Home Bilgi Bankası Edebiyat Öykücülüğümüzde Vicdanın Sesi
Öykücülüğümüzde Vicdanın Sesi

Öykücülüğümüzde Vicdanın Sesi

286
0

Sabahattin Ali edebiyata şiir yazarak girer, daha sonra öyküye ve romana yönelir; bu alanda güçlü bir yazar olduğunu kanıtlar. Oyun, roman, şiir gibi farklı türlerde yazmış olmasına rağmen asıl ustalığını ve edebi başarısını öykülerinde gösterir. İlk yazdıklarında romantik bir hava olmasına rağmen daha sonra gerçekçi bakış açısını genişletir ve bu yazınsal bakış açısını toplumsallığa uygular. “Bir Orman Hikâyesi” ve “Bir Gemicinin Hikâyesi” adlı ilk toplumsal gerçekçi öykülerini yazar ve bunları Resimli Ay dergisinde yayımlar.

Hülya Soyşekerci

Cumhuriyet dönemi öykücülüğümüzün ilerleme sürecinde iki değerli ismin; Sabahattin Ali ve Sait Faik’in önemli etkileri, belirleyici güçleri ve kalıcı izleri oluşu, edebiyat tarihçilerinin ortak tespitlerindendir. Öykücülüğümüzün iki ayrı koldan, iki güçlü ırmak gibi akmasını sağlayan ustalardan Sabahattin Ali, toplumcu düşünceyi izleyen gerçekçi olay öyküleriyle edebiyatımızı zenginleştirirken, Sait Faik bireyden topluma gidip gelen ve yer yer düşsel boyutlara uzanan metinlerinde durum ya da kesit öyküsünün en güzel örneklerini verdi.

Sabahattin Ali 1935’te yayımlanan ilk öykü kitabı Değirmen’den bir yıl sonra ikinci kitabı Kağnı’yı yayımlamıştı. Aynı yıl, Sait Faik de ilk öykü kitabı Semaver’i yayımladığına göre, öykücülüğümüz açısından 1936 yılı önemli bir kilometretaşı olarak değerlendirilebilir. Her iki öykücü; öykü tarzları, hayatı öykülere dönüştürme güçleri, dile yazın yoluyla yepyeni dokular kazandırmaları gibi nitelikleriyle, uzun yıllar boyunca birçok genç yazarı etkileyerek, kendi açtıkları özgün mecralarda yepyeni öykü yaratımlarına zemin hazırladılar. Her iki yazarın yazınsal açıdan buluştukları en önemli ortak nokta; eserlerinde insanı merkeze almaları, insan hallerinin çelişkili gerçekliğini öykü estetiğine dönüştürerek yaratıcı metin-ler halinde işlemeleri, “insan” ve “insanlık” kavramlarını yüceltmeleridir.

Sabahattin Ali, toplumcu çizgide yazan Sadri Ertem, Fahri Celalettin, Memduh Şevket Esendal gibi öykücüleri izleyerek kendi edebi sesini buldu; sağlam yapılı metinleriyle özgün bir öykü dünyası kurmayı başardı. 1935’ten 1947’ye kadar yayımladığı beş öykü kitabında yer alan ve sayısı altmışı geçen öykülerinde Anadolu insanının çilesini, derinden yaşadığı yoksulluk ve adaletsizlik hallerini dile getiren, halkın nabzını tutan vicdani bir öykü anlayışı geliştirdi. Toplumcu çizgideki sanatsal duruşuyla kendisinden sonra gelen Orhan Kemal, Kemal Tahir, Samim Kocagöz, Yaşar Kemal gibi yazarları derinden etkiledi; öykücülüğümüzün toplumcu gerçekçi süreçlerinde varlığını daima hissettirdi.

