Home Bilgi Bankası Edebiyat Paul Auster: "Yazmak benim için fiziksel bir şey."
Paul Auster: "Yazmak  benim için  fiziksel bir şey."

Paul Auster: "Yazmak benim için fiziksel bir şey."

1.02K
0

Sadece kitap yaz­mak değil, kitap oku­mak da fizik­sel ola­rak yapı­lan bir şey. Dik­katli bir okur kitap­taki dile gel­me­yen anlam­ları bede­ninde keş­fe­der. Sanı­rım çoğu insa­nın kur­maca konu­sunda anla­ma­dığı da bu.

Müzik

Jonat­han Let­hem: Ben gel­me­den önce ne yapı­yor­dun?

Paul Aus­ter: Her zamanki şey­ler. Sabah kalk­tım. Gazete oku­dum. Bir fin­can çay içtim. Sonra da yakın­lar­daki ufak daireme gidip altı saat kadar çalış­tım. Sonra biraz işim vardı. Annem iki yıl önce öldü ve eviyle ilgili yap­mam gere­ken son bir şey vardı – iptal etmem gere­ken bir tür sigorta poli­çesi. Bunun için, bazı kâğıt­ları dam­ga­lat­mak üzere notere git­tim, sonra da bun­ları avu­kata pos­ta­la­dım. Eve dön­düm. Kızı­mın kar­ne­sini oku­dum. Sonra yukarı çıkıp bir sürü fatura öde­dim. Sanı­rım sıra­dan bir gündü. Kitap üze­rinde çalış­ma­nın ve gün­lük sıkıcı şey­lerle uğraş­ma­nın bir karı­şımı.

JL: Benim için altı ya da beş saat yaz­mak çok fazla. O kadar uzun yaza­bil­di­ğimde başka şey­ler daha çekici hale geli­yor, bir tür kur­ta­rıcı gibi görü­nü­yor. Ama daha yaz­maya baş­la­ma­dan önce yapa­cak başka işler varsa…

PA: Roman yaz­mak –hem fizik­sel hem de zihin­sel ola­rak– insanı tümüyle içine çeken bir dene­yim. Ritmi koru­mak, yap­tı­ğım şeye odak­lan­mış kal­mak için her gün yaz­mam gerek. Müm­künse pazar­ları bile. O gün bir aile işi yoksa, en azın­dan sabah çalı­şı­rım. Ne zaman seya­hate çık­sam dağı­lı­yo­rum. İki haf­ta­lı­ğına git­miş­sem, daha önceki rit­mime kavuş­mak için nere­deyse bir hafta gere­ki­yor.

JL: “Fizik­sel” keli­me­sini sev­dim. Bende de devam­lı­lık fetişi var. Ken­dime belli bir sayfa ya da kelime sayısı ya da saat koy­mu­yo­rum. Tek feti­şim, her gün çalış­mak. Bir roma­nın ser­pi­lip geliş­me­sinde de fizik­sel bir nite­lik var. Atle­tik bir unsur. Hızı koru­maya çalı­şı­yor­sun.

PA: Yaz­mak benim için fizik­sel bir şey. Keli­me­ler sanki zih­nim­den değil de bede­nim­den geli­yor. Elle yazı­yo­rum ve kalem keli­me­leri kâğıda kazı­yor. Keli­me­le­rin yazılma ses­le­rini bile duya­bi­li­yo­rum. Yazar­ken kafa­mın içinde duy­du­ğum müziği yaka­la­ya­bi­le­cek cüm­le­ler yarat­maya çalı­şı­yo­rum. Müziği tam iste­di­ğin gibi yaka­la­ya­bil­mek için çok çalış­mak, tek­rar tek­rar yaz­mak gere­ki­yor. Bu müzik fizik­sel bir kuv­vet. Sadece kitap yaz­mak değil, kitap oku­mak da fizik­sel ola­rak yapı­lan bir şey. Dilin ritim­le­rinde bede­nin ritim­le­rine teka­bül eden bir şey var. Dik­katli bir okur kitap­taki dile gel­me­yen anlam­ları bede­ninde keş­fe­der. Sanı­rım çoğu insa­nın kur­maca konu­sunda anla­ma­dığı da bu. Şiirin müzi­kal olması bek­le­nir. Ama insan­lar düz­ya­zıyı anla­mı­yor. Gazete tipi yazı­lar –ger­çek­lerle ilgili bilgi veren han­tal, fonk­si­yo­nel cüm­le­ler– oku­maya o kadar alış­mış­lar ki yüze­yin öte­sine geçe­mi­yor­lar.

paul-auster8

JL: Bu da tanı­tı­mın yarat­tığı şid­detli rahat­sız­lığı akla geti­ri­yor, bu çoğun­lukla eseri özet­leme tale­bin­den iba­ret. Sonuç kaçı­nıl­maz biçimde müzi­kal olma­yan bir şey olu­yor. Sanki bedeni orta­dan kal­dır­mış, sonra kon­tur­la­rını çiz­miş ve içe­ri­ğini tanım­la­mış­sın gibi.

PA: Dünya o kadar değişti ki, yazar­lar­dan orta­lıkta görü­ne­rek eser­leri hak­kında konuş­ma­ları bek­le­ni­yor. Neden bil­mi­yo­rum. Bu bana çok zor geli­yor. Yine de insan yayın­cı­la­rına, kita­bını sat­maya çalı­şan insan­lara karşı bir tür sorum­lu­luk duyu­yor.

Kita­bın tanı­tı­la­cağı yer­lere ken­dim karar ver­meye çalı­şı­yo­rum. Çok sık yap­mı­yo­rum. Arada sırada ortaya çıkıp iyi niyetle yapı­yo­rum. Sonra da bir süre­li­ğine rahat bıra­kı­la­ca­ğımı umu­yo­rum. Örne­ğin son roma­nım Keha­net Gecesi için tur­neye çık­mayı red­det­tim. Bunu yapa­cak ener­jim yoktu.

