Home Öykü Kısa Öykü Nibel Genç • Gayet Mühim Tespitlerin Yazıldığı Defter
Nibel Genç • Gayet Mühim Tespitlerin Yazıldığı Defter

Nibel Genç • Gayet Mühim Tespitlerin Yazıldığı Defter

155
0

Mini­bü­sün kapı­sını kapat­tık­tan sonra kuze­nim Hıdır’a, “Tamam­dır, gide­bi­li­riz,” dedim. Eczacı Kemal’in otur­duğu kol­tu­ğun ucuna ili­şi­ve­rince Arakel’e doğru kaydı. Ara­kel gülüm­se­yince ben de gülüm­se­dim. Heye­can­lan­dım tabii. Res­sam­mış. Ben daha önce hiç res­sam gör­me­miş­tim. Köyü­müze uzak­lar­dan gelen bir Ermeni de gör­me­miş­tim. Bun­ları düşü­nünce heye­ca­nım arttı. Eczacı Kemal söy­le­nip duru­yordu. “Şimdi ola­cak şey miydi?” Naka­ratı buydu. Evet bu onun naka­ra­tıydı. Naka­rat: bir şar­kıda her kıta­dan sonra tek­rar­la­nan değiş­me­yen bölüm. Ama ben bu keli­meyi söz­cük anla­mı­nın dışında kul­lan­mış­tım. Acaba bir keli­meyi söz­cük anla­mı­nın dışında bir başka şeyi ona ben­ze­te­rek kul­lan­ma­nın da bir adı var mıdır? Olmaz mıydı. Her şeyin bir adı oldu­ğuna göre onun da bir adı olma­lıydı. Mesele şuydu, ben onu nasıl öğre­ne­cek­tim? İyi kötü bir söz­lü­ğüm vardı, çok kalın değildi, bu da onun mükem­mel bir söz­lük olma­dı­ğını gös­te­ri­yordu. Anla­mını bil­me­di­ğim keli­me­ler için o söz­lüğe bakı­yor­dum. Ama anla­mını bilip de keli­me­sini bil­me­di­ğim şey­ler için hangi söz­lüğe baka­cak­tım? Eczacı Kemal dün­ya­nın hiç­bir yerinde böyle bir şey olma­dı­ğını söy­lü­yor. Ama ben böyle bir söz­lüğe ihti­yaç duyu­yo­rum. Bence var­dır. Niye olma­sın ki? Arakel’e sor­sam o bana söy­ler ama ona sora­mam. Eczacı Kemal olma­dan onunla konu­şa­mam, Eczacı Kemal ara­cı­lı­ğıyla da sora­mam. “Ama İmam, ben sana böyle bir söz­lü­ğün olma­dı­ğını, ola­ma­ya­ca­ğını anlat­tım” der ama sen bana dün­ya­nın başka yer­le­rinde insan­la­rın ihti­yaç duy­duğu her şeyin hatta ihti­ya­cı­mı­zın olma­dığı şey­le­rin üre­til­di­ğini de anlat­tın. Bu da benim ihti­ya­cım. Anlam­la­rını bil­di­ğim bir sürü şey var ama maale­sef ben onlara ne ad veril­di­ğini bil­mi­yo­rum. Bu çok ber­bat bir durum ve kesin bunun da bir adı var­dır.

Ola­cak şey miydi şimdi bu?” Eczacı Kemal yine kıta­nın sonuna gel­mişti. İstanbul’dan Dersim’e kadar saatte orta­lama yüz yirmi kilo­metre hız yapan pet­rol yeşili Rena­ult marka ara­bası bir kez bile sorun çıkar­ma­mış­ken nasıl olmuştu da tam Meyman’a gire­cek­ken bozul­muştu. Eczacı Kemal’in aklı­nın ala­ma­dığı şey buydu. Seyitali’nin kula­ğına eği­lip, “Şimdi ola­cak şey mi bu? Mey­man­lı­lar ara­bamı göre­me­ye­cek, Ara­kel de köye benim ara­bam yerine bu külüs­tür mini­büsle gele­cek…” dedim. Seyi­tali bir kah­kaha kopardı. Kaş göz edip zor­lukla sus­tur­dum. Bugün­lerde Eczacı Kemal’le arayı hoş tut­mam şart. Ne de olsa o artık hepi­mi­zin ter­cü­manı. Ter­cü­man: Çevir­men, bir dil­den başka bir dile çeviri yapan.

