Home Öykü Kısa Öykü Nazlı Kırcı • Gelincikler
Nazlı Kırcı • Gelincikler

Nazlı Kırcı • Gelincikler

228
0

Mutfağa girdiğinde kocası bıçağı bilemeyi bıraktı. “Önce kahvaltını etseydin.” Bıçağın ağzını parmağına usulca sürten Mahir dönüp, “Şu işi bir halledeyim, sonra,” dedi. Tezgâhtakileri beze sardı, bahçeye çıktı. Camın önüne geçti Nesrin. Gün ağarmıştı ama tepelerde sis vardı hâlâ. Gece yağan yağmurdan sundurmadaki taşlar ıslanmıştı.

Mahir bir elinde kürek, öbüründe sapından kavradığı satırla bahçe duvarının yanına gitti. Bir çukur kazdı, derin olmayan küçük bir çukur. Bitirince karısına bakmadan evin önünden yürüdü, ahıra girdi. Birazdan kucağında bir yavruyla geri döndü. Dirseğinin üstünden kuzunun beyaz başı sarkıyordu. Cılız bir meleme ahırdan karşılık buldu. Anası hissediyor, diye düşündü Nesrin. Mahir hayvanı çukurun yanına taşıdı, yere bıraktı. Bağlanmamış bacakları hareketsizdi, yan yatırdı, gözlerini kapamak için bir kumaş çıkardı cebinden.

Hırkasına sarındı Nesrin, bakışlarını ahıra, seslerin geldiği tarafa çevirdi tekrar ve ürpertiyle titredi. Arkasına dönünce mutfak kapısında dikilen kızının solgun yüzünü gördü. “Bu hafta okula gitmeyeceksin,” dedi. Kızın önünde iki dilim ekmek, yanında çay. “İçsene şunu, soğudu iyice. Yatağını topladın mı?” Zayıf omuzlarına dökülmüş bal rengi, dolaşık saçlara baktı. Eliyle çenesinin altından tutup başını kaldırdı. “Öbürü duruyor hâlâ, kara olan,” dedi. Kızın ela gözleri nemliydi ama ağlamıyordu, tepkisizce durdu. “Zaten çok yaşamazmış, ilçede babana öyle demişler. Ama öbürü hep senin peşinde, onunla oynarsın artık. Hem o koşup zıplıyor da, sapasağlam.” Başını pencereye çevirdi kız. Kalktı, parmak uçlarında yükseldi, yanağını cama yasladı. Kolları denizliğe dayalı babasını izledi bir süre. Satır kemiğe vurdukça omuzlarını kaldırdı. Kapıya yönelince, “Ellerini kirletme,” dedi annesi, “öğlen öğretmenine gidiyoruz.”

Kuzunun sıcak etini yakaladı Mahir, omurgayı üç vuruşta ayırdı. Satırı bırakıp iki eliyle kavradı kafesi, çuvalın üstüne bıraktı, ön bacakların, ciğerin ve kalbin yanına. Körpe, pembe kaslar ince bir zarla kaplanmış gibi parlıyordu. Doğruldu, demirde sallanan arka bacakların altından yaklaşan kızı gördü. Yandaki kan ve iç organlarla dolu çukura göz attı. Öne çıktı, “Melike,” diye seslendi, “annenden bir leğen iste.” Kız eski tulumbanın yanında yavaşlayıp geri dönünce hemen küreğe sarıldı, hızla çukurun üzerini kapadı. Kelleyi yerden aldı, gözleri ve ağzı yarı açık. Boynundan yukarı kırmızı çizgiler çıkıyordu. Etrafına bakındı, sonra uzamış otların arasına fırlattı kafayı. Leğeni sürükleyerek ağır adımlarla yaklaştı kızı, elindekini yanına bıraktı ve geri çekildi. Mahir eğilip satırı aldı, bacağın birini tuttu. “Boş durma,” dedi başıyla işaret ederek, “merdivenin altındaki sepeti al, ağaçta kalan şeftalileri topla, haydi. Bir tane bile kalmasın dallarda.” Kız bir süre daha dikildi olduğu yerde. Mahir onun bakışlarını üzerinde hissediyordu. İnadına yapıyor, diye düşündü, satırı kaldırdı, butlarının arasına sertçe indirdi. Ses bahçede yankılandı. Kızın arkasından bakarken kendi abisi geldi gözünün önüne, babalarına kızıp günlerce konuşmamıştı, suratında patlayan tokatlara rağmen süren suskunluğunu hatırladı.

Melike arabanın içinden annesini seyrediyordu. Tuğla duvarın yanında uzanan çayıra girmişti. Eteklerinin uçları çalı ve otlara takılıyordu. Topladığı gelinciklerle papatyaların saplarını bir araya getirip gazete kâğıdına sardı. Mahir elindeki kara poşeti ve şeftali dolu sepeti bahçe yolundan taşıdı, pikabın kasasına koydu. Üçü yan yana oturdu. Nesrin demeti kızının kucağına bıraktı. İçerisi toprak kokusuyla doldu. Köyün içinden geçip arabayı okulun arkasına park ettiler.