JL: Kazuo Ishi­guro bun­dan komik bir şekilde bah­se­di­yor. Sanki yazar­lar bunu yap­mayı kabul etmekle, oybir­li­ğiyle hep bera­ber devasa bir hataya imza atı­yor­lar. Tut­sak İki­lemi gibi bir şey. Biri­miz tur­neye çıkınca, hepi­miz bunu yap­mak zorunda kalı­yo­ruz. Ama her­kes red­detse…

PA: Engin dene­yi­min­den yola çıka­rak konu­şu­yor. Kim­se­nin yap­ma­dığı bir şey yaptı. İki yıl süren bir kitap tur­ne­sine çıktı. Her yere gitti, kita­bı­nın yayım­lan­dığı her ülkeye. Sonunda nere­deyse ölü­yordu.

JL: Avu­na­ma­yan­lar’ı oku­dun mu?

PA: Oku­mak iste­dim.

JL: Yaşa­yan bir yazara ait en sev­di­ğim roman­lar­dan biri. Bir türlü vere­me­diği bir resi­tal için bir şehre varan piya­nis­tin Kaf­ka­vari epik anla­tısı. Kita­bın olası bir tanımı: kitap tur­ne­sine çık­mış bir yaza­rın bugüne kadar yazıl­mış en uzun ve kes­kin şikâ­yeti.

PA: Kafka’nın gün­lük­le­rinde, halka açık bir okuma yapan hayali bir yazarı anlat­tığı bir yer var. Sah­neye çıkı­yor ve insan­lar huzur­suz­la­nı­yor, sıkı­lı­yor. “Bir hikâye daha,” diyor, “sadece bir tane daha…” İnsan­lar kal­kıp çık­maya baş­lı­yor. Sürekli kapıyı çar­pıp çıkı­yor­lar ve her­kes salonu terk edip, yazar pod­yum­dan boş bir salona oku­yana kadar yal­var­maya devam edi­yor, “Son bir tane daha, bir tane.”

Sanatta kural­la­rın olma­dı­ğına ina­nan biri­yim. Her­ke­sin yolu farklı. Bir gün Fransa’daki yayın­cım bana bir roman­cı­nın yirmi yılı oldu­ğunu, en iyi eser­le­ri­nin bu süre zar­fında yazıl­dı­ğını söy­le­mişti. Pek de inan­mı­yo­rum.

Film

JL: Roman yaz­mayla olan temel iliş­kini yeni­den tesis etmeyi başar­mış gibi görü­nü­yor­sun. Son iki roma­nın­daki kon­sant­ras­yon sevi­ye­sin­den ve şim­di­den bir yeni­sine derin­den dal­dı­ğını söy­le­men­den anlı­yo­rum bunu, güzel bir haber. Roma­nın talep ettiği ayrı­ca­lık konu­sunda senle hem­fi­ki­rim. Bu yüz­den film dün­ya­sında mutlu görün­dü­ğün zaman­ları merak edi­yo­rum.

PA: Film işine tesa­dü­fen gir­dim. Sine­maya tut­kulu bir aşk duy­mu­şum­dur hep, hatta on dokuz yirmi yaşın­day­ken yönet­men olmayı düşü­nü­yor­dum. Bu yolda iler­le­me­dim çünkü doğru kişi­liğe sahip olma­dı­ğımı his­set­tim. O dönem­ler aşırı utan­gaç­tım. İnsan­la­rın önünde konu­şa­mı­yor­dum ve şöyle düşün­düm: Ses­siz, somurt­kan bir kuku­mav kuşu ola­cak­sam, aktör­lerle, ekiple vb. ile­ti­şim kur­mayı başa­ra­ma­ya­ca­ğım. Böy­lece bu fikir­den vaz­geç­tim. Sonra iro­nik bir şekilde, roman yayım­la­maya baş­la­dık­tan sonra film işle­rine dahil oldum, zira insan­lar kitap­la­rın olası sinema telif­leri, özgün senar­yo­lar için beni ara­maya baş­la­dı­lar ve en sonunda oltaya takıl­dım.

JL: Son roman­la­rında sine­ma­dan kur­ma­caya doğru ince­likli bir dönüş tes­pit ettim. Son iki kitapta sanat­çı­lar anla­tı­lı­yor. Yanıl­sa­ma­lar Kitabı’nda ana karak­ter bir film yapım­cısı ve karak­te­rin film­le­rine dair uzun ve çok güzel betim­le­me­ler var. Keha­net Gecesi’nde ana karak­te­rin romancı ve yaz­makta olduğu roma­nın bir kıs­mını oku­yo­ruz. İlgi­len­di­ğin şey­lerde bir deği­şim oldu­ğunu söy­le­ye­bi­lir miyiz?

PA: Buna biraz açık­lık geti­re­yim. Film yap­tı­ğım yıl­larda romanı bırak­tı­ğımı asla düşün­me­dim. Wayne Wang’ın iki filmi iki yılımı aldı. Ola­ğa­nüstü bir dene­yimdi. En büyük zevk­ler­den biri, bir süre­li­ğine odam­dan çık­mak, insan­larla çalış­mak ve yeni düşünme yol­la­rına zih­nimi açmaktı.

Köp­rü­deki Lulu bir kazaydı. Senar­yoyu Wim Wen­ders için yaz­dım ama bir sorun çıktı; fil­min yönet­men­li­ğini o yapa­madı. Onun zor­la­ma­sıyla işi ken­dim üst­len­meye karar ver­dim. Ve bir anda haya­tım­dan iki buçuk yıl gidi­verdi. Ama bu da ben­zeri bulun­maz bir dene­yimdi, iyi ki yaşa­dım. Sonra filmi yap­mak­tan çok daha yorucu olan tanı­tım tur­nesi çıktı. Kitap­la­rın zor oldu­ğunu sanı­yor­sun. Ama film­ler öldü­rücü. Japonya’da iki günde kırk söy­leşi ver­di­ğimi hatır­lı­yo­rum. Bir­biri ardına uzun söy­le­şi­ler. O kadar yıp­ran­dım ki has­ta­lan­dım ve ken­dimi has­ta­nede bul­dum. O zaman bir karar ver­dim. Film yap­mak­tan ne kadar hoş­lan­sam ve işi kav­ra­maya baş­la­mış olsam da, bunun tam zamanlı bir iş oldu­ğunu gör­düm. Hobi ola­rak yapı­la­bi­le­cek bir şey değil. Film yap­maya devam etmek için yaz­mayı bırak­mam gere­ke­cekti, bu da söz konusu bile ola­mazdı. Yap­mam gere­ke­nin roman yaz­mak olduğu konu­sunda kafamda hiç şüphe yoktu. Böy­lece hiç piş­man olma­dan, gayet mutlu emek­liye ayrıl­dım. Artık sinema sek­tö­ründe deği­lim.

