Home Bilgi Bankası Edebiyat Nabokov’un Sessiz Partneri: Nabokov’un Mektupları Ne Saklıyor?
Nabokov’un Sessiz Partneri: Nabokov’un Mektupları Ne Saklıyor?

Nabokov’un Sessiz Partneri: Nabokov’un Mektupları Ne Saklıyor?

166
0

“Sen ve ben çok özeliz; bizim bildiğimiz bu mucizeleri başka kimse bilmiyor, ve bizim sevdiğimiz gibi başka kimse sevmiyor.”

Judith Thurman

Véra ve Vladimir Nabokov elli yıl evli kaldı (ki bunun, edebiyat camiasındaki çiftler arasında bir rekor olduğu söylenirdi) ve neredeyse sihirli bir yakınlıkları vardı. Birbirlerinden uzakta olduklarında Vera, Vladimir’in burnunda tüterdi. Onun ilk okuru, temsilcisi, daktilocusu, arşivcisi, çevirmeni, stilisti, muhasebecisi, sözcüsü, ilham kaynağı, öğretim asistanı, şoförü, koruması (çantasında silah taşırdı), çocuklarının annesi ve o öldükten sonra da mirasının durmak bilmeyen varisi oldu. Vladimir neredeyse her kitabını Véra’ya ithaf etti, Véra da Vladimir Lolita’yı bir çöp kutusunda yakmak istediğinde ona engel oldu. New York, Ithaca’da bir öğretmen evinden İsviçre’de lüks bir otele taşınmadan önce evine baktı (her ne kadar kendisi bunu çok da beceremediğini iddia etse de) ve yemeğini yaptı. Dışarıda yediklerinde kocasının yemeğinin tadına bakacak kadar ileri gitmedi, ama mektuplarını açıp onlara cevap yazdı.

Biyografi yazarı Stacy Schiff’e gore, Véra özeline o kadar çok önem verirdi ki, ismini Vladimir’in dipnotlarında gördüğünde bile panik olurdu. Véra’nın aşkına özverili demek yersiz olacaktır, ama Nabokovlar aynı kalbin iki kapakçığı gibiydi. Ve aşırı bağlılık bazen bir başkası için yapılan görkemli davranışların ifade yöntemi olabilir. Schiff’in biyografisi, 2000 yılında Pulitzer Ödülü aldı ve o zamandan beri Véra’nın ismi İngilizcede bir eponim haline geldi. Geçen sene, The Atlantic’in web sitesindeki bir makale, en şanslı yazarların “bir Véra” ile evlenmiş olan yazarlar olduğu kanısına vardı; onları hayatın monoton işlerinden kurtaran, herhangi cinsiyetten bir eş; daha şanssız insanlarsa çamaşırlarının yıkanmasını beklerken bir Véra hayali kuruyordu. Daha varlıklı (ya da tereddütlü) yazarlar ise bir Véra satın alabilirdi.

Nabokov’un eşine yazdığı mektupların ilk eksiksiz derlemesi, “Véra’ya Mektuplar,” Knopf yayınlarından çıkmıştı. Rusçasından İngilizcesine Olga Voronina ve Nabokov’un biyografi yazarı Brian Boyd tarafından çevrilen bu muazzam cildin arkasında oldukça fazla araştırma yatıyor. Ancak kitabın farklı zamanlara verdiği ağırlık, oldukça oransız. Çiftin tanıştığı 1923 yılından, altı yaşındaki çocukları Dmitri ile Fransa’dan New York’a kaçtıkları 1940 yılına kadar geçen süre, mektuplaşmalarının beşte dördünü oluşturuyor. Nabokov’un ölümüne kadar geçecek olan sonraki otuz yedi yıl, kitabın beş yüz sayfasının yalnızca seksenini dolduruyor. (Kitabın sonundaki iki yüz altmış sekiz sayfalık son notu ve ek bilgiyi saymazsak tabii.) İngilizce kitaplarının biri dışında hepsini Amerika’da yazdığı için (edebi kimliğini tanımlaması istenildiğinde, “Ben Amerikalı bir yazarım” derdi ısrarla) kariyerinin en verimli yılları, yani Véra’nın ebelik yılları, sahne arkasında gelişmişti.

