Home Öykü Kısa Öykü Nibel Genç • Gayet Mühim Tespitlerin Yazıldığı Defter
Nibel Genç • Gayet Mühim Tespitlerin Yazıldığı Defter

Nibel Genç • Gayet Mühim Tespitlerin Yazıldığı Defter

210
0

Minibüsün kapısını kapattıktan sonra kuzenim Hıdır’a, “Tamamdır, gidebiliriz,” dedim. Eczacı Kemal’in oturduğu koltuğun ucuna ilişiverince Arakel’e doğru kaydı. Arakel gülümseyince ben de gülümsedim. Heyecanlandım tabii. Ressammış. Ben daha önce hiç ressam görmemiştim. Köyümüze uzaklardan gelen bir Ermeni de görmemiştim. Bunları düşününce heyecanım arttı. Eczacı Kemal söylenip duruyordu. “Şimdi olacak şey miydi?” Nakaratı buydu. Evet bu onun nakaratıydı. Nakarat: bir şarkıda her kıtadan sonra tekrarlanan değişmeyen bölüm. Ama ben bu kelimeyi sözcük anlamının dışında kullanmıştım. Acaba bir kelimeyi sözcük anlamının dışında bir başka şeyi ona benzeterek kullanmanın da bir adı var mıdır? Olmaz mıydı. Her şeyin bir adı olduğuna göre onun da bir adı olmalıydı. Mesele şuydu, ben onu nasıl öğrenecektim? İyi kötü bir sözlüğüm vardı, çok kalın değildi, bu da onun mükemmel bir sözlük olmadığını gösteriyordu. Anlamını bilmediğim kelimeler için o sözlüğe bakıyordum. Ama anlamını bilip de kelimesini bilmediğim şeyler için hangi sözlüğe bakacaktım? Eczacı Kemal dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey olmadığını söylüyor. Ama ben böyle bir sözlüğe ihtiyaç duyuyorum. Bence vardır. Niye olmasın ki? Arakel’e sorsam o bana söyler ama ona soramam. Eczacı Kemal olmadan onunla konuşamam, Eczacı Kemal aracılığıyla da soramam. “Ama İmam, ben sana böyle bir sözlüğün olmadığını, olamayacağını anlattım” der ama sen bana dünyanın başka yerlerinde insanların ihtiyaç duyduğu her şeyin hatta ihtiyacımızın olmadığı şeylerin üretildiğini de anlattın. Bu da benim ihtiyacım. Anlamlarını bildiğim bir sürü şey var ama maalesef ben onlara ne ad verildiğini bilmiyorum. Bu çok berbat bir durum ve kesin bunun da bir adı vardır.

“Olacak şey miydi şimdi bu?” Eczacı Kemal yine kıtanın sonuna gelmişti. İstanbul’dan Dersim’e kadar saatte ortalama yüz yirmi kilometre hız yapan petrol yeşili Renault marka arabası bir kez bile sorun çıkarmamışken nasıl olmuştu da tam Meyman’a girecekken bozulmuştu. Eczacı Kemal’in aklının alamadığı şey buydu. Seyitali’nin kulağına eğilip, “Şimdi olacak şey mi bu? Meymanlılar arabamı göremeyecek, Arakel de köye benim arabam yerine bu külüstür minibüsle gelecek…” dedim. Seyitali bir kahkaha kopardı. Kaş göz edip zorlukla susturdum. Bugünlerde Eczacı Kemal’le arayı hoş tutmam şart. Ne de olsa o artık hepimizin tercümanı. Tercüman: Çevirmen, bir dilden başka bir dile çeviri yapan.

