Home Bilgi Bankası Edebiyat Öykücülüğümüzde Vicdanın Sesi
Öykücülüğümüzde Vicdanın Sesi

Öykücülüğümüzde Vicdanın Sesi

225
0

Saba­hat­tin Ali ede­bi­yata şiir yaza­rak girer, daha sonra öyküye ve romana yöne­lir; bu alanda güçlü bir yazar oldu­ğunu kanıt­lar. Oyun, roman, şiir gibi farklı tür­lerde yaz­mış olma­sına rağ­men asıl usta­lı­ğını ve edebi başa­rı­sını öykü­le­rinde gös­te­rir. İlk yaz­dık­la­rında roman­tik bir hava olma­sına rağ­men daha sonra ger­çekçi bakış açı­sını geniş­le­tir ve bu yazın­sal bakış açı­sını top­lum­sal­lığa uygu­lar. “Bir Orman Hikâ­yesi” ve “Bir Gemi­ci­nin Hikâ­yesi” adlı ilk top­lum­sal ger­çekçi öykü­le­rini yazar ve bun­ları Resimli Ay der­gi­sinde yayım­lar.

Hülya Soyşekerci

Cum­hu­ri­yet dönemi öykü­cü­lü­ğü­mü­zün iler­leme süre­cinde iki değerli ismin; Saba­hat­tin Ali ve Sait Faik’in önemli etki­leri, belir­le­yici güç­leri ve kalıcı izleri oluşu, ede­bi­yat tarih­çi­le­ri­nin ortak tes­pit­le­rin­den­dir. Öykü­cü­lü­ğü­mü­zün iki ayrı kol­dan, iki güçlü ırmak gibi akma­sını sağ­la­yan usta­lar­dan Saba­hat­tin Ali, top­lumcu düşün­ceyi izle­yen ger­çekçi olay öykü­le­riyle ede­bi­ya­tı­mızı zen­gin­leş­ti­rir­ken, Sait Faik birey­den top­luma gidip gelen ve yer yer düş­sel boyut­lara uza­nan metin­le­rinde durum ya da kesit öykü­sü­nün en güzel örnek­le­rini verdi.

Saba­hat­tin Ali 1935’te yayım­la­nan ilk öykü kitabı Değir­men’den bir yıl sonra ikinci kitabı Kağnı’yı yayım­la­mıştı. Aynı yıl, Sait Faik de ilk öykü kitabı Sema­ver’i yayım­la­dı­ğına göre, öykü­cü­lü­ğü­müz açı­sın­dan 1936 yılı önemli bir kilo­met­re­taşı ola­rak değer­len­di­ri­le­bi­lir. Her iki öykücü; öykü tarz­ları, hayatı öykü­lere dönüş­türme güç­leri, dile yazın yoluyla yep­yeni doku­lar kazan­dır­ma­ları gibi nite­lik­le­riyle, uzun yıl­lar boyunca bir­çok genç yazarı etki­le­ye­rek, kendi açtık­ları özgün mec­ra­larda yep­yeni öykü yara­tım­la­rına zemin hazır­la­dı­lar. Her iki yaza­rın yazın­sal açı­dan buluş­tuk­ları en önemli ortak nokta; eser­le­rinde insanı mer­keze alma­ları, insan hal­le­ri­nin çeliş­kili ger­çek­li­ğini öykü este­ti­ğine dönüş­tü­re­rek yara­tıcı metin-ler halinde işle­me­leri, “insan” ve “insan­lık” kav­ram­la­rını yücelt­me­le­ri­dir.

Saba­hat­tin Ali, top­lumcu çiz­gide yazan Sadri Ertem, Fahri Cela­let­tin, Mem­duh Şev­ket Esen­dal gibi öykü­cü­leri izle­ye­rek kendi edebi sesini buldu; sağ­lam yapılı metin­le­riyle özgün bir öykü dün­yası kur­mayı başardı. 1935’ten 1947’ye kadar yayım­la­dığı beş öykü kita­bında yer alan ve sayısı alt­mışı geçen öykü­le­rinde Ana­dolu insa­nı­nın çile­sini, derin­den yaşa­dığı yok­sul­luk ve ada­let­siz­lik hal­le­rini dile geti­ren, hal­kın nab­zını tutan vic­dani bir öykü anla­yışı geliş­tirdi. Top­lumcu çiz­gi­deki sanat­sal duru­şuyla ken­di­sin­den sonra gelen Orhan Kemal, Kemal Tahir, Samim Koca­göz, Yaşar Kemal gibi yazar­ları derin­den etki­ledi; öykü­cü­lü­ğü­mü­zün top­lumcu ger­çekçi süreç­le­rinde var­lı­ğını daima his­set­tirdi.

