Home Bilgi Bankası Edebiyat Paul Auster: “Yazmak benim için fiziksel bir şey.”
Paul Auster: “Yazmak  benim için  fiziksel bir şey.”

Paul Auster: “Yazmak benim için fiziksel bir şey.”

1.66K
0

Sadece kitap yazmak değil, kitap okumak da fiziksel olarak yapılan bir şey. Dikkatli bir okur kitaptaki dile gelmeyen anlamları bedeninde keşfeder. Sanırım çoğu insanın kurmaca konusunda anlamadığı da bu.

Müzik

Jonathan Lethem: Ben gelmeden önce ne yapıyordun?

Paul Auster: Her zamanki şeyler. Sabah kalktım. Gazete okudum. Bir fincan çay içtim. Sonra da yakınlardaki ufak daireme gidip altı saat kadar çalıştım. Sonra biraz işim vardı. Annem iki yıl önce öldü ve eviyle ilgili yapmam gereken son bir şey vardı – iptal etmem gereken bir tür sigorta poliçesi. Bunun için, bazı kâğıtları damgalatmak üzere notere gittim, sonra da bunları avukata postaladım. Eve döndüm. Kızımın karnesini okudum. Sonra yukarı çıkıp bir sürü fatura ödedim. Sanırım sıradan bir gündü. Kitap üzerinde çalışmanın ve günlük sıkıcı şeylerle uğraşmanın bir karışımı.

JL: Benim için altı ya da beş saat yazmak çok fazla. O kadar uzun yazabildiğimde başka şeyler daha çekici hale geliyor, bir tür kurtarıcı gibi görünüyor. Ama daha yazmaya başlamadan önce yapacak başka işler varsa…

PA: Roman yazmak –hem fiziksel hem de zihinsel olarak– insanı tümüyle içine çeken bir deneyim. Ritmi korumak, yaptığım şeye odaklanmış kalmak için her gün yazmam gerek. Mümkünse pazarları bile. O gün bir aile işi yoksa, en azından sabah çalışırım. Ne zaman seyahate çıksam dağılıyorum. İki haftalığına gitmişsem, daha önceki ritmime kavuşmak için neredeyse bir hafta gerekiyor.

JL: “Fiziksel” kelimesini sevdim. Bende de devamlılık fetişi var. Kendime belli bir sayfa ya da kelime sayısı ya da saat koymuyorum. Tek fetişim, her gün çalışmak. Bir romanın serpilip gelişmesinde de fiziksel bir nitelik var. Atletik bir unsur. Hızı korumaya çalışıyorsun.

PA: Yazmak benim için fiziksel bir şey. Kelimeler sanki zihnimden değil de bedenimden geliyor. Elle yazıyorum ve kalem kelimeleri kâğıda kazıyor. Kelimelerin yazılma seslerini bile duyabiliyorum. Yazarken kafamın içinde duyduğum müziği yakalayabilecek cümleler yaratmaya çalışıyorum. Müziği tam istediğin gibi yakalayabilmek için çok çalışmak, tekrar tekrar yazmak gerekiyor. Bu müzik fiziksel bir kuvvet. Sadece kitap yazmak değil, kitap okumak da fiziksel olarak yapılan bir şey. Dilin ritimlerinde bedenin ritimlerine tekabül eden bir şey var. Dikkatli bir okur kitaptaki dile gelmeyen anlamları bedeninde keşfeder. Sanırım çoğu insanın kurmaca konusunda anlamadığı da bu. Şiirin müzikal olması beklenir. Ama insanlar düzyazıyı anlamıyor. Gazete tipi yazılar –gerçeklerle ilgili bilgi veren hantal, fonksiyonel cümleler– okumaya o kadar alışmışlar ki yüzeyin ötesine geçemiyorlar.

paul-auster8

JL: Bu da tanıtımın yarattığı şiddetli rahatsızlığı akla getiriyor, bu çoğunlukla eseri özetleme talebinden ibaret. Sonuç kaçınılmaz biçimde müzikal olmayan bir şey oluyor. Sanki bedeni ortadan kaldırmış, sonra konturlarını çizmiş ve içeriğini tanımlamışsın gibi.

PA: Dünya o kadar değişti ki, yazarlardan ortalıkta görünerek eserleri hakkında konuşmaları bekleniyor. Neden bilmiyorum. Bu bana çok zor geliyor. Yine de insan yayıncılarına, kitabını satmaya çalışan insanlara karşı bir tür sorumluluk duyuyor.

Kitabın tanıtılacağı yerlere kendim karar vermeye çalışıyorum. Çok sık yapmıyorum. Arada sırada ortaya çıkıp iyi niyetle yapıyorum. Sonra da bir süreliğine rahat bırakılacağımı umuyorum. Örneğin son romanım Kehanet Gecesi için turneye çıkmayı reddettim. Bunu yapacak enerjim yoktu.