Arakel camdan dışarıyı izliyordu. Şehrin tek caddesinden geçiyorduk. Arakel şehri çevreleyen dağlara bakıyordu. Yüzünde endişenin ve heyecanın izlerini aradım. Yoktu. Benimse ayak parmaklarım ayakkabımdan fırlayacak gibi titriyordu. Neyse ki el parmaklarım ya da el parmaklarımdan biri titremiyordu. Onları gözlerden saklamam zor olurdu. Meymanlılar bazen bakılacak hiçbir şey yokmuş gibi tüm dikkatleriyle bana bakarlar. Özelikle her zaman yanımda taşıdığım defterime ne zaman gayet mühim tespitlerimi yazsam içlerinden birkaçının bakışını üzerimde hissederim. Bazıları çaktırmadan bakar, Eczacı Kemal ve kuzenim Hıdır bunlardandır. Ama birçoğu defterimi kapıp kaçacakmış gibi bakar. Sinirlenirim ama hoşgörülü olmaya da çalışırım. Sonuçta ben onlardan farklıyım, haliyle ilgi odağı oluyorum. Eczacı Kemal’in geçen sene köye gelen arkadaşlarından biri beni göstererek “Bu çocuk çok narsist,” dedi. Sözlüğe baktım, narsist diye bir şey bulamadım. Eczacı Kemal’in kitaplarından birinde Yunan mitolojisi ile ilgili bir bölüm vardı, orada Narkissos adlı bir adama rastladım. Ben bu narsistle Narkissos adlı adam arasında bir bağlantı olduğundan şüpheleniyorum. Mitoloji: Mitlerin doğuşlarını, anlamlarını inceleyen bilim. Bir kere Hasan amca beni mağaranın kuytuluğunda defterime, İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı ve Temelleri adlı kitaptan alıntılar yazarken yakalamıştı. “Sen yine mi Eczacı Kemal’in kitaplarından birini aşırdın,” diye sorduğunda kendimi Rousseau’ya o kadar yakın hissetmiştim ki o günden beridir kendime Rousseauist demek istiyorum ama böyle bir adın olup olmadığından pek de emin değilim. Eczacı Kemal, Marksist olduğunu söylüyor. Marx da bir adam Rousseau da. Bence olabilir. Şimdilik bunu kimseye söylemiyorum ama ben bir Rousseauist’im.

İyi de ne zamandan beri heyecanlanınca ayak parmaklarım titriyordu ki? Geride bıraktığım yıllara baktım, çok değillerdi ama kesinlikle az da değillerdi. O yılların hiçbirinde demek ki ayak parmaklarımı titretecek bir heyecan yaşamamıştım. Tabii ki sebep buydu. Bu heyecan başka başka mıydı? Hayır bambaşkaydı. Başka çarpı bin falandı. Arakel’den önce köyümüze gelen yabancıları düşündüm. Kaç kişilerdi ki hafızamı altüst etmeden göz ucuyla bir kez baksam sayabilirdim, Arakel’le mukayese bile edilmezlerdi. Mukayese: Benzeterek ya da karşılaştırarak değerlendirme. Kimi Arakel’e benzetebilirdim ki? Ya da hangi yönleriyle benzetebilirdim. Arakel, Eczacı Kemal’in arkadaşıydı ama Arakel Meyman’a Eczacı Kemal’in arkadaşı olduğu için gelmiyordu ki? Dedesi, babası, ailesinden birçok kişi bu topraklarda doğmuş, Arakel köyüne dönüyordu. Eczacı Kemal’in Meyman’a getirdiği diğer arkadaşlarına benzetemezdim. Köye yerleşmeyecekmiş, biraz kalıp gidecekmiş. Geçen sene gelen kaçakçılar da biraz kalıp gitmişti, altın dişli çerçi de biraz kalıp gidiyordu. Naki’nin askerlik arkadaşları da biraz kalıp gitmişti. Bir zamanlar köyünün olduğu yerlere bakacakmış. Birkaç yıl önce Süleyman’la birlikte yıkık kilise duvarlarının altında define arayan gençler de eski Ermeni köyünün topraklarına bakmışlardı. Kesin benim bu analiz yöntemimin de bir adı vardı. Arakel misafirimiz olacaktı. Ama o köyümüzün diğer misafirlerine benzemiyordu. Minibüstekilere baktım, ben de hiçbirine benzemiyordum. Benim anlamların kelimelerini bulabileceğimiz bir sözlük yazma hayalim vardı. Peki Arakel’e yabancı diyebilir miydik? Yabancı kimdi? Yabancı: Başka bir milletten olan. Biz Kürt, Arakel Ermeniydi. Eczacı Kemal’in karısı da Kürtmüş ama Meymanlı değildi, köye geldiğinde ona da yabancı demiştik. Yabancı ilk kez gördüklerimiz miydi? Bir anne de bebeği doğduğunda onu ilk kez görüyordu ve bu örnekte yabancılık söz konusu bile olamazdı. Artık kimse Eczacı Kemal’in karısına yabancı demiyor, demek ki yabancılık değişebiliyor. Sabit bir şey değil. Birkaç yıldır hiçbir şeyin sabit olmadığını, her şeyin değişim içinde olduğunu tespit etmiş durumdayım.