Saba­hat­tin Ali güçlü bir muha­lifti; hiç­bir şeyi sor­gu­la­ma­dan kabul etme­yen, çağı­nın ülke ve dünya düze­nini eleş­ti­ren, hak­sız­lık­lara karşı gelen bir tavrı vardı daima. O, sürekli ola­rak ezi­le­nin, hor görü­le­nin, aşa­ğı­la­nın, sus­kun kit­le­le­rin sesi olmaya gay­ret etti yaşamı boyunca. Bunun için her şeyi göze aldı; görev­den alın­mayı, işini kay­bet­meyi, soruş­tur­ma­ları, mah­ke­me­leri, hapse gir­meyi, polisçe izlen­meyi, suç­lan­mayı, mim­len­meyi, kaçışı ve en sonunda –ne yazık ki–ölümü… hep­sini göze almış, cesur bir aydındı. Yolunu aydın­la­tan ada­let ışı­ğına güvendi daima; istedi ki insan­lar sömü­rül­me­sin, istedi ki ada­let gel­sin ülkeye ve yer­yü­züne. İnsan­lar hakça ve mutlu yaşa­sın­lar; sömü­rü­nün olma­dığı eşit­likçi bir top­lumda ken­di­le­rini geliş­tir­sin­ler… Barışla dol­sun yer­yüzü ve gök­yüzü; insan­lar kar­deş olsun istedi. Sınır­la­rın öte­sine geç­sin insan­lar; ırk, dil, din fark­ları kal­ma­sın yer­yü­zünde… Kadın­lar aşa­ğı­la­nıp sömü­rül­me­sin, kendi beden­leri üze­rin­den bir­ta­kım kötü­lük­lere uğra­tıl­ma­sın istedi. O, ede­bi­ya­tı­mı­zın vic­da­nını oluş­tu­ran sanat­çı­la­rın en başında geli­yordu.

Saba­hat­tin Ali sanat anla­yı­şını şu söz­lerle ifade etmiş­tir: “Benim kana­atimce sanat, insanı ve hayatı ve bun­la­rın mana­sını öğret­mekle muvaz­zaf­tır. Ancak bu tak­dirde geniş bir kit­lede daha çok insani olmak, daha iyi bir hayata var­mak arzu­ları beli­rir. Sanat bütün tefer­ru­atıyla hayatı ihtiva etmeli, insanca yaşa­mak, insan gibi yaşa­mak, daha iyiye, daha yük­seğe, daha temize doğru koşa­rak yaşa­mak arzu­sunu, hatta ihti­ya­cını uyan­dır­ma­lı­dır.” Bu düşün­ce­leri, eser­le­rini anla­mak için reh­ber­lik eder bize. Saba­hat­tin Ali’de insan sev­gisi, yaşamı daha iyi koşul­lar içinde sür­dürme çabası temel görüş­tür. Çev­reyle çatış­ması, ege­men güç­lerle ve bürok­ra­siyle bilinçli bir çatış­maya dönü­şür bu düşün­ce­le­rin­den dolayı.

Saba­hat­tin Ali ede­bi­yata şiir yaza­rak girer, daha sonra öyküye ve romana yöne­lir; bu alanda güçlü bir yazar oldu­ğunu kanıt­lar. Oyun, roman, şiir gibi farklı tür­lerde yaz­mış olma­sına rağ­men asıl usta­lı­ğını ve edebi başa­rı­sını öykü­le­rinde gös­te­rir. İlk yaz­dık­la­rında roman­tik bir hava olma­sına rağ­men daha sonra ger­çekçi bakış açı­sını geniş­le­tir ve bu yazın­sal bakış açı­sını top­lum­sal­lığa uygu­lar. “Bir Orman Hikâ­yesi” ve “Bir Gemi­ci­nin Hikâ­yesi” adlı ilk top­lum­sal ger­çekçi öykü­le­rini yazar ve bun­ları Resimli Ay der­gi­sinde yayım­lar (1930). Nâzım Hik­met o sırada Resimli Ay’da düzelt­men ve sek­re­ter ola­rak çalış­mak­ta­dır. Nâzım, Saba­hat­tin Ali’nin hikâ­ye­le­ri­nin der­gide yayım­lanma süre­cini şöyle anla­tır: “Bir gün dergi ida­re­ha­ne­sine kısa boylu, göz­lüklü bir genç geldi. Almanca bil­di­ğini, hikâ­ye­ler yaz­dı­ğını ve ismi­nin Saba­hat­tin Ali oldu­ğunu söy­ledi. Hikâ­ye­le­rin­den birini bıraktı çıktı. Bu hikâye orman sana­yi­inde çalı­şan işçi­le­rin haya­tına aitti. Alman roman­tiz­mi­nin tesiri altında yazıl­mış olma­sına rağ­men konu ve muh­teva bakı­mın­dan Türk ede­bi­ya­tında bir yeni­lik teş­kil edi­yordu. Genç ada­mın isti­datlı bir yazar olduğu daha ilk satır­la­rın­dan his­se­di­li­yordu. Hikâye basıldı. .… Sabahattin’in ilk (top­lumcu) hikâ­ye­sini Resimli Ay der­gi­sinde yayım­la­ması, yaza­rın o zamanki ede­bi­yat, dola­yı­sıyla poli­tika cere­yan­ları ara­sında belirli bir safta yer alması demekti. İlk yazı­sını bize geti­rişi Sabahattin’in anti­em­per­ya­list, demok­ra­tik tema­yü­lünü gös­te­ri­yordu. Gerek dost­lu­ğu­muz, gerekse Resimli Ay’ın o zamanki çev­re­sine girişi, gerekse son­ra­ları Sinop Cezaevi’nde parti üye­le­rin­den bazı­la­rıyla tanış­ması Saba­hat­tin Ali’nin sos­ya­list ide­al­leri benim­se­me­sinde tesirli oldu.” (Nâzım Hik­met, “Saba­hat­tin Ali Üstüne”, Sanat Emeği der­gisi, Nisan 1978)

