Home Ne Haber Ölümsüzlük Peşindeki Kundera
Ölümsüzlük Peşindeki Kundera

Ölümsüzlük Peşindeki Kundera

344
1

Zekice kurgulanmış; tarih, edebiyat, sanat ve içine yazarının da bolca dahil olduğu bu roman felsefenin alanından da kendine bir yer kapar.

Sedat Sezgin

Afrodit nasıl ki kayalara çarpan ya da sahile vuran dalgaların oluşturduğu köpüklerden doğmuşsa, Agnes de yüzme havuzunun başındaki artık yaşlı sayılan bir kadının, bir an için yaşlı ve çirkin olduğunu unutarak ancak bir ergende güzel durabilecek bir hareketten, bir el sallamasından var olur. Okur, Agnes’le düşünür ve onun gelişimine tanık olur. Milan Kundera’nın Ölümsüzlük1 romanının önemli bir karakteridir Agnes. Kundera, Ölümsüzlük romanında, okura karakterlerinin nasıl ortaya çıktığını anlatmakla kalmaz, romanının nasıl mesafe kat ettiğini de gösterir. Daha sonra Yavaşlılık, Bilmemek ve Kayıtsızlığın Şenliği romanlarında da benzer biçimlerden faydalanmıştır, ama hiçbiri Ölümsüzlük romanının seviyesine ulaşamamıştır.

Küçük bir itirafta bulunmam gerekirse, buna rağmen, benim en sevdiğim romanı yine de Bilmemek’tir.

Harold Bloom’un “Muhteşemlik, muhteşemliği tanır ve onunla gölgelenir”2 sözünü cımbızlayarak, Kundera’nın denememsi yanını Musil’den, mizah yanını ise Diderot’dan miras aldığı romanlar yazdığını, sanırım söyleyebilirim. Bu iki koca çınar ağacının gölgesinde dinlenip güçlendiğini ve hatta onları düzeltip yol aldığını iddia etsem, herhalde çok büyük laf da etmiş olmam. Zaten Kundera da bunun aksini söylemediği gibi, Musil’in ardılı olduğunu ve ayrıca Diderot’dan da fazlasıyla etkilendiğini dillendirmiştir çoğu defa. Sonuçta çıraklar ustalarının sırtına binerek kuleye tırmanır.

Deneme ve mizah Kundera’nın romanının iki ana yapıtaşıdır. Öbür her şey bu iki ana yapı taşı içinde dönüp dolaşır; oyun, müzik, resim, aşk, cinsellik, tarih ve dahası sanat dallarının birçoğu Kundera’nın romanında kök salmış gibidir. Belki de eksik olan tek şey şiirdir Kundera’nın romanında, ama yarattığı büyüleyici atmosferlerle okurun şiire olan açlığını da giderir.

Ölümsüzlük, hiç kuşku yok ki son elli yılın romanları arasında, romanın ulaşabileceği en son yerde, zirvede kendine oyuk açmayı başarabilmiştir (bana sorarsanız, tüm eserleriyle bir bütün olarak zamanının zirvelerindedir). Zekice kurgulanmış; tarih, edebiyat, sanat ve içine yazarının da bolca dahil olduğu bu roman felsefenin alanından da kendine bir yer kapar. (Aslında Kundera’nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği romanı tüm romanları arasında hiç kuşkusuz felsefenin alanından kendine en fazla yer kapanıdır.) Dahası, sinemanın romandan daima bir şeyler çalıp kendine mal ettiği var sayımı doğruysa, Ölümsüzlük romanında eli boş döneceği muhakkaktır, aksini savunan bir yönetmen ya da senarist varsa, buyursunlar meydan onların.

Kundera, uzun betimlemeler yapmaz, varsa bir sözü söyler, yoksa sözünü dolandırıp durmaz. Schopenhauer’ın da değindiği gibi, “Sırf ele aldığı konu için yazanlar” ve bir de öbürleri: “yazmak için düşünürler ve düşüncelerini eğip bükerek uzattıkça uzatmalarıyla kendilerini ele verirler…”3 Kendi adıma söyleyebilirim ki, belki biraz da bu nedenle her yazdığını keyifle okuduğum nadir romancılardan biridir, zira gevelemelere hiç tahammülüm yok.

Kundera’nın her romanı insanın başka bir duygusunu âdeta mikroskop altında inceler (eleştirmenlerin çoğu cerrah ve ameliyat masası demeyi tercih eder); Bilmemek’te hasret-ayrılık, Ayrılık Valsi’inde arzu, Yavaşlılık’ta unutma, Ölümsüzlük’te ölümsüzlük, Kayıtsızlığın Şenliği’de zorbalık ya da gülme… Elbette ki çok daha fazlasıdır romanları, ama sıraya koymaya ne gerek.

Romanının karakterlerinin her birini ya da neyle meşgul olduklarını ve romanın konusunu birçoklarının seve seve yaptığı gibi burada anlatma acizliğine düşecek de değilim. Zaten bu yazının amacı da bir eleştiri ya da inceleme değil, daha çok bir okurun eserlerini beğenerek okuduğu bir yazara bakışıdır belki, umulur ki bu bakış beni aşağıya değil de yukarıya çeker ve bu yazara başka okurlar kazandırır.

Çek asıllı yazar Milan Kundera, zamanında kitapları yasaklanmış, sürgün edilmiş. birçok eserinde baskıcı rejimlerin izleri belirgin biçimde görülür, ama hepsinden fazlası, romanlarında edebi-estetik değerlerin en fazla önemsenir olmasıdır. Lafı gevelemeden diyeceğim o ki, eserlerine dikkatlice baktığımızda, Kundera’nın belki de umut ettiği tek şey, Bettina’nın peşinden koştuğu ölümsüzlük değil, Goethe’nin sahip olduğu ölümsüzlük olduğu gerçeğini görürüz, peki gönlündeki yere ulaştı mı, (bence evet) bunu elbette ki zaman gösterecek. Ölümsüzlük romanını okumuş olanlar neyi kast ettiğimi anlayacaktır, kalanlara da bu edebi bahçenin kapısından girmek düşer.

1 Ölümsüzlük, Çeviren: Aysel Bora, Can Yayınevi

2 Batı Kanonu, Çeviren: Çiğdem Pala Mull, İthaki Yayınevi

3 Okumak, Yazmak, ve Yaşamak Üzerine, Çeviren: Ahmet Aydoğan, Say Yayınevi.

(344)

Comment(1)

Yorum yaz