Pantolonumun arka cebindeki defterimi çıkarıp, “Yabancı nedir, değişimle ilişkisini nasıl tanımlayabiliriz?” diye yazmak istedim. Ama bu koşullarda bu büyük bir risk olurdu. Eczacı Kemal’le diz dizeydik. Defterimi elimden kapmaya çalışsa onu koruyamazdım. Minibüstekilerin hepsi ona yardım ederdi, hatta içimizdeki yabancı Arakel bile yardım edebilirdi. O zaman ben herkesin yabancısı olurdum, acaba bunun da bir adı var mıydı? Varsa bile ben herkesin yabancısı olmanın kelimesini nasıl bulabilirdim ki? Geçen sonbaharda Eczacı Kemal, Süleyman’ın düğününde defterimi hiç beklemediğim bir anda kapıvermişti. Sinirlenmiştim ama Eczacı Kemal’in kahkahası gayet mühim tespitlerimi okurken donup kalınca, keyiflenme sırası bana geçmişti. En iyisi defterimi bu daracık yerde çıkarmamaktı. Defterimi kaparlarsa başlarlar saçmalamaya: İmam şiir mi yazıyorsun? İmam aşk mektubu mu yazıyorsun? İmam bu yaşta âlim mi olacaksın? İşim yok onlara revizyon sorunuyla uğraştığımı açıklayayım. Anlamazlardı bile. Revizyon: Yeniden gözden geçirme, yenileme, inceleme, yeniden tanımlama. Birkaç yıldır sözlerimin Meymanlılara göre olmadığını ve maalesef eczacı Kemal’in de buna dahil olduğunu tespit etmiş durumdaydım.

Arakel ile bakışlarımız karşılaşınca birbirimize yine gülümsedik. Keşke dünyada bir de gülümseme dili olsaydı, o zaman onla anlaşabilmek için Eczacı Kemal’e ihtiyacım olmazdı. Belki de kafamda, defterimde biriken onlarca sorunun cevabı Arakel’deydi. Onunla Eczacı Kemal olmadan konuşmanın bir yolunu bulmalıydım. Arakel köyde uzun süre kalırsa ondan İngilizce öğrenebilirdim. Eczacı Kemal’den İngilizce-Türkçe bir sözlük alırdım. Aslında Kürtçe olsa daha iyi olurdu. Eczacı Kemal’e bir kez, madem biz Türkçe öğrenmek zorundayız niye Kürtçe-Türkçe bir sözlük yok diye sormuştum. O da yasak olduğu için Türkiye’de yok ama yurtdışında İngilizce-Kürtçe sözlük var demişti. Belki Arakel’de de vardır. Öyle olursa İngilizceyi çok çabuk öğrenirim. Bir sözlüğüm olsa yeter. Önce Arakel’le konuşmak istediğim konularla ilgili ne kadar kelimeye ihtiyacım olduğunu tespit ederim. Matematik defterimin arkasında boş sayfalar vardı oraya yazıp bir liste yaparım. Sonra sayarım. Arakel’in Meyman’da kalacağı süreyi de öğrenirim, diyelim ki iki ay kalacak, bir ay ya da kırk beş gün kelime ezberlerim, geriye kalan günlerde de sorularımı sorarım. Tabii iyi işleyen bir plan yapabilmem için Arakel’in Meyman’da ne kadar kalacağını bilmem şart. Bilemezsem kelimeleri sağlam bir kafayla ezberleyemem. Ya Arakel üç gün sonra giderse diye düşünür, endişelenirim. Endişelenince de disiplinli çalışamam ama bilsem, kaç kelime ezberlemem gerekse de elli yüz de olsa ezberlerim. Eczacı Kemal’in dediği gibi, ben zeki biriyim.

“Kemal abi, Arakel köyde ne kadar kalacak?”