Ama Yanıl­sa­ma­lar Kitabı’na, Hec­tor Mann’a ve onun sinema kari­ye­rine geri gele­cek olur­sak, biz­zat sine­maya bulaş­ma­dan uzun süre önce Hec­tor kafamda doğ­muştu. Sek­sen­le­rin sonu ya da dok­san­la­rın hemen başında bir gün, beyaz takım elbi­sesi ve siyah bıyı­ğıyla bütün halinde aklıma geldi ve onunla ne yapa­ca­ğımı bile­me­dim. Bir ara otu­rup onun ses­siz film­le­rini anla­tan bir öykü kitabı yaza­cak­tım – her öyküde farklı bir film. Şim­diki roman biçi­mini alana kadar yıl­larca kafamda o hikâ­yeyle dolaş­tım. İnsan­lar, “Auster’ın film dün­ya­sına dal­ması sonucu çıktı bu,” dedi­ler ama aslında tüm bun­lar­dan önceydi.

Sinema sek­tö­rün­deki bu ufak macera hak­kında söy­le­ne­cek son şey, bu ileri yaş­larda –kırklı yaş­la­rı­mın orta­la­rın­dan söz edi­yo­rum– çok az insa­nın yeni bir şey öğrenme şansı bul­du­ğu­dur. Daha önce dene­me­di­ği­niz bir şeye giriş­mek bakı­mın­dan benim için iyi oldu. Beş yıl boyunca roman yaz­ma­mak bana iyi geldi. Bu yıl­larda yaz­dı­ğım tek şey para hak­kın­daki ufak oto­bi­yog­ra­fim Cebi Delik oldu.

JL: Ben de bununla uğra­şı­yo­rum şimdi. Yetiş­kin haya­tımda roman yaz­maya ver­di­ğim en uzun ara­nın orta­sın­da­yım. Roman yazma dene­me­le­rine on sekiz yaşında baş­la­mış­tım.

PA: Ben de.

JL: İyi değil­lerdi tabii ama o zaman­dan beri bu işten bu kadar uzak­laş­ma­mış­tım. Son iki yılda ina­nıl­maz fazla tanı­tım yap­tım ve sonra da iki kitap –bir öykü, bir de deneme– üstünde çalış­tım.

PA: Uta­na­cak bir şey yok.

JL: Sağ ol. Ama kulübe gelip kram­pon­la­rını giye­rek koş­maya alış­mış bir atle­tin bede­ninü düşün. Yirmi yıl­dır bu egzer­size alı­şık beden için durum bu…

PA: Biraz körel­tici.

JL: Evet körel­tici. Biraz can sıkıcı. Hiç utan­ma­dan tatlı bir hırs duy­gusu taşı­yan yazar bir arka­da­şım var. Biraz Tolstoy’la boks maçına çıkan Nor­man Mailer türü biri. Sürekli kafama takı­lan bir şey söy­ledi: “Geç­mişe bakar­san, az sayıda istisna hariç, roman­cı­la­rın otuz beş ile elli yaş ara­sında en başa­rılı dönem­le­rini yaşa­dık­la­rını görür­sün. Genç­lik dolu ener­ji­nin ve dene­yi­min kesiş­tiği yer.” Bense kırk­la­rı­mın başın­dan bir­kaç yılı bir kenara bıra­kı­yo­rum.

PA: Seni rahat­la­ta­caksa, sanatta kural­la­rın olma­dı­ğına ina­nan biri­yim. Her­ke­sin yolu farklı. Bir gün Fransa’daki yayın­cım bana bir roman­cı­nın yirmi yılı oldu­ğunu, en iyi eser­le­ri­nin bu süre zar­fında yazıl­dı­ğını söy­le­mişti. Pek de inan­mı­yo­rum. İlginç olan, çalış­ma­ma­nın çok kolay olması. Evet, yaz­mak bir ihti­yaç ve çoğun­lukla bir zevk ama aynı zamanda bazen büyük bir yük ve kor­kunç bir müca­dele de ola­bi­lir.

JL: Bunu duy­du­ğuma sevin­dim.

PA: Benim duru­mum şöyle, illa da odaya girip Joe Louis ile on raunt yap­maya hazır bir bok­sör his­siyle masama otur­mu­yo­rum. Par­mak uçla­rımda giri­yo­rum. Erte­li­yo­rum. Son­raya atı­yo­rum. O anda yap­mam gerek­me­yen ufak işlerle uğra­şı­yo­rum. Yan yan gelip kapı­dan içeri sıvı­şı­yo­rum. Elimde altı­pat­larla salona dal­mı­yo­rum. Böyle yap­sam, muh­te­me­len kendi aya­ğıma sıkar­dım.

paul-auster9

Mekân

JL: Ufak dairene git­ti­ğini söy­le­di­ğinde başka bir düşün­ceyi hatır­lat­tın bana. Harika bir evin oldu­ğunu söy­le­mem­den rahat­sız olmaz­sın uma­rım. Fan­te­zi­le­rimde için­den çık­mayı asla iste­me­ye­ce­ğim tür­den bir ev. Bu evde bir de güzel çalışma odası olur ve orada yaza­rım. Aslında çalışma oda­sını evden dışarı sıvı­şa­cak şekilde orga­nize etmiş­sin. Bu kaçak, yen­geç­vari hare­ket saye­sinde yazar ser­pi­lip geli­şi­yor.