JL: Kazuo Ishiguro bundan komik bir şekilde bahsediyor. Sanki yazarlar bunu yapmayı kabul etmekle, oybirliğiyle hep beraber devasa bir hataya imza atıyorlar. Tutsak İkilemi gibi bir şey. Birimiz turneye çıkınca, hepimiz bunu yapmak zorunda kalıyoruz. Ama herkes reddetse…

PA: Engin deneyiminden yola çıkarak konuşuyor. Kimsenin yapmadığı bir şey yaptı. İki yıl süren bir kitap turnesine çıktı. Her yere gitti, kitabının yayımlandığı her ülkeye. Sonunda neredeyse ölüyordu.

JL: Avunamayanlar’ı okudun mu?

PA: Okumak istedim.

JL: Yaşayan bir yazara ait en sevdiğim romanlardan biri. Bir türlü veremediği bir resital için bir şehre varan piyanistin Kafkavari epik anlatısı. Kitabın olası bir tanımı: kitap turnesine çıkmış bir yazarın bugüne kadar yazılmış en uzun ve keskin şikâyeti.

PA: Kafka’nın günlüklerinde, halka açık bir okuma yapan hayali bir yazarı anlattığı bir yer var. Sahneye çıkıyor ve insanlar huzursuzlanıyor, sıkılıyor. “Bir hikâye daha,” diyor, “sadece bir tane daha…” İnsanlar kalkıp çıkmaya başlıyor. Sürekli kapıyı çarpıp çıkıyorlar ve herkes salonu terk edip, yazar podyumdan boş bir salona okuyana kadar yalvarmaya devam ediyor, “Son bir tane daha, bir tane.”

Sanatta kuralların olmadığına inanan biriyim. Herkesin yolu farklı. Bir gün Fransa’daki yayıncım bana bir romancının yirmi yılı olduğunu, en iyi eserlerinin bu süre zarfında yazıldığını söylemişti. Pek de inanmıyorum.

Film

JL: Roman yazmayla olan temel ilişkini yeniden tesis etmeyi başarmış gibi görünüyorsun. Son iki romanındaki konsantrasyon seviyesinden ve şimdiden bir yenisine derinden daldığını söylemenden anlıyorum bunu, güzel bir haber. Romanın talep ettiği ayrıcalık konusunda senle hemfikirim. Bu yüzden film dünyasında mutlu göründüğün zamanları merak ediyorum.

PA: Film işine tesadüfen girdim. Sinemaya tutkulu bir aşk duymuşumdur hep, hatta on dokuz yirmi yaşındayken yönetmen olmayı düşünüyordum. Bu yolda ilerlemedim çünkü doğru kişiliğe sahip olmadığımı hissettim. O dönemler aşırı utangaçtım. İnsanların önünde konuşamıyordum ve şöyle düşündüm: Sessiz, somurtkan bir kukumav kuşu olacaksam, aktörlerle, ekiple vb. iletişim kurmayı başaramayacağım. Böylece bu fikirden vazgeçtim. Sonra ironik bir şekilde, roman yayımlamaya başladıktan sonra film işlerine dahil oldum, zira insanlar kitapların olası sinema telifleri, özgün senaryolar için beni aramaya başladılar ve en sonunda oltaya takıldım.

JL: Son romanlarında sinemadan kurmacaya doğru incelikli bir dönüş tespit ettim. Son iki kitapta sanatçılar anlatılıyor. Yanılsamalar Kitabı’nda ana karakter bir film yapımcısı ve karakterin filmlerine dair uzun ve çok güzel betimlemeler var. Kehanet Gecesi’nde ana karakterin romancı ve yazmakta olduğu romanın bir kısmını okuyoruz. İlgilendiğin şeylerde bir değişim olduğunu söyleyebilir miyiz?

PA: Buna biraz açıklık getireyim. Film yaptığım yıllarda romanı bıraktığımı asla düşünmedim. Wayne Wang’ın iki filmi iki yılımı aldı. Olağanüstü bir deneyimdi. En büyük zevklerden biri, bir süreliğine odamdan çıkmak, insanlarla çalışmak ve yeni düşünme yollarına zihnimi açmaktı.

Köprüdeki Lulu bir kazaydı. Senaryoyu Wim Wenders için yazdım ama bir sorun çıktı; filmin yönetmenliğini o yapamadı. Onun zorlamasıyla işi kendim üstlenmeye karar verdim. Ve bir anda hayatımdan iki buçuk yıl gidiverdi. Ama bu da benzeri bulunmaz bir deneyimdi, iyi ki yaşadım. Sonra filmi yapmaktan çok daha yorucu olan tanıtım turnesi çıktı. Kitapların zor olduğunu sanıyorsun. Ama filmler öldürücü. Japonya’da iki günde kırk söyleşi verdiğimi hatırlıyorum. Birbiri ardına uzun söyleşiler. O kadar yıprandım ki hastalandım ve kendimi hastanede buldum. O zaman bir karar verdim. Film yapmaktan ne kadar hoşlansam ve işi kavramaya başlamış olsam da, bunun tam zamanlı bir iş olduğunu gördüm. Hobi olarak yapılabilecek bir şey değil. Film yapmaya devam etmek için yazmayı bırakmam gerekecekti, bu da söz konusu bile olamazdı. Yapmam gerekenin roman yazmak olduğu konusunda kafamda hiç şüphe yoktu. Böylece hiç pişman olmadan, gayet mutlu emekliye ayrıldım. Artık sinema sektöründe değilim.