Ara­kel cam­dan dışa­rıyı izli­yordu. Şeh­rin tek cad­de­sin­den geçi­yor­duk. Ara­kel şehri çev­re­le­yen dağ­lara bakı­yordu. Yüzünde endi­şe­nin ve heye­ca­nın izle­rini ara­dım. Yoktu. Benimse ayak par­mak­la­rım ayak­ka­bım­dan fır­la­ya­cak gibi tit­ri­yordu. Neyse ki el par­mak­la­rım ya da el par­mak­la­rım­dan biri tit­re­mi­yordu. Onları göz­ler­den sak­la­mam zor olurdu. Mey­man­lı­lar bazen bakı­la­cak hiç­bir şey yok­muş gibi tüm dik­kat­le­riyle bana bakar­lar. Öze­likle her zaman yanımda taşı­dı­ğım def­te­rime ne zaman gayet mühim tes­pit­le­rimi yaz­sam içle­rin­den bir­ka­çı­nın bakı­şını üze­rimde his­se­de­rim. Bazı­ları çak­tır­ma­dan bakar, Eczacı Kemal ve kuze­nim Hıdır bun­lar­dan­dır. Ama bir­çoğu def­te­rimi kapıp kaça­cak­mış gibi bakar. Sinir­le­ni­rim ama hoş­gö­rülü olmaya da çalı­şı­rım. Sonuçta ben onlar­dan fark­lı­yım, haliyle ilgi odağı olu­yo­rum. Eczacı Kemal’in geçen sene köye gelen arka­daş­la­rın­dan biri beni gös­te­re­rek “Bu çocuk çok nar­sist,” dedi. Söz­lüğe bak­tım, nar­sist diye bir şey bula­ma­dım. Eczacı Kemal’in kitap­la­rın­dan birinde Yunan mito­lo­jisi ile ilgili bir bölüm vardı, orada Nar­kis­sos adlı bir adama rast­la­dım. Ben bu nar­sistle Nar­kis­sos adlı adam ara­sında bir bağ­lantı oldu­ğun­dan şüp­he­le­ni­yo­rum. Mito­loji: Mit­le­rin doğuş­la­rını, anlam­la­rını ince­le­yen bilim. Bir kere Hasan amca beni mağa­ra­nın kuy­tu­lu­ğunda def­te­rime, İnsan­lar Ara­sın­daki Eşit­siz­li­ğin Kay­nağı ve Temel­leri adlı kitap­tan alın­tı­lar yazar­ken yaka­la­mıştı. “Sen yine mi Eczacı Kemal’in kitap­la­rın­dan birini aşır­dın,” diye sor­du­ğunda ken­dimi Rousseau’ya o kadar yakın his­set­miş­tim ki o gün­den beri­dir ken­dime Rous­se­a­u­ist demek isti­yo­rum ama böyle bir adın olup olma­dı­ğın­dan pek de emin deği­lim. Eczacı Kemal, Mark­sist oldu­ğunu söy­lü­yor. Marx da bir adam Rous­seau da. Bence ola­bi­lir. Şim­di­lik bunu kim­seye söy­le­mi­yo­rum ama ben bir Rousseauist’im.

İyi de ne zaman­dan beri heye­can­la­nınca ayak par­mak­la­rım tit­ri­yordu ki? Geride bırak­tı­ğım yıl­lara bak­tım, çok değil­lerdi ama kesin­likle az da değil­lerdi. O yıl­la­rın hiç­bi­rinde demek ki ayak par­mak­la­rımı tit­re­te­cek bir heye­can yaşa­ma­mış­tım. Tabii ki sebep buydu. Bu heye­can başka başka mıydı? Hayır bam­baş­kaydı. Başka çarpı bin falandı. Arakel’den önce köyü­müze gelen yaban­cı­ları düşün­düm. Kaç kişi­lerdi ki hafı­zamı altüst etme­den göz ucuyla bir kez bak­sam saya­bi­lir­dim, Arakel’le muka­yese bile edil­mez­lerdi. Muka­yese: Ben­ze­te­rek ya da kar­şı­laş­tı­ra­rak değer­len­dirme. Kimi Arakel’e ben­ze­te­bi­lir­dim ki? Ya da hangi yön­le­riyle ben­ze­te­bi­lir­dim. Ara­kel, Eczacı Kemal’in arka­da­şıydı ama Ara­kel Meyman’a Eczacı Kemal’in arka­daşı olduğu için gel­mi­yordu ki? Dedesi, babası, aile­sin­den bir­çok kişi bu top­rak­larda doğ­muş, Ara­kel köyüne dönü­yordu. Eczacı Kemal’in Meyman’a getir­diği diğer arka­daş­la­rına ben­ze­te­mez­dim. Köye yer­leş­me­ye­cek­miş, biraz kalıp gide­cek­miş. Geçen sene gelen kaçak­çı­lar da biraz kalıp git­mişti, altın dişli çerçi de biraz kalıp gidi­yordu. Naki’nin asker­lik arka­daş­ları da biraz kalıp git­mişti. Bir zaman­lar köyü­nün olduğu yer­lere baka­cak­mış. Bir­kaç yıl önce Süleyman’la bir­likte yıkık kilise duvar­la­rı­nın altında define ara­yan genç­ler de eski Ermeni köyü­nün top­rak­la­rına bak­mış­lardı. Kesin benim bu ana­liz yön­te­mi­min de bir adı vardı. Ara­kel misa­fi­ri­miz ola­caktı. Ama o köyü­mü­zün diğer misa­fir­le­rine ben­ze­mi­yordu. Mini­büs­te­ki­lere bak­tım, ben de hiç­bi­rine ben­ze­mi­yor­dum. Benim anlam­la­rın keli­me­le­rini bula­bi­le­ce­ği­miz bir söz­lük yazma haya­lim vardı. Peki Arakel’e yabancı diye­bi­lir miy­dik? Yabancı kimdi? Yabancı: Başka bir mil­let­ten olan. Biz Kürt, Ara­kel Erme­niydi. Eczacı Kemal’in karısı da Kürt­müş ama Mey­manlı değildi, köye gel­di­ğinde ona da yabancı demiş­tik. Yabancı ilk kez gör­dük­le­ri­miz miydi? Bir anne de bebeği doğ­du­ğunda onu ilk kez görü­yordu ve bu örnekte yaban­cı­lık söz konusu bile ola­mazdı. Artık kimse Eczacı Kemal’in karı­sına yabancı demi­yor, demek ki yaban­cı­lık deği­şe­bi­li­yor. Sabit bir şey değil. Bir­kaç yıl­dır hiç­bir şeyin sabit olma­dı­ğını, her şeyin deği­şim içinde oldu­ğunu tes­pit etmiş durum­da­yım.

