Home Bilgi Bankası Edebiyat Sait Faik’çe Yaşamak ve Yazmak
Sait Faik’çe Yaşamak ve Yazmak

Sait Faik’çe Yaşamak ve Yazmak

545
0

Yaşar Kemal ona akşa­müst­leri Tünel’den Taksim’e doğru yürür­ken rast­lar­mış. “Siyah göz­lüklü, yüzü kederli, ama müt­hiş kederli, pan­to­lonu ütü­süz, ağar­mış saç­ları kabar­mış” diye anla­tır onu.

Semih Gümüş

Ne çok arka­daşı oldu ne de bil­diği gibi yaşa­mak­tan başka istek­leri. Ada insanı olmak­tan mı geli­yordu ken­dine kapa­nık­lığı? Öykü yazarı olma­say­dım, kah­veci olmayı çok ister­dim, diyordu. Kah­vesi deniz kıyı­sında ola­cak ama. Türlü çeşitli isan­lar gelip gide­cek kah­veye, onları göz­le­ye­cek o ve ille de balık­çı­lar. Zen­gin­leri sev­mi­yordu. Niçin sev­sindi, Burgazada’nın dört bir yanı denizle çev­rili dün­ya­sın­dan büyük zen­gin­lik mi vardı. “Yaşa­mak nedir?” soru­suna nasıl yanıt ver­me­sini bek­ler­si­niz? “Balık tut­mak, kah­vede otur­mak, yanımda çok sev­di­ğim köpe­ğim, insan tanı­mak, Beyoğlu’nda bir aşağı bir yukarı dolaş­mak, arada inmek, hikâye yaz­mak, vel­ha­sıl hiç­bir şeye bağ­lan­ma­dan avare gez­mek bütün gün.”

Peki bunca başına buy­ruk yaşa­mak nasıl oldu da Sait Faik’i bu ede­bi­ya­tın en önemli öykü yaza­rına dönüş­türdü? Bu soru­nun belir­siz­miş gibi görü­nen yanıtı, oysa apa­çık. Sait Faik ne yazarsa yaz­sın, bizim ede­bi­ya­tı­mı­zın ve göl­gede kalan bir köşe­sinde yaşa­dığı bu top­lu­mun öykü­sünü yaza­caktı, çünkü bu ede­bi­ya­tın ve bu top­lu­mun par­ça­sıydı. İnsan burada, onun yaz­dık­la­rın­dan başka nedir ki. Bu yanını öne çıkar­mak onu mutlu edi­yordu. Sokak­taki kara çocuk­lar, sefa­le­tini ya da mut­lu­lu­ğunu iç döker gibi anla­tan insan­lar, çar­şı­daki küçük dük­kân­lar, balık­çı­lar, memur­lar, kah­ve­ler, kah­ve­ci­ler. Başı­boş dolaş­mak sanı­lır onunki, oysa Sait Faik onla­rın içinde bul­muş­tur kişi­li­ğini ve yazar kim­li­ğini. Sudan çık­mak gibi­dir onlar­sız kal­mak.

Yaşar Kemal ona akşa­müst­leri Tünel’den Taksim’e doğru yürür­ken rast­lar­mış. “Siyah göz­lüklü, yüzü kederli, ama müt­hiş kederli, pan­to­lonu ütü­süz, ağar­mış saç­ları kabar­mış” diye anla­tır onu. Sait Faik, Ada’dan gelip çık­ma­dan ede­me­diği Beyoğlu’nda, kala­ba­lı­ğın görün­mez ve yal­nız bir par­çası ola­rak yürür Cadde’de. O yal­nız­lı­ğını nasıl anla­ta­bi­lir. “Ne var ne yok Sait? Hikâye yazı­yor musu­nuz?” diye soru­lunca, “”Yok,” der, “yaşı­yo­rum.” Yaşar­ken yaz­mak­ta­dır o sırada.