Ama Yanılsamalar Kitabı’na, Hector Mann’a ve onun sinema kariyerine geri gelecek olursak, bizzat sinemaya bulaşmadan uzun süre önce Hector kafamda doğmuştu. Seksenlerin sonu ya da doksanların hemen başında bir gün, beyaz takım elbisesi ve siyah bıyığıyla bütün halinde aklıma geldi ve onunla ne yapacağımı bilemedim. Bir ara oturup onun sessiz filmlerini anlatan bir öykü kitabı yazacaktım – her öyküde farklı bir film. Şimdiki roman biçimini alana kadar yıllarca kafamda o hikâyeyle dolaştım. İnsanlar, “Auster’ın film dünyasına dalması sonucu çıktı bu,” dediler ama aslında tüm bunlardan önceydi.

Sinema sektöründeki bu ufak macera hakkında söylenecek son şey, bu ileri yaşlarda –kırklı yaşlarımın ortalarından söz ediyorum– çok az insanın yeni bir şey öğrenme şansı bulduğudur. Daha önce denemediğiniz bir şeye girişmek bakımından benim için iyi oldu. Beş yıl boyunca roman yazmamak bana iyi geldi. Bu yıllarda yazdığım tek şey para hakkındaki ufak otobiyografim Cebi Delik oldu.

JL: Ben de bununla uğraşıyorum şimdi. Yetişkin hayatımda roman yazmaya verdiğim en uzun aranın ortasındayım. Roman yazma denemelerine on sekiz yaşında başlamıştım.

PA: Ben de.

JL: İyi değillerdi tabii ama o zamandan beri bu işten bu kadar uzaklaşmamıştım. Son iki yılda inanılmaz fazla tanıtım yaptım ve sonra da iki kitap –bir öykü, bir de deneme– üstünde çalıştım.

PA: Utanacak bir şey yok.

JL: Sağ ol. Ama kulübe gelip kramponlarını giyerek koşmaya alışmış bir atletin bedeninü düşün. Yirmi yıldır bu egzersize alışık beden için durum bu…

PA: Biraz köreltici.

JL: Evet köreltici. Biraz can sıkıcı. Hiç utanmadan tatlı bir hırs duygusu taşıyan yazar bir arkadaşım var. Biraz Tolstoy’la boks maçına çıkan Norman Mailer türü biri. Sürekli kafama takılan bir şey söyledi: “Geçmişe bakarsan, az sayıda istisna hariç, romancıların otuz beş ile elli yaş arasında en başarılı dönemlerini yaşadıklarını görürsün. Gençlik dolu enerjinin ve deneyimin kesiştiği yer.” Bense kırklarımın başından birkaç yılı bir kenara bırakıyorum.

PA: Seni rahatlatacaksa, sanatta kuralların olmadığına inanan biriyim. Herkesin yolu farklı. Bir gün Fransa’daki yayıncım bana bir romancının yirmi yılı olduğunu, en iyi eserlerinin bu süre zarfında yazıldığını söylemişti. Pek de inanmıyorum. İlginç olan, çalışmamanın çok kolay olması. Evet, yazmak bir ihtiyaç ve çoğunlukla bir zevk ama aynı zamanda bazen büyük bir yük ve korkunç bir mücadele de olabilir.

JL: Bunu duyduğuma sevindim.

PA: Benim durumum şöyle, illa da odaya girip Joe Louis ile on raunt yapmaya hazır bir boksör hissiyle masama oturmuyorum. Parmak uçlarımda giriyorum. Erteliyorum. Sonraya atıyorum. O anda yapmam gerekmeyen ufak işlerle uğraşıyorum. Yan yan gelip kapıdan içeri sıvışıyorum. Elimde altıpatlarla salona dalmıyorum. Böyle yapsam, muhtemelen kendi ayağıma sıkardım.

paul-auster9

Mekân

JL: Ufak dairene gittiğini söylediğinde başka bir düşünceyi hatırlattın bana. Harika bir evin olduğunu söylememden rahatsız olmazsın umarım. Fantezilerimde içinden çıkmayı asla istemeyeceğim türden bir ev. Bu evde bir de güzel çalışma odası olur ve orada yazarım. Aslında çalışma odasını evden dışarı sıvışacak şekilde organize etmişsin. Bu kaçak, yengeçvari hareket sayesinde yazar serpilip gelişiyor.