Sabahattin Ali güçlü bir muhalifti; hiçbir şeyi sorgulamadan kabul etmeyen, çağının ülke ve dünya düzenini eleştiren, haksızlıklara karşı gelen bir tavrı vardı daima. O, sürekli olarak ezilenin, hor görülenin, aşağılanın, suskun kitlelerin sesi olmaya gayret etti yaşamı boyunca. Bunun için her şeyi göze aldı; görevden alınmayı, işini kaybetmeyi, soruşturmaları, mahkemeleri, hapse girmeyi, polisçe izlenmeyi, suçlanmayı, mimlenmeyi, kaçışı ve en sonunda –ne yazık ki–ölümü… hepsini göze almış, cesur bir aydındı. Yolunu aydınlatan adalet ışığına güvendi daima; istedi ki insanlar sömürülmesin, istedi ki adalet gelsin ülkeye ve yeryüzüne. İnsanlar hakça ve mutlu yaşasınlar; sömürünün olmadığı eşitlikçi bir toplumda kendilerini geliştirsinler… Barışla dolsun yeryüzü ve gökyüzü; insanlar kardeş olsun istedi. Sınırların ötesine geçsin insanlar; ırk, dil, din farkları kalmasın yeryüzünde… Kadınlar aşağılanıp sömürülmesin, kendi bedenleri üzerinden birtakım kötülüklere uğratılmasın istedi. O, edebiyatımızın vicdanını oluşturan sanatçıların en başında geliyordu.

Sabahattin Ali sanat anlayışını şu sözlerle ifade etmiştir: “Benim kanaatimce sanat, insanı ve hayatı ve bunların manasını öğretmekle muvazzaftır. Ancak bu takdirde geniş bir kitlede daha çok insani olmak, daha iyi bir hayata varmak arzuları belirir. Sanat bütün teferruatıyla hayatı ihtiva etmeli, insanca yaşamak, insan gibi yaşamak, daha iyiye, daha yükseğe, daha temize doğru koşarak yaşamak arzusunu, hatta ihtiyacını uyandırmalıdır.” Bu düşünceleri, eserlerini anlamak için rehberlik eder bize. Sabahattin Ali’de insan sevgisi, yaşamı daha iyi koşullar içinde sürdürme çabası temel görüştür. Çevreyle çatışması, egemen güçlerle ve bürokrasiyle bilinçli bir çatışmaya dönüşür bu düşüncelerinden dolayı.

Sabahattin Ali edebiyata şiir yazarak girer, daha sonra öyküye ve romana yönelir; bu alanda güçlü bir yazar olduğunu kanıtlar. Oyun, roman, şiir gibi farklı türlerde yazmış olmasına rağmen asıl ustalığını ve edebi başarısını öykülerinde gösterir. İlk yazdıklarında romantik bir hava olmasına rağmen daha sonra gerçekçi bakış açısını genişletir ve bu yazınsal bakış açısını toplumsallığa uygular. “Bir Orman Hikâyesi” ve “Bir Gemicinin Hikâyesi” adlı ilk toplumsal gerçekçi öykülerini yazar ve bunları Resimli Ay dergisinde yayımlar (1930). Nâzım Hikmet o sırada Resimli Ay’da düzeltmen ve sekreter olarak çalışmaktadır. Nâzım, Sabahattin Ali’nin hikâyelerinin dergide yayımlanma sürecini şöyle anlatır: “Bir gün dergi idarehanesine kısa boylu, gözlüklü bir genç geldi. Almanca bildiğini, hikâyeler yazdığını ve isminin Sabahattin Ali olduğunu söyledi. Hikâyelerinden birini bıraktı çıktı. Bu hikâye orman sanayiinde çalışan işçilerin hayatına aitti. Alman romantizminin tesiri altında yazılmış olmasına rağmen konu ve muhteva bakımından Türk edebiyatında bir yenilik teşkil ediyordu. Genç adamın istidatlı bir yazar olduğu daha ilk satırlarından hissediliyordu. Hikâye basıldı. .… Sabahattin’in ilk (toplumcu) hikâyesini Resimli Ay dergisinde yayımlaması, yazarın o zamanki edebiyat, dolayısıyla politika cereyanları arasında belirli bir safta yer alması demekti. İlk yazısını bize getirişi Sabahattin’in antiemperyalist, demokratik temayülünü gösteriyordu. Gerek dostluğumuz, gerekse Resimli Ay’ın o zamanki çevresine girişi, gerekse sonraları Sinop Cezaevi’nde parti üyelerinden bazılarıyla tanışması Sabahattin Ali’nin sosyalist idealleri benimsemesinde tesirli oldu.” (Nâzım Hikmet, “Sabahattin Ali Üstüne”, Sanat Emeği dergisi, Nisan 1978)