“Söyledim ya İmam.”

“Belli değilmiş,” dedi Hasan amcam.

“Çok da kalabilirmiş az da kalabilirmiş.” Bunu söyleyen de kuzenim Hıdır.

“Belki köye yerleşir,” dedi Ali dayı.

“Olur mu öyle şey?”

“Niye olmasın, dedesinin toprakları köyün bitişiğinde”

“Devlet izin verir mi ki?”

“Gelmesine izin verdiğine göre kalmasına da izin verir.”

Eczacı Kemal’e bir soru sormuştum, onun dışında herkes bir laf etmişti. “Belli olmasa da yine kafasında bir şey vardır, sorsana,” dedim. “Çok ayıp,” dedi Eczacı Kemal.

Minibüstekiler de onu onayladıl. Ayıpmış tabii ki. Hiç misafire böyle soru sorulur muymuş. Hele Arakel’e hiç sorulmazmış. Büyük zulümler görmüş bir halkın evladı toprağına döndüğünde hiç böyle soru sorulur muymuş. Arakel kalacağım dese, evi yapılır, içi döşenirmiş. Başka türlüsü bize yakışmazmış. Kürtlerin bir kısmı Osmanlıyla birleşmiş, zulüm yapmış ama biz farklıymışız. Arakel’in dedesi Seyit Rıza’nın arkadaşıymış. Seyit Rıza’yı darağacına göndermesinler diye büyük devletlerin başkanlarına mektuplar bile yazmış.

Tamam da benim plan yapabilmem için Arakel’in köyde ne kadar kalacağını bilmem şarttı. Eczacı Kemal’e bana İngilizce öğret desem, “İmam bu öyle kolay öğrenilmez, ben kaç yıl okudum, İngiltere’de kaç yıl kaldım biliyor musun?” der. En iyisi sözlük bulup kendi kendime öğrenmem. Eczacı Kemal’e ters ters baktım. Bu köyden çıkıp uzaklara gittiğimde bir sürü dil öğrenecektim. Türkçeyi öğrenirken de iyi bir plan yapmıştım. İlkokula başladığımda İmam bu dili öğrenmek istiyor musun, diye sormuştum, o sıra da patlak gözlü öğretmen anlamadığım kelimelerle beni azarladığı için cevabı gecikmeli vermiştim. Cevabım evetti. Eczacı Kemal’in evindeki kitaplar belirmişti gözümün önünde ve evet demiştim. Ama kendi başıma öğrenecektim. Her gün on beş kelime ezberlemem bir ay içinde öğretmeni anlamama yetmişti. Üstelik meramımı da anlatabiliyordum. Meram: İstek, amaç, gaye. O zamandan beri hep kelime ezberlerim.

Eczacı Kemal’e ters ters baktım. Bana sözlük verse yeterdi. İngilizceyi kendi kendime öğrenip Arakel’e sorularımı soracaktım. Eczacı Kemal’e üçüncü kez ters ters baktığımda neredeyse yakalanacaktım. Benim bir an önce buralardan gitmem gerekiyordu. Arakel’e söylesem beni yanında götürür müydü? Bence mümkündü. Aslında Eczacı Kemal’le birlikte İstanbul’a gitmem de mümkündü. Geçen yıl babama söylediğimde, “Olmaz, sen deli misin,” demişti. Niye olmayacaktı ki? Pekâlâ olabilirdi. Aya gideceğim demiyordum ki, gerçi dört yıl önce Sovyetler uzaya Gagarin adında bir adam göndermiş. Bence birkaç yıla insanlar aya da gider ama ben İstanbul’a bile gidemiyordum. Uzay: Bütün varlıkların içinde bulunduğu sonsuz boşluk, mekân. Eczacı Kemal istese beni götürebilirdi. “İmam her şeyin bir zamanı var,” diyor, su bile 99 derece olduktan sonra kaynıyormuş, öncesinde kimse kaynatamazmış, her şeyde durum bundan ibaretmiş. Ne alakası var, suyun altındaki ateşi gürleştirirsen kaynama zamanına çabuk varırsın, altında ateş olmazsa kaynamaz ki, zaten Eczacı Kemal’in evinde de Düşünce Tarihi’nin birinci cildi var, benim Spinoza’dan sonraki filozofların düşüncelerinden haberim yok. Gerçekleşmesi mümkün olduğu halde gerçekleşmesi başkaları yüzünden imkânsız olan şeyler bence insanların en büyük acısı. Benim Arakel’le gitmem mümkün, belki de giderim. Yeter ki birileri engel olmasın.

