Home Hayat Gezi Sankt Petersburg: "Mimarinin, sanatın ve estetiğin ekmek gibi su gibi bir ihtiyaç olduğunu daha iyi anlıyorum."
Sankt Petersburg: "Mimarinin, sanatın ve estetiğin ekmek gibi su gibi bir ihtiyaç olduğunu daha iyi anlıyorum."

Sankt Petersburg: "Mimarinin, sanatın ve estetiğin ekmek gibi su gibi bir ihtiyaç olduğunu daha iyi anlıyorum."

279
0

Rusya’nın Avrupa’ya açı­lan kapısı Petersburg’dayım. Saat saba­hın üçü, tan­yeri ağa­rı­yor, beyaz gece­le­rin sonu. Gök­yüzü laci­vert mavi­sine boyan­mış.

Kadir Işık

Her­mi­taj Müzesi şehir mer­ke­zine yakın mı, diye sor­dum Resul’e. Yüzüme baktı, sonra Mahmut’a. Nasıl yani, dedim, Sakın bana, dün­ya­nın en büyük on müzesi ara­sına giren, dün­ya­nın en değerli resim­le­ri­nin, sanat eser­le­ri­nin ser­gi­len­diği müzeyi gör­me­di­ği­nizi söy­le­me­yin. Resul, Mah­mut ağbi, bu dediği yere git­tik mi, diye sordu. Mah­mut biri­le­riyle mesaj­la­şı­yor. Uçak kal­kar­ken de iner­ken de tele­fonu elin­den bırak­madı. Mahmut’la ve yakın köy­lüsü Resul’le yan yana kol­tuk­lar­da­yız. İkisi de daha önce Petersburg’da inşa­atta çalış­mış. Resul konuş­kan, kız arka­da­şı­nın ken­di­sini kapı önüne koy­duğu geceyi anla­tı­yor. Üç ay köyde yete­rince sıkıl­dık­tan sonra tele­fon hat­tına para yük­le­yip kıza çağrı bırak­mış. Kız hemen ara­mış, bizimki ağbi­sin­den aldığı borçla düş­müş yola. Bun­dan böyle seviş­tik­ten sonra arka­sını dönüp uyu­ma­ya­cak, sarıl­mayı ihmal etme­ye­cek ve aklına köyü getir­me­ye­cek. Ecnebi kadın­lara kibar dav­ran­ması gerek­tiği konu­sunda muta­bık olduk. Mah­mut sus­kun, konuş­maya tenez­zül etmi­yor. Olsun, ben yine de ilk kez göre­ce­ğim bir yer hak­kında ben­den önce orada bulu­nan biri­le­riyle konuş­mak­tan geri dur­mu­yo­rum. İki­si­nin de tıraşı sinek kaydı, saç­ları kısa, ense ve kulak kıl­ları alın­mış.

Üç buçuk saat­lik yol­cu­lu­ğu­muz çabuk bitti. Resul’ün tele­fon numa­ra­sını aldım. Bil­diği bir otel var­mış, kal­mam için beni oraya götü­re­cek. Akşam saat altıda Katerina’nın hey­keli önünde bulu­şa­ca­ğız. Kime sor­san bilir o kal­ta­ğın hey­ke­lini, dedi. Bant­tan çan­ta­sını alan yol arka­daş­la­rım bir­bir­le­rini bek­le­me­den, bana hoşça kal deme­den kay­bol­du­lar bir anda.

Rusya’nın Avrupa’ya açı­lan kapısı Petersburg’dayım. Saat saba­hın üçü, tan­yeri ağa­rı­yor, beyaz gece­le­rin sonu. Gök­yüzü laci­vert mavi­sine boyan­mış.