Sabiha Sertel de şöyle anlatır: “Sabahattin Ali Almanya’da ilerici edebiyatla temas etmiş, sosyalist eğilimleri olan bir gençti. Fakat kafasında sosyalizm henüz belirli bir şekil almamıştı. Nâzım onu yalnız realist sanata değil, sosyalizme de çekmeye çalışıyordu. Sabahattin’i roman yazmaya teşvik eden Nâzım oldu.” Bu bilgiler bazı önemli gerçekleri aydınlatmaktadır. Sabahattin Ali, Nâzım Hikmet’in etkisiyle çalışmalarını öyküde ve romanda yoğunlaştırmıştır ve bu yoğunluk, toplumcu düşünceler ışığında asıl anlamını bulmaya başlamıştır.

Çok küçük yaşta kitap okumaya yönelen, eline ne geçerse okuyan Sabahattin Ali, öğretmen okulunda Pardayanlar, Sefiller, 80 Günde Devriâlem gibi romanları da okur. Balıkesir İlköğretmen Okulu ikinci sınıfındayken yazmaya başlar. İlk öykü çalışması “Horoz Mehmet”i öğretmeni Gazali Bey beğenmiş, onu yazmaya teşvik etmiştir. Yayımlanan ilk öyküsü 1928 yılında, Balıkesir’de çıkarılan Irmak dergisindeki “O Arkadaşım”dır. Bu derginin yanı sıra Orhan Şaik Gökyay’ın yönettiği Çağlayan dergisinde şiirleri ve bazı öyküleri yayımlanır. Sabahattin Ali bu dergilerdeki öykü ve şiirlerini kitaplarına almamıştır. Kitaplarına giren en erken tarihli öyküsü 1928’de Yedi Meşale’de yayımlanan “Viyolonsel”dir. Bu derginin yanı sıra Servet-i Fünûn’da da şiirler ve öyküler yayımlamıştır. 1934’ten sonra Varlık, Oluş gibi edebiyat dergilerinin yanı sıra Resimli Ay, Yedigün, Adımlar gibi dergilerle, Markopaşa, Malûmpaşa, Zincirli Hürriyet gibi gazetelerde öykülerini ve yazılarını yayımlamayı sürdürmüştür.

Almanya’da bulunduğu yıllarda Rus klasikleriyle ilgilenmiş; Çehov, Tolstoy, Gogol, Turgenyev, Gorki gibi yazarları okumuştur. Ayrıca Alman yazarlarından Kleist, Hoffmann ve Norveçli yazar Hamsun’a ruhsal yakınlık duyan Sabahattin Ali, sonraları bu yazarların bazılarından çeviriler de yapmıştır. Sabahattin Ali’nin Almanya dönemi onun yazarlığı üzerinde önemli etkiler bırakmıştır. Özellikle ilk eserlerinde Schiller ve Goethe gibi Alman Romantiklerinin izleri yer alır. Hoffmann ve Kleist’in düşsel ve gizemli yazın atmosferi Değirmen’deki öykülerde etkili olur. 1930’dan itibaren toplumcu ve gerçekçi öyküye yönelen yazar, Kağnı’da bu eğilim ve yönsemesini derinleştiren öykülere imza atarak Anadolu insanının tragedyasına dikkatimizi çeker.

