Home Kültür Sanat Edebiyat Kitap Oggito’nun Aralık Ayı İçin Önerdiği 10 Kitap
Oggito’nun Aralık Ayı İçin Önerdiği 10 Kitap

Oggito’nun Aralık Ayı İçin Önerdiği 10 Kitap

479
0

Hayvanların Ne Kadar Zeki Olduğunu Anlayacak Kadar Zeki Miyiz?

Frans De Waal

“İnsanlar neden hayvan zekâsını küçümsemeye bu kadar hevesli? Kendimiz söz konusuyken hiç sorgulamadan kabul ettiğimiz becerileri hayvanlar söz konusu olduğunda sürekli reddediyoruz. Bunun ardında ne var? Diğer türlerin hangi zihinsel seviyede işlediğini bulmaya çalışırken, esas zorluk sadece hayvanlardan değil aynı zamanda bizim kendimizden de kaynaklanıyor. Hayvanların belli bir tür zekâya, özellikle de kendimizde takdir ettiğimiz türden bir zekâya sahip olup olmadıklarını sormadan önce üstesinden gelmemiz gereken, bu olasılığı düşünmemize bile karşı çıkan içsel direncimizdir.”

Son yıllarda hayvanların bilme yetisi konusunda yapılan araştırmalar, insan zihnini hayvan zihninden çok ayrı, “özel” bir yere koyma eğilimimizi gözden geçirmemize neden oluyor. Ahtapotların alet kullandığını, daha iyi bir yiyecek geleceğini bildiklerinde karga ve kuzgunların önlerindeki yiyeceği yemeden dakikalarca bekleyebildiğini, şempanzelerin olağanüstü hafızalarıyla insanlara parmak ısırttığını gösteren bu araştırmalar hayvanların sandığımızdan çok daha zeki, yaratıcı ve kavrayışlı olduğuna işaret ediyor. Hayvanlarla ilgili çalışmalarda insan merkezci yaklaşımın değişmesinde önemli bir rol oynayan Hollandalı primatolog Frans de Waal kargalar, yunuslar, papağanlar, koyunlar, eşekarıları, yarasalar, balinalar ve elbette primatlarla ilgili son araştırmalardan faydalanarak hayvan zekâsının gerçek boyutlarını keşfe çıkıyor. İnsanların en tepede olduğu bir bilişsel hiyerarşiyi reddeden de Waal, onun yerine insan dâhil her hayvanın kendine özgü zekâ, yeti ve yetenekleriyle değerlendirilip takdir edildiği daha objektif bir model öneriyor.

Çeviren: Ahmet Burak Kaya, Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan, Kapak: Emine Bora, Metis, Kasım 2017

Edebiyat Heveslisi Gençlere Tavsiyeler

Charles Baudelaire

Fransız edebiyatının devrimci kalemi Baudelaire, edebiyat bahçesindeki tecrübe meyvelerini heveskâr gençlerle paylaşıyor. Esin kaynaklarını, çalışma yöntemlerini, şöhretin getirdiği engelleri, eleştirilerle göğüs göğüse çarpışmak ve başarılı bir kalemşor olmak için uygulanması gereken yöntemleri adım adım, samimiyetle aktarıyor.

“Okuyacağınız tavsiyeler tecrübenin meyvesidir; deneyim denen şey belli bir miktar hatayı içinde barındırır; bu hataların hepsi (veya neredeyse hepsi) zamanında işlenmiş olduğundan, umuyorum ki benim tecrübem de hataların her biriyle doğrulanacaktır.”

Çeviren: Alper Turan, Sel, Kasım 2017

Balıkçıl

Giorgio Bassani

Hayat karşısındaki sağır korkunun ve iğrenmenin yavaş ve engel tanımaz yükselişinin romanı…

Balıkçıl romanında Bassani, 1947 yılının kışında, sisli bir günde Edgardo Limentani’nin uyanışıyla başlayan bir günü, sinematografik bir dille, en küçük ayrıntıya varıncaya kadar betimleyerek, her hareketini takip ettiği kahramanını bir an olsun yalnız bırakmadan anlatır.

