Home Bilgi Bankası Edebiyat Sait Faik’çe Yaşamak ve Yazmak
Sait Faik’çe Yaşamak ve Yazmak

Sait Faik’çe Yaşamak ve Yazmak

585
0

Yaşar Kemal ona akşamüstleri Tünel’den Taksim’e doğru yürürken rastlarmış. “Siyah gözlüklü, yüzü kederli, ama müthiş kederli, pantolonu ütüsüz, ağarmış saçları kabarmış” diye anlatır onu.

Semih Gümüş

Ne çok arkadaşı oldu ne de bildiği gibi yaşamaktan başka istekleri. Ada insanı olmaktan mı geliyordu kendine kapanıklığı? Öykü yazarı olmasaydım, kahveci olmayı çok isterdim, diyordu. Kahvesi deniz kıyısında olacak ama. Türlü çeşitli isanlar gelip gidecek kahveye, onları gözleyecek o ve ille de balıkçılar. Zenginleri sevmiyordu. Niçin sevsindi, Burgazada’nın dört bir yanı denizle çevrili dünyasından büyük zenginlik mi vardı. “Yaşamak nedir?” sorusuna nasıl yanıt vermesini beklersiniz? “Balık tutmak, kahvede oturmak, yanımda çok sevdiğim köpeğim, insan tanımak, Beyoğlu’nda bir aşağı bir yukarı dolaşmak, arada inmek, hikâye yazmak, velhasıl hiçbir şeye bağlanmadan avare gezmek bütün gün.”

Peki bunca başına buyruk yaşamak nasıl oldu da Sait Faik’i bu edebiyatın en önemli öykü yazarına dönüştürdü? Bu sorunun belirsizmiş gibi görünen yanıtı, oysa apaçık. Sait Faik ne yazarsa yazsın, bizim edebiyatımızın ve gölgede kalan bir köşesinde yaşadığı bu toplumun öyküsünü yazacaktı, çünkü bu edebiyatın ve bu toplumun parçasıydı. İnsan burada, onun yazdıklarından başka nedir ki. Bu yanını öne çıkarmak onu mutlu ediyordu. Sokaktaki kara çocuklar, sefaletini ya da mutluluğunu iç döker gibi anlatan insanlar, çarşıdaki küçük dükkânlar, balıkçılar, memurlar, kahveler, kahveciler. Başıboş dolaşmak sanılır onunki, oysa Sait Faik onların içinde bulmuştur kişiliğini ve yazar kimliğini. Sudan çıkmak gibidir onlarsız kalmak.

Yaşar Kemal ona akşamüstleri Tünel’den Taksim’e doğru yürürken rastlarmış. “Siyah gözlüklü, yüzü kederli, ama müthiş kederli, pantolonu ütüsüz, ağarmış saçları kabarmış” diye anlatır onu. Sait Faik, Ada’dan gelip çıkmadan edemediği Beyoğlu’nda, kalabalığın görünmez ve yalnız bir parçası olarak yürür Cadde’de. O yalnızlığını nasıl anlatabilir. “Ne var ne yok Sait? Hikâye yazıyor musunuz?” diye sorulunca, “”Yok,” der, “yaşıyorum.” Yaşarken yazmaktadır o sırada.

Hüzünlü bir insandı Sait Faik, küçük dertlerin insanı; 1950’lerin başlarında bile kötülüklerden yılmış, yalnızca iyiliği aramış bir insan, dünyanın bugünkü halini görse ne yapardı, bilmiyorum. Yaşar Kemal, içinde kaynayan röportajcılık var ya, Mark Twain Derneği’nin fahri üyeliğine değer görüldüğünü öğrendiği Sait Faik’in peşine düşer hemen. İstiklal Caddesi’nde de bulamaz, Kadıköy iskelesinde de. İki gün sonra Tünel’den Taksim’e çıkan yolda rastlar ona. Sait Faik her zamanki gibi karşılar Yaşar Kemal’in sorularını. Mark Twain Derneği onu onurlandırdığı için sevinecek değildir ya. Şaşırmıştır da. Dünya edebiyatı içinde bir yeri mi vardır da düşünmüşlerdir onu? Bilinmez. Birileri anlatmıştır belli ki: Sait Faik Türkiye’de yaşayan en önemli öykücüdür. Yıl 1953. Demek Türkiye’ye yönelen bir ilgi de doğmuştur o sırada. Türkiye, Birleşik Amerika’da daha iyi tanınmıyor muydu artık. Sait Faik için ödüllendirme önemli değildir de, Mark Twain adını söyleyince duracaksın. “Mark Twain alay edermiş, güldürürmüş, kepaze edermiş, cemiyetteki sahte vakarları, petrol krallarını, pamuk prenseslerini, demir beylerini, çelik efendilerini sağlığında,” diye coşacaktır. “Ölümünden sonra da bir Türk hikâyecisi ile şakalaşmasın mı?”

Öykülerinde hep Sait Faik’i aradı okur. Öykü ve roman kişilerinin aslında yazarın kendisi olduğunu düşünen okuma biçimlerinin eksik okuma olduğunu savunuruz. Anlatılan, kendinden de çıksa, yazarın kurmaca kişileridir ve öyle okunmaları gerekir. Sait Faik, günlük yaşam alışkanlıkları neyse, nasıl yaşıyorsa, insanları nasıl ve niçin seviyorsa öykülerinde öyle bir kişi olarak sık sık görünür, kendisini anlatır gibi. Yanıltır ama. Hiç kimse kendisini öyle anlatmaz. Anlatırsa öykü olmaz. Öykülerinde anlatılanlara bakarak Sait Faik’in yaşama biçimini ve dünya görüşünü çıkarmak, eksik bir eleştiri anlayışı, öykü nasıl okunmalıdır sorusuna verilmiş yanlış bir yanıttır.

