Home Bilgi Bankası Orlando: Güle Oynaya Sınırları İhlal Etmek | Jeanette Winterson
Orlando: Güle Oynaya Sınırları İhlal Etmek | Jeanette Winterson

Orlando: Güle Oynaya Sınırları İhlal Etmek | Jeanette Winterson

10
0

Orlando bütün kısıt­la­ma­ları red­de­der: tarih­sel, fan­tas­tik, meta­fi­zik, sos­yo­lo­jik. Yaş­lan­mak bizi bağ­la­maz. Cin­si­yet bizi bağ­la­maz. Zaman bizi bağ­la­maz. Sanki her zaman iste­di­ği­miz gibi yaşa­ya­bi­li­riz; hayal kırık­lık­ları, zor­luk­lar, keder, aşk, çocuk­lar, sev­gi­li­ler, hiç­bir şey­den sakı­nıl­ma­malı, her şey benim­sen­meli. Kilit­len­me­meli. Sınır­lan­ma­malı. Ken­din­den geçiş budur.

Dün sabah umut­suz­luk için­dey­dim… Ağzım­dan tek bir söz dökül­medi; sonunda başımı elle­rime düşür­düm: Kale­mimi mürek­kebe dal­dır­dım ve âdeta oto­ma­tik bir biçimde temiz bir kâğıda şu söz­leri yaz­dım: Orlando: Bir Yaşa­möy­küsü… Yaşa­möy­küsü yazı­mında bir gecede nasıl dev­rim yapa­bil­di­ğime tanık oldum.

– Vir­gi­nia Woolf’tan Vita Sackville-West’e, 9 Ekim 1927

Bir yaza­rın, yaşa­möy­kü­süy­müş­çe­sine bir roman yaz­ması, bunu bir kur­maca, bir yaşam ola­rak adlan­dır­ması, bu yaşamı âşık olduğu kadın etra­fında yarat­ması ve onu yer­çe­ki­min­den azat olmuş bir beden gibi 400 yıla yay­ması eğlen­celi ve cüret­kâr bir şey olsa gerek.

Vir­gi­nia Woolf, Orlando’da (1928) alı­şıl­mış biyog­rafi koor­di­nat­la­rı­nın dışına çıkar ve bir boyut değil de bir ele­ment­miş gibi zaman içinde yol­cu­luğa koyu­lur. Hikâye basit­tir: Orlando, I. Eli­za­beth dev­rinde 16 yaşında genç bir asil­za­de­dir. Aşkta, yaşamda ve şiirde mace­ra­lar ve hayal kırık­lık­ları sil­si­le­sin­den sonra, Konstantinopolis’e İngi­liz büyü­kel­çisi ola­rak ata­nır. Otuz yaşında, bir sabah, bir haf­ta­lık uyku­sun­dan uyan­dı­ğında ken­dini bir kadın ola­rak bulur. Orlando İngiltere’ye döner ve yüz­yıl­lar geç­tikçe ülke­si­nin değiş­ti­ğini ama ken­di­si­nin hep aynı kal­dı­ğını keş­fe­der. Woolf, tıpkı 400 yılı hızla kat eden Orlando gibi, kitabı son süratle nere­deyse hiç dur­ma­dan yazar. 11 Ekim 1928’de –roman­daki son gün– Orlando otuz altı yaşına gelir: “Bir insa­nın ger­çek yaşamı, Milli Yaşa­möy­kü­leri Söz­lüğü ne derse desin, her zaman bir tar­tışma konu­su­dur.” Woolf’un babası, MYS’nin ünlü allame edi­törü Sir Les­lie Stephen’a bir iğne­le­me­dir bu. Vik­tor­yen­ler, tarih­lere ve olgu­lara bayı­lır, özel­likle de bir düzen içinde sunu­lan tarih­lere ve olgu­lara – onla­rınki sınıf­lan­dırma, tak­so­nomi, müze, coğ­rafya cemi­yet­leri, kele­bek ağları çağı­dır. Kele­bek kolek­si­yon­ları, dol­du­rul­muş hay­van baş­ları Vik­torya İngilteresi’nin sim­ge­le­ri­dir. En büyük­le­rin ve en iyi­le­rin güvenle dol­du­ru­lup kolek­si­yon­lan­dığı Milli Yaşa­möy­kü­leri Söz­lüğü, Woolf’a göre, 19. ve 20. yüz­yıl yara­tı­cı­lı­ğı­nın devir­mesi gere­ken ucube mabe­din par­ça­sı­dır.