PA: Bu biraz karmaşık. Çocuklarla beraber kalabalık bir dairede oturduğumuzda çalışacak yerim yoktu, bu nedenle kendime ufak bir stüdyo buldum. Orada altı yedi sene çalıştım, sonra da bu evi satın aldık. En başta alt katta kiracılar vardı, ama zamanla gittiler ve ben de işlerimi buraya taşımaya karar verdim. Epey bir süre gayet rahat şekilde alt katta çalıştım. Ama geçen yıl evde tadilat başladı. Müteahhitler, marangozlar, tesisatçılar, elektrikçiler ve boyacıların istilasına uğradık. Ha bire kapı çalıyordu. Ha bire telefon çalıyordu. Konsantre olamadığımı fark ettim. Belki de eski çalışma biçimine dönmem gerekir, diye düşündüm. Dokuz ay kadar önce mahallede ufak bir daire buldum, çok iyi oldu. Olağanüstü bir ev. Siri’nin [Siri Hustvedt, Auster’ın eşi] muhteşem estetik duygusunun, ahenk ve düzen yaratan mükemmel gözünün bir ürünü. Ama sanırım daha kaba, düz bir ortamda çalışmak bana iyi geliyor. Hep bir tür Caliban olageldim. Çıplak bir mekânda daha mutlu hissediyorum.

JL: Benim içinse şöyle, herhalde mekânla dolaylı bir ilişkiden hoşlanıyorum. İnsanlar haklı olarak Brooklyn’e buraya dair yazmak için döndüğümü düşünüyor ama ilginç gerçek şu ki, Brooklyn kitaplarının çoğunu Toronto’da, Saratoga Springs’te ya da Alman otellerinin lobilerinde yazdım. Brooklyn’i en mutlu biraz uzaktan, geçmişe bakarak, özleyerek yazıyorum.

PA: Joyce ve Dublin gibi. Tesadüfe bak ki ben de şimdi Brooklyn üzerine yazıyorum. Son kitap, Kehanetin Gecesi, yirmi iki yıl önceki Brooklyn’di. Şu anda bugünkü Brooklyn üzerine yazıyorum. Sana yeni romanın başlığını söyleyebilirim çünkü değiştirmeyeceğim: Brooklyn Çılgınlıkları. Bir çeşit komedi yazma denemesi. Daha önce girmediğim bir alan bu ve yazdığım her kelimeden şüphe ederek çok eğleniyorum ve yine de nihayetinde ilginç bir şey ürettiğimi düşünüyorum. Böyle umuyorum en azından.

JL: Sabırsızlıkla bekliyorum.

PA: İnsan kendini şaşırtmaya çalışıyor. Daha önce yaptıklarının tersine gitmeye çalışıyorsun. Daha önceki tüm işlerini yakmak ve yok etmek istiyorsun; her yeni projeyle kendini yeniden yaratmak istiyorsun. Bir şeylerin alışkanlık haline gelmesi, bence sanatçıyı öldürüyor. Kendine meydan okuman ve başarılarının üzerinde durmaman, geçmişte yaptıkların hakkında düşünmemen gerekiyor. Bir şey bittiğinde, hemen başka bir şeyle uğraşmaya başlıyorum. Şurası kesin, dünya yazmaya her oturduğunuzda farklı bir yaklaşımla ele alabileceğiniz denli büyük ve ilginç.

JL: Ne olursa olsun, sesin kendi sesin olacak en sonunda. Kitaplar da, daha önceki eserlerini görmezden gelmeye çalışsan da bir bütünlük içinde duracak.

PA: Kesinlikle öyle çünkü kendinden kaçmak için çabaların faydasız. Tek keşfettiğin, kendin ve eski takıntıların. Kendi düşünme biçimini manyakça tekrar ediyorsun. Yine de deniyorsun. Bence bu deneme belli bir saygıyı hak ediyor.

JL: Gülüyorum çünkü en sonunda yeni bir romana başlamak üzereyken emin olduğum tek şey dışarıda bıraktığım, tekrar yapmayı reddedeceğim şeyler. Brooklyn’den kaçınıyorum. Ebeveynler ve çocuklar hakkında yazmaktan kaçınıyorum. Bir de şunu fark ettim, her kitap, ne kadar farklı olduklarını düşünsem de, ölümcül riskler içeriyordu. Örneğin bir insan başka bir insana silah çekebilirdi. Bu yüzden kendimi duygusal risklerle sınırlandırmaya karar verdim.

PA: Evet doğru. Şu âna kadarki sınırlarının farkına vardığında, bunları genişletme şansın da oluyor. Her sanatçının sınırları var. Kimse her şeyi yapamaz. İmkânsız. Sanata dair güzel olan şey, belli bir mekânı, fiziksel ve zihinsel bir mekânı çevrelemesi. Her sayfaya bütün dünyayı koymaya çalışırsan, kaos yaratırsın. Sanat, hakkında konuşman gereken yegâne şeye yoğunlaşabilmek için neredeyse her şeyi bertaraf etmekle ilgili.

Her sanatçının sınırları var. Kimse her şeyi yapamaz. İmkânsız. Sanata dair güzel olan şey, belli bir mekânı, fiziksel ve zihinsel bir mekânı çevrelemesi. Her sayfaya bütün dünyayı koymaya çalışırsan, kaos yaratırsın.

