Home Kültür Sanat Edebiyat Sait, Arkadaşımız…
Sait, Arkadaşımız…

Sait, Arkadaşımız…

615
0

Sait Faik tam şair ola­cak adam! Aslında şair adam. Ama hep hika­yeci ola­rak bil­di­ği­miz, oku­du­ğu­muz, kay­det­ti­ği­miz için, tabii Türk hika­ye­sin­deki iki ‘ada’dan biri ola­rak değer­len­di­ri­yo­ruz, diğeri Saba­hat­tin Ali. Yan­lış anla­şıl­ma­sın, kurucu, öncü anla­mında kul­la­nı­yo­rum bu iki ‘ada’yı ya da iki ‘adam’ı. Yoksa dağ da var, nehir de, ada da…

Şair ola­cak adam dedim ama, zaten yaşa­yışı şairce. Yaşa­yış, yani var­lık. Var­lığı şairce Sait Faik’in. Bun­dan mera­mım biraz bohem­lik, ama fazla değil, fazla bohem şiir­den uzak­laş­tı­rır. Mem­le­kette de bil­hassa eski­den bohem deyince res­sam­lar gelir akla. Sanı­rım ede­bi­yat­çı­lara, özel­likle de şair­lere göre daha çok para kazan­dık­la­rın­dan. Şair­le­rin para kazan­dı­ğını kim söy­le­miş? Fakat benim sözünü etti­ğim bohem­lik farklı, bohem deyince bizim aklı­mıza gelenle, bohe­min çıkışı, kay­nağı, kişi­leri hayli farklı.

Sait Faik’in şair­li­ğine dair düşün­cem asıl ola­rak arka­daş­lık duy­gu­sun­dan geli­yor. Bilin­diği gibi, şair­ler için vakit en ucuz ve en bol şey­le­rin başında gelir. Şair­lik adeta zamanı su gibi har­ca­mak, har vurup har­man savurma işi­dir. Bunu hangi dönem­ler için söy­lü­yo­rum, genel­likle şiirin ilk ortaya çık­tığı, yazıl­dığı, heye­can taşı­dığı ve uyan­dır­dığı ve pek çok genç şairin ken­dini, küçük İskender’in nite­le­me­siyle “Rim­baud” san­dığı, sayık­la­dığı dönem­ler, kısa­cası rüya zaman­ları. Rüya­dan güzel ne var? Uyku. Genç şair olmak, uyu­yunca görü­len değil, uyku­suz görü­len rüya­la­rın içinde olmak­tır, o rüya­ları gör­mek­tir.

Sait Faik de, hem döne­minde hem de son­ra­sında örnek­le­rine rast­la­dı­ğı­mız kimi şair­ler gibi zama­nın dışın­da­dır. Kendi zama­nını yaşar ve orada yazar. Zaman kay­gısı yok mudur, var­dır, ama bu bil­di­ği­miz, gün­de­lik zaman­dan çok farklı, yaz­dık­la­rıyla pay­laş­tığı zaman­dır, bu zamana elbette daha çok da yaza­ma­dık­ları ve yaza­ma­ya­cak­ları dahil­dir. Murat­han Mungan’ın şiir ve şair üze­rine düşün­ce­le­rini top­la­dığı Küre kita­bında şairin zama­nıyla ilgili çok ilginç ve çok katıl­dı­ğım sap­ta­ma­lar, görüş­ler var. Şairin çünkü özel bir zamanı var, daha doğ­rusu zama­nın akışı var, bir de şairin bakışı var. Mun­gan bu düşün­dü­rücü “yaman zaman”ın neli­ğini anla­tır­ken, akılna Sait Faik geldi.

Dedim ki, ede­bi­yat tarih­le­rine, tarif­le­rine ve ders kitap­la­rına göre o Sait Faik Abasıyanık’tır, okura ve roman­cı­lara, öykü­cü­lere göre Sait Faik’tir, aile­sine, yakın­la­rına ve yakın­ları ola­rak (biz) şair­lere göreyse Sait’tir. Bun­lar böyle bir­den aklıma gelip de yazınca doğ­rusu sevinç­ten şap­kam uçtu diye­cek­tim, bak­tım şap­kam yaz kadar uzakta, o zaman bura­larda bir yerde bir har­fin şap­kası sevinç­ten uçmuş­tur diye­lim, sevinçle uça­lım ve sevinçle geçe­lim. Onu daha da yakın his­se­den şair­lere, örne­ğin Ece Ayhan’a göreyse ne Sait ne Faik, düpe­düz Çakır’dır. Biz öna­dıyla yeti­ne­lim, Sait diye­lim, Sait, arka­da­şı­mız.