Sır­tımda çanta, Gogol’un, ”Daha güzeli yok­tur, burası Petersburg’un her şeyi­dir” dediği Nevski Cad­de­sinde yürü­yo­rum. Ara sokak­larda kafe­ler, res­to­ran­lar, bar­lar ve küçük mağa­za­lar sıra­lan­mış. Bir kafede, sabah iş başı yap­ma­dan önce keyifle kah­ve­le­rini yudum­la­yan insan­la­rın ara­sında boş bir masaya otur­dum. Bir kahve, yanında kekle yapı­yo­rum kah­val­tımı. Yeni bir şehre adım attı­ğımda içime dolan ener­jiyle tek­rar cad­de­de­yim. Gör­dü­ğüm her yeni şey yor­gun­lu­ğumu unut­tu­ru­yor. Cadde üze­rinde Kazan Kated­rali, Dökü­len Kan Kili­sesi, Eski Sin­ger Binası ve yan yana sıra­lan­mış bir­bi­rin­den farklı bina­la­rın kâh yanın­dan geçi­yo­rum, kâh içle­rine giri­yo­rum. Bazen kal­dı­rımda çalan bir müzik gru­bu­nun ver­diği kon­serde, bazen bir akro­basi gös­te­ri­sinde ya da sokak res­sam­la­rı­nın çizim­le­rini izler­ken unu­tu­yo­rum ken­dimi. Cad­de­nin müda­vim­leri her saat başı deği­şi­yor ve turist­ler, turist­le­rin saati yok, her an her yer­de­ler. Bu şehirde zaman hızlı akı­yor, insan ancak saate bakınca anlı­yor uzun bir günün bit­mek üzere oldu­ğunu.

Şeh­rin adı­nın Almanca anlamı Peter’in kalesi demek. Birinci Dünya Savaşı’nda Alman­la­rın sal­dı­rısı sonucu mil­li­yetçi duy­gu­ları kaba­ran Rus­lar adını Pet­rog­rad ola­rak değiş­tir­miş. Ekim dev­ri­miyle Lening­rad, sonra tek­rar Peters­burg isim­le­rini alan şehir, kendi tari­hini zaman içinde deği­şen isim­leri üze­rin­den anla­tı­yor. Ders kitap­la­rında bize deli diye öğre­ti­len, Avru­pa­lı­la­rın büyük, Rus­la­rın süper dediği Petro, Kuze­yin Venedik’i ola­rak şehri batak­lık üze­rine kur­du­ru­yor. Bir­çok ada­dan olu­şan şehir yüz­lerce köp­rüyle bir­bi­rine bağlı. Her şey belirli bir ahenk ve düzen içinde inşa edil­miş. Bir­çok bina döne­min ünlü İtal­yan mimar­la­rı­nın eseri. Nevski Caddesi’nin her iki yanında sıra­la­nan bina­la­rın hiç­biri yanın­da­kine ben­ze­mi­yor, mima­ri­leri farklı.

Peters­burg gezi­le­rek bite­cek gibi değil. Her­mi­taj müze­sin­deki her bir sanat ese­rine iki dakika zaman ayır­mak için yedi yılını müzede geçir­men gere­ki­yor. Rus­larda her şeyin en büyü­ğünü, en gös­te­riş­li­sini ve en güze­lini yapma tela­şı­nın tek açık­la­ması Batı kar­şı­sında kapıl­dık­ları komp­leks olmalı. Rus kla­sik kitap­la­rında aris­tok­rat kesim genelde Fran­sızca ya da Almanca konu­şu­yor. Batı hay­ran­lığı en çok mima­ride görü­nü­yor. Başka ülke­ler­deki bir­çok saray Petersburg’daki saray­la­rın yanında müş­te­mi­lat gibi kalır.

Akşam saat altıda Katerina’nın hey­keli kar­şı­sında, Resul’ün çari­çeye kal­tak deme­si­nin nede­nini anla­maya çalı­şa­rak tah­min yürü­tü­yo­rum. Birin­cisi, devasa hey­ke­lin etra­fında otu­ran dev­let adam­la­rı­nın ayak­ları altında Osmanlı’ya ait kut­sal sem­bol­le­rin olması. Kimi­nin ayağı altında bir Osmanlı kavuğu, kimi­nin­kinde hilal, san­cak veya tuğra bulun­makta. İkinci neden, Bal­tacı Meh­med Paşa’nın mey­danda kazan­dığı savaşı, Katerina’yla çadı­rında yap­tığı barış görüş­me­sinde kay­bet­mesi.