Ferrara’dan Codigoro’ya, oradan Po Nehri’nin bir koluyla yıkanan Volano kentinin eşsiz coğrafyasına kadar uzanan, köylerin ve kentlerin dışında suların üzerinde de yaşam süren bir dünya tasviri belki de Bassani’nin en varoluşçu çalışmasıdır.

Bıçak gibi saplanan bir sancının, yaşamın içinde var olan her şeyi: Bireyi, duyduğu sevgiyi, doğayı ve sahip olduğu şeyleri içine hapseden varoluşsal bir hoşnutsuzluğun romanı olan Balıkçıl, aynı zamanda yazarın son romanıdır ve Giorgio Bassani’ye 1969’da Yılın Kitabı, Campiello Ödülü’nü getirmiştir.

Çeviren: Yelda Gürlek, YYK, Kasım 2017

Kesik Baş-Utanmaz Adam

Hüseyin Rahmi Gürpınar

“Hüseyin Rahmi Gürpınar, Tanzimat, Servet-i Fünun, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinde eser vermiş bir yazarımızdır. Gürpınar’ın romanlarındaki karakterler toplumun her kesiminden, her yaş grubundan seçilmiştir: İstanbul hanımefendileri, İstanbul beyefendileri, evlatlıklar, öksüz ve yetimler, yoksullar, dadılar, kalfalar, kahyalar, bürokratlar, küçük memurlar, polisler, yazarlar, Mülkiyeliler, hukukçular, askerler, doktorlar, eczacılar, tüccarlar, öğretmenler, din adamları, politikacılar, şairler, müzikseverler, ressamlar, tiyatrocular, sporcular, harp zenginleri, vurguncular, mirasyediler, içgüveyiler, dullar, gayrimeşru çocuklar, dolandırıcılar, dilenciler, eşkıyalar, fahişeler, metresler, muhabbet tellalları, hovardalar, şıpsevdiler, fedakârlar, iffetsizler, namussuzlar, alafranga tipler, yozlaşmış tipler, züppe tipler, dedikoducular, fettanlar, Fransızlar, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Ruslar, vb. Romanlarda bu karakterler gerçek hayattaki gibi konuşturulurlar. Eğitimlerine uygun söz dağarcıkları, ağız özellikleri, şiveleri, ifade biçimleri, kullandıkları argo sözler yazıya geçirilmiştir…” (Emine Gürsoy Naskali)

Ayrıntı, Kasım 2017

Desen: David Levine

Edebiyat Nedir

Jean Paul Sartre

Varlık ve Hiçlik adlı felsefe denemesiyle, zamanında pek çok tartışmaya yol açan Jean Paul Sartre, yayınlandığı dönemde Varlık ve Hiçlik kadar yankı uyandıran ve en çok tanınan edebiyat eleştirisi kitabı olan Edebiyat Nedir?de şiir, edebiyat, resim, heykel ve müziği aynı sınıfa koyuyor. Öte yandan da gazete, dergi ve filmleri ima ederek edebiyatın ölmekte olduğunu savunuyor. Edebi nesneye hayat verenin okur olduğuna da dikkat çeken Sartre’ın bu eleştiri kitabı, 1940’ların kültleşmiş kitaplarından. Yazarı çağının dünyasına sırt çevirmeyen, yaşadığı dönemin gerçeklerinden, çıkmazlarından esinlenerek tavrını ve eylemini belirleyen bir aydın olarak görüyor. Sartre, edebiyata da ‘bağlanma’ kavramı açısından yaklaşıyor. Sartre’ın edebiyatı olduğu kadar yazarı da sorgulayan bu kült metni, “her insan herkes karşısında her şeyden sorumludur” diyen Dostoyevski’nin sözlerini de doğruluyor.