Demir Özlü, Borges’in Kaplanları adlı kitabında yer alan “Sabahattin Ali: Acı Çeken Bilinç” başlıklı yazısında, farklı kültürlerin birbirini etkileme olgusunu Sabahattin Ali yapıtları üzerinden dile getirir: “İnsan sevgisi, Anadolu insanını gözlemleme ve tanımanın ötesinde onun yaşadığı trajiği görme. Bu yaratıcı açık görü, Sabahattin Ali’nin insansal sosyalizm anlayışından güç kazandığı gibi, bu güçlenme ve oluşma süreci içinde yazarın Alman romantizminden edindiği trajedi anlayışı ile büyük bir sıçrama düzeyine ulaşır. Kastettiğim, Sabahattin Ali’nin Anadolu insanının trajik yaşamını yansıtan hikâyelerinde, ona bu derin dram anlayışını veren başka bir kültürün –Alman romantizminin– etkisidir. Yoksa, geleneksel Türk Yazını’nda trajedi anlayışı yoktur” der ve ayrıca Behçet Necatigil’in de Sabahattin Ali öykülerindeki doğa tasvirlerinin gücüne, bu öykülere yazarın kattığı tragedya niteliğine dikkat çektiğini belirterek, doğa tasvirleri ve trajik bilincin Alman Romantizmi’nin en belirgin özellikleri arasında olduğunu ifade eder. Kürk Mantolu Madonna’da ad verilmeden Kleist’ın mezarına bir gönderme olduğunu dile getiren Demir Özlü, “Sabahattin Ali, bir toplumcu, bir insancı sosyalist olduğu gibi, dönemi içinde ‘bir acı çeken bilinç’tir de. Onun yazınında halk kültürünün ve toplumsal olanın da ötesinde, bu bireysel trajik de büyük yer kaplar,” sözleriyle yazısını bitirir ve böylece Sabahattin Ali öykücülüğünün yorumlanma süreçlerine farklı bir perspektif kazandırır.

Sabahattin Ali’nin öykü dünyası ve konuları

Sabahattin Ali’nin öykü kitapları ve bunların yayımlanma tarihleri şöyle sıralanabilir: Değirmen (1935), Kağnı (1936), Ses (1937) Yeni Dünya (1943), Sırça Köşk (1947). Her kitabında daha üst aşamaya ulaşır onun öykücülüğü. Konuları çeşitlenir, gerçekçi ve eleştirel tutumu yoğunlaşır, kurguları gelişir; anlattıkları yeni boyutlar kazanır. Öykü dili de her kitabında yetkinliği hedefleyen bir tarz içinde ilerler.

Sabahattin Ali’nin yaşamından bazı izlenimler yazdığı öykülere de yansımıştır. “Pazarcı” öyküsü babasının pazarcılık yaptığı dönemden izler taşır. “Değirmen”, “Viyolonsel” gibi öykülerde baskı altında kalan çocukluğunun ve Edremit’in izleri yer alır. Belirttiğimiz gibi, Değirmen’de yer alan öykülerin çoğu Romantik anlayışla yazılmış ürünlerdir. Kağnı’da toplumsal gerçekçiliğe yönelişin ilk izleri vardır. Cezaevlerindeki izlenimleri, orada karşılaştığı insanlar ve onların hikâyeleri de Sabahattin Ali öykülerinde izler bırakmıştır; “Kağnı”, “Kamyon”, “Kafa Kâğıdı”, “Arabalar Beş Kuruşa” öykülerinde olduğu gibi… Gözlemci gerçekçiliğinde başarılı olduğu için çevre betimlemelerinde, atmosfer kurmada ve karakter yaratmada hayli etkindir. Egemen güçlerle ve çevresindeki kişilerle çatışmaları, son öykü kitabı olan Sırça Köşk’teki öykülerde tam anlamıyla toplumcu gerçekçi bir çizgiye dönüşür. Sabahattin Ali birçok öyküsünde folklordan yararlanmış, halk dilinin gizemli yalınlığına ulaşmıştır. Özellikle Sırça Köşk içindeki alegorik masallarda, masal dilinin yumuşaklığını, sıcaklığını ve düşselliğini ustaca aktarabilmiştir.

