Home Öykü Kısa Öykü Nazlı Kırcı • Gelincikler
Nazlı Kırcı • Gelincikler

Nazlı Kırcı • Gelincikler

194
0

Mut­fağa gir­di­ğinde kocası bıçağı bile­meyi bıraktı. “Önce kah­val­tını etsey­din.” Bıça­ğın ağzını par­ma­ğına usulca sür­ten Mahir dönüp, “Şu işi bir hal­le­de­yim, sonra,” dedi. Tez­gâh­ta­ki­leri beze sardı, bah­çeye çıktı. Camın önüne geçti Nes­rin. Gün ağar­mıştı ama tepe­lerde sis vardı hâlâ. Gece yağan yağ­mur­dan sun­dur­ma­daki taş­lar ıslan­mıştı.

Mahir bir elinde kürek, öbü­ründe sapın­dan kav­ra­dığı satırla bahçe duva­rı­nın yanına gitti. Bir çukur kazdı, derin olma­yan küçük bir çukur. Biti­rince karı­sına bak­ma­dan evin önün­den yürüdü, ahıra girdi. Biraz­dan kuca­ğında bir yav­ruyla geri döndü. Dir­se­ği­nin üstün­den kuzu­nun beyaz başı sar­kı­yordu. Cılız bir meleme ahır­dan kar­şı­lık buldu. Anası his­se­di­yor, diye düşündü Nes­rin. Mahir hay­vanı çuku­run yanına taşıdı, yere bıraktı. Bağ­lan­ma­mış bacak­ları hare­ket­sizdi, yan yatırdı, göz­le­rini kapa­mak için bir kumaş çıkardı cebin­den.

Hır­ka­sına sarındı Nes­rin, bakış­la­rını ahıra, ses­le­rin gel­diği tarafa çevirdi tek­rar ve ürper­tiyle tit­redi. Arka­sına dönünce mut­fak kapı­sında diki­len kızı­nın sol­gun yüzünü gördü. “Bu hafta okula git­me­ye­cek­sin,” dedi. Kızın önünde iki dilim ekmek, yanında çay. “İçsene şunu, soğudu iyice. Yata­ğını top­la­dın mı?” Zayıf omuz­la­rına dökül­müş bal rengi, dola­şık saç­lara baktı. Eliyle çene­si­nin altın­dan tutup başını kal­dırdı. “Öbürü duru­yor hâlâ, kara olan,” dedi. Kızın ela göz­leri nem­liydi ama ağla­mı­yordu, tep­ki­sizce durdu. “Zaten çok yaşa­maz­mış, ilçede babana öyle demiş­ler. Ama öbürü hep senin peşinde, onunla oynar­sın artık. Hem o koşup zıp­lı­yor da, sapa­sağ­lam.” Başını pen­ce­reye çevirdi kız. Kalktı, par­mak uçla­rında yük­seldi, yana­ğını cama yas­ladı. Kol­ları deniz­liğe dayalı baba­sını izledi bir süre. Satır kemiğe vur­dukça omuz­la­rını kal­dırdı. Kapıya yöne­lince, “Elle­rini kir­letme,” dedi annesi, “öğlen öğret­me­nine gidi­yo­ruz.”

Kuzu­nun sıcak etini yaka­ladı Mahir, omur­gayı üç vuruşta ayırdı. Satırı bıra­kıp iki eliyle kav­radı kafesi, çuva­lın üstüne bıraktı, ön bacak­la­rın, ciğe­rin ve kal­bin yanına. Körpe, pembe kas­lar ince bir zarla kap­lan­mış gibi par­lı­yordu. Doğ­ruldu, demirde sal­la­nan arka bacak­la­rın altın­dan yak­la­şan kızı gördü. Yan­daki kan ve iç organ­larla dolu çukura göz attı. Öne çıktı, “Melike,” diye ses­lendi, “annen­den bir leğen iste.” Kız eski tulum­ba­nın yanında yavaş­la­yıp geri dönünce hemen küreğe sarıldı, hızla çuku­run üze­rini kapadı. Kel­leyi yer­den aldı, göz­leri ve ağzı yarı açık. Boy­nun­dan yukarı kır­mızı çiz­gi­ler çıkı­yordu. Etra­fına bakındı, sonra uza­mış otla­rın ara­sına fır­lattı kafayı. Leğeni sürük­le­ye­rek ağır adım­larla yak­laştı kızı, elin­de­kini yanına bıraktı ve geri çekildi. Mahir eği­lip satırı aldı, baca­ğın birini tuttu. “Boş durma,” dedi başıyla işa­ret ede­rek, “mer­di­ve­nin altın­daki sepeti al, ağaçta kalan şef­ta­li­leri topla, haydi. Bir tane bile kal­ma­sın dal­larda.” Kız bir süre daha dikildi olduğu yerde. Mahir onun bakış­la­rını üze­rinde his­se­di­yordu. İna­dına yapı­yor, diye düşündü, satırı kal­dırdı, but­la­rı­nın ara­sına sertçe indirdi. Ses bah­çede yan­kı­landı. Kızın arka­sın­dan bakar­ken kendi abisi geldi gözü­nün önüne, baba­la­rına kızıp gün­lerce konuş­ma­mıştı, sura­tında pat­la­yan tokat­lara rağ­men süren sus­kun­lu­ğunu hatır­ladı.