Çeviren: Bertan Onaran, Can, Ağustos 2017

Sarayın Son Başressamı: Fausto Zonaro

İkbalden İdbara

Fatma Ürekli

Osmanlı İmparatorluğu’nda köklü değişikliklerin yaşandığı 19. yüzyılda, kültür ve sanat oldukça önemli yer tutar. Resim sanatı, en büyük itibarı görür ve Avrupa’dan getirilen ressamlar sarayda istihdam edilir. Bu yüzyılın sonlarına doğru sarayda görevlendirilen ressamlardan biri de İtalyan asıllı Fausto Zonaro’dur. 1891’de İstanbul’a gelen Zonaro, 1896’da II. Abdülhamid tarafından Yıldız Sarayı’nın baş ressamlığına getirilir ve bu görevi on dört yıl sürdürür. Sanatının zirvesini yaşadığı bu yıllarda pek çok esere imza atar, sergiler açar ve aynı zamanda resim dersleri verir. Padişahın iradesiyle kurulan silah müzesinin komisyonunda yer alan Zonaro, Osmanlı askerlerini resmederek bir albüm halinde saraya sunar.

27 ayrı suluboya resmin yer aldığı “Osmanlı Askerleri Albümü” bu kitapta ilk defa yayımlanıyor. II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesiyle İtalya’ya dönmek zorunda kalan Zonaro’nun sanat yaşamı, ailesiyle birlikte İstanbul’da bulunduğu on dokuz yıl, burada geçirdiği son zamanlarına dair bilinmeyenler ve İtalya’ya döndükten sonra yaşadığı hayal kırıklıkları… Bugüne dek yayımlanmamış arşiv belgeleri ile ressamın pek çok çalışmasının yer aldığı Sarayın Son Başressamı Fausto Zonaro, dönemin idari kadrosunun sanata ve sanatçıya yaklaşımına da ışık tutuyor.

İş Bankası, Kasım 2017

G.H’ye Göre Çile

Clarice Lispector

Elimi bir başkasının avucuna koymak hep mutluluğun tanımı olmuştur benim için. Pek çok kez uyumadan önce -bilinci kaybetmemek ve daha büyük olan ülkeye gitmemek için verilen o küçük mücadelede- pek çok kez, uykunun büyüklüğüne doğru gitme cesaretin sahip olmadan, biri benim elimi tutuyormuş gibi yaparım ve uyku denilen o muazzam şekilsizliğe doğru giderim. O zaman da cesaretimi toplayamayınca düşe dalarım.

Şimdi uykuya gitmek özgürlüğüme gitmem gereken yola o kadar benziyor ki. Kendimi anlamadığım bir şeye vermek, kendimi hiçliğin kıyısına bırakmak demek. Sadece gitmek, tarlada kaybolmuş kör bir kadın gibi. O yaşam denen doğaüstü şey. Tanıdık olsun diye evcilleştirdiğim yaşam. Kendinden geçmek denen o cesur şey, Tanrı’nın tekin olmayan eline uzanmak ve cennet denen o şekilsiz şeye girmek gibi. İstemediğim bir cennet! Yazarken ve konuşurken biri elimi tutuyormuş gibi yapmak zorunda kalacağım…

Çeviren: Başak Bingöl Yüce, Monokl, Kasım 2017

Katedraller Beyazken

Le Corbusier

Le Corbusier New York ile ilk kez 1934 yılında, kentin belediye başkanından aldığı davet üzerine, boş bir yük gemisiyle yapılan bir deniz yolculuğunun sonunda tanışır. Sonra, bu kez biri konforlu Normandie gemisiyle olmak üzere iki yolculuk daha yapılır. En uzun gelişinde ABD’de iki ay kadar kalır. Katedraller Beyazken: Utangaçlar Ülkesine Seyahat (Quand les cathédrales étaient blanches, Voyage au pays des timides) bu uzun yolculuğun ardından yazılır ve ilk kez 1937 yılında yayımlanır. Kitap Le Corbusier’in bu yolculuklar sonunda oluşan ABD izlenimlerini, yorumlarını, yaptığı krokileri ve aldığı notları içermekte olup, ABD’de iken yaptığı kimi konuşma ve söyleşiler ya da bunların içeriğinde bulunan kimi tema ve alıntılar da metne katılmıştır. – Atilla Yücel