Hüzünlü bir insandı Sait Faik, küçük dert­le­rin insanı; 1950’lerin baş­la­rında bile kötü­lük­ler­den yıl­mış, yal­nızca iyi­liği ara­mış bir insan, dün­ya­nın bugünkü halini görse ne yapardı, bil­mi­yo­rum. Yaşar Kemal, içinde kay­na­yan röpor­taj­cı­lık var ya, Mark Twain Derneği’nin fahri üye­li­ğine değer görül­dü­ğünü öğren­diği Sait Faik’in peşine düşer hemen. İstik­lal Caddesi’nde de bula­maz, Kadı­köy iske­le­sinde de. İki gün sonra Tünel’den Taksim’e çıkan yolda rast­lar ona. Sait Faik her zamanki gibi kar­şı­lar Yaşar Kemal’in soru­la­rını. Mark Twain Der­neği onu onur­lan­dır­dığı için sevi­ne­cek değil­dir ya. Şaşır­mış­tır da. Dünya ede­bi­yatı içinde bir yeri mi var­dır da düşün­müş­ler­dir onu? Bilin­mez. Biri­leri anlat­mış­tır belli ki: Sait Faik Türkiye’de yaşa­yan en önemli öykü­cü­dür. Yıl 1953. Demek Türkiye’ye yöne­len bir ilgi de doğ­muş­tur o sırada. Tür­kiye, Bir­le­şik Amerika’da daha iyi tanın­mı­yor muydu artık. Sait Faik için ödül­len­dirme önemli değil­dir de, Mark Twain adını söy­le­yince dura­cak­sın. “Mark Twain alay eder­miş, gül­dü­rür­müş, kepaze eder­miş, cemi­yet­teki sahte vakar­ları, pet­rol kral­la­rını, pamuk pren­ses­le­rini, demir bey­le­rini, çelik efen­di­le­rini sağ­lı­ğında,” diye coşa­cak­tır. “Ölü­mün­den sonra da bir Türk hikâ­ye­cisi ile şaka­laş­ma­sın mı?”

Öykü­le­rinde hep Sait Faik’i aradı okur. Öykü ve roman kişi­le­ri­nin aslında yaza­rın ken­disi oldu­ğunu düşü­nen okuma biçim­le­ri­nin eksik okuma oldu­ğunu savu­nu­ruz. Anla­tı­lan, ken­din­den de çıksa, yaza­rın kur­maca kişi­le­ri­dir ve öyle okun­ma­ları gere­kir. Sait Faik, gün­lük yaşam alış­kan­lık­ları neyse, nasıl yaşı­yorsa, insan­ları nasıl ve niçin sevi­yorsa öykü­le­rinde öyle bir kişi ola­rak sık sık görü­nür, ken­di­sini anla­tır gibi. Yanıl­tır ama. Hiç kimse ken­di­sini öyle anlat­maz. Anla­tırsa öykü olmaz. Öykü­le­rinde anla­tı­lan­lara baka­rak Sait Faik’in yaşama biçi­mini ve dünya görü­şünü çıkar­mak, eksik bir eleş­tiri anla­yışı, öykü nasıl okun­ma­lı­dır soru­suna veril­miş yan­lış bir yanıt­tır.

Sait Faik, Orhan Veli’yi çok sevi­yordu. Hem arka­daş, hem şair ola­rak. Zaman zaman Sait Faik’in 1940’larda bu denli yara­tıcı bir düz­yazı biçi­mini ve öykü anla­yı­şını nasıl bul­duğu üstüne durup düşü­nü­lür, neden­leri ara­sında Orhan Veli’nin ola­ğan­dışı yara­tı­cı­lığı da olma­lı­dır. Orhan Veli ve arka­daş­ları, 1937’de Var­lık der­gi­sinde yeni biçimli şiir­le­rini yayım­la­maya baş­la­dık­la­rında pek iyi kar­şı­lan­ma­dı­lar elbette. Öyle de şiir mi olurdu. Şiir öyle mi olurdu, baş­lan­gıçta bunun yanı­tını ver­medi onlar, çünkü yazı­yor­lardı. Sait Faik de o yep­yeni anla­yışı izle­meye baş­ladı. O yeni şiirde bir Batı etkisi de vardı elbette ama sanatta yaşa­nan kök­tenci deği­şim­lerde bazen açık­la­na­ma­ya­cak etki­ler de var­dır, o güne dek yaşa­nan­lar­dan, oku­nan­lar­dan, biri­kim­den gelen. Sait Faik de öyleydi. Bir yan­dan Orhan Veli ve Melih Cev­det Anday’ın yaz­dık­la­rına tut­kun­ken, öbür yan­dan Batı’da yazı­lan­lar­dan da bir esinti gelip yala­mış­tır söz­cük­le­rini. Gel­ge­le­lim, gene de kim­seye ben­ze­mi­yordu o. Nasıl ben­ze­sin. En beğen­diği romancı Osman Cemal Kay­gılı idi. Öykücü ola­rak da Orhan Kemal’i sevi­yordu. Hayata dönük­lük işte. Arada Yaşar Kemal sev­gi­sini de ala­lım, genç­ler­den Yaşar Kemal, çev­re­sinde dola­nıp onu rahat bırak­ma­yan, genç yazar adayı.