Arka­daş­lık duy­gu­su­nun hangi cüm­leyle baş­la­dığı bili­nir, “Bir insanı sev­mekle baş­lar her şey”. Sev­mekle de sürer. Sev­gi­siz, arka­daş­sız yaşa­mak zor­dur hiç kuş­ku­suz, ama bu bazı­ları için daha da zor­dur, nere­deyse imkan­sız. Sait bu hususta tipik değil, ati­pik bir yazar. Yaz­dık­la­rına ve anla­tı­lan­lara bakı­lırsa, pek sabırlı biri değil. Ve biraz da geçim­siz, arka­daş­la­rını, dost­la­rını kız­dır­mak­tan da hoş­la­nan biriy­miş. Ve aslında hayli içe­dö­nük bir yapısı var. Bu yapıyla, sokağı, geceyi, mahal­leyi, şehri, özel­likle de yok­sul­ları, yok­sun­ları, kıyı­da­ki­leri, düş­kün­leri, hayatı kay­mış­ları anlat­mak başka bir mucize! 

Sait’e iliş­kin tanık­lık­lar çok­tur, bun­lar­dan biri de Sema­ver-Kum­panya adıyla ikisi  bir arada Nisan 1965’de “Bütün Eserleri:1” iba­re­siyle Varlık’tan yayım­la­nan kita­bın başında durur. Ünlü çevir­men ve şair Sabri Esat Siyavuşgil’in yaz­dığı tatlı, arka­daşca bir önsöz­dür, çok da objek­tif bir yazı­dır: “Ben Sait Faik’i, onu türlü yer­lerde sık sık gören bazı arka­daş­ları gibi tanımadım…/…Bu sebeple onun ansı­zın pat­lak veren öfke buh­ran­ları, küfür kriz­leri, kenar sokak­lar­daki süfli mey­hane alem­leri, hatta Burgaz’daki balıkçı mace­ra­ları, sev­gi­leri veya günah­ları hak­kında gör­güye daya­nan şahit­li­ğim olmayacaktır…/…Ona ancak kibar salon­la­rında, moda mesi­re­lerde, pahalı eğlence yer­le­rinde, eti­kete düş­kün çev­re­lerde rast­ge­le­mez­di­niz. O, balık­çı­larla, esnafla, hayat­la­rını sokakta yaşa­yan nasip­siz­lerle ahbap­lık etmeyi, içli dışlı olmayı, çaylı veya kok­teylli top­lan­tı­larda boy gös­te­rip gülü­cük­ler yap­maya ter­cih ederdi.”(agy, s.9)

Sabri Esat Siyavuşgil’in yazı­nın deva­mında söy­le­dik­leri, Sait Faik ile Edip Cansever’in öykü ve şiir kişi­leri ara­sında da bir yakın­lık kur­ma­mıza yol açı­yor. Tabii burada Edip Cansever’in şiir kişi­le­riyle kur­duğu bir dost­luk ya da arka­daş­lık bağın­dan söz etmi­yo­ruz, oysa Sait’in öykü ya da roman kişi­leri, ki ‘kişi­leri’ demek bile burada fazla kur­maca kalı­yor, onun ger­çekte en yakın­ları, sev­dik­leri, arka­daş­ları, dost­ları. “Sait’in bohemi” diye­lim onlar için de.

Ahmet Oktay’ın Edip Cansever’e dair bir yazı­sında rast­la­mış­tım bohe­min kay­na­ğına. Bil­di­ği­miz­den, düşün­dü­ğü­müz­den çok farklı bir bohem­den söz edi­yordu. Oktay’ın yazı­sı­nın baş­lığı, “Kim­se­nin İlgi­len­me­diği Olay­la­rın Tarihçisi”dir. Ben de Oktay’ın yazı­sını “Şiir Coğ­raf­ya­ları” baş­lıklı bir yazımda ana­rak şöyle demiş­tim: Edip Cansever’in şiir kişi­leri ‘bohem­ler’ ve ‘antikahramanlar’dır. ‘Bohem’ burada Karl Marx’ın Louis Bonaparte’ın Dar­besi kita­bında söz ettiği tür­den bir bohem­dir. Yani Paris’in alt pro­le­ter sınıfı ve bohem­ler ara­sında ciddi bir ben­zer­lik bulur Marx: “Geçi­mini nere­den sağ­la­dığı belli olma­yan, kökü bile karan­lık züğürt kibar­la­rın, mace­ra­pe­rest­le­rin, kok­muş bur­juva dökün­tü­le­ri­nin yanı sıra ser­se­ri­ler, başı­boş asker­ler, sür­gün­den dön­müş for­sa­lar, kaçak kürek mah­kum­ları, dolan­dı­rı­cı­lar, şar­la­tan­lar, ayak­ta­kımı, yan­ke­si­ci­ler, kumar­baz­lar, muhab­bet tel­lal­ları, gene­lev pat­ron­ları, hamal­lar, kötü yazar­lar, org­cu­lar, eski­ci­ler, kalay­cı­lar, dilen­ci­ler, kısa­cası Fran­sız­la­rın bohem adını ver­dik­leri, karı­şık, bozuk, avare kütle.” 