Çeviren: Yusuf Alp Tümertekin, Daimon, Kasım 2017

Halit Ziya Uşaklıgil- Siyah Bir Adam

Selim İleri

Bende Kalan “Sanata Dair”ler

Türk edebiyatının yaşayan belleği Selim İleri’den yepyeni bir Uşaklıgil kılavuzu!

Dört cilt halinde yayımlanan Sanata Dair yayımlandığı dönem de çok ilgi çekmişti. Bu dört ciltte Uşaklıgil’in entelektüel ilgileri, Türk ve dünya edebiyatına dair fikirleri, o büyük üslupçuluğuyla açtığı tartışmalar, dil ve edebiyat meselelerine yaklaşımları bir aradaydı. Siyah Bir Adam, dört cildin içinden Selim İleri’nin seçtikleri ve notlandırmasıyla okuyucunun karşısına çıkıyor.
Selim İleri bizi bu defa Uşaklıgil yolculuğuna davet ediyor.

Halid Ziya, Edebiyat-ı Cedide’nin en ünlü şairini önce Kırk Yıl’da anlatır. Bu hatırlayış yazısıyla Fikret’e bir kez daha geri dönmek ihtiyacını duymuş. Kırk Yıl’daki Fikret’le Sanata Dair ’deki “Sis” şairi, ikisi de “siyah bir adam” diye nitelendirilmiştir.

Fikret “Sis” şairi olarak yaşayacaktır diyor Halid Ziya. Lise sonda okuduğum, dilini sökmekte zorlandığım “Sis”, ezgisiyle beni büyülemişti. Bu şiiri yerle bir edici ilençleri sebebiyle Yahya Kemal yanıtlamış: “Siste Söyleniş“ “O beddua.” diyor. Aşk-ı Memnu romancısıyla “Siste Söyleniş” şairinin karşıt yaklaşımları güncelliğini bence hala koruyor.

Everest, Kasım 2017

Korku ve Titreme

Soren Kierkegaard

Kierkegaard, 1849 yılında günlüğüne şöyle yazmıştı: “Öldüğümde Korku ve Titreme bana ölümsüz yazar olma şanını kazandırmaya yetecektir: O benden sonra okunacak ve yabancı dillere çevrilecektir. Okuyucu kitaptaki coşkulu anlatımla kendinden geçecektir.”
Bu özel öngörü büyük oranda doğrulandı, Kierkegaard’ın 1843 yılında Johannes de Silentio takma adıyla yayımladığı Korku ve Titreme, en çok okunan ve en çok bilinen kitaplarından biri oldu.
Kierkegaard, İbrahim’e oğlu İshak’ı kurban etme emri verildiğinde, onun emrin doğruluğunu ve kendi aklının yerinde olup olmadığını sorgulamak yerine hemen emre uyması öyküsünden yola çıkarak iman ve akıl arasındaki ilişkiyi incelemek ve Hegel’in dinsel imanı akılcı bir sisteme yerleştirme çabasının nafile olduğunu göstermek ister. Bu nedenle İbrahim’in kuvvetli imanının derinliklerine dalarak onun hikâyesinin ürkütücü ve akıl almaz yönlerini ortaya koyar.
Korku ve Titreme aynı zamanda, aşkın ve acı çekmenin insani deneyimleri üzerine derin yorumlar yapar, dindar bir insanın bunlara nasıl cevap verebileceğini tartışır.

Çeviren: İsmail Yerguz, Say, Kasım 2017

(479)

tags:

Yorum yaz