PA: Bu biraz kar­ma­şık. Çocuk­larla bera­ber kala­ba­lık bir dairede otur­du­ğu­muzda çalı­şa­cak yerim yoktu, bu nedenle ken­dime ufak bir stüdyo bul­dum. Orada altı yedi sene çalış­tım, sonra da bu evi satın aldık. En başta alt katta kira­cı­lar vardı, ama zamanla git­ti­ler ve ben de işle­rimi buraya taşı­maya karar ver­dim. Epey bir süre gayet rahat şekilde alt katta çalış­tım. Ama geçen yıl evde tadi­lat baş­ladı. Müte­ah­hit­ler, maran­goz­lar, tesi­sat­çı­lar, elekt­rik­çi­ler ve boya­cı­la­rın isti­la­sına uğra­dık. Ha bire kapı çalı­yordu. Ha bire tele­fon çalı­yordu. Kon­santre ola­ma­dı­ğımı fark ettim. Belki de eski çalışma biçi­mine dön­mem gere­kir, diye düşün­düm. Dokuz ay kadar önce mahal­lede ufak bir daire bul­dum, çok iyi oldu. Ola­ğa­nüstü bir ev. Siri’nin [Siri Hust­vedt, Auster’ın eşi] muh­te­şem este­tik duy­gu­su­nun, ahenk ve düzen yara­tan mükem­mel gözü­nün bir ürünü. Ama sanı­rım daha kaba, düz bir ortamda çalış­mak bana iyi geli­yor. Hep bir tür Cali­ban ola­gel­dim. Çıp­lak bir mekânda daha mutlu his­se­di­yo­rum.

JL: Benim içinse şöyle, her­halde mekânla dolaylı bir iliş­ki­den hoş­la­nı­yo­rum. İnsan­lar haklı ola­rak Brooklyn’e buraya dair yaz­mak için dön­dü­ğümü düşü­nü­yor ama ilginç ger­çek şu ki, Bro­oklyn kitap­la­rı­nın çoğunu Toronto’da, Sara­toga Springs’te ya da Alman otel­le­ri­nin lobi­le­rinde yaz­dım. Brooklyn’i en mutlu biraz uzak­tan, geç­mişe baka­rak, özle­ye­rek yazı­yo­rum.

PA: Joyce ve Dub­lin gibi. Tesa­düfe bak ki ben de şimdi Bro­oklyn üze­rine yazı­yo­rum. Son kitap, Keha­ne­tin Gecesi, yirmi iki yıl önceki Brooklyn’di. Şu anda bugünkü Bro­oklyn üze­rine yazı­yo­rum. Sana yeni roma­nın baş­lı­ğını söy­le­ye­bi­li­rim çünkü değiş­tir­me­ye­ce­ğim: Bro­oklyn Çıl­gın­lık­ları. Bir çeşit komedi yazma dene­mesi. Daha önce gir­me­di­ğim bir alan bu ve yaz­dı­ğım her keli­me­den şüphe ede­rek çok eğle­ni­yo­rum ve yine de niha­ye­tinde ilginç bir şey üret­ti­ğimi düşü­nü­yo­rum. Böyle umu­yo­rum en azın­dan.

JL: Sabır­sız­lıkla bek­li­yo­rum.

PA: İnsan ken­dini şaşırt­maya çalı­şı­yor. Daha önce yap­tık­la­rı­nın ter­sine git­meye çalı­şı­yor­sun. Daha önceki tüm işle­rini yak­mak ve yok etmek isti­yor­sun; her yeni pro­jeyle ken­dini yeni­den yarat­mak isti­yor­sun. Bir şey­le­rin alış­kan­lık haline gel­mesi, bence sanat­çıyı öldü­rü­yor. Ken­dine mey­dan oku­man ve başa­rı­la­rı­nın üze­rinde dur­ma­man, geç­mişte yap­tık­la­rın hak­kında düşün­me­men gere­ki­yor. Bir şey bit­ti­ğinde, hemen başka bir şeyle uğraş­maya baş­lı­yo­rum. Şurası kesin, dünya yaz­maya her otur­du­ğu­nuzda farklı bir yak­la­şımla ele ala­bi­le­ce­ği­niz denli büyük ve ilginç.

JL: Ne olursa olsun, sesin kendi sesin ola­cak en sonunda. Kitap­lar da, daha önceki eser­le­rini gör­mez­den gel­meye çalış­san da bir bütün­lük içinde dura­cak.

PA: Kesin­likle öyle çünkü ken­din­den kaç­mak için çaba­la­rın fay­da­sız. Tek keş­fet­ti­ğin, ken­din ve eski takın­tı­la­rın. Kendi düşünme biçi­mini man­yakça tek­rar edi­yor­sun. Yine de deni­yor­sun. Bence bu deneme belli bir say­gıyı hak edi­yor.

JL: Gülü­yo­rum çünkü en sonunda yeni bir romana baş­la­mak üze­rey­ken emin oldu­ğum tek şey dışa­rıda bırak­tı­ğım, tek­rar yap­mayı red­de­de­ce­ğim şey­ler. Brooklyn’den kaçı­nı­yo­rum. Ebe­veyn­ler ve çocuk­lar hak­kında yaz­mak­tan kaçı­nı­yo­rum. Bir de şunu fark ettim, her kitap, ne kadar farklı olduk­la­rını düşün­sem de, ölüm­cül risk­ler içe­ri­yordu. Örne­ğin bir insan başka bir insana silah çeke­bi­lirdi. Bu yüz­den ken­dimi duy­gu­sal risk­lerle sınır­lan­dır­maya karar ver­dim.

PA: Evet doğru. Şu âna kadarki sınır­la­rı­nın far­kına var­dı­ğında, bun­ları geniş­letme şan­sın da olu­yor. Her sanat­çı­nın sınır­ları var. Kimse her şeyi yapa­maz. İmkân­sız. Sanata dair güzel olan şey, belli bir mekânı, fizik­sel ve zihin­sel bir mekânı çev­re­le­mesi. Her say­faya bütün dün­yayı koy­maya çalı­şır­san, kaos yara­tır­sın. Sanat, hak­kında konuş­man gere­ken yegâne şeye yoğun­la­şa­bil­mek için nere­deyse her şeyi ber­ta­raf etmekle ilgili.

Her sanat­çı­nın sınır­ları var. Kimse her şeyi yapa­maz. İmkân­sız. Sanata dair güzel olan şey, belli bir mekânı, fizik­sel ve zihin­sel bir mekânı çev­re­le­mesi. Her say­faya bütün dün­yayı koy­maya çalı­şır­san, kaos yara­tır­sın.

Teknoloji

JL: Artık derin­den derine yer­leş­miş e-posta ve cep tele­fonu gibi belli tek­no­lo­ji­leri kur­ma­ca­la­rına dahil etmekte zor­la­nı­yor musun? Belli bir tarih­ten sonra icat edil­miş tek­no­lo­ji­le­rin –benim için bu 1978 ya da 1984 ola­bi­lir– kur­ma­ca­nın ala­nına dahil olma­dı­ğını düşü­nü­yo­rum.