Eczacı Kemal, minibüstekilerin Arakel’e sorduğu soruları, Arakel’e hiçbir şey sormadan sanki Arakel’e değil de kendisine soruluyormuş gibi cevaplıyordu. Al sana ayıp! Bundan büyük ayıp olabilir miydi? Benim Arakel’in köyde ne kadar kalacağını öğrenmek istemem ayıpsa peki bu neydi? Sinirlenince yüzüm yanar, yine öyle oldu. Heyecanlanınca da karnım guruldar, hemen acıkırım. Arakel’i görünce de heyecandan ayak parmaklarım titremişti. Acaba her duygu vücudumuzun ayrı organını mı etkiliyordu? Duyu organlarımız gibi bir de duygu organlarımız mı vardı? Peki duyu organları gibi duygu organları da herkeste aynı mıydı? Bence aynı olamazdı. Bunun üzerine düşünmeli ve gözlem yapmalıydım. Şimdiye kadar duygu organlarının varlığına dair hiçbir şey okumamıştım. Ama o kadar az şey okumuştum ki düşündüğüm herhangi bir şeyin daha önce düşünülüp bulunmadığından hiçbir zaman emin olamazdım ki öf be! Hayatta ne çok soru vardı, acılar da çoktu. Bu hep böyle mi sürecekti? Hayatım boyunca bilmediklerimi düşünüp kahırlanacak mıydım? Eczacı Kemal’in yeni kitaplar getirmesini, suyun 99 dereceye ulaşmasını daha ne kadar bekleyecektim?

Arakel yorgun gibiydi. Eczacı Kemal de anlattıkça anlatıyordu. Arakel’in dedesi Gabriel Usta, Dersim’den Rusya’ya gitmiş, orada Kızıl Ordu saflarında savaşmış, sonra ailesinden haber alınca Lübnan’a gitmiş, oradan da Amerika’ya gitmiş. Onunki gibi bir hayatım olsun isterdim. Bizimkileri de sürgün etmişler ama onlar geri gelmiş, niye gelmişler ki, daha uzağa gitselermiş ya. Arakel evli değilmiş, gençliğinde bir kez evlenmiş sonra ayrılmışlar. Hasan amcam, “O nasıl şey,” diye sorunca, Eczacı Kemal gülerek Arakel’e bir şeyler anlattı. O da güldü. Biz yine bir şey anlamadık. Ben bu İngilizceyi kesinlikle öğrenmeliydim. Neden öğrenemeyeyim ki? İyi bir plan yaparsam, bir de sözlüğüm olursa öğrenirim. Eczacı Kemal’e sorsam kesin, tek başına dil öğrenemezsin der. Benim bu konuda temel prensibim şudur. Eğer daha önce tek bir kişi bile bunu yapmışsa ben de yaparım. Herhalde yeryüzünde kendi kendine kısa sürede yeni bir dil öğrenen bir sürü insan vardır. Öğrenecek ve Arakel’e sorularımı soracaktım. Belki de Arakel bizim dili öğrenir. Belki de dil öğrenmenin basit bir formülü vardır. Ama biz onu bilmiyoruzdur. Uzaklarda bir yerde bu da bulunmuştur. Televizyon varmış mesela, bir kutudan başka bir yere ait görüntüler izliyormuşsun. Gagarin adında bir adam uzaya gitmiş, çamaşırları yıkayan bir makine varmış, bence her dili kısacık bir zamanda öğreten formüller de vardır ama bu dağlar arasındaki topraklarda biz bilmiyoruzdur. Acaba Arakel bizim dili biliyor olabilir mi? Biliyordur, dedesi öğretmiştir, adam şelalenin hangi kayalıkların üstünden aktığını biliyor, mağaranın yeri, her şeyi biliyor, dedesi bizim dili de öğretmiş olabilir. Eczacı Kemal, sen bilmiyormuş gibi davran demiştir; ya da Arakel bunu Eczacı Kemal’e söylememiştir. Hele bilmiyormuş gibi yapayım, bakayım neler konuşacaklar diye düşünmüş olabilir. Belki de dedesinden kalan altınları almak için gelmiştir, onları anlamıyormuş gibi yapayım, işim kolay olur diye düşünmüş de olabilir. Haritası da olabilir. Eczacı Kemal, Arakel’in meraktan geldiğini söylüyor. Bence altınlar için de gelmiş olabilir. Hem hiç de öyle meraklı birine benzemiyor. Minibüste o ve ben hariç herkes durmadan konuşuyor, iki laftan biri Arakel ama o adı söylenirken dönüp bakmıyor. Dışarıyı da öyle merakla izlemiyor. Demek ki söylenenleri anlıyor, anlamasa böyle rahat olabilir mi? Yani ben olsam, etrafımda söylediklerini anlamadığım insanlar olsa tedirgin olurdum. “İmam adamın suratına öyle bakma, tedirgin edeceksin… Hem ayıp…” “Nasıl bakıyorum ya…” dedim.