Sabiha Ser­tel de şöyle anla­tır: “Saba­hat­tin Ali Almanya’da ile­rici ede­bi­yatla temas etmiş, sos­ya­list eği­lim­leri olan bir gençti. Fakat kafa­sında sos­ya­lizm henüz belirli bir şekil alma­mıştı. Nâzım onu yal­nız realist sanata değil, sos­ya­lizme de çek­meye çalı­şı­yordu. Sabahattin’i roman yaz­maya teş­vik eden Nâzım oldu.” Bu bil­gi­ler bazı önemli ger­çek­leri aydın­lat­mak­ta­dır. Saba­hat­tin Ali, Nâzım Hikmet’in etki­siyle çalış­ma­la­rını öyküde ve romanda yoğun­laş­tır­mış­tır ve bu yoğun­luk, top­lumcu düşün­ce­ler ışı­ğında asıl anla­mını bul­maya baş­la­mış­tır.

Çok küçük yaşta kitap oku­maya yöne­len, eline ne geçerse oku­yan Saba­hat­tin Ali, öğret­men oku­lunda Par­da­yan­lar, Sefil­ler, 80 Günde Dev­ri­âlem gibi roman­ları da okur. Balı­ke­sir İlköğ­ret­men Okulu ikinci sını­fın­day­ken yaz­maya baş­lar. İlk öykü çalış­ması “Horoz Mehmet”i öğret­meni Gazali Bey beğen­miş, onu yaz­maya teş­vik etmiş­tir. Yayım­la­nan ilk öyküsü 1928 yılında, Balıkesir’de çıka­rı­lan Irmak der­gi­sin­deki “O Arkadaşım”dır. Bu der­gi­nin yanı sıra Orhan Şaik Gökyay’ın yönet­tiği Çağ­la­yan der­gi­sinde şiir­leri ve bazı öykü­leri yayım­la­nır. Saba­hat­tin Ali bu der­gi­ler­deki öykü ve şiir­le­rini kitap­la­rına alma­mış­tır. Kitap­la­rına giren en erken tarihli öyküsü 1928’de Yedi Meşale’de yayım­la­nan “Viyolonsel”dir. Bu der­gi­nin yanı sıra Ser­vet-i Fünûn’da da şiir­ler ve öykü­ler yayım­la­mış­tır. 1934’ten sonra Var­lık, Oluş gibi ede­bi­yat der­gi­le­ri­nin yanı sıra Resimli Ay, Yedi­gün, Adım­lar gibi der­gi­lerle, Mar­ko­paşa, Malûm­paşa, Zin­cirli Hür­ri­yet gibi gaze­te­lerde öykü­le­rini ve yazı­la­rını yayım­la­mayı sür­dür­müş­tür.

Almanya’da bulun­duğu yıl­larda Rus kla­sik­le­riyle ilgi­len­miş; Çehov, Tols­toy, Gogol, Tur­gen­yev, Gorki gibi yazar­ları oku­muş­tur. Ayrıca Alman yazar­la­rın­dan Kle­ist, Hoff­mann ve Nor­veçli yazar Hamsun’a ruh­sal yakın­lık duyan Saba­hat­tin Ali, son­ra­ları bu yazar­la­rın bazı­la­rın­dan çevi­ri­ler de yap­mış­tır. Saba­hat­tin Ali’nin Almanya dönemi onun yazar­lığı üze­rinde önemli etki­ler bırak­mış­tır. Özel­likle ilk eser­le­rinde Schil­ler ve Goethe gibi Alman Roman­tik­le­ri­nin izleri yer alır. Hoff­mann ve Kleist’in düş­sel ve gizemli yazın atmos­feri Değir­men’deki öykü­lerde etkili olur. 1930’dan iti­ba­ren top­lumcu ve ger­çekçi öyküye yöne­len yazar, Kağnı’da bu eği­lim ve yön­se­me­sini derin­leş­ti­ren öykü­lere imza ata­rak Ana­dolu insa­nı­nın tra­ged­ya­sına dik­ka­ti­mizi çeker.