PA: Bu çok ilginç bir soru. Sek­sen­le­rin sonunda geçen Yanıl­sa­ma­lar Kitabı’nda bir faks maki­nesi var. Bu faks maki­nesi ara­cı­lı­ğıyla çok önemli bir şey olu­yor. Dola­yı­sıyla tek­no­lo­ji­den söz etmeye özel­likle karşı deği­lim. Şu anda üze­rinde çalış­tı­ğım kitapta, e-pos­taya bir gön­derme var. Cep tele­fon­la­rına da.

Bil­gi­sa­yarı olma­yan az sayı­daki insan­dan biri­si­yim. Bil­gi­sa­yarda yaz­mı­yo­rum, e-posta adre­sim yok ve almaya da pek meraklı deği­lim. Kale­mim ve eski taşı­na­bi­lir dak­ti­lomla mut­lu­yum ama hiç­bir şey hak­kında konuş­maya da karşı deği­lim. Roman, dün­yada var olan ya da var olmuş ne varsa her şeye açık olma­nızı sağ­lı­yor. Bence roma­nın gör­kemi bu. Yasak­la­rım yok. “Bunu yapa­maz­sı­nız çünkü…” demi­yo­rum.

JL: Elbette ide­olo­jik bir boy­kot değil de, daha çok bu şey­leri kur­ma­caya dahil etmek­ten bir kaçınma eği­limi. Sık sık e-posta yazı­yo­rum. Ama bunu kur­ma­caya dahil etti­ğim anda kur­ma­caya inan­ma­maya baş­lı­yo­rum. Say­fa­nın ger­çek­li­ğine aykırı geli­yor sanki.

PA: Bu, yıl­lar boyunca çeşitli insan­larla tar­tış­tı­ğım daha geniş ve daha ilginç bir soruya götü­rü­yor bizi. Bili­yor­sun, tek­no­loji hay­ran­ları var ve hep şöyle der­ler (bu her­halde yüz elli yıl­dır söy­le­ne­ge­len bir şey): “Yeni tek­no­loji insan­la­rın düşünme ve yaşama tarz­la­rını değiş­ti­re­cek. Hayat­la­rı­mızı dönüş­tü­re­cek. Sadece maddi haya­tı­mızı değil manevi haya­tı­mızı da.” Bu bakış açı­sına çok basit bir nedenle inan­mı­yo­rum: Bede­ni­miz var. Hasta olu­yo­ruz. Ölü­yo­ruz. Âşık olu­yo­ruz. Acı çeki­yo­ruz. Yas tutu­yo­ruz. Kızı­yo­ruz. İster eski Roma’da yaşa ister bugünkü Amerika’da, bun­lar insan olma­nın değiş­mez­leri. İnsan­la­rın telg­raf, radyo, cep tele­fonu, uçak ya da şim­di­lerde de bil­gi­sa­yar yüzün­den değiş­tik­le­rini düşün­mü­yo­rum.

Yedi sekiz yıl önce Jeru­sa­lem Foun­da­tion tara­fın­dan İsrail’e davet edil­dim ve Mishc­ha­not adında bir sanat­çı­lar mer­ke­zinde kal­dım. Harika bir yerdi. Elli yaşın­day­dım ve İsrail’e hiç git­me­miş­tim – tüm hayatı boyunca bu fikre diren­miş bir Yahudi. Doğru ânı bek­li­yor­dum, Teddy Kollek’in mek­tubu geldi ve beni üç dört hafta orada kal­maya, o binada yaşa­maya, canım ne isterse yaz­maya ve yap­maya davet ettik­le­rini oku­du­ğumda gitme zama­nı­nın gel­di­ğini düşün­düm. Siri ve Sop­hie [Auster’ın kızı] de benle geldi. Bir ara ülkeyi gez­meye çık­tık. Ölü Deniz Tomar­ları’nın keş­fe­dil­diği Kum­ran kasa­ba­sına git­tik. Burada, mağa­rada ve etra­fında bulu­nan tomar­lar ve diğer nes­ne­le­rin dur­duğu ola­ğa­nüstü bir müze var. Bu nes­ne­ler öyle­sine büyü­le­yici ki, bugün bir mağa­za­dan satın ala­bi­le­cek­le­ri­nize ben­zer tabak­lar var, desen­leri ve tasa­rım­ları aynı, ayrıca bugün bir Fran­sız ya da İtal­ya­nın pazara gider­ken yanına aldığı sepet­ler­den var. İnsa­noğ­lu­nun çağ­lar boyunca ola­ğa­nüstü bir şekilde nasıl aynı oldu­ğuna dair ani bir aydın­lanma yaşa­dım. Tam da bu yüz­den Homeros’u, Sophokles’i ya da Shakespeare’i hâlâ oku­ya­bi­li­yor ve ken­di­mize dair bir şey­ler oku­du­ğu­muzu his­se­di­yo­ruz.

JL: Yir­mili yaş­la­rı­mın baş­la­rını, sek­senli yıl­la­rın sonunda San Fran­cisco Kör­fez Bölgesi’nde geçir­dim. Bil­gi­sa­yar ala­nın­daki ola­ğa­nüstü pat­la­maya, Wired der­gi­si­nin doğu­şuna ve etra­fında geli­şen her şeye tanık oldum. Sanal ger­çek­lik haya­tı­mıza gir­di­ğinde insan haya­tı­nın artık aynı olma­ya­ca­ğına dair büyük bir heye­can vardı. Ama büyük Rus sinema teoris­yeni Dziga Vertov’u okur­sa­nız, o da yüz yıl önce aynı iddi­ayı sinema için dile geti­ri­yordu. Sonra biraz araş­tır­mayla, on yıl kadar önce rad­yo­nun ica­dı­nın aynı söy­lemle kuşa­tıl­dı­ğını göre­bi­li­yor­su­nuz.

PA: O zaman­lar dev­rimci gibi görün­müş olmalı. Tüm dünya, bir­bi­rine uzak insan­lar ani­den ile­ti­şime geçi­yor­lar. Öte yan­dan tek­no­loji teh­li­ke­ler içer­mi­yor da değil. Ergen­le­rin, hayat­la­rını bil­gi­sa­yar ekran­la­rı­nın kar­şı­sında, duyu­la­rını körel­te­rek ve hayatı yaşa­ma­dan geçir­dik­le­ri­nin gayet far­kın­da­yız. Ama bence büyü­dük­le­rinde ve hayat gailesi baş­la­dı­ğında onlar da biz­lere katı­la­cak.