Sabahattin Ali’nin öykülerini Almancaya çeviren yazar Otto Spies, onun öyküleri için şu tespitlerde bulunur: “O, eseri için gerekli malzemeyi hayatta arıyor ve her şeyden önce Anadolu köyünün ve köylüsünün hayatına yöneliyor. Köy hayatının problemleri, tek tek kişilerin köy toplumundaki durumları, onların bu topluma nasıl uydukları ya da nasıl karşı koydukları, kendilerini bu topluma nasıl kabul ettirdikleri veya nasıl eriyip gittikleri, tarla hayatı ve doğanın bu hayata yaptığı karşı konulmaz etkiler… Bütün bunlar onun hikâyelerinde ustalıkla işlenmiştir. Onun köy insanının hayatı üzerine olan derin ve ince bilgisi, insanda yazarın köyde ve köylülerle birlikte büyüdüğü izlenimini uyandırıyor.”

Şükran Kurdakul, Sabahattin Ali öykülerine dair düşüncelerini şöyle dile getirir: “Sabahattin Ali’nin 60’ı aşkın öyküsünde köylü kentli kadınlar, mahpuslar, çocuklar, bürokratlar, kendi niteliklerinin yanı sıra sınıflı toplumun insanı olmaktan gelen nitelikleriyle birlikte yaşarlar. Issız, kendi durumuna bırakılmış Anadolu’nun yalnız insanları, idare lambalarının soluk ışıkları altında hüzünlü bakışlarıyla insanlığımızı arar gibidir. Sorma aşamasına bile gelememiş bu insanları … gerçeği zorlamadan verir Sabahattin Ali.”

Sabahattin Ali’nin öykülerinin konuları Asım Bezirci tarafından ayrıntılı biçimde sınıflandırılmıştır. Bu konular; aşk, köy ve köylüler, işçiler, hastane ve doktorlar, cezaevi ve tutuklular, aydınlar ve yöneticiler… biçimindedir.

Sabahattin Ali ilk öykülerinde aşka daha fazla yer verir ve bu aşklar romantik ve bireysel bir tarzda ele alınır. “Değirmen”, “Viyolonsel”, “Kırlangıçlar”, “Kurtarılamayan Şaheser” gibi öyküler bu tarz öyküleri arasındadır. Öteki kitaplarındaki “Hanende Melek”, “Hasanboğuldu” ve Sırça Köşk içindeki “Bir Aşk Masalı”, aşk öyküleri olarak değerlendirilebilir.

Sabahattin Ali köy ve köylüleri tüm renkleri ve çelişkileriyle işledi: “Bir Orman Hikâyesi”, “Candarma Bekir”, “Kanal”, Kağnı’daki “Kağnı”, “Kamyon”, “Kafa Kâğıdı”; Ses’teki “Sıcak Su”, “Ses”; Yeni Dünya’daki “Ayran”, “Sulfata”; Sırça Köşk içindeki “Çirkince” bu tarz öykülerindendir. “Bir Orman Hikâyesi”nde egemen güçler ile köylülerin çelişkisi bir direniş öyküsü biçiminde işlenir. Sermayedarın ormanı kesmesi karşısında köylünün direnişi öykünün dramatik yapısını oluşturur. “Kanal”da ağa-köylü çelişkisini işlerken, “Ayran”da topraksız, aç, sefil insanları anlatır. Sabahattin Ali’nin öykülerinde işçiler, köylülere göre oldukça azdır; çünkü o yıllarda Türkiye’de fabrika işçiliği yaygın bir olgu değildir. İşçilerle ilgili konulara yer verdiği öykülerinden “Apartman”, “Uyku”, “Portakal”, “Millet Yutmuyor”u misal verebiliriz.

Edebiyatımızda “yabancılaşma” olgusunu ilk işleyen öykücümüz Sabahattin Ali’dir. Halka yabancılaşmış, maddi çıkarlarını her şeyin üstünde gören yozlaşmış kişileri öykü odağına alır. Onun “Köpek” ve “Düşman” adlı öyküleri yabancılaşma konusunu işleyen tipik öyküleri arasında gösterilir.

Doktorları ve hastaneleri ele aldığı öykülerinde aydınlarla halk arasındaki uçurumu gösterir. Yeni Dünya içinde “Sulfata”; Sırça Köşk’te “Böbrek”, “Cankurtaran” öyküleri bunlardan sayılabilir. Özellikle “Sulfata”da sıtmaya tutulmuş köylü kadına kinin verilmemesini, yetki ve iktidar sahibi olanların halka bakışını, alaysamalı ve taşlayıcı bir dille işler.