Orlando 19. yüz­yıla girer­ken deh­şet içinde şun­ları fark eder, “gelin­lik tül­leri, dul kadın­la­rın matem giy­si­leri .… kris­tal saray­lar, beşik­ler, askeri miğ­fer­ler, anıt­sal çelenk­ler, pan­to­lon­lar, burul­muş bıyık­lar, düğün pas­ta­ları, top gül­le­leri, Noel ağaç­ları, teles­kop­lar, nesli tüken­miş yara­tık­lar, küre­ler, hari­ta­lar, fil­ler ve mate­ma­tik­sel alet­ler.” Roman­daki en komik bölüm­ler­den birinde, Orlando sol kolu başına buy­ruk hare­ket etmeye baş­la­dı­ğın­dan bir tür elekt­rik şoku teda­vi­sine kat­lan­mak zorunda kalır. Bunun, evli­lik yüzüğü tak­ma­dığı için oldu­ğunu fark eder. Dışarı fır­lar ve bir koca bulur, böy­le­likle her kadı­nın bakire, zevce veya dul (erkek ya da kadın) ola­rak sınıf­lan­dı­rıl­mak zorunda olduğu bir çağın kına­yıcı beden­sel semp­tom­la­rın­dan kur­tul­muş olur.

Woolf 1882’de doğar ve bir Vik­tor­yen ola­rak büyür. Cin­si­yet rol­leri o dönemki İngi­liz top­lu­munda ve Hyde Park Gate’teki Londra evinde katı biçimde izle­nir. Erkek kar­deşi Thoby, Cambridge’te okur; Vir­gi­nia ve kız kar­deşi Vanessa evde eği­tim görür. Yeti­şim­le­rinde, kadı­nın evde, erke­ğin dün­yada olduğu “ayrı alan­lar” top­lum­sal öğre­tisi baz alı­nır, ki Woolf’un Orlando’yu yayım­la­dığı, yirmi bir yaş üstü İngi­liz kadın­la­rın oy hakkı kazan­dığı yıl, bu ayrım hâlâ devam edi­yor­dur.

Fakat Woolf yara­tıcı zih­nin and­ro­jen oldu­ğuna ina­nı­yordu. Eli­za­beth dönemi ede­bi­ya­tında uzmandı. Röne­sans düşün­ce­si­nin hem kap­sa­mını hem de kesin­li­ğini çok sevi­yordu. Oğlan­lara ve kadın­lara aynı tut­kuyla sone­ler yazan, bir aske­rin erkek­li­ğini, bir rahi­be­nin koyu­lu­ğunu anla­yan Sha­kes­pe­are, ona hepi­mi­zin ola­bi­le­ceği şeyin bir tim­sali gibi geli­yordu – daha büyük, daha geniş, gele­nek­ler­den ve iki­yüz­lü­lük­ten özgür­leş­miş.