Demir Özlü, Borges’in Kap­lan­ları adlı kita­bında yer alan “Saba­hat­tin Ali: Acı Çeken Bilinç” baş­lıklı yazı­sında, farklı kül­tür­le­rin bir­bi­rini etki­leme olgu­sunu Saba­hat­tin Ali yapıt­ları üze­rin­den dile geti­rir: “İnsan sev­gisi, Ana­dolu insa­nını göz­lem­leme ve tanı­ma­nın öte­sinde onun yaşa­dığı tra­jiği görme. Bu yara­tıcı açık görü, Saba­hat­tin Ali’nin insan­sal sos­ya­lizm anla­yı­şın­dan güç kazan­dığı gibi, bu güç­lenme ve oluşma süreci içinde yaza­rın Alman roman­tiz­min­den edin­diği tra­jedi anla­yışı ile büyük bir sıç­rama düze­yine ula­şır. Kas­tet­ti­ğim, Saba­hat­tin Ali’nin Ana­dolu insa­nı­nın tra­jik yaşa­mını yan­sı­tan hikâ­ye­le­rinde, ona bu derin dram anla­yı­şını veren başka bir kül­tü­rün –Alman roman­tiz­mi­nin– etki­si­dir. Yoksa, gele­nek­sel Türk Yazını’nda tra­jedi anla­yışı yok­tur” der ve ayrıca Beh­çet Necatigil’in de Saba­hat­tin Ali öykü­le­rin­deki doğa tas­vir­le­ri­nin gücüne, bu öykü­lere yaza­rın kat­tığı tra­gedya nite­li­ğine dik­kat çek­ti­ğini belir­te­rek, doğa tas­vir­leri ve tra­jik bilin­cin Alman Romantizmi’nin en belir­gin özel­lik­leri ara­sında oldu­ğunu ifade eder. Kürk Man­tolu Madonna’da ad veril­me­den Kleist’ın meza­rına bir gön­derme oldu­ğunu dile geti­ren Demir Özlü, “Saba­hat­tin Ali, bir top­lumcu, bir insancı sos­ya­list olduğu gibi, dönemi içinde ‘bir acı çeken bilinç’tir de. Onun yazı­nında halk kül­tü­rü­nün ve top­lum­sal ola­nın da öte­sinde, bu birey­sel tra­jik de büyük yer kap­lar,” söz­le­riyle yazı­sını biti­rir ve böy­lece Saba­hat­tin Ali öykü­cü­lü­ğü­nün yorum­lanma süreç­le­rine farklı bir pers­pek­tif kazan­dı­rır.

Sabahattin Ali’nin öykü dünyası ve konuları

Saba­hat­tin Ali’nin öykü kitap­ları ve bun­la­rın yayım­lanma tarih­leri şöyle sıra­la­na­bi­lir: Değir­men (1935), Kağnı (1936), Ses (1937) Yeni Dünya (1943), Sırça Köşk (1947). Her kita­bında daha üst aşa­maya ula­şır onun öykü­cü­lüğü. Konu­ları çeşit­le­nir, ger­çekçi ve eleş­ti­rel tutumu yoğun­la­şır, kur­gu­ları geli­şir; anlat­tık­ları yeni boyut­lar kaza­nır. Öykü dili de her kita­bında yet­kin­liği hedef­le­yen bir tarz içinde iler­ler.

Saba­hat­tin Ali’nin yaşa­mın­dan bazı izle­nim­ler yaz­dığı öykü­lere de yan­sı­mış­tır. “Pazarcı” öyküsü baba­sı­nın pazar­cı­lık yap­tığı dönem­den izler taşır. “Değir­men”, “Viyo­lon­sel” gibi öykü­lerde baskı altında kalan çocuk­lu­ğu­nun ve Edremit’in izleri yer alır. Belirt­ti­ği­miz gibi, Değir­men’de yer alan öykü­le­rin çoğu Roman­tik anla­yışla yazıl­mış ürün­ler­dir. Kağnı’da top­lum­sal ger­çek­çi­liğe yöne­li­şin ilk izleri var­dır. Ceza­ev­le­rin­deki izle­nim­leri, orada kar­şı­laş­tığı insan­lar ve onla­rın hikâ­ye­leri de Saba­hat­tin Ali öykü­le­rinde izler bırak­mış­tır; “Kağnı”, “Kam­yon”, “Kafa Kâğıdı”, “Ara­ba­lar Beş Kuruşa” öykü­le­rinde olduğu gibi… Göz­lemci ger­çek­çi­li­ğinde başa­rılı olduğu için çevre betim­le­me­le­rinde, atmos­fer kur­mada ve karak­ter yarat­mada hayli etkin­dir. Ege­men güç­lerle ve çev­re­sin­deki kişi­lerle çatış­ma­ları, son öykü kitabı olan Sırça Köşk’teki öykü­lerde tam anla­mıyla top­lumcu ger­çekçi bir çiz­giye dönü­şür. Saba­hat­tin Ali bir­çok öykü­sünde folk­lor­dan yarar­lan­mış, halk dili­nin gizemli yalın­lı­ğına ulaş­mış­tır. Özel­likle Sırça Köşk için­deki ale­go­rik masal­larda, masal dili­nin yumu­şak­lı­ğını, sıcak­lı­ğını ve düş­sel­li­ğini ustaca akta­ra­bil­miş­tir.

Saba­hat­tin Ali’nin öykü­le­rini Alman­caya çevi­ren yazar Otto Spies, onun öykü­leri için şu tes­pit­lerde bulu­nur: “O, eseri için gerekli mal­ze­meyi hayatta arı­yor ve her şey­den önce Ana­dolu köyü­nün ve köy­lü­sü­nün haya­tına yöne­li­yor. Köy haya­tı­nın prob­lem­leri, tek tek kişi­le­rin köy top­lu­mun­daki durum­ları, onla­rın bu top­luma nasıl uyduk­ları ya da nasıl karşı koy­duk­ları, ken­di­le­rini bu top­luma nasıl kabul ettir­dik­leri veya nasıl eri­yip git­tik­leri, tarla hayatı ve doğa­nın bu hayata yap­tığı karşı konul­maz etki­ler… Bütün bun­lar onun hikâ­ye­le­rinde usta­lıkla işlen­miş­tir. Onun köy insa­nı­nın hayatı üze­rine olan derin ve ince bil­gisi, insanda yaza­rın köyde ve köy­lü­lerle bir­likte büyü­düğü izle­ni­mini uyan­dı­rı­yor.”