JL: Şu da tatlı bir ironi, çev­ri­miçi dün­ya­nın çoğu yazılı bir biçim alı­yor. Okur­ya­zar-son­rası ya da gör­sel-okur­ya­zar olması bek­le­nen kül­tür, şimdi yazış­maya takın­tılı durumda. Mek­tup­lara ya da gün­lük­lere.

PA: Kesin­likle. Bu bizi kur­maca soru­nuna geri geti­ri­yor. Kuşak­lar boyunca sayı­sız insan roma­nın ölümü konu­sunda tah­min­lerde bulundu. Ben yine de yazılı hikâ­ye­le­rin yaşa­maya devam ede­ce­ğine ina­nı­yo­rum, çünkü temel bir insan ihti­ya­cına cevap veri­yor­lar. Bence sinema roman­dan önce orta­dan kay­bo­la­bi­lir, çünkü roman iki yaban­cı­nın mut­lak bir sami­mi­yet içinde bulu­şa­bi­le­cek­leri, dün­ya­daki az sayı­daki mec­ra­dan biri. Okur ve yazar kitabı bera­ber yara­tı­yor. Okur ola­rak bir baş­ka­sı­nın bilin­cine giri­yor­sun ve bunu yapar­ken sanı­rım kendi insan­lı­ğınla ilgili bir şey­ler keş­fe­di­yor­sun ve bu da seni daha canlı his­set­ti­ri­yor.

JL: Dene­yi­min mah­re­mi­yeti hak­kın­daki vur­gunu sev­dim. Bir roman ne kadar ünlü olursa olsun, fizik­sel okuma eylemi nede­niyle bunun toplu bir dene­yim olması müm­kün değil. Oku­mak mah­rem bir şey. Nere­deyse mas­tür­bas­yon gibi.

PA: Bir roma­nın tek bir okuru var­dır. Bütün mese­le­deki hayati kısım bu bence. Sadece tek bir kişi. Her sefe­rinde tek bir kişi.

Ekfrasis

JL: Beni büyü­le­yen şey­ler­den biri de, roma­nın diğer sanat form­la­rını kap­samlı biçimde betim­le­ye­bilme kapa­si­tesi. Bu bana roma­nın belir­le­yici güç­le­rin­den biri gibi geli­yor: Roman bir şar­kıyı, bir şiiri ya da bir filmi yuta­bi­li­yor…

PA: Ya da bir resmi.

JL: Evet. Diğer tüm sanat form­la­rı­nın mah­rum olduğu bir kap­sama sahip, çünkü roman başka bir sanat formu altında özet­le­ne­mez.

PA: Sanı­rım uygun söz­cük ekf­ra­sis: hayali sanat eser­le­rini betim­leme anla­mına gelen bir reto­rik terimi. Bana çok ilginç gelen bir şey var. Yüz­yıl­lar boyunca roma­nın, üze­rinde yoğun­laşma eği­limi gös­ter­me­diği şey­ler­den biri, insan­la­rın kitap oku­duk­ları olgusu. Kitap­ları ve okuma dene­yi­mini bu dün­ya­nın bir ger­çek­liği ola­rak gös­te­ri­yo­rum. Aynısı film için de geçerli. Neden film­leri anlat­ma­ya­lım ki? Yanıl­sa­ma­lar Kitabı’nı yayım­la­dık­tan sonra arka­da­şım sine­macı Hal Hartley’e bir nüsha gön­der­dim. Bana şöyle dedi: “Belki de yazılı film­ler ger­çek film­ler­den daha iyi­dir. Yazılı film­leri yal­nızca kafanda izle­ye­bi­lir­sin ama her şey tam da iste­di­ğin gibi olur.”

JL: Roman­cı­lar mükem­mel film­ler yöne­ti­yor. Her par­ça­sını düzen­li­yo­ruz. Sah­neyi tam da iste­di­ği­miz gibi kuru­yo­ruz.

PA: Bir kitapta aynı parag­rafı dört kere oku­ya­bi­lir­sin. Sayfa 300’deyken sayfa 21’e geri gide­bi­lir­sin. Bunu filmde yapa­maz­sın. Sürekli ileri doğru gider. Buna ayak uydur­mak, özel­likle de çok beğen­di­ğin bir filmi sey­re­der­ken çok zor­dur. İyi bir filmi ada­ma­kıllı takip etmek için defa­larca izle­mek gere­kir.

Sanı­rım Köp­rü­deki Lulu (1998) konu­sunda yap­tı­ğım hata­lar­dan biri, roman yazı­yor­muş gibi senar­yoyu gere­ğin­den fazla yaz­mak oldu. Ne olup bit­ti­ğini iyice kav­ra­ya­bil­mek için filmi defa­larca izle­mek gere­ki­yor. Fil­min baş­la­rında Har­vey Keitel’ın cad­dede yürü­düğü bir sah­nede duvarda ufak bir gra­fiti var: “Beware of God.” Bunu bir tişörtte gör­müş ve çok beğen­miş­tim. Dis­lek­sik biri okursa: “Beware of Dog.” Daha sonra, gayet bilin­cinde ola­rak bir köpe­ğin uzak­lar­dan gelen hav­lama sesini koy­dum. Benim için o köpek bir ilahtı. Harvey’nin oyna­dığı karak­ter ara sokakta ölü adam bul­du­ğunda olu­yor bu. Kimse, muh­te­me­len kimse ne yap­maya çalış­tı­ğımı anla­ya­ma­mış­tır.[1]

JL: Hav­la­yan bir köpekle kar­şı­la­şan bir okur, neden o ter­ci­hin tam da o anda yapıl­dığı üze­rinde dur­mak zorunda kalırdı. Roman­daki her şey özel ola­rak seçi­lir ama bir fil­min yaka­la­dığı bazı şey­ler, görüntü ve ses­le­rin gel­geç­liği nede­niyle tesa­düfi ola­bi­lir.

PA: Kesin­likle.

JL: Bu arada, tam da sen o ânı anla­tır­ken, uzak­larda bir köpek, burada Brooklyn’de hav­lı­yordu.