Melike ara­ba­nın için­den anne­sini sey­re­di­yordu. Tuğla duva­rın yanında uza­nan çayıra gir­mişti. Etek­le­ri­nin uçları çalı ve otlara takı­lı­yordu. Top­la­dığı gelin­cik­lerle papat­ya­la­rın sap­la­rını bir araya geti­rip gazete kâğı­dına sardı. Mahir elin­deki kara poşeti ve şef­tali dolu sepeti bahçe yolun­dan taşıdı, pika­bın kasa­sına koydu. Üçü yan yana oturdu. Nes­rin demeti kızı­nın kuca­ğına bıraktı. İçe­risi top­rak koku­suyla doldu. Köyün için­den geçip ara­bayı oku­lun arka­sına park etti­ler.

Başını kal­dı­rıp baktı Melike, boş bir bina ve önünde hafifçe kıpır­da­yan bay­rak. Elinde çiçek­lerle anne­sini takip etti. Yeni boyan­mış evin per­de­leri kapa­lıydı, içe­ride kimse yaşa­mı­yor gibiydi. Babası demir kapıya vurdu, bek­ler­ken ağır­lı­ğını öbür baca­ğına verdi. Biraz­dan kapı ardına kadar açıldı. “Hoş gel­di­niz,” dedi adam zoraki bir gülüm­se­meyle, “buyu­run.” Öğret­me­nini severdi Melike, sert değildi. Ama ciddi duru­şun­dan hep çeki­nirdi. Şimdi onu kar­şı­sında böyle, göz­le­ri­nin altı çök­müş, biraz da kam­bur­laş­mış görünce ürktü. “Başı­nız sağ olsun hocam,” dedi babası kapı­dan girer­ken. “Dost­lar sağ olsun,” dedi Murat Öğret­men, “geçin içeri.” Ayak­ka­bı­la­rını girişte çıkar­dı­lar, mut­fağa yönel­di­ler. Ara­ba­dan taşı­dık­ları poşeti ve sepeti masaya bırak­tı­lar. “Niçin zah­met etti­niz,” dedi öğret­meni Melike’nin başını seve­rek. Öğret­me­ni­nin bu hare­keti hep hoşuna giderdi Melike’nin, gene öyle oldu, bir gülüm­seme yayıldı yüzüne. Gören oldu mu diye bakındı.

Dok­tor din­len­sin biraz dedi, yarın sabah babası da gele­cek.”

Nes­rin sen çayı koy, hocamla kapı­nın önüne çıka­lım biz.”

Uyu­yorsa hiç rahat­sız etme­ye­lim, başka zaman geli­riz tek­rar.”

Keşke uyusa abla, girin siz, yatı­yor.”

Dış kapı kapa­nınca oda­nın önüne gel­di­ler. Annesi, ken­disi derse geç kal­dı­ğında yap­tığı gibi, çeki­ne­rek kapıyı tık­lattı. Belli belir­siz bir ses duyuldu. İçeri gir­dik­le­rinde kadın bat­ta­ni­ye­nin altında doğ­rul­maya çalı­şı­yordu. Burası camın önün­deki ağa­cın göl­gesi ve kalın per­de­ler yüzün­den mut­fak­tan daha karan­lıktı. Sır­tını yas­tığa dayadı, anne­siyle göz göze gelince elle­riyle yüzünü kapadı, ağla­maya baş­ladı. Melike, orada ne kadar süre, öylece yata­ğın iki kena­rında otur­du­lar bil­mi­yordu. Önce bar­dakta dura dura kabar­cık­lan­mış su takıldı gözüne. Ardın­dan ters duran kitap­la­rın sırt­la­rın­daki ve ilaç kutu­la­rın­daki yazı­ları oku­maya çalıştı. En sonunda yüzünü açtı­ğında annesi, “Ağlama Bahar Hanım, bak cen­nette seni bek­le­yen bir masum var artık,” dedi. Elini kadı­nın bile­ğini tut­mak ister gibi uzattı ama dokun­ma­dan ara­la­rına, çar­şa­fın üze­rine bıraktı.