İşaret parmağını şakağına koyup başparmağını da çenesinin altına yerleştirerek taklidimi yapınca, sözün devamını getiremedim. Amcam Hasan, “Kemal çocuğu utandırma,” dedi. “Yok ya,” dedi Kemal, “İmam böyle şeylerden utanmaz, değil mi İmam?” Cevap vermedim. Utanmıştım tabii ki, Eczacı Kemal taklidimi yapınca Arakel de gülmüştü. Başımı önüme eğdim.

Asma köprüden geçerken başımı kaldırdım. Hasan amcam bana bakıyormuş demek ki, gülümsedi. Ali Dayı, “Kemal söyle Arakel’e, bu köprüyü de dedesi yaptı,” deyince, “Nereden biliyorsun, sen o zamanları hatırlamazsın,” dedi Hasan amcam. “Dedesi hayatında ne yapmış ne etmişse her şeyi yazmış, haberin olsun… Ben söylerim ama yalancı çıkmayasın,” dedi Kemal gülerek. “Ne yalancısı eşeğin oğlu… Ben biliyorum Gabriel Usta yaptı.”

Demek dedesi yaptığı her şeyi yazmış. Acaba bir roman gibi mi yazmış, yoksa bir tarih kitabı gibi mi? Arakel’e hemen şimdi bunu bizim dilde sorsam, o zaman belki yüz ifadesinden anlayıp anlamadığını çıkarırım. Ya da yalnız kaldığımızda küfür ederim, çirkin olduğunu söylerim, o zaman kendini ele verebilir. Belki de sahiden bilmiyordur. Küfür etmek ayıp olur. Ona sırrını biliyorum, söz, kimseye söylemeyeceğim ama benim kafamda yüzlerce soru var, paradokslarımın olduğunu sanıyorum yardım et derim. O zaman bir tek benimle konuşur. Paradoks: Aykırı düşünce.

“Kemal, Arakel’e bir sorsana benim resmimi de yapar mı?”

“Cafer amca o insan yüzlerini pek çizmiyor.”

“Nasıl yani insan yüzlerini boş mu bırakıyor?”

“Öyle değil Seyitali, pek insan yapmıyor.”

“İyi ya Cafer’in suratı zaten domuzlarınkine benziyor, söyleyiver onu yapsın.”

Kahkahalar ve Cafer’in küfürleri birbirine karışınca, Arakel’in yüzünde şaşkın bir ifade belirdi. Galiba bizim dili bilmiyor. Tabii bundan emin olamam, ben çoğu zaman agnostik olabiliyorum. Agnostik: Bilinmezci. “Resim çiziyor madem hepimizi çiziversin, hatıra kalır, ne güzel olur değil mi?” Hasan amcama katılanlar katılmayanlar oldu. Kuzenim Hıdır, “Ben istemem,” dedi birkaç kez. Dayanamadım, “Sanki Arakel de senin resmini zorla çiziyor,” dedim. “İmam sen karışma,” dedi. Niye karışmayacakmışım ki… Acaba yaşı büyüklerin gençler üzerinde kurdukları baskının adı neydi? Neden benim anlamların kelimelerini gösterecek bir kitabım yoktu. Arakel’e sorularımı resim çizerek anlatamaz mıydım? Ama ben güzel resim çizemezdim ki, hem çizsem bile Karamazov kardeşlerden hangisinin babalarını öldürdüğünü nasıl çizgiyle sorabilirdim ki? Eczacı Kemal’de de ikinci cilt yoktu, bu yetmiyormuş gibi evindeki kitabı da okumamıştı.