Pan­to­lo­nu­mun arka cebin­deki def­te­rimi çıka­rıp, “Yabancı nedir, deği­şimle iliş­ki­sini nasıl tanım­la­ya­bi­li­riz?” diye yaz­mak iste­dim. Ama bu koşul­larda bu büyük bir risk olurdu. Eczacı Kemal’le diz dizey­dik. Def­te­rimi elim­den kap­maya çalışsa onu koru­ya­maz­dım. Mini­büs­te­ki­le­rin hepsi ona yar­dım ederdi, hatta içi­miz­deki yabancı Ara­kel bile yar­dım ede­bi­lirdi. O zaman ben her­ke­sin yaban­cısı olur­dum, acaba bunun da bir adı var mıydı? Varsa bile ben her­ke­sin yaban­cısı olma­nın keli­me­sini nasıl bula­bi­lir­dim ki? Geçen son­ba­harda Eczacı Kemal, Süleyman’ın düğü­nünde def­te­rimi hiç bek­le­me­di­ğim bir anda kapı­ver­mişti. Sinir­len­miş­tim ama Eczacı Kemal’in kah­ka­hası gayet mühim tes­pit­le­rimi okur­ken donup kalınca, keyif­lenme sırası bana geç­mişti. En iyisi def­te­rimi bu dara­cık yerde çıkar­ma­maktı. Def­te­rimi kapar­larsa baş­lar­lar saç­ma­la­maya: İmam şiir mi yazı­yor­sun? İmam aşk mek­tubu mu yazı­yor­sun? İmam bu yaşta âlim mi ola­cak­sın? İşim yok onlara reviz­yon soru­nuyla uğraş­tı­ğımı açık­la­ya­yım. Anla­maz­lardı bile. Reviz­yon: Yeni­den göz­den geçirme, yeni­leme, ince­leme, yeni­den tanım­lama. Bir­kaç yıl­dır söz­le­ri­min Mey­man­lı­lara göre olma­dı­ğını ve maale­sef eczacı Kemal’in de buna dahil oldu­ğunu tes­pit etmiş durum­day­dım.

Ara­kel ile bakış­la­rı­mız kar­şı­la­şınca bir­bi­ri­mize yine gülüm­se­dik. Keşke dün­yada bir de gülüm­seme dili olsaydı, o zaman onla anla­şa­bil­mek için Eczacı Kemal’e ihti­ya­cım olmazdı. Belki de kafamda, def­te­rimde biri­ken onlarca soru­nun cevabı Arakel’deydi. Onunla Eczacı Kemal olma­dan konuş­ma­nın bir yolunu bul­ma­lıy­dım. Ara­kel köyde uzun süre kalırsa ondan İngi­lizce öğre­ne­bi­lir­dim. Eczacı Kemal’den İngi­lizce-Türkçe bir söz­lük alır­dım. Aslında Kürtçe olsa daha iyi olurdu. Eczacı Kemal’e bir kez, madem biz Türkçe öğren­mek zorun­da­yız niye Kürtçe-Türkçe bir söz­lük yok diye sor­muş­tum. O da yasak olduğu için Türkiye’de yok ama yurt­dı­şında İngi­lizce-Kürtçe söz­lük var demişti. Belki Arakel’de de var­dır. Öyle olursa İngi­liz­ceyi çok çabuk öğre­ni­rim. Bir söz­lü­ğüm olsa yeter. Önce Arakel’le konuş­mak iste­di­ğim konu­larla ilgili ne kadar keli­meye ihti­ya­cım oldu­ğunu tes­pit ede­rim. Mate­ma­tik def­te­ri­min arka­sında boş say­fa­lar vardı oraya yazıp bir liste yapa­rım. Sonra saya­rım. Arakel’in Meyman’da kala­cağı süreyi de öğre­ni­rim, diye­lim ki iki ay kala­cak, bir ay ya da kırk beş gün kelime ezber­le­rim, geriye kalan gün­lerde de soru­la­rımı sora­rım. Tabii iyi işle­yen bir plan yapa­bil­mem için Arakel’in Meyman’da ne kadar kala­ca­ğını bil­mem şart. Bile­mez­sem keli­me­leri sağ­lam bir kafayla ezber­le­ye­mem. Ya Ara­kel üç gün sonra giderse diye düşü­nür, endi­şe­le­ni­rim. Endi­şe­le­nince de disip­linli çalı­şa­mam ama bil­sem, kaç kelime ezber­le­mem gerekse de elli yüz de olsa ezber­le­rim. Eczacı Kemal’in dediği gibi, ben zeki biri­yim.