Genç Vladimir’in henüz o ünlü Nabokov ironisine kendini kaptırmadan önceki halinin bir otoportresiyle de karşılaşıyoruz bu kitapta. Dil ve tutku sarhoşu o ilk mektupları okumak da insanı sarhoş ediyor. Bir top, odadaki tek mobilya olan sandalyenin altına yuvarlanıyor: “eşyaların bir hayatta kalma içgüdüsü var âdeta.” Sigarayı bırakmaya çalışırken Nabokov, meleklerin cennette tıpkı günahkar okul çocukları gibi sigara içtiğini hayal ediyor. Baş melek yanlarından geçtiğinde sigaralarını atıyorlar ve, işte “kayan yıldızlar böyle oluşuyor”. Paris’te, Métro’yu betimliyor: “Parmak arası gibi kokuyor ve bir o kadar da sıkışık.”

Gençliğinde Nabokov’un hedefi Véra’ya, o dönem Rusları için zor ulaşılan “aydınlık, basit bir mutluluk” sağlayabilmekti. Üç yıl arayla doğdular, Vladimir 1899’da, Véra 1902’de, ve gençliklerini yirminci yüzyılın tehlikeli kargaşasından kaçarak geçirdiler. Yurttaşlarının çoğu ellerindeki her şeyi kaybedip, bir daha ayağa kalkamadı. Ama ikisi de birbirlerinde, aradıkları kutup yıldızını buldu.

Véra Evseevna Slonim, devrim zamanında St. Petersburg’dan kaçıp Bolşevik karşıtı Yahudi toplumun ilk fiili başkenti olan Berlin’e taşınan zengin bir Musevi aileye doğdu. Açık tenli ve kemikliydi; kimsesiz çocuklar gibi kocaman gözleri vardı. Konuşmasında ve giyimindeki zerafeti kocasınınkine rakip olabilirdi. Vladimir, Véra’nın saçlarını erkenden beyazlattığını söyleyip gülerdi; sertliğini gizleyen ruhani bir hava vermişti beyaz saçları ona. Vladimir, Véra’ya kişiliğinin “küçük ve keskin oklardan” oluştuğunu söylerdi.

Slonimler Berlin’e ulaştığında, Véra’nın avukat babası bir basımevi kurdu. Bu, neredeyse dindar bir şekilde Rus kimliğine bağlı kalan yarım milyonluk bir göçmen topluluğuna hizmet eden seksen altı basımevinden biriydi. Véra da burada, ofiste çalıştı. O ve iki kız kardeşi evlerinde, yüksek standartlara hizmet edecek şekilde eğitilmiş parlak kızlardı. Yeğenleri, “mükemmel olacak şekilde büyütülmüşlerdi” derdi. Mükemmel olmak, iyi bir evlilik yapmak anlamına geliyordu çünkü. Bu süre boyunca, Véra aynı zamanda İngilizce öğretti ve birkaç dilden çeviri yaptı. Bazı çevirileri, sürgündeki yazarların yazılarının yayınlandığı en prestijli dergi olan Rul’de basıldı. Dergiye katkıda bulunan en ünlü yazarlardan biri, hayatını özel ders vererek kazanan, kadınlar arasında tanınan, satranç oynayan, iyi giyimli, kelebek bilimci, genç bir aristokrattı. Şiirlerini V.Sirin mahlasıyla imzalardı, ama Véra da dahil olmak üzere edebi camianın içindekiler, onun gerçek ismini bilirdi.

Vladimir, Véra ile 8 Mayıs 1923’te bir hayır balosunda tanıştığını hatırlıyor. Schiff ise “kestane ağaçlarıyla kaplı bir kanalın” üzerindeki köprüde tanıştıklarını söylüyor. Ama Véra’nınki de dahil olmak üzere her söylem, Véra’nın yüzünü siyah bir maskeyle gizlediği ve konuşmaya dalıp şehirden Hohenzollernplatz’a kadar yürüdükleri süre boyunca maskesini çıkarmayı reddettiği konusunda hemfikir. Maske, cüretli bir kurmaca gibi görünüyor. Véra, Sirin’e (Boyd’un değimiyle) “asılmış” mıydı? Bu, önceden planlamış olduğu bir oyun muydu? Onu görmeyi, tıpkı George Eliot’un anlattığı, Dorothea Brooke’un Casaubon’la tanışmadan önceki hisleri gibi “saygı dolu bir heyecanla” mı bekliyordu?

Nabokov sonradan kız kardeşine, tanışmalarını gerçekten de Véra’nın ayarladığını söyledi. Véra, bu konuda kendi adına konuşmayı reddetti. Ama Sirin’in başka bir kadına yazdığı aşk şiiri de dahil olmak üzere birkaç dizesini ezberleyip, Vladimir’in deyişiyle, “nefis” bir sesle ona okuduğunu Véra da kabul etti. Yazar, kendi sözleriyle baştan çıkarılmıştı. İki yıl içinde evlenmişlerdi.