Woolf, Vita Sackville-West’le 1922’de tanı­şır. Sack­ville-West, Kent’teki Knole mali­kâ­ne­sinde büyü­müş bir İngi­liz aris­tok­ra­tı­dır. Kadın oldu­ğun­dan baba­dan kalma mirası dev­ra­la­maz. Sackville-West’in geç­mi­şine kişi­li­ğine olduğu kadar âşık olmuş Woolf, Knole’u dol­du­ran aile port­re­le­ri­nin, anti­ka­la­rın ve paha biçil­mez obje­le­rin hayal gücünü coş­tur­du­ğunu fark eder. Öte yan­dan Orlando fan­tas­tik veya tarih­sel bir roman­dan çok daha faz­la­sı­dır; son derece siya­si­dir. Orlando cin­si­yet­çi­lik üstüne yaba­nıl bir hiciv­dir.

orlandoic
Yönet­men­li­ğini Sally Potter’ın yap­tığı Orlando (1992) filmi. Orlando rolünde Tilda Swin­ton.

Orlando kadın oldu­ğunda, Knole mali­kâ­nesi ve bütün işleri yük­sek mah­ke­meye dev­re­di­lir, çünkü kadın dük ola­maz, Türk­lere büyü­kelçi ola­maz, İngiltere’deki en güzel evler­den biri­nin varisi ola­maz. Ama karşı cin­sin kılı­ğına gire­bi­lir. Orlando, Lady Orlando olunca, kadın kıya­fet­leri giye­rek karşı cinsle çatış­mak zorun­da­dır; yatak oda­sı­nın ve fay­ton­la­rın dışında hayatla kar­şı­laş­mak için sık sık yapar bunu.

Sack­ville-West genel­likle erkek kıya­fet­leri giyer ve kılık değiş­tir­miş haliyle “Julian” ola­rak başka kadın­larla ilişki yaşar. Vir­gi­nia Woolf’la ken­disi ola­rak ilişki yaşar ve her iki kadın da evli olma­sına kar­şın ara­la­rın­daki tutku ger­çek­tir – bir­bir­le­rine yol­la­dık­ları mek­tup­larda açıkça göre­bi­li­yo­ruz bunu. Woolf’un tara­fında ilişki sür­dükçe daha da derin hale gelir, çünkü Woolf daha derin­dir ve Sack­ville-West iflah olmaz bir flör­töz­dür. Ama ara­la­rında geçen şey­ler Woolf’un yüre­ği­nin yanı sıra hayal gücünü de etki­ler.

Haşarı bir çocuk oyunu, bir aşk mek­tubu, keli­me­nin iki anla­mıyla neşeli [gay] bir kitap ola­rak yazı­lan Orlando, Woolf’un üslu­bunda pat­la­yan bir özgür­lü­ğün loko­mo­tifi olur. Orlando’yu yaz­mak ona iyi gelir. Sackville-West’e bir hediye ola­rak baş­lar, ken­disi için bir hediye haline gelir. Bütün kitap­ları ara­sında en neşeli ola­nı­dır Orlando. Woolf’un zihni her zaman mükem­mel çalış­mış­tır, ama son­raki kitabı Ken­dine Ait Bir Oda (1929) Orlando’dan aldığı cesa­ret ve ken­dine güven duy­gu­suyla yazı­lır. Ken­dine Ait Bir Oda bir baş­ya­pıt­tır, çünkü bir pole­mik­ten çok daha faz­la­sı­dır; kadın­lar, erkek­ler, zihin­sel etki­le­şim­ler, yara­tı­cı­lık –her şeyin öte­sinde yazı– hak­kında yazar­ken, bütün düşün­ce­leri duy­gu­larla dem­le­nir. Bu risale bir tar­tış­ma­dan çok daha faz­la­sı­dır; başka türlü yaşa­na­bi­le­cek bir yaşama duyu­lan arzu­dur. İyi bir yazar ya da derin bir düşü­nür olma­yan, hele sadık bir sev­gili hiç olma­yan Sack­ville-West, Woolf’un içinde bir şey­leri ser­best bırak­mış­tır – Mrs. Dal­lo­way’den beri par­mak­lık­ları zor­la­yan bir şey­leri. Woolf’un Coleridge’i taki­ben söy­le­diği zihin­sel nite­lik olan “and­ro­jen­lik” ger­çek­ten de ruh için bir mace­ra­dır (Emily Dickinson’ı düşü­nün). Bütün gece kıya­fet­le­rine ve soya­ğa­cına rağ­men Sack­ville-West, Woolf’un bir süre­li­ğine can damarı olmuş­tur. Woolf asla fizik­sel biri olma­mış­tır; Vita’yla bir­likte kadın oldu­ğuna uyan­mış­tır – daha çok Orlando’da olan tür­den. Bütü­nüyle beden olan Sack­ville-West, Woolf’un kendi bedeni içinde yaşa­ma­sına izin ver­miş­tir.