Daha çok genç­sin, şim­di­lerde neler yapı­yor­lar, boy boy çocuk­la­rın ola­cak ilerde.”

Gös­ter­me­di­ler bile Nes­rin Abla, neye ben­ze­di­ğini göre­me­dim bile,” dedi. Son­ra­sında gelen ses­siz­likte düşündü Melike, yeni doğ­muş bir buza­ğı­nın ıslak tüy­le­rini, kabu­ğun­dan çıkan civ­civ­le­rin nasıl tit­re­di­ğini gör­müştü. Hatta geçen yaz babası bebek bir akrep gös­ter­mişti, neye ben­ze­di­ğini bili­yordu, tül gibi, açık renkli ve şef­faftı.

Bir ara, “Per­de­leri aça­yım ister misin,” dedi annesi. Sadece kafa­sını sal­ladı ve tuva­let kâğıdı rulo­sun­dan bir parça kopardı. Ani­den içeri dolan güneşle yüzünü buruş­turdu, şiş­mek­ten nere­deyse kapan­mış göz­le­ri­nin yan­dığı bel­liydi. Bir­den her tarafta uçu­şan toz tane­cik­leri ortaya çıktı. “En son senin temiz­le­di­ğinle duru­yor ev,” dedi bur­nunu siler­ken. “Olsun, gene geli­rim sonra, ne ola­cak.” Camın açıl­ma­sıyla kuş ses­leri daha da yakın­laştı, odaya doluştu, sanki şura­daki dola­bın üstüne tüne­miş­ler, çar­şa­fın altına sak­lan­mış­lar gibi. Kanat çır­pış­ları, bir konup bir uçuş­ları dal­ları, yap­rak­ları sil­ke­li­yor, ağaç hare­kete geçi­yordu. Oda­dan çıkar­ken annesi çağı­rınca peşi sıra gitti o da.

Camın dışın­daki su dam­la­ları elle­rini ısla­tı­yordu. Gelin­cik­le­rin kır­mızı yap­rak­ları yürü­dü­ğünde yere saçı­lı­yordu. Hız­landı, yata­ğın etra­fın­dan dolaştı, kadı­nın tara­fın­daki komo­di­nin üze­rine, kul­la­nıl­mış kâğıt­la­rın yanına bıraktı kava­nozu. Çiçek­ler güzeldi, üzer­le­rinde uçu­şan toz­lar da. Ağaç­ları yazın sevi­yordu sadece, yap­rak­ları var­ken. “Bu sene kaça geç­tin Melike,” diye sorunca döndü, “Üçe,” dedi. Kadın uzandı, nemli, yumu­şak par­mak­la­rını yana­ğına bas­tırdı, “Yakında baş­lar­sı­nız ders­lere gene,” dedi. Şimdi biraz sakin­leş­miş görü­nü­yordu, boy­nun­daki ve burun kenar­la­rın­daki kır­mı­zı­lık­lar azal­mıştı. Konuş­ma­nın gerisi gel­me­yince çıktı oda­dan. Az sonra elinde bir tabakla geri döndü. Bu sefer daha ağır adım­larla yürü­yordu. Yata­ğın yanında durdu, bakış­la­rını çiçek­ler­den ona çevi­rince, “Size bir şey sora­bi­lir miyim,” dedi, “bebe­ği­ni­zin adı neydi?” Duda­ğı­nın kena­rın­daki gülüm­seme silindi, çenesi tit­redi, bir an soru­nun ceva­bını aradı kadın. Sonunda, “Daha karar ver­me­miş­tik,” diye­bildi. “Ama babası Emre istedi hep.” Elin­deki dilim­len­miş şef­ta­li­leri uzattı, “Benim de bir kuzum vardı, adı İncir,” dedi. Sonra sustu Melike, açık cam­dan giren rüz­gâ­rın gelin­cik yap­rak­la­rını savu­ru­şunu izledi. Bur­nuna anne­si­nin mut­fakta kavur­duğu soğan­la­rın kokusu geldi.

(194)

Yorumlar