PA: Evet.

JL: Ekfrasis’e vere­bi­le­ce­ğin çok sev­di­ğin bir örnek var mı? Örne­ğin bir sanat ese­rinde anla­tı­lan bir başka sanat eseri?

PA: Savaş ve Barış’ta Nataşa’nın ope­raya götü­rül­düğü ve Tolstoy’un tüm dene­yimi yapı­sö­küme uğrat­tığı büyük bir an var. Bunu duy­gu­sal ya da sanat­sal bir bakış açı­sın­dan yaz­mak yerine ham, fizik­sel bir bakış açı­sın­dan betim­ler: “Sonra şiş­man bir kadın sah­neye geldi ve bir­ta­kım jest­ler yap­maya baş­ladı, sonra arka planda bir gonk çaldı, sonra şim­şek çaktı, sonra sıska bir adam kim­se­nin anla­ma­dığı bir arya söy­ledi.” Sanı­rım oku­du­ğum en komik sanat eseri anla­tı­mıydı bu. Ama muh­te­me­len en iyi ve en güzeli, tam şu anda aklıma geleni söy­ler­sem…

JL: İde­ali de bu.

PA: Konuyu bu kadar eve getir­mek­ten nef­ret etsem de, Siri’nin en son romanı Sev­dik­le­rim derim. Res­sa­mın çizim­leri ina­nıl­maz derin­likli ve bu çizim­ler roma­nın par­ça­ları. O kadar güzel dile geti­ril­miş­ler ki. Sana­tın bu kadar bütün­le­yici bir role sahip olduğu başka bir roman oku­du­ğumu hatır­la­mı­yo­rum.

JL: Sanat­çı­nın var­lı­ğı­nın, çer­çe­ve­nin eşi­ğinde zar zor görün­düğü bir res­min tas­vi­rini oku­du­ğumu hatır­lı­yo­rum.

PA: Res­sam ufak bir gölge.

JL: Evet.

PA: Yıl­lar içinde kitap­la­rın yapay­lık­ları konu­suyla da yoğun ola­rak ilgi­len­dim. Demek iste­di­ğim, neti­cede, kim kimi kan­dı­rı­yor. Kur­maca bir kitapta hayali bir şey oku­du­ğu­muzu bili­yo­ruz, ki ben de bu olguyu kita­bın bir par­çası kıla­rak kul­lan­makla hep ilgi­len­mi­şim­dir. Kuru, aka­de­mik, meta­kur­maca bir şekilde değil, öylece yazıl­mış keli­me­le­rin orga­nik par­çası ola­rak. Çocuk­ken üçüncü şahısta yazıl­mış bir roman seçer ve ken­dime şunu der­dim: “Kim konu­şu­yor? Burada kimi din­li­yo­rum? Bu hikâ­yeyi kim anla­tı­yor?” Kapakta bir isim göre­bi­li­yo­rum, Ernest Hemin­g­way ya da Tols­toy yazı­yor ama ger­çekte konu­şan Tols­toy ya da Hemin­g­way mi?

Var­lık neden­le­rini küçük bir maze­retle açık­la­yan kitap­ları hep sev­mi­şim­dir. Örne­ğin, Kızıl Harf’te, Hawt­horne güm­rük daire­sinde elyaz­ma­sını keş­fe­der, izle­yen say­fa­larda da yaz­mayı bas­maya koyu­lur. Hepsi üçkâ­ğıt­tır tabii. Sanat hak­kında sanat hak­kında sanat. Yine de bana çok cazip gel­mişti. Sanı­rım çoğu kita­bı­mın üçüncü değil de birinci şahısta yazıl­mış olma­sı­nın nedeni bu.

Günü­müz­den yüz yıl sonra bile oku­na­bi­le­cek ve okur­la­rın ala­ka­sız ayrın­tı­lara boğul­ma­dığı kitap­lar yaz­mak isti­yo­rum. Sos­yo­log deği­lim ama roman çoğu zaman sos­yo­lo­jiyle ilgi­len­miş­tir. Ben psi­ko­lo­jiyle ilgi­le­ni­yo­rum.

JL: İlk baş­la­dı­ğında böyle ola­ca­ğını düşün­müş müy­dün? Ben de birinci şahsa meyil­li­yim ama genç bir okur­ken üçüncü şah­sın birin­ci­den daha has oldu­ğunu düşü­nür­düm. Bana bir şekilde daha yük­sek bir kur­maca biçimi ola­rak görü­nürdü.

PA: Belki, ama ben alçak olanı sevi­yo­rum. Alçak olanla, yere yakın, hayat­tan nere­deyse ayırt edi­le­mez olanla bayağı ilgi­le­ni­yo­rum.

JL: Han­gi­sini seçe­ce­ğine bir pro­je­nin hangi aşa­ma­sında karar veri­yor­sun?

PA: Sanı­rım her defa­sında en başın­dan karar ver­di­ğim bir şey. Bir tek, kur­maca olma­yan Yal­nız­lı­ğın Keşfi’ni yaz­dı­ğımda kafam karı­şıktı. Bu kita­bın ilk kısmı birinci şahısta yazıl­mıştı ve ikinci kısma da birinci şahısta baş­la­dım. Ama bu nok­tada bir şey hoşuma git­medi. Neden tat­min olma­dı­ğımı anla­ya­mı­yor­dum. Yaz­dım, yaz­dım, yaz­dım ve sonra dur­mak zorunda kal­dım. Bir kenara bırak­tım, haf­ta­lar boyunca üze­rine düşün­düm ve anla­dım ki sorun birinci şahıstı. Üçün­cüye geç­mem gerekti. Çünkü birinci kısımda başka biri –babam– hak­kında yazı­yor­dum. Onu kendi bakış açım­dan görü­yor­dum. Ama ikinci kısımda çoğun­lukla ken­dim hak­kında yazı­yor­dum. Birinci şahsı kul­lan­dı­ğımda, ken­dimi artık göre­mez olmuş­tum. Üçüncü şahsa geçe­rek ken­dime karşı belli bir mesafe koy­mayı başar­dım; bu da ken­dimi gör­memi müm­kün kıldı ve böy­lece kitabı yaza­bil­dim. Çok tuhaftı.