Sait Faik, Orhan Veli’yi çok seviyordu. Hem arkadaş, hem şair olarak. Zaman zaman Sait Faik’in 1940’larda bu denli yaratıcı bir düzyazı biçimini ve öykü anlayışını nasıl bulduğu üstüne durup düşünülür, nedenleri arasında Orhan Veli’nin olağandışı yaratıcılığı da olmalıdır. Orhan Veli ve arkadaşları, 1937’de Varlık dergisinde yeni biçimli şiirlerini yayımlamaya başladıklarında pek iyi karşılanmadılar elbette. Öyle de şiir mi olurdu. Şiir öyle mi olurdu, başlangıçta bunun yanıtını vermedi onlar, çünkü yazıyorlardı. Sait Faik de o yepyeni anlayışı izlemeye başladı. O yeni şiirde bir Batı etkisi de vardı elbette ama sanatta yaşanan köktenci değişimlerde bazen açıklanamayacak etkiler de vardır, o güne dek yaşananlardan, okunanlardan, birikimden gelen. Sait Faik de öyleydi. Bir yandan Orhan Veli ve Melih Cevdet Anday’ın yazdıklarına tutkunken, öbür yandan Batı’da yazılanlardan da bir esinti gelip yalamıştır sözcüklerini. Gelgelelim, gene de kimseye benzemiyordu o. Nasıl benzesin. En beğendiği romancı Osman Cemal Kaygılı idi. Öykücü olarak da Orhan Kemal’i seviyordu. Hayata dönüklük işte. Arada Yaşar Kemal sevgisini de alalım, gençlerden Yaşar Kemal, çevresinde dolanıp onu rahat bırakmayan, genç yazar adayı.

Yeni bir anlayışta yazdığını biliyordu ama yazdıkları ne Halit Ziya’nın öykülerine benziyordu ne de Halide Edip’in romanlarına. Hiç kimseye benzemiyordu, dense yeridir elbette ve bunu kendisi de görüyordu. Ne öykü, ne röportaj, ne mektup, ne de bilmemne.

Yeni, tılsımlı bir sözcüktür kimilerine. Kimilerine de değil ama. Sait Faik lise sıralarında yazmaya başladığı öykülerinde kimlerden etkilenmişti? Hiç kimseden. Yazarın kişiliğinden de gelir yazdıklarının biçimi. Sesi soluğu. Ada’dan şehre inip Beyoğlu’na, oradan Şişli’ye doğru yürürken suda balık gibidir. Doğal halidir bu onun. Demek öykülerinde sıradan insanların sıradan hayatlarından söz etmenin, bazen dokunup geçivermenin nedenidir bu. Neden sonra siyasal hayat kızıştığında Sait Faik’i bireyci yazar olarak görenlerin tamamı günah çıkardı. Sait Faik görmedi bunu. Öldükten bir on yıl sonra okunur muyum acaba, diye sorduğu günlerin hemen ertesinde öldü. Paradan puldan yana değil –gerçi o zaman para da yoktu pul da– yalın bir hayatı yaşamaktan yana bir yazar, kendi dilini ve biçimini kendiliğinden yakalayabilir. Sanki doğadan gelir, sonra biçimlendirmek için süzülmüş bir düşünceden de geçirmiştir onu Sait Faik.

Hem sonra, daha ne istesin. “Nasıl bir dünya arzuluyorsunuz,” diye sorulduğunda, “Nasıl bir dünya mı?” diye karşıladığını varsayalım. “Haksızlıkların olmadığı bir dünya… İnsanların hepsinin mesut olduğu, hiç olmazsa iş bulduğu, doyduğu bir dünya…” dediğini. Öykü kişisinin sözleri onun sözleridir. Öykülerinde yaşayan yazar: Gene de onu en iyi anlatacak tanımlardan.

Semaver ve Sarnıç iki kardeş kitaptır. Dili de, dünyası da aynı anlayışta iki kitap. Şahmerdan gelir sonra. Sait Faik’in insan sevgisi ilk kitaplarında âdeta doğadan gelen bir tutkuyla dışavurur. Art arda yayımlanır ilk kitaplar. Sonra bir uzun ara. Sekiz yıl sonra Lüzumsuz Adam. Fethi Naci, Lüzumsuz Adam ile birlikte Sait Faik’in ikinci döneminin başladığını belirtir. Sait Faik üstüne eğilen her eleştirmen gibi. Artık aydınlık gelecek için de yazılmaktadır öyküler. 1940’lar yazarlar için karanlık yıllardır. Tek parti iktidarının baskıcı yılları aydınları ve yazarları bunaltmaktadır. Alemdağ’da Var Bir Yılan ise düzyazıyı sarsar. Demek düzyazı, öykü ya da roman bundan sonra böyle de yazılabilir.

Hemen ardından dünyayı şöyle bir silkeleyip gitmiştir Sait Faik. Hikâyesi, hikâyemizdir.

(585)

Yorum yaz