Cezaevi ve tutuklular konusunda Sabahattin Ali’nin deneyimleri yoğundur. 1931, 1932 ve 1948’de olmak üzere üç kez hapse giren yazar buradaki gözlem ve izlenimlerini öykü sanatının estetik formları içinde dönüştürür. Bu öyküler arasında en dikkate değer olanlarının “Duvar” ve “Çaydanlık” öyküleri olduğu belirtilebilir.

Aydınlar ve yöneticiler konusunda da birçok öykü yazmıştır. Değirmen’de “Bir Siyah Fanila İçin”, Kağnı’da “Fikir Arkadaşı”, Sırça Köşk’te “Beyaz Bir Gemi” öykülerinde Anadolu’ya giden aydınların çevreyi yadırgaması, çevreyle uyum sağlayamayıp büyük kentlere kaçışı ya da birbirleriyle çıkar çatışmalarına girmesi anlatılır. Sabahattin Ali, aydınların ülke sorunlarına sırt çeviren, bencil, halktan uzak kişiler olmalarını eleştirir.

Sabahattin Ali, vurguladığımız ve örneklediğimiz gibi, öykü kişilerini Anadolu insanından seçer. Köylüsü, zanaatkârı, kadını, erkeği, yaşlısı, çocuğu ile Anadolu insanıdır onlar. Kişilerini bazen bütün yönleriyle gerçekçi biçimde yaratırken, bazı eserlerinde iyi ve kötü insan tiplerini tek boyutlu canlandırarak romanın ya da öykünün düşünsel amaçlarına hizmet etmeleri yönünde onları araçsallaştırdığı da olur. Ancak, eserlerinin çoğunda kişilerin iç dünyasına, ruhsal çatışmalarına ve çelişkilerine başarıyla nüfuz eder. Sabahattin Ali her sanatçı gibi, kişileri yeniden biçimlendirmekte, gözlemlerini de dikkate alarak onları kafasında yepyeni kişiler olarak yaratmaktadır.

Birçok öyküsünde kişilerin görünümü ve algılanmaları ile iç dünyalarındaki tezadı işleyen yazar özellikle “Hanende Melek” öyküsünde bu konuyu başarıyla ele alır. Sabahattin Ali, düşüncelerini anlatmak için olaylara önem verir ve kişilerini bu olayların içinde yaşatır. Öykülerinde ve romanlarında bir düşünce odağı vardır; onun eserleri “sorun odaklı”dır diyebiliriz. İnsanı dış dünya, yaşam ve olaylarla ilişkili görür; insanı bu ilişkiler içinde ele alarak, onu olay ve durumlar içinde göstererek inşa eder öykülerini. Varlık’taki bir yazısında “nabzını, kitlenin nabzı ile aynı tempoda attırmak istediğini” yazar. Toplum sorunlarını, toplumsal yapıdan doğan aksaklıkları işlerken, kişileri de bu toplumsal ilişkiler ağı içinde değerlendirir.