Mektuplar bize, başka hiçbir çiftin bu denli mükemmel bir suç ortaklığı yaşamadığını gösteriyor. Daha ilk cümlede Vladimir, Véra’ya “Bunu saklamaya çalışmayacağım. Böylesine anlaşılmaya hiç alışık değilim” diyor. 1924’te: “Aslında birbirimize son derece benziyoruz.” Ve birkaç ay sonra: “Sen ve ben çok özeliz; bizim bildiğimiz bu mucizeleri başka kimse bilmiyor, ve bizim sevdiğimiz gibi başka kimse sevmiyor.” Vladimir, Véra’ya “bütün kanını” vermeye hazırdı. İniş çıkışlarla dolu onlarca yıldan sonra, hâlâ evliliklerinden “bulutsuz” diye bahsediyordu – metresine bile.

Ancak yıllar geçtikçe ve tutkusunun ışığı söndükçe, Nabokov gündelik hayata kendini kaptırmaya başladı. 1930’lara doğru, kendi stilini değiştirmeye uğraşamayacak kadar meşgul görünüyordu. Yazısı üzerine oldukça emek harcayan bir yazar için bu özensizlik (tekrarlamalarla dolu aceleci cümleler) tıpkı sigaraları gibi, Véra’nın da kendini kaptıracağını bildiği küçük bir zevk olabilir. Ama aslında özü de değişmişti. İşini yayınlatma uğraşı dışında ortada sanatına dair pek bir şey kalmamış, yerini kendi hazımlanmasına bırakmıştı. Vatansız bir insan olarak vize almakta zorlanıyordu ve “mektuplarımız bürokratik raporlara dönüşüyor” diye feryat ediyordu. Anlaşılması güç Rus isimlerden oluşan sosyal çevrelerine uzun paragraflar adıyordu. Nabokov belki de “Pussykin” takma adıyla hitap ettiği Véra’yı faşizmin doğuşuyla ilgili endişelendirmek istememişti; bu yüzden de bütün kitap boyunca Hitler’in ismi sadece iki kez geçiyor. Mussolini’nin Arnavutluk’u istila ettiği 7 Nisan 1939’da Nabokov, Londra’da “Hitler suratlı” sarı menekşeler olan bir parkta geziyor. Birkaç gün sonra, bir başka kelebek bilimciyle bir sabah geçiriyor. “Her şeyden bahsettik, Hesperiidae’nin üreme organlarından (bir kelebek ailesi) Hitler’e kadar.”

Boyd da Schiff de biyografileri için bu mektuplardan yararlandığından dolayı, biyografiler pek de fazla sürpriz barındırmıyor. Nabokov hayranları için endişe kaynağı yaratabilecek, onun sıkıcı bir insan olabileceği keşfi dışında. Mesela burada, Paris’te bir tanıtım günü için hazırlanıyor:

“Güzelce tıraş olup giyinmeye başladım. Meğer smokinimin kolları çok kısaymış, güzel ipek gömleğimin kolları alttan fazla çıktı. Hem zaten ayağa kalktığımda yeleğimin altından da kemerim görünüyordu. Böylece Amalia Osipovna bana çabucak lastik kol bantları yapmak zorunda kaldı, sonra da Zenzinov bana pantolon askılarını vermek zorunda kaldı… Bunların hepsi hallolduktan sonra, çok yakışıklı görünüyordum.”

Sonra Amalia ve Zenzinov ile yedikleri yemeği anlatarak devam ediyor, yumurtalı bir içki içişini, taksi ile Rue Las Cases’deki “tıklım tıklım” salona gitmelerini, ve bir sürü hayrana gülümsemek zorunda kalmanın getirdiği yorgunluğu. İsimlerini unutuyor, ama önemli yazarların ve “binlerce” kadının, yani “tek kelimeyle, herkesin” varlığından duyduğu memnuniyeti eklemeden geçmiyor. Sonunda şiir okumaya başlayacağında, bir arkadaşından aldığı “pek de güzel” çantayı açıp kağıtlarını masaya yayıyor. Yanındaki bir sürahiden bir yudum su içtikten sonra, okumaya başlıyor. Odanın akustiği muhteşem; her şiir muazzam bir alkış topluyor. Bu açıklama, dört sayfa boyunca devam ediyor.