JL: Mesafe keli­me­sini kul­lan­dın. Bana öyle geli­yor ki eser­le­ri­nin –her yerinde bulu­nan ama yine de son derece ele gel­mez ve hak­kında konuş­ması zor– bir özel­liği de bir tür ihti­yat.

PA: Bu seni şaşır­ta­bi­lir ama ken­dimi aşırı dere­cede duy­gu­sal bir yazar ola­rak görü­yo­rum. Her şey en derin his­ler­den, rüya­lar­dan, bilinç­dı­şın­dan geli­yor. Ama yine de düz­ya­zı­la­rımda sürekli ulaş­maya uğraş­tı­ğım şey açık­lık. Bu sayede, ideal koşul­larda yazı öyle say­dam hale gele­cek ki, okur ile­ti­şim aracı ola­rak dilin var­lı­ğını unu­ta­cak. Böy­lece okur basitçe sesin, hikâ­ye­nin, olup biten­le­rin içinde ola­cak. Evet, belli bir ihti­yat… gerçi ihti­yat değil de net­lik der­dim her­halde, emin deği­lim. Aynı anda, bil­di­ğim en derin duy­gu­sal mese­le­leri keşfe çıkı­yo­rum: aşk ve ölüm. İnsa­nın çek­tiği acı­lar. İnsa­nın yaşa­dığı sevinç­ler. Hayatı yaşan­maya değer kılan önemli şey­le­rin tümü.

JL: Evet, kitap­ları tut­ku­suz bul­du­ğumu kesin­likle kas­tet­me­dim. Keha­net Gecesi’nin yürek bur­kan, duy­gu­sal bir kitap oldu­ğunu düşü­nü­yo­rum. Bu beni şaşırt­madı da. Hak­lı­sın, ayırt edici özel­li­ğini anlat­maya çalış­tı­ğım şey yazı­nın net­li­ğin­den, titiz­li­ğin­den ileri geli­yor. Zaman­sız­lık gibi bir etki çıkı­yor ortaya.

PA: Günü­müz­den yüz yıl sonra bile oku­na­bi­le­cek ve okur­la­rın ala­ka­sız ayrın­tı­lara boğul­ma­dığı kitap­lar yaz­mak isti­yo­rum. Sos­yo­log deği­lim ama roman çoğu zaman sos­yo­lo­jiyle ilgi­len­miş­tir. Kur­ma­cayı insan­lar için cazip kılan kay­nak­lar­dan biri bu. Ama benim der­dim bu değil. Ben psi­ko­lo­jiyle ilgi­le­ni­yo­rum. Dün­yaya dair belli fel­sefi soru­larla. Hikâ­ye­leri bizi çev­re­le­yen şey­le­rin keş­me­ke­şin­den kur­ta­ra­rak, duy­gu­sal hayata daha saf bir yak­la­şıma ulaş­maya çalı­şı­yo­rum.

JL: Güzel olan, aynı zorun­lu­luğu biz­zat karak­ter­le­rine katı­yor olman. Onlar da kendi hayat­la­rıyla iliş­ki­le­rini saf­laş­tır­maya çalı­şı­yor­lar.

PA: Sanı­rım karak­ter­le­ri­min çoğu bir şekilde tüke­tici değil, günü­mü­zün ıvır zıvır­la­rına ve yapay­lık­la­rına aşırı ilgi duy­mu­yor­lar. Elbette kitap­la­rımda spe­si­fik şey­ler­den de söz etmi­yor deği­lim, sadece bu şey­ler üze­rinde aşırı dur­mu­yo­rum.

JL: Evet, eser­le­rin­deki en gün­cel refe­rans­lar bile zaman­sız bir mekâna doğru sürük­le­ni­yor gibi.

PA: Kitap­la­rım­daki her keli­me­nin, cüm­le­nin yerli yerinde olma­sına çok dik­kat edi­yo­rum. Sırf güzel yaz­mış olmak için güzel parag­raf­lar yazma lük­süne ken­dimi kap­tır­mak iste­mi­yo­rum. Bu beni ilgi­len­dir­mi­yor. Her şeyin elzem olma­sını isti­yo­rum. Bir anlamda, mer­kez her yerde. Kita­bın her cüm­lesi kita­bın mer­kezi.

Paul Aus­ter (1947) ABD’nin New Jer­sey eya­le­tinde, Newark’ta doğdu. Daha on iki yaşın­day­ken, önemli bir çevir­men olan eniş­te­si­nin kitap­la­rını oku­ya­rak ede­bi­yata büyük bir ilgi duy­maya baş­ladı. Colum­bia Üniversitesi’nde Fran­sız, İngi­liz ve İtal­yan ede­bi­yatı oku­duk­tan sonra dört yıl kadar Fransa’da yaşadı, Fran­sız yazar­lar­dan çevi­ri­ler yaptı. 20. yüz­yıl Fran­sız şiiri üstüne önemli bir anto­loji hazır­ladı. İlk kez 1987’de New York Üçle­mesi adlı yapı­tıyla büyük ilgi gördü. Daha sonra Ay Sarayı, Keha­net Gecesi, Köşeye Kıs­tır­mak, Son Şey­ler Ülke­sinde, Levi­at­han, Şans Müziği, Tim­buktu, Yanıl­sa­ma­lar Kitabı, Yük­sek­lik Kor­kusu, Bro­oklyn Çıl­gın­lık­ları, Yazı Oda­sında Yol­cu­luk­lar, Karan­lık­taki Adam ve Sun­set Park adlı roman­ları, Yal­nız­lı­ğın Keşfi adlı anı-romanı, Kır­mızı Def­ter adlı öykü kitabı bir­bi­rini izledi. Aus­ter, eşi yazar Siri Hust­vedt ve iki çocu­ğuyla bir­likte New York, Brooklyn’de yaşı­yor.

The Beli­ever, 2005
İngi­liz­ce­den çevi­ren Atilla Erol

(1023)

Not­lar    (↵ metne geri döner)
  1. Paul Aus­ter Köp­rü­deki Lulu’da (1998) yap­tığı bu gön­der­meyi New York Üçle­mesi’nin ilk kitabı Cam Kent’te de (1985) kul­la­nır: “She says the fat­her tal­ked about God. That is a funny word to me. When you put it bac­k­wards, it spells dog. And a dog is not much like God, is it?” (e.n.)

Yorumlar