Home Bilgi Bankası Edebiyat Refik Halit Karay'ı Seviniz...
Refik Halit Karay'ı Seviniz...

Refik Halit Karay'ı Seviniz...

319
0

Refik Halit Karay’ın mem­le­kette ve sür­günde yaz­dığı öykü­leri bu top­rak­ları, bu top­rak­lar­daki insanı anla­maya ve her şeye rağ­men sev­meye dair…

Banu Yıldıran Genç

Orta okulu bitir­dik­ten sonra liseye başka bir okula git­tim, alı­şa­ma­dım, çok mut­suz­dum. Dönüp dola­şıp zama­nında hep şika­yet etti­ğim oku­lun çıkı­şında bulu­yor­dum ken­dimi. Bir de üstüne orta okul­daki en iyi arka­daş­la­rım­dan birine âşık olmuş­tum, dört sene­den sonra ne oldu da böyle bir şey olu­verdi, hâlâ bil­mem. Kız-erkek arka­daş­lı­ğı­nın en iyi örnek­le­rin­den biri oldu­ğu­muz için çak­tır­ma­maya çalış­tı­ğım bu durumla çok zor baş etti­ğimi anım­sı­yo­rum. Okul çıkış­ları ya da hafta son­ları aynı orta okulda olduğu gibi yine bisik­le­time atla­yıp onlara gidi­yor­dum. Muhab­bet etmek­ten çok keyif aldı­ğım anne ve babası vardı.

Salonda içi kris­tal bar­dak dolu büfe yerine kütüp­ha­nesi olan, oturma oda­ları olma­yan, dağı­nık­lık­tan rahat­sız olma­yıp, “Ev dedi­ğinde yaşa­dı­ğın belli ola­cak” diyen tek tanı­dı­ğım onlardı. Kütüp­ha­ne­nin bir tane­sini nere­deyse boylu boyunca Refik Halit Karay kitap­ları kap­lı­yordu ki zaten arka­da­şım da bu büyük yaza­rın toru­nu­nun çocu­ğuydu.

Çok ilginç­tir ki bizim evde de ken­dimi bil­dim bileli aynı yaza­rın Mem­le­ket Hikâ­ye­leri kitabı vardı ve bir gün tele­viz­yonda izle­di­ğim Yatık Emine fil­min­den sonra kitap­taki hikâ­ye­sini de oku­muş­tum. Kla­sik Türk yazar­la­rıyla o dönemde çok gönül bağım olmasa da Karay’ı en azın­dan oku­muş olmam bugün bile bana ilginç bir tesa­düf gibi gelir.

Genç­lik başımda duman gün­le­rinde tabii ki o evde ne Refik Halit Karay’la ne de kül­li­ya­tıyla ilgi­le­ni­yor­dum. Sonra araya mesa­fe­ler, başka kişi­ler, yıl­lar girdi, o arka­daş­lık yolda hael hatır sor­maya dönüştü. Ve ben üni­ver­si­te­den sonra keş­fet­tim Refik Halit Karay’ın ne denli büyük bir yazar oldu­ğunu, o yüz­den o evde Karay aile­siyle geçir­di­ğim gün­lerde bir kez bile yazar­dan konuş­ma­mak, o kitap­la­rın kıy­me­tini bil­me­mek en büyük “keşke”lerimdendir. Yan­lış yaşta yan­lış yer­dey­mi­şim diye düşü­nü­rüm.

Yıl­lar sonra Murat­han Mungan’ın der­le­mesi Büyü­me­nin Türkçe Tarihi’nde Refik Halit Karay’ın Eskici öykü­süne, öykü­den önce ise Füsun Akatlı’nın yaz­dığı eşsiz bir dene­meye, Bir Dil Gur­be­tinde’ye rast­la­dım. Yıl­larca unut­tu­ğum Karay’ları yeni­den oku­maya ve artık ede­bi­yat öğret­meni oldu­ğum­dan, öğret­men­lik yap­tı­ğım süre boyunca öğren­ci­le­rime bu öyküyü mut­laka oku­ta­ca­ğıma söz ver­dim kendi ken­dime. Sözümü de tut­tum diye­bi­li­rim. Doku­zuncu sınıf­larla konu­muz öykü oldu­ğunda ne yapıp edip bu öyküyü iste­dim çocuk­lar­dan, hem evde hem okulda oku­du­lar. Ana dili­nin öne­mini bun­dan daha iyi anla­tan bir öykü bil­mi­yo­rum. O nedenle ana dili Türkçe olan, bu sebeple Türkiye’de hiç sorun yaşa­ma­yan, ana dilinde eği­ti­min, sana­tın, gaze­te­nin yasak­lan­ma­sı­nın ne anlama gel­di­ğini tam ola­rak hiç­bir zaman bile­me­ye­cek biri ola­rak ben, “Ağlama be! Ağlama be!” cüm­le­sin­den sonra göz­yaş­la­rımı tuta­mam. Anne ve baba­sı­nın ölü­mün­den sonra Filistin’e hala­sı­nın yanına gön­de­ri­len küçük Hasan’ın dilini konu­şa­ma­ma­sıyla bir­likte içine kapan­ma­sını, aylar sonra eve çağ­rı­lan bir ayak­kabı tamir­cisi saye­sinde yeni­den ana dilini konuşma fır­satı bulup kuş­lar gibi şakı­ma­sını düşü­nü­rüm. İşini biti­ren ayak­ka­bı­cı­nın git­me­den önce ağla­maya baş­la­yan Hasan’a söy­le­diği son söz­ler­dir bun­lar, bu söz­leri söy­ler­ken orada sür­günde olan eski­ci­nin de yanak­la­rın­dan yaş­lar akar.