Şük­ran Kur­da­kul, Saba­hat­tin Ali öykü­le­rine dair düşün­ce­le­rini şöyle dile geti­rir: “Saba­hat­tin Ali’nin 60’ı aşkın öykü­sünde köylü kentli kadın­lar, mah­pus­lar, çocuk­lar, bürok­rat­lar, kendi nite­lik­le­ri­nin yanı sıra sınıflı top­lu­mun insanı olmak­tan gelen nite­lik­le­riyle bir­likte yaşar­lar. Issız, kendi duru­muna bıra­kıl­mış Anadolu’nun yal­nız insan­ları, idare lam­ba­la­rı­nın soluk ışık­ları altında hüzünlü bakış­la­rıyla insan­lı­ğı­mızı arar gibi­dir. Sorma aşa­ma­sına bile gele­me­miş bu insan­ları … ger­çeği zor­la­ma­dan verir Saba­hat­tin Ali.”

Saba­hat­tin Ali’nin öykü­le­ri­nin konu­ları Asım Bezirci tara­fın­dan ayrın­tılı biçimde sınıf­lan­dı­rıl­mış­tır. Bu konu­lar; aşk, köy ve köy­lü­ler, işçi­ler, has­tane ve dok­tor­lar, ceza­evi ve tutuk­lu­lar, aydın­lar ve yöne­ti­ci­ler… biçi­min­de­dir.

Saba­hat­tin Ali ilk öykü­le­rinde aşka daha fazla yer verir ve bu aşk­lar roman­tik ve birey­sel bir tarzda ele alı­nır. “Değir­men”, “Viyo­lon­sel”, “Kır­lan­gıç­lar”, “Kur­ta­rı­la­ma­yan Şahe­ser” gibi öykü­ler bu tarz öykü­leri ara­sın­da­dır. Öteki kitap­la­rın­daki “Hanende Melek”, “Hasan­bo­ğuldu” ve Sırça Köşk için­deki “Bir Aşk Masalı”, aşk öykü­leri ola­rak değer­len­di­ri­le­bi­lir.

Saba­hat­tin Ali köy ve köy­lü­leri tüm renk­leri ve çeliş­ki­le­riyle işledi: “Bir Orman Hikâ­yesi”, “Can­darma Bekir”, “Kanal”, Kağnı’daki “Kağnı”, “Kam­yon”, “Kafa Kâğıdı”; Ses’teki “Sıcak Su”, “Ses”; Yeni Dünya’daki “Ayran”, “Sul­fata”; Sırça Köşk için­deki “Çir­kince” bu tarz öykü­le­rin­den­dir. “Bir Orman Hikâyesi”nde ege­men güç­ler ile köy­lü­le­rin çeliş­kisi bir dire­niş öyküsü biçi­minde işle­nir. Ser­ma­ye­da­rın ormanı kes­mesi kar­şı­sında köy­lü­nün dire­nişi öykü­nün dra­ma­tik yapı­sını oluş­tu­rur. “Kanal”da ağa-köylü çeliş­ki­sini işler­ken, “Ayran”da top­rak­sız, aç, sefil insan­ları anla­tır. Saba­hat­tin Ali’nin öykü­le­rinde işçi­ler, köy­lü­lere göre oldukça azdır; çünkü o yıl­larda Türkiye’de fab­rika işçi­liği yay­gın bir olgu değil­dir. İşçi­lerle ilgili konu­lara yer ver­diği öykü­le­rin­den “Apart­man”, “Uyku”, “Por­ta­kal”, “Mil­let Yutmuyor”u misal vere­bi­li­riz.

Ede­bi­ya­tı­mızda “yaban­cı­laşma” olgu­sunu ilk işle­yen öykü­cü­müz Saba­hat­tin Ali’dir. Halka yaban­cı­laş­mış, maddi çıkar­la­rını her şeyin üstünde gören yoz­laş­mış kişi­leri öykü oda­ğına alır. Onun “Köpek” ve “Düş­man” adlı öykü­leri yaban­cı­laşma konu­sunu işle­yen tipik öykü­leri ara­sında gös­te­ri­lir.

Dok­tor­ları ve has­ta­ne­leri ele aldığı öykü­le­rinde aydın­larla halk ara­sın­daki uçu­rumu gös­te­rir. Yeni Dünya içinde “Sul­fata”; Sırça Köşk’te “Böb­rek”, “Can­kur­ta­ran” öykü­leri bun­lar­dan sayı­la­bi­lir. Özel­likle “Sulfata”da sıt­maya tutul­muş köylü kadına kinin veril­me­me­sini, yetki ve ikti­dar sahibi olan­la­rın halka bakı­şını, alay­sa­malı ve taş­la­yıcı bir dille işler.