Arakel ünlü bir ressammış. Ama bizim bildiğimiz şeylerin resmini çizmiyormuş. Şimdi bu ne demekti? “O daha bizim bildiğimiz şeyleri görmedi ki, gördüğünde belki bizim bildiklerimizi de çizer,” dedim. “Aldın mı cevabını Kemal.” Eczacı Kemal, Hasan amcama ters ters baktı. “Bizim bilip de Arakel’in bilmediği ne var ki,” diye sordu Seyitali. “Davarlar, postlar, toraklar. Hem insan bildiklerini mi çizer, baktıklarını mı?” Rıza’nın sorusunu beğenince, “Harika,” dedim, sesim yüksek çıkınca Arakel bana baktı, ben de ona, gülümsedik. Galiba aynı dili konuşsak onunla iyi arkadaş olurduk. Bu ne büyük talihsizlikti! Köyümüze uzak ülkelerden bir yabancı gelmişti ve ben onunla Eczacı Kemal olmadan konuşamayacaktım. Ya Arakel birkaç gün kalıp giderse, o zaman onunla hiç konuşamazdım. En az iki ay kalmalıydı ki ben İngilizce öğrenebileyim.

Hem bakılan hem de bilinen şeylerin resmi çizilirmiş. Bu kadarını ben de söyleyebilirdim. Rüyaların, korkuların, hayallerin resmi de çizilirmiş. Bunu tahmin edebilirdim. Dünyada öyle resimler varmış ki bakınca hiçbir şey anlamazmışız. Nasıl ki bir kitabı okumak için okuma yazma bilmek gerekiyorsa, o resimleri anlamak için de çizgilerin dilini bilmeliymişiz. Mesela ressamın biri savaşta bombalanan bir yerin resmini çizmiş, biz baksak anlamazmışız. “Sembollerle mi çizmiş?” Eczacı Kemal’in konuşmasının arasına heyecanla girince şaşırdı. “İmam yoksa sen benim sanat tarihi kitabımı da okudun?” “Senin sanat tarihi kitabın yok ki.” “O, bütün kitaplarımı da biliyorsun,” dedi gülerek. Hasan amcama döndü. “Senin yeğen bizim evdeki kitapların hepsini okumuş. Bir eczane açtığımda başına İmam’ı koyacağım, kesin ilaç adlarını da ezberlemiştir.” “Okur benim yeğen, pek akıllıdır.” Eczacı Kemal başını sallayarak, “İmam meraklı çocuk,” dedi.

Demek ki Eczacı Kemal günün birinde beni İstanbul’a götürmeyi düşünüyordu. Ama eczanede çalışırsam kitap okumaya nasıl vakit bulacağım? Önemli olan bu köyden, bu şehirden çıkmak. Eczacı Kemal’le İstanbul’a kadar giderim, sonra ondan ayrılabilirim. Ortaokulu bitirsem, liseyi Kemal’in yanında okurum, eczanede de çalışırım. Eczacı Kemal de hem okumuş hem çalışmış. O yapabilmişse ben daha iyisini yaparım.

Minibüs köy yoluna saptığında Eczacı Kemal, Arakel’e ceviz ağaçlarının içinde saklı duran köyümüzün yerini gösterdi. Köye yaklaşınca düşüncelerimle dinen heyecanım yeniden alevlendi. Bir an minibüsten iner inmez Arakel’le konuşabileceğimizi düşündüm, sanki o Meyman’a adım atar atmaz bizim dilde konuşacaktı. Mucize gibi bir şey olabilirdi. Böyle bir mucize olmaz ki, en makulü benim İngilizce öğrenmemdi.