Kemal abi, Ara­kel köyde ne kadar kala­cak?”

Söy­le­dim ya İmam.”

Belli değil­miş,” dedi Hasan amcam.

Çok da kala­bi­lir­miş az da kala­bi­lir­miş.” Bunu söy­le­yen de kuze­nim Hıdır.

Belki köye yer­le­şir,” dedi Ali dayı.

Olur mu öyle şey?”

Niye olma­sın, dede­si­nin top­rak­ları köyün biti­şi­ğinde”

Dev­let izin verir mi ki?”

Gel­me­sine izin ver­di­ğine göre kal­ma­sına da izin verir.”

Eczacı Kemal’e bir soru sor­muş­tum, onun dışında her­kes bir laf etmişti. “Belli olmasa da yine kafa­sında bir şey var­dır, sor­sana,” dedim. “Çok ayıp,” dedi Eczacı Kemal.

Mini­büs­te­ki­ler de onu onay­la­dıl. Ayıp­mış tabii ki. Hiç misa­fire böyle soru soru­lur muy­muş. Hele Arakel’e hiç sorul­maz­mış. Büyük zulüm­ler gör­müş bir hal­kın evladı top­ra­ğına dön­dü­ğünde hiç böyle soru soru­lur muy­muş. Ara­kel kala­ca­ğım dese, evi yapı­lır, içi döşe­nir­miş. Başka tür­lüsü bize yakış­maz­mış. Kürt­le­rin bir kısmı Osman­lıyla bir­leş­miş, zulüm yap­mış ama biz fark­lıy­mı­şız. Arakel’in dedesi Seyit Rıza’nın arka­da­şıy­mış. Seyit Rıza’yı dara­ğa­cına gön­der­me­sin­ler diye büyük dev­let­le­rin baş­kan­la­rına mek­tup­lar bile yaz­mış.

Tamam da benim plan yapa­bil­mem için Arakel’in köyde ne kadar kala­ca­ğını bil­mem şarttı. Eczacı Kemal’e bana İngi­lizce öğret desem, “İmam bu öyle kolay öğre­nil­mez, ben kaç yıl oku­dum, İngiltere’de kaç yıl kal­dım bili­yor musun?” der. En iyisi söz­lük bulup kendi ken­dime öğren­mem. Eczacı Kemal’e ters ters bak­tım. Bu köy­den çıkıp uzak­lara git­ti­ğimde bir sürü dil öğre­ne­cek­tim. Türk­çeyi öğre­nir­ken de iyi bir plan yap­mış­tım. İlko­kula baş­la­dı­ğımda İmam bu dili öğren­mek isti­yor musun, diye sor­muş­tum, o sıra da pat­lak gözlü öğret­men anla­ma­dı­ğım keli­me­lerle beni azar­la­dığı için cevabı gecik­meli ver­miş­tim. Ceva­bım evetti. Eczacı Kemal’in evin­deki kitap­lar belir­mişti gözü­mün önünde ve evet demiş­tim. Ama kendi başıma öğre­ne­cek­tim. Her gün on beş kelime ezber­le­mem bir ay içinde öğret­meni anla­mama yet­mişti. Üste­lik mera­mımı da anla­ta­bi­li­yor­dum. Meram: İstek, amaç, gaye. O zaman­dan beri hep kelime ezber­le­rim.

Eczacı Kemal’e ters ters bak­tım. Bana söz­lük verse yeterdi. İngi­liz­ceyi kendi ken­dime öğre­nip Arakel’e soru­la­rımı sora­cak­tım. Eczacı Kemal’e üçüncü kez ters ters bak­tı­ğımda nere­deyse yaka­la­na­cak­tım. Benim bir an önce bura­lar­dan git­mem gere­ki­yordu. Arakel’e söy­le­sem beni yanında götü­rür müydü? Bence müm­kündü. Aslında Eczacı Kemal’le bir­likte İstanbul’a git­mem de müm­kündü. Geçen yıl babama söy­le­di­ğimde, “Olmaz, sen deli misin,” demişti. Niye olma­ya­caktı ki? Pekâlâ ola­bi­lirdi. Aya gide­ce­ğim demi­yor­dum ki, gerçi dört yıl önce Sov­yet­ler uzaya Gaga­rin adında bir adam gön­der­miş. Bence bir­kaç yıla insan­lar aya da gider ama ben İstanbul’a bile gide­mi­yor­dum. Uzay: Bütün var­lık­la­rın içinde bulun­duğu son­suz boş­luk, mekân. Eczacı Kemal istese beni götü­re­bi­lirdi. “İmam her şeyin bir zamanı var,” diyor, su bile 99 derece olduk­tan sonra kay­nı­yor­muş, önce­sinde kimse kay­na­ta­maz­mış, her şeyde durum bun­dan iba­ret­miş. Ne ala­kası var, suyun altın­daki ateşi gür­leş­ti­rir­sen kay­nama zama­nına çabuk varır­sın, altında ateş olmazsa kay­na­maz ki, zaten Eczacı Kemal’in evinde de Düşünce Tarihi’nin birinci cildi var, benim Spinoza’dan son­raki filo­zof­la­rın düşün­ce­le­rin­den habe­rim yok. Ger­çek­leş­mesi müm­kün olduğu halde ger­çek­leş­mesi baş­ka­ları yüzün­den imkân­sız olan şey­ler bence insan­la­rın en büyük acısı. Benim Arakel’le git­mem müm­kün, belki de gide­rim. Yeter ki biri­leri engel olma­sın.