Cin­si­yet deği­şimi, karşı cin­sin kılı­ğına bürünme ve transg­re­sif arzu­lar gibi tema­la­rın bulun­duğu Orlando’nun, Radclyffe Hall’ın lez­bi­yen romansı The Well of Lone­li­ness’la aynı yıl çık­ması da oldukça ilginç bir anek­dot­tur. Bu iki roman farklı güneş sis­tem­le­ri­dir. The Well kas­vetli, ezik ve savun­ma­cı­dır; bir­bi­rine âşık kadın­la­rın yapa­yal­nız yaşam­la­rında yal­nızca ıstı­rap ve yan­lış anlama var­dır. Tema­nın ken­disi met­nin ber­bat yazı­lış biçimi kadar bunal­tı­cı­dır. Orlando ise, cin­si­yet gözet­mek­si­zin, yaşam için neşeli ve tut­kulu bir aşk ila­nı­dır. The Well yasak­lan­mış ve müs­teh­cen ilan edil­miş­tir. Orlando ise çok­sa­tan olmuş­tur. Woolf’un zekâsı, yazısı, yürek­li­liği, ada­bı­mu­aşe­ret sınır­la­rın­dan en fena kaçak mal­ları bile geçir­miş­tir. Orlando’nun ilk edis­yo­nun­daki fotoğ­raf­la­rın bir­çoğu Sackville-West’e ait­tir. Woolf her ne kadar paçayı kur­tarsa da, bun­larla nasıl başı­nın belaya gir­me­di­ğine hâlâ akıl erdi­re­mi­yo­rum.

Bu kitaba âşık olma­mak elde değil. Yazı­nın heye­ca­nıyla ala­kalı olsa gerek. Yazı­nın ken­dine has tatlı bir fizik­sel­liği var. Woolf her zaman usta bir ayrın­tıcı olmuş­tur, ama Orlando’da yazı başka türlü gün­yü­züne çık­mış­tır. Her ne kadar büs­bü­tün bilinçli olsa da, korun­ma­mış bir şey­ler var­dır. Top­ra­ğın kokusu var­dır, gemiye taşan sular içe­ride bıra­kıl­mış­tır, çimen­ler sün­ger gibi emi­ci­dir, ekin kar­ga­ları boğuk boğuk öter. Yazıya dair korun­ma­mış his­ler hız ve ener­jiyi doğur­muş­tur. Bu ener­ji­nin bir kısmı cin­sel­dir: “Ken­dini yere fır­lat­tı­ğında, omur­ga­dan çıkan kaburga gibi ağa­cın bir o yana bir bu yana yayı­lan kemik­le­rini his­setti. Ken­dini dün­ya­nın sır­tına bini­yor­muş gibi düşün­mek istedi. Ken­dini sert bir şey­lere tut­tur­mak istedi.”