Teknoloji

JL: Artık derinden derine yerleşmiş e-posta ve cep telefonu gibi belli teknolojileri kurmacalarına dahil etmekte zorlanıyor musun? Belli bir tarihten sonra icat edilmiş teknolojilerin –benim için bu 1978 ya da 1984 olabilir– kurmacanın alanına dahil olmadığını düşünüyorum.

PA: Bu çok ilginç bir soru. Seksenlerin sonunda geçen Yanılsamalar Kitabı’nda bir faks makinesi var. Bu faks makinesi aracılığıyla çok önemli bir şey oluyor. Dolayısıyla teknolojiden söz etmeye özellikle karşı değilim. Şu anda üzerinde çalıştığım kitapta, e-postaya bir gönderme var. Cep telefonlarına da.

Bilgisayarı olmayan az sayıdaki insandan birisiyim. Bilgisayarda yazmıyorum, e-posta adresim yok ve almaya da pek meraklı değilim. Kalemim ve eski taşınabilir daktilomla mutluyum ama hiçbir şey hakkında konuşmaya da karşı değilim. Roman, dünyada var olan ya da var olmuş ne varsa her şeye açık olmanızı sağlıyor. Bence romanın görkemi bu. Yasaklarım yok. “Bunu yapamazsınız çünkü…” demiyorum.

JL: Elbette ideolojik bir boykot değil de, daha çok bu şeyleri kurmacaya dahil etmekten bir kaçınma eğilimi. Sık sık e-posta yazıyorum. Ama bunu kurmacaya dahil ettiğim anda kurmacaya inanmamaya başlıyorum. Sayfanın gerçekliğine aykırı geliyor sanki.

PA: Bu, yıllar boyunca çeşitli insanlarla tartıştığım daha geniş ve daha ilginç bir soruya götürüyor bizi. Biliyorsun, teknoloji hayranları var ve hep şöyle derler (bu herhalde yüz elli yıldır söylenegelen bir şey): “Yeni teknoloji insanların düşünme ve yaşama tarzlarını değiştirecek. Hayatlarımızı dönüştürecek. Sadece maddi hayatımızı değil manevi hayatımızı da.” Bu bakış açısına çok basit bir nedenle inanmıyorum: Bedenimiz var. Hasta oluyoruz. Ölüyoruz. Âşık oluyoruz. Acı çekiyoruz. Yas tutuyoruz. Kızıyoruz. İster eski Roma’da yaşa ister bugünkü Amerika’da, bunlar insan olmanın değişmezleri. İnsanların telgraf, radyo, cep telefonu, uçak ya da şimdilerde de bilgisayar yüzünden değiştiklerini düşünmüyorum.

Yedi sekiz yıl önce Jerusalem Foundation tarafından İsrail’e davet edildim ve Mishchanot adında bir sanatçılar merkezinde kaldım. Harika bir yerdi. Elli yaşındaydım ve İsrail’e hiç gitmemiştim – tüm hayatı boyunca bu fikre direnmiş bir Yahudi. Doğru ânı bekliyordum, Teddy Kollek’in mektubu geldi ve beni üç dört hafta orada kalmaya, o binada yaşamaya, canım ne isterse yazmaya ve yapmaya davet ettiklerini okuduğumda gitme zamanının geldiğini düşündüm. Siri ve Sophie [Auster’ın kızı] de benle geldi. Bir ara ülkeyi gezmeye çıktık. Ölü Deniz Tomarları’nın keşfedildiği Kumran kasabasına gittik. Burada, mağarada ve etrafında bulunan tomarlar ve diğer nesnelerin durduğu olağanüstü bir müze var. Bu nesneler öylesine büyüleyici ki, bugün bir mağazadan satın alabileceklerinize benzer tabaklar var, desenleri ve tasarımları aynı, ayrıca bugün bir Fransız ya da İtalyanın pazara giderken yanına aldığı sepetlerden var. İnsanoğlunun çağlar boyunca olağanüstü bir şekilde nasıl aynı olduğuna dair ani bir aydınlanma yaşadım. Tam da bu yüzden Homeros’u, Sophokles’i ya da Shakespeare’i hâlâ okuyabiliyor ve kendimize dair bir şeyler okuduğumuzu hissediyoruz.

JL: Yirmili yaşlarımın başlarını, seksenli yılların sonunda San Francisco Körfez Bölgesi’nde geçirdim. Bilgisayar alanındaki olağanüstü patlamaya, Wired dergisinin doğuşuna ve etrafında gelişen her şeye tanık oldum. Sanal gerçeklik hayatımıza girdiğinde insan hayatının artık aynı olmayacağına dair büyük bir heyecan vardı. Ama büyük Rus sinema teorisyeni Dziga Vertov’u okursanız, o da yüz yıl önce aynı iddiayı sinema için dile getiriyordu. Sonra biraz araştırmayla, on yıl kadar önce radyonun icadının aynı söylemle kuşatıldığını görebiliyorsunuz.

PA: O zamanlar devrimci gibi görünmüş olmalı. Tüm dünya, birbirine uzak insanlar aniden iletişime geçiyorlar. Öte yandan teknoloji tehlikeler içermiyor da değil. Ergenlerin, hayatlarını bilgisayar ekranlarının karşısında, duyularını körelterek ve hayatı yaşamadan geçirdiklerinin gayet farkındayız. Ama bence büyüdüklerinde ve hayat gailesi başladığında onlar da bizlere katılacak.