Ceza­evi ve tutuk­lu­lar konu­sunda Saba­hat­tin Ali’nin dene­yim­leri yoğun­dur. 1931, 1932 ve 1948’de olmak üzere üç kez hapse giren yazar bura­daki göz­lem ve izle­nim­le­rini öykü sana­tı­nın este­tik form­ları içinde dönüş­tü­rür. Bu öykü­ler ara­sında en dik­kate değer olan­la­rı­nın “Duvar” ve “Çay­dan­lık” öykü­leri olduğu belir­ti­le­bi­lir.

Aydın­lar ve yöne­ti­ci­ler konu­sunda da bir­çok öykü yaz­mış­tır. Değir­men’de “Bir Siyah Fanila İçin”, Kağnı’da “Fikir Arka­daşı”, Sırça Köşk’te “Beyaz Bir Gemi” öykü­le­rinde Anadolu’ya giden aydın­la­rın çev­reyi yadır­ga­ması, çev­reyle uyum sağ­la­ya­ma­yıp büyük kent­lere kaçışı ya da bir­bir­le­riyle çıkar çatış­ma­la­rına gir­mesi anla­tı­lır. Saba­hat­tin Ali, aydın­la­rın ülke sorun­la­rına sırt çevi­ren, ben­cil, halk­tan uzak kişi­ler olma­la­rını eleş­ti­rir.

Saba­hat­tin Ali, vur­gu­la­dı­ğı­mız ve örnek­le­di­ği­miz gibi, öykü kişi­le­rini Ana­dolu insa­nın­dan seçer. Köy­lüsü, zana­at­kârı, kadını, erkeği, yaş­lısı, çocuğu ile Ana­dolu insa­nı­dır onlar. Kişi­le­rini bazen bütün yön­le­riyle ger­çekçi biçimde yara­tır­ken, bazı eser­le­rinde iyi ve kötü insan tip­le­rini tek boyutlu can­lan­dı­ra­rak roma­nın ya da öykü­nün düşün­sel amaç­la­rına hiz­met etme­leri yönünde onları araç­sal­laş­tır­dığı da olur. Ancak, eser­le­ri­nin çoğunda kişi­le­rin iç dün­ya­sına, ruh­sal çatış­ma­la­rına ve çeliş­ki­le­rine başa­rıyla nüfuz eder. Saba­hat­tin Ali her sanatçı gibi, kişi­leri yeni­den biçim­len­dir­mekte, göz­lem­le­rini de dik­kate ala­rak onları kafa­sında yep­yeni kişi­ler ola­rak yarat­mak­ta­dır.

Bir­çok öykü­sünde kişi­le­rin görü­nümü ve algı­lan­ma­ları ile iç dün­ya­la­rın­daki tezadı işle­yen yazar özel­likle “Hanende Melek” öykü­sünde bu konuyu başa­rıyla ele alır. Saba­hat­tin Ali, düşün­ce­le­rini anlat­mak için olay­lara önem verir ve kişi­le­rini bu olay­la­rın içinde yaşa­tır. Öykü­le­rinde ve roman­la­rında bir düşünce odağı var­dır; onun eser­leri “sorun odaklı”dır diye­bi­li­riz. İnsanı dış dünya, yaşam ve olay­larla iliş­kili görür; insanı bu iliş­ki­ler içinde ele ala­rak, onu olay ve durum­lar içinde gös­te­re­rek inşa eder öykü­le­rini. Var­lık’taki bir yazı­sında “nab­zını, kit­le­nin nabzı ile aynı tem­poda attır­mak iste­di­ğini” yazar. Top­lum sorun­la­rını, top­lum­sal yapı­dan doğan aksak­lık­ları işler­ken, kişi­leri de bu top­lum­sal iliş­ki­ler ağı içinde değer­len­di­rir.

Saba­hat­tin Ali 1939’da yayım­la­nan Yeni Adam der­gi­sinde şöyle yazar: “Sanat­çı­nın tek vazi­fesi var­dır; eser vücuda geti­re­rek muh­te­lif şekil ve suretle neş­ret­mek, elde etmek iste­diği şey­leri türlü kalıp­lara koya­rak diğer insan­lara uzat­mak. Bu da tama­mıyla sos­yal bir iştir.” Sanatı ve sanat­çı­nın çaba­sını sos­yal bir çalışma ola­rak değer­len­dir­mesi, yaza­rın top­lumla güçlü bağını gös­te­rir. Saba­hat­tin Ali, özünde insa­nın iyi oldu­ğunu, onu top­lu­mun boz­du­ğunu düşü­nür ve bu nedenle top­lu­mun düzel­til­mesi gerek­tiği kanı­sın­da­dır. Onun öykü olay­ları top­lum­sal ağır­lık­lı­dır. Saba­hat­tin Ali, ver­mek iste­diği ger­çeği olay­lar yar­dı­mıyla akta­rır. Bu ger­çek­ler yaşam­dan gel­diği için ola­ğan­dır, doğal­dır. Yaz­dığı masal­lar­da­ki­ler dışında, ola­ğa­nüstü olay­lar­dan söz edi­le­mez. Öykü­le­rinde büyük bir yalın­lık ve usta­lıkla, duy­gu­sal­lığı da vere­bil­miş­tir. “Nabzı kit­le­nin nab­zına göre atan bir yazar” olmak iste­diği için hal­kın yaşa­mın­dan olay­ları alıp “öykü kalı­bına döke­rek halka ver­meye” önem verir. Tan’da şun­ları yazar Saba­hat­tin Ali: “İlim gibi, güzel sanat­lar gibi kül­tür var­lık­la­rını da yal­nız muay­yen bazı sınıf­la­rın ya da züm­re­le­rin isti­fade ede­bil­dik­leri birer lüks olmak­tan kur­ta­rıp bütün mil­le­tin malı haline getir­mek gere­kir.” Bu tes­pit­le­rine göre, her alanda ger­çek­leş­mesi gere­ken ada­let; bilim ve sanat eser­le­ri­nin yay­gın­laş­ması süre­cinde de ger­çek­leş­meli, ken­dini gös­ter­me­li­dir. Saba­hat­tin Ali sana­tın ve kül­tü­rün yay­gın­laş­ması konu­sunda da vic­dani bir duyar­lı­lık geliş­tir­miş­tir.