Woolf yazı hak­kında düşün­dü­ğünde, şair­le­rin her şeyi dışa­rıda bıra­ka­rak iler­le­dik­leri sonu­cuna varır. Roman­cı­lar ise her şeyi yığa­rak iler­ler. Peki yığ­mayı ve dışa­rıda bırak­mayı bir­likte yap­mak nasıl müm­kün ola­bi­lir? Orlando, Woolf’un öbür roman­la­rın­dan daha çet­re­fil­li­dir. Öte yan­dan, çünkü Vir­gi­nia Woolf’tur o, palas pan­dı­ras çır­pış­tı­rı­lan bu roman aynı zamanda bir anti-kar­maşa ve anti-top­la­ma­dır; oku­dukça bütün bu top­la­na­bi­lir­le­rin oyun­cak­lar ve hayal ürünü cana­var­lar oldu­ğunu anla­rız. Yüz­yıl­lar geçer, zama­nın hükmü umur­san­maz, fizik­sel sınır­lar önem­siz­dir, genç bir adam­ken Orlando’yu aşa­ğı­la­yan pes­paye şair Nick Gre­ene bile Vik­torya çağında Lond­ralı popü­ler bir eleş­tir­men ola­rak tek­rar çıkar kar­şı­mıza.

Woolf’un devasa varo­luş­sal özgür­lük anla­yışı roma­nın son­la­rına doğru bir an içinde küme­le­nir. Lady Orlando, Ser­pen­tine gölü kena­rında oyun­cak kayık­ları izli­yor­dur. Nick Greene’le öğle yemeği yemiş­tir. Bir kitap­çı­dan kitap sipa­riş etmiş­tir – mürek­kep lekeli elyaz­ma­ları çağında doğan biri için büyük bir yeni­lik­tir bu. Su kena­rında durur:

Fay­da­sız, ani, şid­detli bir şey bu; bir hayata mal olan bir şey: kır­mızı, mavi, mor; bir ruh; bir su sıç­ra­ması; o süm­bül­ler gibi (güzel bir süm­bül yata­ğı­nın yanın­dan geçi­yordu); kir­den, tâbi­iyet­ten, insan­lık leke­sin­den ya da insa­nın tür­deş­le­rini önem­se­me­sin­den bağım­sız; atıl­gan, gülünç bir şey… ken­din­den geçiş…”

Ve artık Knole’daki oda­lar boyunca koşuş­tu­ran, büyük kra­li­çeyle olan görüş­me­sine gecik­miş, “kürk­le­rin sak­lan­dığı naf­ta­linli bir dolap gibi kokan yaşlı bir vücuda bağlı” bir elin altında diz­leri üstüne çök­müş oğlan Orlando’ya döne­riz.

Bıra­kın 400 yılı, 400 daki­kayı bile bul­ma­nın zor olduğu hız delisi bir dün­yada yaşı­yo­ruz artık. Gel­ge­le­lim, Woolf’un da dediği gibi, kul­lan­ma­sını bili­yor­sak, zaman bizim için ora­da­dır. Zamanı değer­len­dir­me­nin bir yolu da oku­mak­tır. Zaman alır oku­mak, ama kay­bo­lup git­mez zaman; bulu­nur.

Orlando  bütün  kısıt­la­ma­ları red­de­der: tarih­sel, fan­tas­tik, meta­fi­zik, sos­yo­lo­jik. Yaş­lan­mak bizi bağ­la­maz. Cin­si­yet bizi bağ­la­maz. Zaman bizi bağ­la­maz. Sanki her zaman iste­di­ği­miz gibi yaşa­ya­bi­li­riz; hayal kırık­lık­ları, zor­luk­lar, keder, aşk, çocuk­lar, sev­gi­li­ler, hiç­bir şey­den sakı­nıl­ma­malı, her şey benim­sen­meli. Kilit­len­me­meli. Sınır­lan­ma­malı. Ken­din­den geçiş budur. Orlando’yu oku­mak bir zevk­tir. Bir şişe şarapla eski bir dos­tu­nuzla ate­şin başında gece boyunca otur­mak gibi­dir; mevzu büyük ya da küçük olsun, muhab­bet tat­lı­dır, sabahı bul­du­ğu­nuzda ken­di­nizi daha iyi his­se­der­si­niz.

İngi­liz­ce­den çevi­ren Oğuz Teci­men

(10)

Yorumlar