Eczacı Kemal, mini­büs­te­ki­le­rin Arakel’e sor­duğu soru­ları, Arakel’e hiç­bir şey sor­ma­dan sanki Arakel’e değil de ken­di­sine soru­lu­yor­muş gibi cevap­lı­yordu. Al sana ayıp! Bun­dan büyük ayıp ola­bi­lir miydi? Benim Arakel’in köyde ne kadar kala­ca­ğını öğren­mek iste­mem ayıpsa peki bu neydi? Sinir­le­nince yüzüm yanar, yine öyle oldu. Heye­can­la­nınca da kar­nım gurul­dar, hemen acı­kı­rım. Arakel’i görünce de heye­can­dan ayak par­mak­la­rım tit­re­mişti. Acaba her duygu vücu­du­mu­zun ayrı orga­nını mı etki­li­yordu? Duyu organ­la­rı­mız gibi bir de duygu organ­la­rı­mız mı vardı? Peki duyu organ­ları gibi duygu organ­ları da her­keste aynı mıydı? Bence aynı ola­mazdı. Bunun üze­rine düşün­meli ve göz­lem yap­ma­lıy­dım. Şim­diye kadar duygu organ­la­rı­nın var­lı­ğına dair hiç­bir şey oku­ma­mış­tım. Ama o kadar az şey oku­muş­tum ki düşün­dü­ğüm her­hangi bir şeyin daha önce düşü­nü­lüp bulun­ma­dı­ğın­dan hiç­bir zaman emin ola­maz­dım ki öf be! Hayatta ne çok soru vardı, acı­lar da çoktu. Bu hep böyle mi süre­cekti? Haya­tım boyunca bil­me­dik­le­rimi düşü­nüp kahır­la­na­cak mıy­dım? Eczacı Kemal’in yeni kitap­lar getir­me­sini, suyun 99 dere­ceye ulaş­ma­sını daha ne kadar bek­le­ye­cek­tim?

Ara­kel yor­gun gibiydi. Eczacı Kemal de anlat­tıkça anla­tı­yordu. Arakel’in dedesi Gab­riel Usta, Dersim’den Rusya’ya git­miş, orada Kızıl Ordu saf­la­rında savaş­mış, sonra aile­sin­den haber alınca Lübnan’a git­miş, ora­dan da Amerika’ya git­miş. Onunki gibi bir haya­tım olsun ister­dim. Bizim­ki­leri de sür­gün etmiş­ler ama onlar geri gel­miş, niye gel­miş­ler ki, daha uzağa git­se­ler­miş ya. Ara­kel evli değil­miş, genç­li­ğinde bir kez evlen­miş sonra ayrıl­mış­lar. Hasan amcam, “O nasıl şey,” diye sorunca, Eczacı Kemal güle­rek Arakel’e bir şey­ler anlattı. O da güldü. Biz yine bir şey anla­ma­dık. Ben bu İngi­liz­ceyi kesin­likle öğren­me­liy­dim. Neden öğre­ne­me­ye­yim ki? İyi bir plan yapar­sam, bir de söz­lü­ğüm olursa öğre­ni­rim. Eczacı Kemal’e sor­sam kesin, tek başına dil öğre­ne­mez­sin der. Benim bu konuda temel pren­si­bim şudur. Eğer daha önce tek bir kişi bile bunu yap­mışsa ben de yapa­rım. Her­halde yer­yü­zünde kendi ken­dine kısa sürede yeni bir dil öğre­nen bir sürü insan var­dır. Öğre­ne­cek ve Arakel’e soru­la­rımı sora­cak­tım. Belki de Ara­kel bizim dili öğre­nir. Belki de dil öğren­me­nin basit bir for­mülü var­dır. Ama biz onu bil­mi­yo­ruz­dur. Uzak­larda bir yerde bu da bulun­muş­tur. Tele­viz­yon var­mış mesela, bir kutu­dan başka bir yere ait görün­tü­ler izli­yor­muş­sun. Gaga­rin adında bir adam uzaya git­miş, çama­şır­ları yıka­yan bir makine var­mış, bence her dili kısa­cık bir zamanda öğre­ten for­mül­ler de var­dır ama bu dağ­lar ara­sın­daki top­rak­larda biz bil­mi­yo­ruz­dur. Acaba Ara­kel bizim dili bili­yor ola­bi­lir mi? Bili­yor­dur, dedesi öğret­miş­tir, adam şela­le­nin hangi kaya­lık­la­rın üstün­den aktı­ğını bili­yor, mağa­ra­nın yeri, her şeyi bili­yor, dedesi bizim dili de öğret­miş ola­bi­lir. Eczacı Kemal, sen bil­mi­yor­muş gibi dav­ran demiş­tir; ya da Ara­kel bunu Eczacı Kemal’e söy­le­me­miş­tir. Hele bil­mi­yor­muş gibi yapa­yım, baka­yım neler konu­şa­cak­lar diye düşün­müş ola­bi­lir. Belki de dede­sin­den kalan altın­ları almak için gel­miş­tir, onları anla­mı­yor­muş gibi yapa­yım, işim kolay olur diye düşün­müş de ola­bi­lir. Hari­tası da ola­bi­lir. Eczacı Kemal, Arakel’in merak­tan gel­di­ğini söy­lü­yor. Bence altın­lar için de gel­miş ola­bi­lir. Hem hiç de öyle meraklı birine ben­ze­mi­yor. Mini­büste o ve ben hariç her­kes dur­ma­dan konu­şu­yor, iki laf­tan biri Ara­kel ama o adı söy­le­nir­ken dönüp bak­mı­yor. Dışa­rıyı da öyle merakla izle­mi­yor. Demek ki söy­le­nen­leri anlı­yor, anla­masa böyle rahat ola­bi­lir mi? Yani ben olsam, etra­fımda söy­le­dik­le­rini anla­ma­dı­ğım insan­lar olsa tedir­gin olur­dum. “İmam ada­mın sura­tına öyle bakma, tedir­gin ede­cek­sin… Hem ayıp…” “Nasıl bakı­yo­rum ya…” dedim.