Bayan Nabokov’un, eşinin her zaferine, diş ağrısına ve sahanda yumurtasına büyük bir ilgi duyduğuna şüphe yok. Ama aynı zamanda, tatsız anlarda, sevgi ifadelerinden sıkıldığını (“benim küçük gün ışığım”), takma isimlerine kızdığını (“lumpikin”), ve kendine duyulan hayranlıktan ayrıştırılması zor olan bu gösterişli sevdaya içerlediğini (“Sanki senin ruhunda benim her bir düşüncem için hazırlanmış bir nokta var gibi”) hayal etmek de mümkün.

Ama asla Véra’nın nasıl hissettiğini bilemeyeceğiz. Sık sık Vladimir’e yazdığı mektupları imha eder ve annesine gönderdikleri kartpostallara eklediği satırların bile üstünü karalardı. Düzensiz bir mektup arkadaşıydı. Vladimir, sık sık Véra’nın mektuplarındaki suskunluğundan şikayet ederdi: “Pussykins, bana iğrenç derecede az yazıyorsun.” Boyd, Nabokov’un “yerinde başkası olsa karşılık alamadığını düşündürecek” bu olaya gösterdiği toleransa duyduğu hayreti belirtiyor.

Ancak evliliklerdeki başarısızlıklar, genellikle karşılık buluyor. Vladimir, 1926’da Véra’ya “Seni düşündüğümde çok mutlu ve neşeli oluyorum. Ve hep seni düşündüğüm için hep mutlu ve neşeliyim” diyor. Kendini, henüz yeni evliyken Véra (kendi isteği dışında) depresyon ve kilo kaybı sebebiyle bir sanatoryuma gönderilince, aynı hafiflik hissine teslim ediyor. Véra’nın serbest bırakılmak için yalvardığı “üzgün bir mektuba” cevap olarak Vladimir şöyle yazıyor: “Şunu anlamalısın ki, hayatım, hiçbirimiz sen tamamen iyileşmeden ve dinlenmeden seni görmek istemeyiz. Sana yalvarıyorum, hayatım, bu sıkıntıyı benim için at üzerinden… Senin kendini kötü hissettiğini bilmenin beni nasıl hissettirdiğini düşün bir de.”

Nabokov’un eşine düşkünlüğünün getirdiği kayıtsızlık 1937 yılında, yani Boyd’un deyişiyle evliliklerinin “en karanlık ve acı dolu” yılında bir dönüm noktasına ulaşıyor. Vladimir’in cinsel karizması efsaneviydi ve Véra, henüz onunla evlenmeden önce bile kadınlar arasında ne kadar popüler olduğunun farkındaydı. Bu biraz da, ilişkilerinin ilk dönemlerinde Véra’nın babasının antetli kâğıdına not alınmış otuz kadar sevgili ismini görmüş olmasından kaynaklanıyordu. Nişanlanmalarından dört ay sonra Véra, Vladimir’i on yedi yaşında güzel bir kızla yakalamıştı. (Kızın anne babası, Nabokov’un beklentilerinden ve ahlaki değerlerinden korkup onun günlüğünü kızlarıyla paylaşmıştı. Kız da günlüğü odanın öbür ucuna atmıştı.)

Schiff’in anlattığına göre, yılın başlarında Véra, Fransızca olduğu halde “bir Rus tarafından yazıldığı aşikâr” olan anonim bir mektup almıştı. Bu sırada Véra, Dmitri ile Berlin’deyken Vladimir Paris’te basımevleriyle ilişki kuruyordu. Mektup Véra’ya eşinin, hayatını yarı zamanlı bir köpek kuaförü olarak kazanan, İrina Guadanini isimli hayat dolu ve cilveli dul bir sarışına abayı yaktığını anlatıyordu. Véra, Vladimir’e mektuptan bahsetmiş, ancak Vladimir söylentiye omuz silkmekle yetinmişti. Mart’ta Véra’ya, “Senin perişan olmanı yasaklıyorum” yazdı. “Dünyada böylesine sonsuz bir aşkın ufacık bir kısmını bile çalabilecek ya da bozabilecek hiçbir güç yok.” (Bundan hemen önce Véra’ya La Coupole’de İrina ile buluştuğundan bahsetmişti; yemekleri sırasında çok sevdiği mürekkepli kaleminin kapağını kaybettiğini ancak sonra tekrar bulduğunu bilmesini istiyordu Véra’nın.)