Sabahattin Ali 1939’da yayımlanan Yeni Adam dergisinde şöyle yazar: “Sanatçının tek vazifesi vardır; eser vücuda getirerek muhtelif şekil ve suretle neşretmek, elde etmek istediği şeyleri türlü kalıplara koyarak diğer insanlara uzatmak. Bu da tamamıyla sosyal bir iştir.” Sanatı ve sanatçının çabasını sosyal bir çalışma olarak değerlendirmesi, yazarın toplumla güçlü bağını gösterir. Sabahattin Ali, özünde insanın iyi olduğunu, onu toplumun bozduğunu düşünür ve bu nedenle toplumun düzeltilmesi gerektiği kanısındadır. Onun öykü olayları toplumsal ağırlıklıdır. Sabahattin Ali, vermek istediği gerçeği olaylar yardımıyla aktarır. Bu gerçekler yaşamdan geldiği için olağandır, doğaldır. Yazdığı masallardakiler dışında, olağanüstü olaylardan söz edilemez. Öykülerinde büyük bir yalınlık ve ustalıkla, duygusallığı da verebilmiştir. “Nabzı kitlenin nabzına göre atan bir yazar” olmak istediği için halkın yaşamından olayları alıp “öykü kalıbına dökerek halka vermeye” önem verir. Tan’da şunları yazar Sabahattin Ali: “İlim gibi, güzel sanatlar gibi kültür varlıklarını da yalnız muayyen bazı sınıfların ya da zümrelerin istifade edebildikleri birer lüks olmaktan kurtarıp bütün milletin malı haline getirmek gerekir.” Bu tespitlerine göre, her alanda gerçekleşmesi gereken adalet; bilim ve sanat eserlerinin yaygınlaşması sürecinde de gerçekleşmeli, kendini göstermelidir. Sabahattin Ali sanatın ve kültürün yaygınlaşması konusunda da vicdani bir duyarlılık geliştirmiştir.

Sabahattin Ali’nin öykülerinde folklordan yararlanma olgusu da önemlidir. “Hasanboğuldu”, halk arasında anlatılan bir efsaneden yola çıkan güzel bir öyküdür. Masallarında da halkın söz ve düş yaratma gücünden beslenir Sabahattin Ali. Halk edebiyatından esinler alarak modern öyküler yazılabileceğini kanıtlamak ister gibidir. Pertev Naili Boratav’la çıktığı derleme yolculukları, öykülerine halk kültüründen renkli motifler ve farklı zenginlikler kazandırmıştır.

Öykülerinin yapısal özellikleri

Sabahattin Ali, konularını toplumsal sorunlardan ve Anadolu yaşamından aldığı, gözlem ve yaşantılara dayanan öykülerinde gerçekçi bir tutumla, ezilen insanların acılarını, onların yaşadığı adaletsiz ve eşitliksiz ortamı işledi. Olay örgüsündeki sağlamlık, betimlemelerdeki ustalık ve ayrıntıların kullanılışındaki ölçülülükle, öykücülüğün önemli adlarından biri oldu.

Sabahattin Ali’nin öykülerinde klasik düz çizgide gelişen; bir olaya yaslanan, serim-düğüm-çözüm bölümleri taşıyan olay öykücülüğünün pek çok özelliği bulunur. Yazar, öykülerine çoğu zaman uzunca bir çevre betimlemesi ya da anılar biçiminde bir girişle başlar ve belirli bir atmosfer oluşturmaya dikkat eder. Sabahattin Ali genelde kırsal alandaki üretim ilişkilerini ve bu ilişkilerin insana yansımalarını verirken, öykülerini sınıfsal bir temele dayandırır. Sınıfsallığı “Apartman” öyküsündeki gibi bazen kentsel bağlamda da işlemiştir. Betimleyici bir anlayış içindedir ve çoğu zaman gerçekleri sergileyip yorumu okura bırakmıştır. Bu gerçekleri duygulu bir havayla dile getirir; okur, bu duygulu hava içinde konuya kendini iyice kaptırır; okurun vicdani duyarlılığı yazarın duyarlılığıyla bütünleşir.

Sabahattin Ali öykülerinde olaya (vaka) önem verdiğini bir konuşmasında dile getirmiştir: “Hikâye yazmak hayli güç bir iştir. Güçlüğü nispetinde nankördür. Şiir insanda yarattığı lirik heyecanın derecesi kadar uzun ömürlü olur, fakat epik eserin hayatı yarattığı insanların hakiki bilgisine, canlılığına tabidir. Hikâyede ise insan yaratmak pek zor, bazen imkânsızdır. Hikâyenin merkezi sıkleti vak’a (anekdot) olduğuna ve vakalar pek çabuk aktüel olmaktan çıkacağına göre hikâyelerin uzun ömürlüleri parmakla gösterilecek kadar azdır. Garba baksanız orada bile ayakta durabilenler Bocaccio, Poe ve biraz da Çehov’dur.” (Varlık, 01.10.1938) Sabahattin Ali, Almanya’dayken öykülerini okuduğu Gorki’ye yakınlık duyduğu için bu öykü anlayışını geliştirmiştir. O da Gorki gibi, olayları nesnel bir bakış açısıyla verir; olayların içine kendisi pek az girer.