İşa­ret par­ma­ğını şaka­ğına koyup baş­par­ma­ğını da çene­si­nin altına yer­leş­ti­re­rek tak­li­dimi yapınca, sözün deva­mını geti­re­me­dim. Amcam Hasan, “Kemal çocuğu utan­dırma,” dedi. “Yok ya,” dedi Kemal, “İmam böyle şey­ler­den utan­maz, değil mi İmam?” Cevap ver­me­dim. Utan­mış­tım tabii ki, Eczacı Kemal tak­li­dimi yapınca Ara­kel de gül­müştü. Başımı önüme eğdim.

Asma köp­rü­den geçer­ken başımı kal­dır­dım. Hasan amcam bana bakı­yor­muş demek ki, gülüm­sedi. Ali Dayı, “Kemal söyle Arakel’e, bu köp­rüyü de dedesi yaptı,” deyince, “Nere­den bili­yor­sun, sen o zaman­ları hatır­la­maz­sın,” dedi Hasan amcam. “Dedesi haya­tında ne yap­mış ne etmişse her şeyi yaz­mış, habe­rin olsun… Ben söy­le­rim ama yalancı çık­ma­ya­sın,” dedi Kemal güle­rek. “Ne yalan­cısı eşe­ğin oğlu… Ben bili­yo­rum Gab­riel Usta yaptı.”

Demek dedesi yap­tığı her şeyi yaz­mış. Acaba bir roman gibi mi yaz­mış, yoksa bir tarih kitabı gibi mi? Arakel’e hemen şimdi bunu bizim dilde sor­sam, o zaman belki yüz ifa­de­sin­den anla­yıp anla­ma­dı­ğını çıka­rı­rım. Ya da yal­nız kal­dı­ğı­mızda küfür ede­rim, çir­kin oldu­ğunu söy­le­rim, o zaman ken­dini ele vere­bi­lir. Belki de sahi­den bil­mi­yor­dur. Küfür etmek ayıp olur. Ona sır­rını bili­yo­rum, söz, kim­seye söy­le­me­ye­ce­ğim ama benim kafamda yüz­lerce soru var, para­doks­la­rı­mın oldu­ğunu sanı­yo­rum yar­dım et derim. O zaman bir tek benimle konu­şur. Para­doks: Aykırı düşünce.

Kemal, Arakel’e bir sor­sana benim res­mimi de yapar mı?”

Cafer amca o insan yüz­le­rini pek çiz­mi­yor.”

Nasıl yani insan yüz­le­rini boş mu bıra­kı­yor?”

Öyle değil Seyi­tali, pek insan yap­mı­yor.”

İyi ya Cafer’in suratı zaten domuz­la­rın­kine ben­zi­yor, söy­le­yi­ver onu yap­sın.”

Kah­ka­ha­lar ve Cafer’in küfür­leri bir­bi­rine karı­şınca, Arakel’in yüzünde şaş­kın bir ifade belirdi. Galiba bizim dili bil­mi­yor. Tabii bun­dan emin ola­mam, ben çoğu zaman agnos­tik ola­bi­li­yo­rum. Agnos­tik: Bilin­mezci. “Resim çizi­yor madem hepi­mizi çizi­ver­sin, hatıra kalır, ne güzel olur değil mi?” Hasan amcama katı­lan­lar katıl­ma­yan­lar oldu. Kuze­nim Hıdır, “Ben iste­mem,” dedi bir­kaç kez. Daya­na­ma­dım, “Sanki Ara­kel de senin res­mini zorla çizi­yor,” dedim. “İmam sen karışma,” dedi. Niye karış­ma­ya­cak­mı­şım ki… Acaba yaşı büyük­le­rin genç­ler üze­rinde kur­duk­ları bas­kı­nın adı neydi? Neden benim anlam­la­rın keli­me­le­rini gös­te­re­cek bir kita­bım yoktu. Arakel’e soru­la­rımı resim çize­rek anla­ta­maz mıy­dım? Ama ben güzel resim çize­mez­dim ki, hem çiz­sem bile Kara­ma­zov kar­deş­ler­den han­gi­si­nin baba­la­rını öldür­dü­ğünü nasıl çiz­giyle sora­bi­lir­dim ki? Eczacı Kemal’de de ikinci cilt yoktu, bu yet­mi­yor­muş gibi evin­deki kitabı da oku­ma­mıştı.