Bahar geldikçe çift, tatil planları hakkında tartıştı. Mektuplarda Véra, Çekoslovakya’da bir tatil yeri istiyor, Vladimir ise Fransa’nın güneyinde bir yazlık ev üzerinde ısrar ediyor. “Beni endişelendiriyor ve sinirlendiriyorsun” yazıyor Vladimir; Véra ise uzlaşmayı reddediyor. Ve biraz sonra: “Sevgilim, dünyadaki bütün İrinalar bir kenara…. Kendini böylesine bırakmamalısın.” Ve Nisan’da: “Bir tanem, kafa karışıklığın beni tam anlamıyla öldürüyor. Neler oluyor?”  Schiff’ten öğrendiğimize göre, olan şu ki, eşine ilişkisini sonlandıracağı hakkında söz verdiği halde Nabokov hâlâ onu ilahlaştıran metresiyle ateşli bir ilişki yaşamaya devam ediyor. En ufak bir utanç bile duymadan İrina’ya onsuz yaşayamayacağını söylüyor. Hatta zaman içinde Véra’yı bırakacağını bile ima ediyor. Ve, kitabın sonuna eklense büyüleyici bir kısım olacak olan bu mektuplarda, İrina ile aralarındaki olağanüstü uyumu şüphe uyandıracak kadar tanıdık bir biçimde methediyor. Schiff buna, şöyle bir tepki veriyor: “Daha fani olanlarımız için, Nabokov’un bile dikkatsiz ihtiraslarından bahsedecek iki ayrı kelime hazinesi çıkaramadığını bilmek rahatlatıcı bir şey.”

Nietzsche, “Sanatçıyı yaratan şey, yapmış olduğu iştir” demişti. “Saygı duyulan ‘büyük adam’lar, sonradan yaratılan kurgu tanelerinden oluşur.” Véralar da, tıpkı biyografi yazarları gibi, bu öğüde kulak verir. Bu, Solgun Ateş’in içine bile yazılabilir.

Boyd, Véra’yı “usta inkârcı” olarak betimliyor. 1960’ların sonlarına doğru Andrew Field, Nabokov’un biyografisini yazmayı önerdi. Vladimir de Véra da bu projeyi sıcak karşılasa da, ikisi de Field’ın merakına karşı temkinliydi. Boyd, Véra’nın mektuplarının içeriğini saklayabilmek için onları yaktığını düşünüyor. 1973’te Véra ilk taslağı okuduğunda, donuk ve çarpıtılmış bir portre olarak gördüğü bu kitaba karşı çıktı. Field’a, “Beraber 48 yıla yakın zaman geçirdikten sonra, Vladimir’in ağzından hiç klişe ya da sıradan bir söz çıktığını duymadığıma yemin edebilirim” dedi.

Ama inkâr ettiği ne kadar şey vardı? Bu durumda Schiff’in, Nabokov arşivlerinde rastladığı bir mektuptan alıntı yapmak gerekir. Bu mektubu Véra, 1959’de ablası Prenses Hélène Massalsky’e yazmıştı. Lena olarak tanınan ablası Berlin’de kalmış ve savaşı zar zor atlatmıştı. Boşandıktan kısa süre sonra kocasını kaybetmişti. Bir noktada, Katolikliği benimsemişti. Kendi kendine yetiştirmekte zorlandığı Michaël isimli, yirmi bir yaşında bir oğlu vardı. Véra onları ziyaret etmek istiyordu, ancak bir şartla: “Michaël senin Musevi olduğunun ve dolayısıyla kendisinin de yarı Musevi olduğunun farkında mı?” Eğer bilmiyorsa, “seni görmeye gelmemin hiçbir anlamı olmaz, çünkü benim için doğruluk ve samimiyet üzerine kurulu olmayan herhangi bir ilişki söz konusu olamaz.”

Bu cildin sonunda Véra’nın, mektuplarını yok ederken neyden endişe duyduğunu merak etmemek elde değil. Bir kaygısı olmuş olmalı. Geçmişinin gerçeği, bu mektuplar olmadan asla eksiksiz olamaz çünkü. Onları yok etmek, mahremine hastalık derecesinde önem veren gizemli bir kadının işi mi? Yoksa ne kadar aykırı bir eş olduğuna dair tüm izleri imha edecek bir hareket mi? Véra’ya Mektuplar’ın içinde yankılanıyor bu sorular. “Sen benim maskemsin” diyor Nabokov Véra’ya.

Çeviren: Zeynep Kazmaz

(NewYorker)

(166)

Yorum yaz