Öykülerinin dokusuna nüfuz eden güçlü bir görsellik de dikkati çeker. Bu özelliği dolayısıyla Sabahattin Ali’nin Yeni Dünya, Gramofon Avrat, Hanende Melek gibi yapıtları, sinema ve televizyona uyarlanmıştır.

Öykülerinde dil özellikleri

Sabahattin Ali belirttiğimiz bütün toplumsal/toplumcu konularını aydınlık, açık ve duru bir anlatımla işlemiştir. Dolaylı anlatımlara fazla yer vermemeye dikkat eder. Ancak, son kitabı Sırça Köşk’te yer alan ve bir masal anlatımı üzerinden toplumsal anlamları çoğaltan alegorik öykülerini bu tespitin dışında tutabiliriz. Bunlarda da var olan gerçekçiliği gözden uzak tutmadan, masal dilinin elverdiğince dolaysız anlatımdan yararlanır. Belirttiğimiz gibi, gelenekten de beslenen bir yazardır o.

Sabahattin Ali’nin öykü dilinin konuşma diline oldukça yakın olduğu söylenebilir. Değirmen’deki öykülerinde o dönemde kullanılan daha eski sözcüklere yer vermiştir. Öykülerinde yerel konuları işlese de yerel sözcükleri, söz gruplarını fazla kullanmamıştır. Atasözlerine pek yer vermeyen Sabahattin Ali, halk dilindeki deyimleri çok sık kullanır. Dilindeki yalınlık, Sabahattin Ali’nin halka yaklaşma eğiliminin bir sonucu olarak düşünülebilir. Halkın anlayamayacağı sözcükleri kullanmaktan, dolaylı ve çetrefil yazmaktan kaçınarak toplumsal mesajını bu yalın dil içinde doğrudan iletmeye çalışmıştır. Söz sanatlarına ve aşırı derecede sıfat kullanımına da yönelmemiştir.

Sabahattin Ali, öykülerinde yer yer mizah öğesinden de yararlanmıştır. Son öykü kitabı Sırça Köşk’te kara mizahın başarılı örneklerini verdiği görülür. Yazar, özellikle masalsı anlatım biçimi içinde örtük bir kara mizahı şekillendirir. “Sırça Köşk” öyküsünün güçlü bir faşizm eleştirisi taşıması da önemlidir ayrıca.

***

Sabahattin Ali, asla boyun eğmeyen, direnişçi bir aydın; üretken, özgün ve yaratıcı bir yazar olarak, edebiyat ve sanatın unutulmazları arasındaki seçkin ve sağlam yerini almış durumdadır. Günümüzde, yapıtlarıyla topluma ışık tutmaya devam eden Sabahattin Ali, yaşamıyla, inançları ve değerleriyle, toplumsal olgular karşısındaki davranış, tavır ve tutumuyla; derin vicdani duyarlılığıyla, örnek bir insan ve yazar olarak hatırlanacak daima. İyi ki bu dünyadan Sabahattin Ali geçti.

KAYNAKÇA

Asım Bezirci, Sabahattin Ali, Evrensel Yayınları, İstanbul, 1997.

Demir Özlü, Borges’in Kaplanları, YKY, İstanbul, 1997.

Feridun Andaç, “Romanda ve Öyküde Gerçeklik Arayışları”, Edebiyatımızın Yol Haritası, Varlık Yayınları, İstanbul, 2011.

Filiz Ali-Atilla Özkırımlı, Sabahattin Ali, De Yayınevi, İstanbul, 1986.

Filiz Gülmez, Umutları Çoğaltmak, Yeni Umut Yayınları, 2012.

Muzaffer Uyguner, Sabahattin Ali, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1992.

Sabahattin Ali, Kamyon, YKY Doğan Kardeş, İstanbul, 2012.

(286)

Yorum yaz