JL: Şu da tatlı bir ironi, çevrimiçi dünyanın çoğu yazılı bir biçim alıyor. Okuryazar-sonrası ya da görsel-okuryazar olması beklenen kültür, şimdi yazışmaya takıntılı durumda. Mektuplara ya da günlüklere.

PA: Kesinlikle. Bu bizi kurmaca sorununa geri getiriyor. Kuşaklar boyunca sayısız insan romanın ölümü konusunda tahminlerde bulundu. Ben yine de yazılı hikâyelerin yaşamaya devam edeceğine inanıyorum, çünkü temel bir insan ihtiyacına cevap veriyorlar. Bence sinema romandan önce ortadan kaybolabilir, çünkü roman iki yabancının mutlak bir samimiyet içinde buluşabilecekleri, dünyadaki az sayıdaki mecradan biri. Okur ve yazar kitabı beraber yaratıyor. Okur olarak bir başkasının bilincine giriyorsun ve bunu yaparken sanırım kendi insanlığınla ilgili bir şeyler keşfediyorsun ve bu da seni daha canlı hissettiriyor.

JL: Deneyimin mahremiyeti hakkındaki vurgunu sevdim. Bir roman ne kadar ünlü olursa olsun, fiziksel okuma eylemi nedeniyle bunun toplu bir deneyim olması mümkün değil. Okumak mahrem bir şey. Neredeyse mastürbasyon gibi.

PA: Bir romanın tek bir okuru vardır. Bütün meseledeki hayati kısım bu bence. Sadece tek bir kişi. Her seferinde tek bir kişi.

Ekfrasis

JL: Beni büyüleyen şeylerden biri de, romanın diğer sanat formlarını kapsamlı biçimde betimleyebilme kapasitesi. Bu bana romanın belirleyici güçlerinden biri gibi geliyor: Roman bir şarkıyı, bir şiiri ya da bir filmi yutabiliyor…

PA: Ya da bir resmi.

JL: Evet. Diğer tüm sanat formlarının mahrum olduğu bir kapsama sahip, çünkü roman başka bir sanat formu altında özetlenemez.

PA: Sanırım uygun sözcük ekfrasis: hayali sanat eserlerini betimleme anlamına gelen bir retorik terimi. Bana çok ilginç gelen bir şey var. Yüzyıllar boyunca romanın, üzerinde yoğunlaşma eğilimi göstermediği şeylerden biri, insanların kitap okudukları olgusu. Kitapları ve okuma deneyimini bu dünyanın bir gerçekliği olarak gösteriyorum. Aynısı film için de geçerli. Neden filmleri anlatmayalım ki? Yanılsamalar Kitabı’nı yayımladıktan sonra arkadaşım sinemacı Hal Hartley’e bir nüsha gönderdim. Bana şöyle dedi: “Belki de yazılı filmler gerçek filmlerden daha iyidir. Yazılı filmleri yalnızca kafanda izleyebilirsin ama her şey tam da istediğin gibi olur.”

JL: Romancılar mükemmel filmler yönetiyor. Her parçasını düzenliyoruz. Sahneyi tam da istediğimiz gibi kuruyoruz.

PA: Bir kitapta aynı paragrafı dört kere okuyabilirsin. Sayfa 300’deyken sayfa 21’e geri gidebilirsin. Bunu filmde yapamazsın. Sürekli ileri doğru gider. Buna ayak uydurmak, özellikle de çok beğendiğin bir filmi seyrederken çok zordur. İyi bir filmi adamakıllı takip etmek için defalarca izlemek gerekir.

Sanırım Köprüdeki Lulu (1998) konusunda yaptığım hatalardan biri, roman yazıyormuş gibi senaryoyu gereğinden fazla yazmak oldu. Ne olup bittiğini iyice kavrayabilmek için filmi defalarca izlemek gerekiyor. Filmin başlarında Harvey Keitel’ın caddede yürüdüğü bir sahnede duvarda ufak bir grafiti var: “Beware of God.” Bunu bir tişörtte görmüş ve çok beğenmiştim. Disleksik biri okursa: “Beware of Dog.” Daha sonra, gayet bilincinde olarak bir köpeğin uzaklardan gelen havlama sesini koydum. Benim için o köpek bir ilahtı. Harvey’nin oynadığı karakter ara sokakta ölü adam bulduğunda oluyor bu. Kimse, muhtemelen kimse ne yapmaya çalıştığımı anlayamamıştır.{{1}}

JL: Havlayan bir köpekle karşılaşan bir okur, neden o tercihin tam da o anda yapıldığı üzerinde durmak zorunda kalırdı. Romandaki her şey özel olarak seçilir ama bir filmin yakaladığı bazı şeyler, görüntü ve seslerin gelgeçliği nedeniyle tesadüfi olabilir.

PA: Kesinlikle.