Bugüne kadar öğren­ci­le­rime öykü biti­minde göz­le­ri­min dolu oldu­ğu­nun ya da sesi­min tit­re­di­ği­nin anla­şı­lıp anla­şıl­ma­dı­ğını hiç sora­ma­dım. Konuş­maya baş­la­ma­dan önce uzunca bir süre pen­ce­re­den bak­maya devam etti­ğimi ya da göz­yaş­la­rım düş­me­sin diye dudak­la­rımı ısı­rıp göz­le­rimi kır­pış­tır­dı­ğımı fark etti­ler mi bil­mi­yo­rum. Belki bu yazıyı oku­yan olursa söy­ler. Ağla­mak ayıp değil tabii ama her yıl aynı öyküde ağla­yan öğret­men ola­rak anıl­mak da biraz garip olurdu doğ­rusu.

Sonra çocuk­lara ilk yurt dışı seya­ha­timi anla­tı­rım konuyu dağıt­mak için, onlarca dilin konu­şul­duğu Londra tren istas­yonu gibi bir yerde met­re­ler öte­sin­den söy­le­nen tek bir Türkçe söz­cüğü bile duya­bil­di­ğimi, duy­du­ğum her Türkçe cüm­leyle çocuksu bir biçimde sevin­di­ğimi anla­tı­rım. Ana dili­nin konu­şu­la­bil­diği yerde onun kıy­me­ti­nin bilin­me­si­nin zor oldu­ğun­dan bah­se­de­riz. Rüya­la­rı­mızı ana dili­mizle gör­dü­ğü­müzü, ana dilini sev­me­nin mil­li­yet­çi­lik demek olma­dı­ğını… Bu sırada sınıf­taki Kürt öğren­ci­ler yavaş yavaş söz almaya baş­lar­lar. Doğal ola­rak ana dilde eği­tim hakkı konu­suna gelir sıra, o konuya çok gire­me­yiz, cesa­ret de ede­me­yiz pek, biraz sonra da zil çalar zaten.

Bu seneki on birinci sınıf­lara doku­zuncu sınıfta gir­me­di­ğim çıktı ortaya ve Milli Ede­bi­yat konu­sunda konu Refik Halit Karay’a gelince hem Gur­bet Hikâ­ye­leri’nden “Eskici“yi hem de yine çok sev­di­ğim Mem­le­ket Hikâ­ye­leri’nden Bir Taar­ruz’u oku­duk. Önce küçük Hasan’ın yal­nız­lı­ğını ardın­dan da açlık­tan, sefa­let­ten hır­sız­lık yap­mak zorunda kalan bir zabite yar­dım eden Hay­rul­lah Efendi’nin ince­li­ğini oku­mak bize ağır geldi. Hay­rul­lah Efendi’nin, para­sı­nın sadece kar­nını doyu­ra­cak kada­rını çalan zabite, kim­li­ğini giz­le­ye­rek, son derece kibar biçimde yar­dım edişi, aklı­mıza yar­dım iste­diği için azar­la­nan has­ta­ları, işsiz­leri, gös­tere gös­tere yar­dım edi­len günü­müzü ve gös­te­riş düş­kün­lü­ğünü getirdi. “Kapıyı bir kadın açtı, ‘Ola­maz, bizim efen­di­nin şimdi bun­ları ala­cak vakti yok, yan­lış getir­di­niz!’ diyordu. O sırada kocası geldi, ‘Kim gön­derdi?’ diye sordu, biz söy­le­me­dik fakat anla­mış ola­cak ki, ısrar etmedi, başını öte yana çevirdi, pek iyi göre­me­dim amma galiba ağlı­yordu!” cüm­le­leri boğa­zı­mıza bir yumru gibi oturdu. Ders bit­me­den önce son duy­du­ğum çok sev­di­ğim bir kız öğren­ci­min, “Ay şimdi ağla­ya­ca­ğım” deme­siydi.

Refik Halit Karay’ın mem­le­kette ve sür­günde yaz­dığı öykü­leri bu top­rak­ları, bu top­rak­lar­daki insanı anla­maya ve her şeye rağ­men sev­meye dair…

(319)

Yorumlar