Minibüs Eczacı Kemallerin evinin önünde durduğunda önce çocuklar, sonra yakın evlerdeki herkes etrafımızı sardı. Arakel çevresine şöyle bir baktı. Gözlerinde hüzünlü bir ifade oluştu. Hüzün: Gönül üzgünlüğü, gam, keder, sıkıntı.

Herkes bir ağızdan konuşuyordu. İki dakikaya kalmaz köyde kim var kim yok Eczacı Kemallerin evinde toplanırdı. Bir an aklıma yayladakiler geldi, Kivare, benim biricik aşkım da oradaydı. Hemen yaylaya gidebilirdim. Diğer köylere de giderdim. Bir haberci olup bilmeyenlere köyümüze Arakel adında Ermeni bir ressamın geldiğini, onun da bizim gibi buralı olduğunu söylerdim. Dedesi Gabriel’in Rusya’ya nasıl gittiğini, ninesi ve babasının çöllerde ölümün kıyısından nasıl kurtulduklarını anlatırdım. Arakel’i ilk benden duyarlardı. Böyle şeyler her zaman olmaz ve hiç unutulmaz, hep anlatılır. ’38’den önce bizim köye, Koçgiri’de Osmanlı’nın albayını öldüren bir adam gelmiş, hâlâ anlatılır. Arakel de hep anlatılır. Tabii yayladakiler ve öteki köydekiler yıllar sonra Arakel’i anlattıklarında, biz Arakel’in geldiğini ilk İmam’dan duyduk derler. Yayladakileri düşündüm: Kivare, Zeyne, annem, arkadaşlarımdan Hüseyin, Müslüm, Musa, oradaydı. Böyle şeyler tesadüfen olur ama ben kendimi bilinçli olarak gelecek sohbetlerine yerleştirecektim. Bunları düşününce heyecanlandım. Bir an önce yaylaya ve öteki köylere gitmeliydim. Ama önce eve gidip karnımı doyurmalıydım.

Bayır aşağı koşarken neredeyse Waye İvrayim’e çarpacaktım. “Waye İvrayim, Gabriel Usta’nın torunu Arakel geldi. Sen Gabriel Usta’yı bilir misin?” Waye İvrayim bir şeyler söylemeye çalıştı ama şimdi onu bekleyemezdim. Acele etmeliydim. Eve vardığımda babam beni bekliyordu. “İmam sen neredeydin?” Burnundan soluyordu, yine ne olmuştu ki? “Koş. Ali dayıyı al gel.” “Benim acelem var.” “Ne acelen var, atın ayağı kırılmış, zavallı perişan halde, bahçeyi de sulamamışsın, sabahın köründen beri kayıpsın.”

Tam kapıdan içeri girecektim ki yakamdan tuttu. “At ölüyor, koş Ali dayına.” “Ben yaylaya gideceğim.” “Ne yaylası ya. Deli misin sen, ben atın ayağı kırılmış diyorum.” Gidip ata baktım. Kan ter içinde kalmıştı. “Tamam,” deyip koşarak evden uzaklaştım. Babama Arakel’i söylememiştim. Her zamanki gibi burnundan soluyordu. At da ölecek gibiydi.

Eczacı Kemal’in kardeşi Haydar, “İmam, Arakel’i gördün mü,” diye sordu. “Minibüste birlikte geldik,” dedim. İngilizceyi öğrendiğimde ,“Arakel bana Paris’i anlattı, Arakel bana televizyonu anlattı” diyecektim. Bir sözlük bulmalıydım, şimdi Eczacı Kemal’in evi kalabalıktır, daha sonra gidip alırdım.

Çeşmede elimi yüzümü yıkayıp su içtikten sonra ağaçlardan birinin gölgesine oturdum. Pantolonumun arka cebinden defterimi çıkarıp köye gelirken yol boyu kafama takılan soruları yazmaya koyuldum. Gayet mühim tespitlerimi hemen yazmazsam unutacaktım.

Babamın gölgesini üzerimde hissedince yazmayı bıraktım. Geç kalmıştım, defteri elimden öyle bir hiddetle çekti ki öne doğru sarsıldım. Hiddet: Öfke, kızgınlık.

Defterimi cebine koydu. Yüzüme uzun uzun baktı ve, “At öldü,” dedi.

(210)

Yorum yaz