Ara­kel ünlü bir res­sam­mış. Ama bizim bil­di­ği­miz şey­le­rin res­mini çiz­mi­yor­muş. Şimdi bu ne demekti? “O daha bizim bil­di­ği­miz şey­leri gör­medi ki, gör­dü­ğünde belki bizim bil­dik­le­ri­mizi de çizer,” dedim. “Aldın mı ceva­bını Kemal.” Eczacı Kemal, Hasan amcama ters ters baktı. “Bizim bilip de Arakel’in bil­me­diği ne var ki,” diye sordu Seyi­tali. “Davar­lar, post­lar, torak­lar. Hem insan bil­dik­le­rini mi çizer, bak­tık­la­rını mı?” Rıza’nın soru­sunu beğe­nince, “Harika,” dedim, sesim yük­sek çıkınca Ara­kel bana baktı, ben de ona, gülüm­se­dik. Galiba aynı dili konuş­sak onunla iyi arka­daş olur­duk. Bu ne büyük talih­siz­likti! Köyü­müze uzak ülke­ler­den bir yabancı gel­mişti ve ben onunla Eczacı Kemal olma­dan konu­şa­ma­ya­cak­tım. Ya Ara­kel bir­kaç gün kalıp giderse, o zaman onunla hiç konu­şa­maz­dım. En az iki ay kal­ma­lıydı ki ben İngi­lizce öğre­ne­bi­le­yim.

Hem bakı­lan hem de bili­nen şey­le­rin resmi çizi­lir­miş. Bu kada­rını ben de söy­le­ye­bi­lir­dim. Rüya­la­rın, kor­ku­la­rın, hayal­le­rin resmi de çizi­lir­miş. Bunu tah­min ede­bi­lir­dim. Dün­yada öyle resim­ler var­mış ki bakınca hiç­bir şey anla­maz­mı­şız. Nasıl ki bir kitabı oku­mak için okuma yazma bil­mek gere­ki­yorsa, o resim­leri anla­mak için de çiz­gi­le­rin dilini bil­me­liy­mi­şiz. Mesela res­sa­mın biri savaşta bom­ba­la­nan bir yerin res­mini çiz­miş, biz bak­sak anla­maz­mı­şız. “Sem­bol­lerle mi çiz­miş?” Eczacı Kemal’in konuş­ma­sı­nın ara­sına heye­canla girince şaşırdı. “İmam yoksa sen benim sanat tarihi kita­bımı da oku­dun?” “Senin sanat tarihi kita­bın yok ki.” “O, bütün kitap­la­rımı da bili­yor­sun,” dedi güle­rek. Hasan amcama döndü. “Senin yeğen bizim evdeki kitap­la­rın hep­sini oku­muş. Bir eczane açtı­ğımda başına İmam’ı koya­ca­ğım, kesin ilaç adla­rını da ezber­le­miş­tir.” “Okur benim yeğen, pek akıl­lı­dır.” Eczacı Kemal başını sal­la­ya­rak, “İmam meraklı çocuk,” dedi.

Demek ki Eczacı Kemal günün birinde beni İstanbul’a götür­meyi düşü­nü­yordu. Ama ecza­nede çalı­şır­sam kitap oku­maya nasıl vakit bula­ca­ğım? Önemli olan bu köy­den, bu şehir­den çık­mak. Eczacı Kemal’le İstanbul’a kadar gide­rim, sonra ondan ayrı­la­bi­li­rim. Orta­okulu bitir­sem, liseyi Kemal’in yanında oku­rum, ecza­nede de çalı­şı­rım. Eczacı Kemal de hem oku­muş hem çalış­mış. O yapa­bil­mişse ben daha iyi­sini yapa­rım.

Mini­büs köy yoluna sap­tı­ğında Eczacı Kemal, Arakel’e ceviz ağaç­la­rı­nın içinde saklı duran köyü­mü­zün yerini gös­terdi. Köye yak­la­şınca düşün­ce­le­rimle dinen heye­ca­nım yeni­den alev­lendi. Bir an mini­büs­ten iner inmez Arakel’le konu­şa­bi­le­ce­ği­mizi düşün­düm, sanki o Meyman’a adım atar atmaz bizim dilde konu­şa­caktı. Mucize gibi bir şey ola­bi­lirdi. Böyle bir mucize olmaz ki, en makulü benim İngi­lizce öğren­memdi.