JL: Bu arada, tam da sen o ânı anlatırken, uzaklarda bir köpek, burada Brooklyn’de havlıyordu.

PA: Evet.

JL: Ekfrasis’e verebileceğin çok sevdiğin bir örnek var mı? Örneğin bir sanat eserinde anlatılan bir başka sanat eseri?

PA: Savaş ve Barış’ta Nataşa’nın operaya götürüldüğü ve Tolstoy’un tüm deneyimi yapısöküme uğrattığı büyük bir an var. Bunu duygusal ya da sanatsal bir bakış açısından yazmak yerine ham, fiziksel bir bakış açısından betimler: “Sonra şişman bir kadın sahneye geldi ve birtakım jestler yapmaya başladı, sonra arka planda bir gonk çaldı, sonra şimşek çaktı, sonra sıska bir adam kimsenin anlamadığı bir arya söyledi.” Sanırım okuduğum en komik sanat eseri anlatımıydı bu. Ama muhtemelen en iyi ve en güzeli, tam şu anda aklıma geleni söylersem…

JL: İdeali de bu.

PA: Konuyu bu kadar eve getirmekten nefret etsem de, Siri’nin en son romanı Sevdiklerim derim. Ressamın çizimleri inanılmaz derinlikli ve bu çizimler romanın parçaları. O kadar güzel dile getirilmişler ki. Sanatın bu kadar bütünleyici bir role sahip olduğu başka bir roman okuduğumu hatırlamıyorum.

JL: Sanatçının varlığının, çerçevenin eşiğinde zar zor göründüğü bir resmin tasvirini okuduğumu hatırlıyorum.

PA: Ressam ufak bir gölge.

JL: Evet.

PA: Yıllar içinde kitapların yapaylıkları konusuyla da yoğun olarak ilgilendim. Demek istediğim, neticede, kim kimi kandırıyor. Kurmaca bir kitapta hayali bir şey okuduğumuzu biliyoruz, ki ben de bu olguyu kitabın bir parçası kılarak kullanmakla hep ilgilenmişimdir. Kuru, akademik, metakurmaca bir şekilde değil, öylece yazılmış kelimelerin organik parçası olarak. Çocukken üçüncü şahısta yazılmış bir roman seçer ve kendime şunu derdim: “Kim konuşuyor? Burada kimi dinliyorum? Bu hikâyeyi kim anlatıyor?” Kapakta bir isim görebiliyorum, Ernest Hemingway ya da Tolstoy yazıyor ama gerçekte konuşan Tolstoy ya da Hemingway mi?

Varlık nedenlerini küçük bir mazeretle açıklayan kitapları hep sevmişimdir. Örneğin, Kızıl Harf’te, Hawthorne gümrük dairesinde elyazmasını keşfeder, izleyen sayfalarda da yazmayı basmaya koyulur. Hepsi üçkâğıttır tabii. Sanat hakkında sanat hakkında sanat. Yine de bana çok cazip gelmişti. Sanırım çoğu kitabımın üçüncü değil de birinci şahısta yazılmış olmasının nedeni bu.

Günümüzden yüz yıl sonra bile okunabilecek ve okurların alakasız ayrıntılara boğulmadığı kitaplar yazmak istiyorum. Sosyolog değilim ama roman çoğu zaman sosyolojiyle ilgilenmiştir. Ben psikolojiyle ilgileniyorum.

JL: İlk başladığında böyle olacağını düşünmüş müydün? Ben de birinci şahsa meyilliyim ama genç bir okurken üçüncü şahsın birinciden daha has olduğunu düşünürdüm. Bana bir şekilde daha yüksek bir kurmaca biçimi olarak görünürdü.

PA: Belki, ama ben alçak olanı seviyorum. Alçak olanla, yere yakın, hayattan neredeyse ayırt edilemez olanla bayağı ilgileniyorum.

JL: Hangisini seçeceğine bir projenin hangi aşamasında karar veriyorsun?

PA: Sanırım her defasında en başından karar verdiğim bir şey. Bir tek, kurmaca olmayan Yalnızlığın Keşfi’ni yazdığımda kafam karışıktı. Bu kitabın ilk kısmı birinci şahısta yazılmıştı ve ikinci kısma da birinci şahısta başladım. Ama bu noktada bir şey hoşuma gitmedi. Neden tatmin olmadığımı anlayamıyordum. Yazdım, yazdım, yazdım ve sonra durmak zorunda kaldım. Bir kenara bıraktım, haftalar boyunca üzerine düşündüm ve anladım ki sorun birinci şahıstı. Üçüncüye geçmem gerekti. Çünkü birinci kısımda başka biri –babam– hakkında yazıyordum. Onu kendi bakış açımdan görüyordum. Ama ikinci kısımda çoğunlukla kendim hakkında yazıyordum. Birinci şahsı kullandığımda, kendimi artık göremez olmuştum. Üçüncü şahsa geçerek kendime karşı belli bir mesafe koymayı başardım; bu da kendimi görmemi mümkün kıldı ve böylece kitabı yazabildim. Çok tuhaftı.