Başını kaldırıp baktı Melike, boş bir bina ve önünde hafifçe kıpırdayan bayrak. Elinde çiçeklerle annesini takip etti. Yeni boyanmış evin perdeleri kapalıydı, içeride kimse yaşamıyor gibiydi. Babası demir kapıya vurdu, beklerken ağırlığını öbür bacağına verdi. Birazdan kapı ardına kadar açıldı. “Hoş geldiniz,” dedi adam zoraki bir gülümsemeyle, “buyurun.” Öğretmenini severdi Melike, sert değildi. Ama ciddi duruşundan hep çekinirdi. Şimdi onu karşısında böyle, gözlerinin altı çökmüş, biraz da kamburlaşmış görünce ürktü. “Başınız sağ olsun hocam,” dedi babası kapıdan girerken. “Dostlar sağ olsun,” dedi Murat Öğretmen, “geçin içeri.” Ayakkabılarını girişte çıkardılar, mutfağa yöneldiler. Arabadan taşıdıkları poşeti ve sepeti masaya bıraktılar. “Niçin zahmet ettiniz,” dedi öğretmeni Melike’nin başını severek. Öğretmeninin bu hareketi hep hoşuna giderdi Melike’nin, gene öyle oldu, bir gülümseme yayıldı yüzüne. Gören oldu mu diye bakındı.

“Doktor dinlensin biraz dedi, yarın sabah babası da gelecek.”

“Nesrin sen çayı koy, hocamla kapının önüne çıkalım biz.”

“Uyuyorsa hiç rahatsız etmeyelim, başka zaman geliriz tekrar.”

“Keşke uyusa abla, girin siz, yatıyor.”

Dış kapı kapanınca odanın önüne geldiler. Annesi, kendisi derse geç kaldığında yaptığı gibi, çekinerek kapıyı tıklattı. Belli belirsiz bir ses duyuldu. İçeri girdiklerinde kadın battaniyenin altında doğrulmaya çalışıyordu. Burası camın önündeki ağacın gölgesi ve kalın perdeler yüzünden mutfaktan daha karanlıktı. Sırtını yastığa dayadı, annesiyle göz göze gelince elleriyle yüzünü kapadı, ağlamaya başladı. Melike, orada ne kadar süre, öylece yatağın iki kenarında oturdular bilmiyordu. Önce bardakta dura dura kabarcıklanmış su takıldı gözüne. Ardından ters duran kitapların sırtlarındaki ve ilaç kutularındaki yazıları okumaya çalıştı. En sonunda yüzünü açtığında annesi, “Ağlama Bahar Hanım, bak cennette seni bekleyen bir masum var artık,” dedi. Elini kadının bileğini tutmak ister gibi uzattı ama dokunmadan aralarına, çarşafın üzerine bıraktı.

“Daha çok gençsin, şimdilerde neler yapıyorlar, boy boy çocukların olacak ilerde.”

“Göstermediler bile Nesrin Abla, neye benzediğini göremedim bile,” dedi. Sonrasında gelen sessizlikte düşündü Melike, yeni doğmuş bir buzağının ıslak tüylerini, kabuğundan çıkan civcivlerin nasıl titrediğini görmüştü. Hatta geçen yaz babası bebek bir akrep göstermişti, neye benzediğini biliyordu, tül gibi, açık renkli ve şeffaftı.

Bir ara, “Perdeleri açayım ister misin,” dedi annesi. Sadece kafasını salladı ve tuvalet kâğıdı rulosundan bir parça kopardı. Aniden içeri dolan güneşle yüzünü buruşturdu, şişmekten neredeyse kapanmış gözlerinin yandığı belliydi. Birden her tarafta uçuşan toz tanecikleri ortaya çıktı. “En son senin temizlediğinle duruyor ev,” dedi burnunu silerken. “Olsun, gene gelirim sonra, ne olacak.” Camın açılmasıyla kuş sesleri daha da yakınlaştı, odaya doluştu, sanki şuradaki dolabın üstüne tünemişler, çarşafın altına saklanmışlar gibi. Kanat çırpışları, bir konup bir uçuşları dalları, yaprakları silkeliyor, ağaç harekete geçiyordu. Odadan çıkarken annesi çağırınca peşi sıra gitti o da.

Camın dışındaki su damlaları ellerini ıslatıyordu. Gelinciklerin kırmızı yaprakları yürüdüğünde yere saçılıyordu. Hızlandı, yatağın etrafından dolaştı, kadının tarafındaki komodinin üzerine, kullanılmış kâğıtların yanına bıraktı kavanozu. Çiçekler güzeldi, üzerlerinde uçuşan tozlar da. Ağaçları yazın seviyordu sadece, yaprakları varken. “Bu sene kaça geçtin Melike,” diye sorunca döndü, “Üçe,” dedi. Kadın uzandı, nemli, yumuşak parmaklarını yanağına bastırdı, “Yakında başlarsınız derslere gene,” dedi. Şimdi biraz sakinleşmiş görünüyordu, boynundaki ve burun kenarlarındaki kırmızılıklar azalmıştı. Konuşmanın gerisi gelmeyince çıktı odadan. Az sonra elinde bir tabakla geri döndü. Bu sefer daha ağır adımlarla yürüyordu. Yatağın yanında durdu, bakışlarını çiçeklerden ona çevirince, “Size bir şey sorabilir miyim,” dedi, “bebeğinizin adı neydi?” Dudağının kenarındaki gülümseme silindi, çenesi titredi, bir an sorunun cevabını aradı kadın. Sonunda, “Daha karar vermemiştik,” diyebildi. “Ama babası Emre istedi hep.” Elindeki dilimlenmiş şeftalileri uzattı, “Benim de bir kuzum vardı, adı İncir,” dedi. Sonra sustu Melike, açık camdan giren rüzgârın gelincik yapraklarını savuruşunu izledi. Burnuna annesinin mutfakta kavurduğu soğanların kokusu geldi.

(228)

Yorum yaz