri. Argo ve küfür kul­la­nı­mına karşı deği­lim, bayağı olma­malı elbette ki. Ancak eleş­ti­rel bakış açısı ortaya sere­yim der­ken muha­fa­za­kâr­lığa da sap­lan­ma­mak gerek. Tak­sim Bah­çesi’nin biraz genç bir dili var ve o kül­tü­rel iklimi yan­sıt­mak için Beh­çet Neca­ti­gil jar­gonu kul­la­nı­la­maz.

Bir yan­dan da fan­tas­tik bir dünya kur­gu­la­mış­sın romanda. O geçiş­ler oku­yu­cu­nun aklını epeyce karış­tı­ra­cak bence. Dil ve kurgu anla­mında çetin bir yapı okuru bek­li­yor. Okur­la­rın­dan nasıl tep­ki­ler geli­yor?

MA: Nite­likli oku­run tep­ki­le­rin­den mem­nu­num. Genel anlamda olumlu eleş­ti­ri­ler duyu­yo­rum. Kita­bın türünü ben “Say­ko­de­lik Ger­çekçi” ola­rak nite­len­di­ri­yo­rum. “O da ne olu­yor” diyen için şunu söy­le­ye­bi­li­rim, “Ahlak­sız bir Gab­riel Gar­cía Már­quez” ile “Efendi bir Wil­liam Burroughs”un, “Kentli ve edep­siz bir Yaşar Kemal” ile “Ağzı bozuk bir Sait Faik”in bile­şimi diye­bi­li­rim. Bol bol da “Fala inan­ma­yan bir Jodo­ro­wsky” ekle­ye­yim, tam olsun!

: Bun­dan sonra sırada ne var?

MA: Sürekli yazı­yor ve farklı konu­lar üze­rine çalı­şı­yo­rum ama Tak­sim Bah­çesi’nden son­raki roma­nım nasıl bir içe­rikte olur, şim­di­lik kes­ti­re­mi­yo­rum. İlk roma­nım Pelin’i yayın­la­dık­tan sonra Tak­sim Bah­çesi gibi bir metin yoktu aklımda. Baka­lım, keli­me­ler beni nereye sürük­le­ye­cek…

(222)

Yorumlar