Yeni bir anla­yışta yaz­dı­ğını bili­yordu ama yaz­dık­ları ne Halit Ziya’nın öykü­le­rine ben­zi­yordu ne de Halide Edip’in roman­la­rına. Hiç kim­seye ben­ze­mi­yordu, dense yeri­dir elbette ve bunu ken­disi de görü­yordu. Ne öykü, ne röpor­taj, ne mek­tup, ne de bil­memne.

Yeni, tıl­sımlı bir söz­cük­tür kimi­le­rine. Kimi­le­rine de değil ama. Sait Faik lise sıra­la­rında yaz­maya baş­la­dığı öykü­le­rinde kim­ler­den etki­len­mişti? Hiç kim­se­den. Yaza­rın kişi­li­ğin­den de gelir yaz­dık­la­rı­nın biçimi. Sesi soluğu. Ada’dan şehre inip Beyoğlu’na, ora­dan Şişli’ye doğru yürür­ken suda balık gibi­dir. Doğal hali­dir bu onun. Demek öykü­le­rinde sıra­dan insan­la­rın sıra­dan hayat­la­rın­dan söz etme­nin, bazen doku­nup geçi­ver­me­nin nede­ni­dir bu. Neden sonra siya­sal hayat kızış­tı­ğında Sait Faik’i bireyci yazar ola­rak gören­le­rin tamamı günah çıkardı. Sait Faik gör­medi bunu. Öldük­ten bir on yıl sonra oku­nur muyum acaba, diye sor­duğu gün­le­rin hemen erte­sinde öldü. Para­dan pul­dan yana değil –gerçi o zaman para da yoktu pul da– yalın bir hayatı yaşa­mak­tan yana bir yazar, kendi dilini ve biçi­mini ken­di­li­ğin­den yaka­la­ya­bi­lir. Sanki doğa­dan gelir, sonra biçim­len­dir­mek için süzül­müş bir düşün­ce­den de geçir­miş­tir onu Sait Faik.

Hem sonra, daha ne iste­sin. “Nasıl bir dünya arzu­lu­yor­su­nuz,” diye sorul­du­ğunda, “Nasıl bir dünya mı?” diye kar­şı­la­dı­ğını var­sa­ya­lım. “Hak­sız­lık­la­rın olma­dığı bir dünya… İnsan­la­rın hep­si­nin mesut olduğu, hiç olmazsa iş bul­duğu, doy­duğu bir dünya…” dedi­ğini. Öykü kişi­si­nin söz­leri onun söz­le­ri­dir. Öykü­le­rinde yaşa­yan yazar: Gene de onu en iyi anla­ta­cak tanım­lar­dan.

Sema­ver ve Sar­nıç iki kar­deş kitap­tır. Dili de, dün­yası da aynı anla­yışta iki kitap. Şah­mer­dan gelir sonra. Sait Faik’in insan sev­gisi ilk kitap­la­rında âdeta doğa­dan gelen bir tut­kuyla dışa­vu­rur. Art arda yayım­la­nır ilk kitap­lar. Sonra bir uzun ara. Sekiz yıl sonra Lüzum­suz Adam. Fethi Naci, Lüzum­suz Adam ile bir­likte Sait Faik’in ikinci döne­mi­nin baş­la­dı­ğını belir­tir. Sait Faik üstüne eği­len her eleş­tir­men gibi. Artık aydın­lık gele­cek için de yazıl­mak­ta­dır öykü­ler. 1940’lar yazar­lar için karan­lık yıl­lar­dır. Tek parti ikti­da­rı­nın bas­kıcı yıl­ları aydın­ları ve yazar­ları bunalt­mak­ta­dır. Alemdağ’da Var Bir Yılan ise düz­ya­zıyı sar­sar. Demek düz­yazı, öykü ya da roman bun­dan sonra böyle de yazı­la­bi­lir.

Hemen ardın­dan dün­yayı şöyle bir sil­ke­le­yip git­miş­tir Sait Faik. Hikâ­yesi, hikâ­ye­miz­dir.

(545)

Yorumlar