Saba­hat­tin Ali’nin öykü­le­rinde folk­lor­dan yarar­lanma olgusu da önem­li­dir. “Hasan­bo­ğuldu”, halk ara­sında anla­tı­lan bir efsa­ne­den yola çıkan güzel bir öykü­dür. Masal­la­rında da hal­kın söz ve düş yaratma gücün­den bes­le­nir Saba­hat­tin Ali. Halk ede­bi­ya­tın­dan esin­ler ala­rak modern öykü­ler yazı­la­bi­le­ce­ğini kanıt­la­mak ister gibi­dir. Per­tev Naili Boratav’la çık­tığı der­leme yol­cu­luk­ları, öykü­le­rine halk kül­tü­rün­den renkli motif­ler ve farklı zen­gin­lik­ler kazan­dır­mış­tır.

Öykülerinin yapısal özellikleri

Saba­hat­tin Ali, konu­la­rını top­lum­sal sorun­lar­dan ve Ana­dolu yaşa­mın­dan aldığı, göz­lem ve yaşan­tı­lara daya­nan öykü­le­rinde ger­çekçi bir tutumla, ezi­len insan­la­rın acı­la­rını, onla­rın yaşa­dığı ada­let­siz ve eşit­lik­siz ortamı işledi. Olay örgü­sün­deki sağ­lam­lık, betim­le­me­ler­deki usta­lık ve ayrın­tı­la­rın kul­la­nı­lı­şın­daki ölçü­lü­lükle, öykü­cü­lü­ğün önemli adla­rın­dan biri oldu.

Saba­hat­tin Ali’nin öykü­le­rinde kla­sik düz çiz­gide geli­şen; bir olaya yas­la­nan, serim-düğüm-çözüm bölüm­leri taşı­yan olay öykü­cü­lü­ğü­nün pek çok özel­liği bulu­nur. Yazar, öykü­le­rine çoğu zaman uzunca bir çevre betim­le­mesi ya da anı­lar biçi­minde bir girişle baş­lar ve belirli bir atmos­fer oluş­tur­maya dik­kat eder. Saba­hat­tin Ali genelde kır­sal alan­daki üre­tim iliş­ki­le­rini ve bu iliş­ki­le­rin insana yan­sı­ma­la­rını verir­ken, öykü­le­rini sınıf­sal bir temele dayan­dı­rır. Sınıf­sal­lığı “Apart­man” öykü­sün­deki gibi bazen kent­sel bağ­lamda da işle­miş­tir. Betim­le­yici bir anla­yış için­de­dir ve çoğu zaman ger­çek­leri ser­gi­le­yip yorumu okura bırak­mış­tır. Bu ger­çek­leri duy­gulu bir havayla dile geti­rir; okur, bu duy­gulu hava içinde konuya ken­dini iyice kap­tı­rır; oku­run vic­dani duyar­lı­lığı yaza­rın duyar­lı­lı­ğıyla bütün­le­şir.

Saba­hat­tin Ali öykü­le­rinde olaya (vaka) önem ver­di­ğini bir konuş­ma­sında dile getir­miş­tir: “Hikâye yaz­mak hayli güç bir iştir. Güç­lüğü nis­pe­tinde nan­kör­dür. Şiir insanda yarat­tığı lirik heye­ca­nın dere­cesi kadar uzun ömürlü olur, fakat epik ese­rin hayatı yarat­tığı insan­la­rın hakiki bil­gi­sine, can­lı­lı­ğına tabi­dir. Hikâ­yede ise insan yarat­mak pek zor, bazen imkân­sız­dır. Hikâ­ye­nin mer­kezi sık­leti vak’a (anek­dot) oldu­ğuna ve vaka­lar pek çabuk aktüel olmak­tan çıka­ca­ğına göre hikâ­ye­le­rin uzun ömür­lü­leri par­makla gös­te­ri­le­cek kadar azdır. Garba bak­sa­nız orada bile ayakta dura­bi­len­ler Bocac­cio, Poe ve biraz da Çehov’dur.” (Var­lık, 01.10.1938) Saba­hat­tin Ali, Almanya’dayken öykü­le­rini oku­duğu Gorki’ye yakın­lık duy­duğu için bu öykü anla­yı­şını geliş­tir­miş­tir. O da Gorki gibi, olay­ları nes­nel bir bakış açı­sıyla verir; olay­la­rın içine ken­disi pek az girer.