JL: Mesafe kelimesini kullandın. Bana öyle geliyor ki eserlerinin –her yerinde bulunan ama yine de son derece ele gelmez ve hakkında konuşması zor– bir özelliği de bir tür ihtiyat.

PA: Bu seni şaşırtabilir ama kendimi aşırı derecede duygusal bir yazar olarak görüyorum. Her şey en derin hislerden, rüyalardan, bilinçdışından geliyor. Ama yine de düzyazılarımda sürekli ulaşmaya uğraştığım şey açıklık. Bu sayede, ideal koşullarda yazı öyle saydam hale gelecek ki, okur iletişim aracı olarak dilin varlığını unutacak. Böylece okur basitçe sesin, hikâyenin, olup bitenlerin içinde olacak. Evet, belli bir ihtiyat… gerçi ihtiyat değil de netlik derdim herhalde, emin değilim. Aynı anda, bildiğim en derin duygusal meseleleri keşfe çıkıyorum: aşk ve ölüm. İnsanın çektiği acılar. İnsanın yaşadığı sevinçler. Hayatı yaşanmaya değer kılan önemli şeylerin tümü.

JL: Evet, kitapları tutkusuz bulduğumu kesinlikle kastetmedim. Kehanet Gecesi’nin yürek burkan, duygusal bir kitap olduğunu düşünüyorum. Bu beni şaşırtmadı da. Haklısın, ayırt edici özelliğini anlatmaya çalıştığım şey yazının netliğinden, titizliğinden ileri geliyor. Zamansızlık gibi bir etki çıkıyor ortaya.

PA: Günümüzden yüz yıl sonra bile okunabilecek ve okurların alakasız ayrıntılara boğulmadığı kitaplar yazmak istiyorum. Sosyolog değilim ama roman çoğu zaman sosyolojiyle ilgilenmiştir. Kurmacayı insanlar için cazip kılan kaynaklardan biri bu. Ama benim derdim bu değil. Ben psikolojiyle ilgileniyorum. Dünyaya dair belli felsefi sorularla. Hikâyeleri bizi çevreleyen şeylerin keşmekeşinden kurtararak, duygusal hayata daha saf bir yaklaşıma ulaşmaya çalışıyorum.

JL: Güzel olan, aynı zorunluluğu bizzat karakterlerine katıyor olman. Onlar da kendi hayatlarıyla ilişkilerini saflaştırmaya çalışıyorlar.

PA: Sanırım karakterlerimin çoğu bir şekilde tüketici değil, günümüzün ıvır zıvırlarına ve yapaylıklarına aşırı ilgi duymuyorlar. Elbette kitaplarımda spesifik şeylerden de söz etmiyor değilim, sadece bu şeyler üzerinde aşırı durmuyorum.

JL: Evet, eserlerindeki en güncel referanslar bile zamansız bir mekâna doğru sürükleniyor gibi.

PA: Kitaplarımdaki her kelimenin, cümlenin yerli yerinde olmasına çok dikkat ediyorum. Sırf güzel yazmış olmak için güzel paragraflar yazma lüksüne kendimi kaptırmak istemiyorum. Bu beni ilgilendirmiyor. Her şeyin elzem olmasını istiyorum. Bir anlamda, merkez her yerde. Kitabın her cümlesi kitabın merkezi.

Paul Auster (1947) ABD’nin New Jersey eyaletinde, Newark’ta doğdu. Daha on iki yaşındayken, önemli bir çevirmen olan eniştesinin kitaplarını okuyarak edebiyata büyük bir ilgi duymaya başladı. Columbia Üniversitesi’nde Fransız, İngiliz ve İtalyan edebiyatı okuduktan sonra dört yıl kadar Fransa’da yaşadı, Fransız yazarlardan çeviriler yaptı. 20. yüzyıl Fransız şiiri üstüne önemli bir antoloji hazırladı. İlk kez 1987’de New York Üçlemesi adlı yapıtıyla büyük ilgi gördü. Daha sonra Ay Sarayı, Kehanet Gecesi, Köşeye Kıstırmak, Son Şeyler Ülkesinde, Leviathan, Şans Müziği, Timbuktu, Yanılsamalar Kitabı, Yükseklik Korkusu, Brooklyn Çılgınlıkları, Yazı Odasında Yolculuklar, Karanlıktaki Adam ve Sunset Park adlı romanları, Yalnızlığın Keşfi adlı anı-romanı, Kırmızı Defter adlı öykü kitabı birbirini izledi. Auster, eşi yazar Siri Hustvedt ve iki çocuğuyla birlikte New York, Brooklyn’de yaşıyor.

The Believer, 2005
İngilizceden çeviren Atilla Erol

[[1]] Paul Auster Köprüdeki Lulu’da (1998) yaptığı bu göndermeyi New York Üçlemesi’nin ilk kitabı Cam Kent’te de (1985) kullanır: “She says the father talked about God. That is a funny word to me. When you put it backwards, it spells dog. And a dog is not much like God, is it?” (e.n.)[[1]]

(1661)

tags:

Yorum yaz