Ahmet Oktay da, Edip Cansever’in şiir kişi­le­ri­nin, Marx’ın bu sap­ta­ma­sın­dan hare­ketle ‘boheme dahil’ oldu­ğunu belir­tir. Oktay’a göre Can­se­ver “şiirine mekan ola­rak seç­tiği mey­ha­ne­lerde ve lüm­pen­le­rin çoğun­lukta olduğu han, pasaj, atölye ve ben­zeri yer­lerde, emekçi kesim­le­rin iyice yok­sul, yok­sun ve düş­kün üye­le­ri­nin gün­de­lik dram­la­rını anlat­mayı, duyum­sat­mayı ister.”

Oktay’ın sap­ta­ya­bil­diği kada­rıyla Cansever’in bohemi de şu kişi­ler­den olu­şur: Kürk tamir­cisi, cenaze kal­dı­rı­cısı, gene­lev kadını, otel katibi, çiçek ser­gi­cisi, gar­son, dökümcü, fener bek­çisi, öğret­men, hiz­metçi… Bu dökü­mün ardın­dan “Gün­de­lik dram­la­rın bu kişi­leri, tam da Baudelaire’in sözünü ettiği bağ­lamda anti –kah­ra­man­lar­dır” der. Baude­la­ire, modern kah­ra­ma­nın, eski tra­ged­ya­larda kar­şı­la­şı­lan kah­ra­man­lar­dan ola­ma­ya­ca­ğını belir­tir. Modern kah­ra­man “devasa ken­tin yeral­tına musal­lat olmuş bin­lerce kök­süz hayatta cani­ler, fahi­şe­ler” ara­sında dur­mak­ta­dır. Baude­la­ire bu modern kah­ra­man­lara “İlyada’nın kah­ra­man­ları siz­le­rin tır­nağı bile ola­maz” diye ses­le­nir.

Sait’i yal­nız mı bırak­tık? San­mam, o da kendi bohe­mi­nin ara­sına dal­mış, onlarla soh­beti koyult­muş­tur bile. Sabri Esat’ın önsö­züne döne­lim yeni­den ve Marx’ın işa­ret ettiği, Ahmet Oktay’ın Edip Can­se­ver şiirinde tes­pit ettiği bohe­min Sait Faik için kim­ler­den oluş­tu­ğunu göre­lim. Onun bohemi keşfi, Fran­sız­ca­sını ‘kuv­vet­len­dir­mek’ için git­tiği ve üç yıl kal­dığı Grenoble’da baş­lar. “İhti­yar Talebe” hika­ye­si­nin kah­ra­manı olan, yolu Grenoble’a düş­müş bir Yugos­lav, “Gaut­har Cam­baz­ha­nesi” hika­ye­si­nin kah­ra­manı olan genç bir Yunan, İtal­yan Mahal­lesi, Mar­silya Limanı…Sonra bu ara­yış­lar ve keşif­ler İstanbul’a taşı­nır. Balıkçı kah­ve­leri, tava kokan dumanlı mey­ha­ne­ler ve onun “bir­bi­rin­den çok farklı insan­lara karşı duy­duğu derin alaka ve teces­süs”, Sait’i “ede­bi­yat tari­hi­mizde pek az merak­lı­nın yak­laş­tığı, fakat bah­sini pek etme­diği insa­no­ğul­la­rına iter.”(agy, s.13) Sadece ‘insa­no­ğul­ları’ değil ‘insan­kız­ları’ da var­dır bu kim­se­le­rin ilgi­len­me­diği, merak etme­diği kişi­ler ara­sında: “Sait, Beyoğlu’nda, Galata’da, Kasımpaşa’da, Samatya’da ve niha­yet karar­ga­hını kur­duğu Burgaz’da, papaz efen­di­nin, ermeni balık­çı­nın, duvarcı Barba Antimos’un, falcı mat­ma­zel Todori’nin, Mer­can usta­nın ahba­bı­dır, kes­ta­ne­ci­nin, pro­jek­tör­cü­nün, Sakarya balık­çı­sı­nın, Melahat’in dostu olduğu gibi.”(s.13)

Sait’in hikaye kişi­leri onun ‘bohem’idir, arka­daş­la­rı­dır. Hepi­miz Sait’in arka­da­şı­yız.

(615)

Yorumlar