Mini­büs Eczacı Kemal­le­rin evi­nin önünde dur­du­ğunda önce çocuk­lar, sonra yakın evler­deki her­kes etra­fı­mızı sardı. Ara­kel çev­re­sine şöyle bir baktı. Göz­le­rinde hüzünlü bir ifade oluştu. Hüzün: Gönül üzgün­lüğü, gam, keder, sıkıntı.

Her­kes bir ağız­dan konu­şu­yordu. İki daki­kaya kal­maz köyde kim var kim yok Eczacı Kemal­le­rin evinde top­la­nırdı. Bir an aklıma yay­la­da­ki­ler geldi, Kivare, benim biri­cik aşkım da ora­daydı. Hemen yay­laya gide­bi­lir­dim. Diğer köy­lere de gider­dim. Bir haberci olup bil­me­yen­lere köyü­müze Ara­kel adında Ermeni bir res­sa­mın gel­di­ğini, onun da bizim gibi buralı oldu­ğunu söy­ler­dim. Dedesi Gabriel’in Rusya’ya nasıl git­ti­ğini, ninesi ve baba­sı­nın çöl­lerde ölü­mün kıyı­sın­dan nasıl kur­tul­duk­la­rını anla­tır­dım. Arakel’i ilk ben­den duyar­lardı. Böyle şey­ler her zaman olmaz ve hiç unu­tul­maz, hep anla­tı­lır. ’38’den önce bizim köye, Koçgiri’de Osmanlı’nın alba­yını öldü­ren bir adam gel­miş, hâlâ anla­tı­lır. Ara­kel de hep anla­tı­lır. Tabii yay­la­da­ki­ler ve öteki köy­de­ki­ler yıl­lar sonra Arakel’i anlat­tık­la­rında, biz Arakel’in gel­di­ğini ilk İmam’dan duy­duk der­ler. Yay­la­da­ki­leri düşün­düm: Kivare, Zeyne, annem, arka­daş­la­rım­dan Hüse­yin, Müs­lüm, Musa, ora­daydı. Böyle şey­ler tesa­dü­fen olur ama ben ken­dimi bilinçli ola­rak gele­cek soh­bet­le­rine yer­leş­ti­re­cek­tim. Bun­ları düşü­nünce heye­can­lan­dım. Bir an önce yay­laya ve öteki köy­lere git­me­liy­dim. Ama önce eve gidip kar­nımı doyur­ma­lıy­dım.

Bayır aşağı koşar­ken nere­deyse Waye İvrayim’e çar­pa­cak­tım. “Waye İvra­yim, Gab­riel Usta’nın torunu Ara­kel geldi. Sen Gab­riel Usta’yı bilir misin?” Waye İvra­yim bir şey­ler söy­le­meye çalıştı ama şimdi onu bek­le­ye­mez­dim. Acele etme­liy­dim. Eve var­dı­ğımda babam beni bek­li­yordu. “İmam sen nere­dey­din?” Bur­nun­dan solu­yordu, yine ne olmuştu ki? “Koş. Ali dayıyı al gel.” “Benim ace­lem var.” “Ne ace­len var, atın ayağı kırıl­mış, zavallı peri­şan halde, bah­çeyi de sula­ma­mış­sın, saba­hın körün­den beri kayıp­sın.”

Tam kapı­dan içeri gire­cek­tim ki yakam­dan tuttu. “At ölü­yor, koş Ali dayına.” “Ben yay­laya gide­ce­ğim.” “Ne yay­lası ya. Deli misin sen, ben atın ayağı kırıl­mış diyo­rum.” Gidip ata bak­tım. Kan ter içinde kal­mıştı. “Tamam,” deyip koşa­rak evden uzak­laş­tım. Babama Arakel’i söy­le­me­miş­tim. Her zamanki gibi bur­nun­dan solu­yordu. At da öle­cek gibiydi.

Eczacı Kemal’in kar­deşi Hay­dar, “İmam, Arakel’i gör­dün mü,” diye sordu. “Mini­büste bir­likte gel­dik,” dedim. İngi­liz­ceyi öğren­di­ğimde ‚“Ara­kel bana Paris’i anlattı, Ara­kel bana tele­viz­yonu anlattı” diye­cek­tim. Bir söz­lük bul­ma­lıy­dım, şimdi Eczacı Kemal’in evi kala­ba­lık­tır, daha sonra gidip alır­dım.

Çeş­mede elimi yüzümü yıka­yıp su içtik­ten sonra ağaç­lar­dan biri­nin göl­ge­sine otur­dum. Pan­to­lo­nu­mun arka cebin­den def­te­rimi çıka­rıp köye gelir­ken yol boyu kafama takı­lan soru­ları yaz­maya koyul­dum. Gayet mühim tes­pit­le­rimi hemen yaz­maz­sam unu­ta­cak­tım.

Baba­mın göl­ge­sini üze­rimde his­se­dince yaz­mayı bırak­tım. Geç kal­mış­tım, def­teri elim­den öyle bir hid­detle çekti ki öne doğru sar­sıl­dım. Hid­det: Öfke, kız­gın­lık.

Def­te­rimi cebine koydu. Yüzüme uzun uzun baktı ve, “At öldü,” dedi.

(155)

Yorumlar