Öykü­le­ri­nin doku­suna nüfuz eden güçlü bir gör­sel­lik de dik­kati çeker. Bu özel­liği dola­yı­sıyla Saba­hat­tin Ali’nin Yeni Dünya, Gra­mo­fon Avrat, Hanende Melek gibi yapıt­ları, sinema ve tele­viz­yona uyar­lan­mış­tır.

Öykülerinde dil özellikleri

Saba­hat­tin Ali belirt­ti­ği­miz bütün toplumsal/toplumcu konu­la­rını aydın­lık, açık ve duru bir anla­tımla işle­miş­tir. Dolaylı anla­tım­lara fazla yer ver­me­meye dik­kat eder. Ancak, son kitabı Sırça Köşk’te yer alan ve bir masal anla­tımı üze­rin­den top­lum­sal anlam­ları çoğal­tan ale­go­rik öykü­le­rini bu tes­pi­tin dışında tuta­bi­li­riz. Bun­larda da var olan ger­çek­çi­liği göz­den uzak tut­ma­dan, masal dili­nin elver­di­ğince dolay­sız anla­tım­dan yarar­la­nır. Belirt­ti­ği­miz gibi, gele­nek­ten de bes­le­nen bir yazar­dır o.

Saba­hat­tin Ali’nin öykü dili­nin konuşma diline oldukça yakın olduğu söy­le­ne­bi­lir. Değir­men’deki öykü­le­rinde o dönemde kul­la­nı­lan daha eski söz­cük­lere yer ver­miş­tir. Öykü­le­rinde yerel konu­ları işlese de yerel söz­cük­leri, söz grup­la­rını fazla kul­lan­ma­mış­tır. Ata­söz­le­rine pek yer ver­me­yen Saba­hat­tin Ali, halk dilin­deki deyim­leri çok sık kul­la­nır. Dilin­deki yalın­lık, Saba­hat­tin Ali’nin halka yak­laşma eği­li­mi­nin bir sonucu ola­rak düşü­nü­le­bi­lir. Hal­kın anla­ya­ma­ya­cağı söz­cük­leri kul­lan­mak­tan, dolaylı ve çet­re­fil yaz­mak­tan kaçı­na­rak top­lum­sal mesa­jını bu yalın dil içinde doğ­ru­dan ilet­meye çalış­mış­tır. Söz sanat­la­rına ve aşırı dere­cede sıfat kul­la­nı­mına da yönel­me­miş­tir.

Saba­hat­tin Ali, öykü­le­rinde yer yer mizah öğe­sin­den de yarar­lan­mış­tır. Son öykü kitabı Sırça Köşk’te kara miza­hın başa­rılı örnek­le­rini ver­diği görü­lür. Yazar, özel­likle masalsı anla­tım biçimi içinde örtük bir kara mizahı şekil­len­di­rir. “Sırça Köşk” öykü­sü­nün güçlü bir faşizm eleş­ti­risi taşı­ması da önem­li­dir ayrıca.

***

Saba­hat­tin Ali, asla boyun eğme­yen, dire­nişçi bir aydın; üret­ken, özgün ve yara­tıcı bir yazar ola­rak, ede­bi­yat ve sana­tın unu­tul­maz­ları ara­sın­daki seç­kin ve sağ­lam yerini almış durum­da­dır. Günü­müzde, yapıt­la­rıyla top­luma ışık tut­maya devam eden Saba­hat­tin Ali, yaşa­mıyla, inanç­ları ve değer­le­riyle, top­lum­sal olgu­lar kar­şı­sın­daki dav­ra­nış, tavır ve tutu­muyla; derin vic­dani duyar­lı­lı­ğıyla, örnek bir insan ve yazar ola­rak hatır­la­na­cak daima. İyi ki bu dün­ya­dan Saba­hat­tin Ali geçti.

KAYNAKÇA

Asım Bezirci, Saba­hat­tin Ali, Evren­sel Yayın­ları, İstan­bul, 1997.

Demir Özlü, Borges’in Kap­lan­ları, YKY, İstan­bul, 1997.

Feri­dun Andaç, “Romanda ve Öyküde Ger­çek­lik Ara­yış­ları”, Ede­bi­ya­tı­mı­zın Yol Hari­tası, Var­lık Yayın­ları, İstan­bul, 2011.

Filiz Ali-Atilla Özkı­rımlı, Saba­hat­tin Ali, De Yayı­nevi, İstan­bul, 1986.

Filiz Gül­mez, Umut­ları Çoğalt­mak, Yeni Umut Yayın­ları, 2012.

Muzaf­fer Uygu­ner, Saba­hat­tin Ali, Bilgi Yayı­nevi, Ankara, 1992.

Saba­hat­tin Ali, Kam­yon, YKY Doğan Kar­deş, İstan­bul, 2012.

(225)

Yorumlar