Hey­ke­lin yanın­daki opera bina­sına giri­yo­rum, gözüm mey­danda. Resul’ü arı­yo­rum, cevap yok. Sanı­rım geç olma­dan başı­mın çare­sine bak­ma­lı­yım. Beş yıl Petersburg’da yaşa­yan Resul’le Mahmut’un Hermitaj’ı ilk kez ben­den duy­duk­la­rını tah­min ettim, beni şaşırt­ma­dı­lar, ama şaşır­mak benim de her­kes gibi hak­kım­dır diye düşü­ne­rek sor­dum. Taba­ğımda bırak­tı­ğım tere­ya­ğını ekmek­siz ağzına attı­ğında anla­ma­lıy­dım gel­me­ye­ce­ğini. Son­ra­sında sırı­ta­rak yüzüme baktı ve dedi ki, sabaha kadar iş var.

İnter­net üze­rin­den bir hos­tel ayar­la­dım. Bulun­du­ğum yere met­royla beş durak, uzak sayıl­maz. Neva neh­ri­nin atlın­dan geçen metro oldukça derin, istas­yon­lar şık ve görül­meye değer. Met­ro­dan çıkar çık­maz neh­rin üze­rinde göz kamaş­tı­rıcı bir ışık deme­tine dönü­şen güne­şin sun­duğu man­za­rayı kar­şıma ala­rak hos­tele var­dım. Oda değil, tek yatak iste­dim işlet­meci kadın­dan. Beyaz Geceler’de yaşa­nan turist akını her şeyin fiya­tını üç beş katına çıka­rı­yor. Odada, cam kena­rında üst­leri çıp­lak dört kişi var. Rusça selam ver­dim. İlgi­leri üze­rime top­landı. Biri­nin vücudu boy­dan boya döv­me­lerle kaplı. Rus mah­kum­lar vücut­la­rına, işle­dik­leri suç­ları ve ceza­evinde kaç yıl, neden yat­tık­la­rını dövme ola­rak yap­tı­rı­yor. Döv­meli olan­dan, bir fotoğ­ra­fını çek­mek için izin iste­dim. Beş Euro, dedi. Param olsa bu hos­telde –döküntü yatak­ları ve ran­za­ları işa­ret ede­rek– ne işim var, dedim. Pazar­lık yap­mı­yo­rum. Kori­do­run sonun­daki duşa git­tim. Kabin­siz duşta ana­dan üryan iki kişi­nin yanın­daki boş böl­mede, ben de ortama uya­rak suyun altına gir­dim.

Oda arka­daş­la­rım içki­leri masa­nın üze­rine diz­miş, bir­bir­le­ri­nin sağ­lı­ğına kadeh kal­dı­rı­yor. Bana da bir bar­dak votka ikram etti­ler. Sertti, ama iyi geldi. Her­kese iyi gece­ler dile­ye­rek vur­dum kafayı yat­tım. Gece yarısı bir ara uyan­dım. Kes­kin bir sucuk kokusu dol­dur­muş odayı, kıs kıs gülü­yor biri, belli ki ken­dini zor tutu­yor, ama müm­kün oldu­ğunca ses çıkar­ma­maya özen gös­te­ri­yor. Şu dün­yada vücu­duna işle­diği bütün suç­ları dövme yap­tı­ran birin­den daha güve­ni­lir kimse olma­ya­ca­ğını düşü­ne­rek gönül rahat­lı­ğıyla uyu­dum.

Sabah erken­den sokak­lar­da­yım. Uzun bir köp­rü­den şeh­rin bir başka bölü­müne geç­tim. Ekim dev­ri­minde ilk top atı­şını yapan Avropa Kru­va­zörü, neh­rin kena­rına demir­le­miş, saat dokuza kadar bir kafede otu­rup kitap oku­ya­rak müzeye dönüş­tü­rü­len kru­va­zö­rün açıl­ma­sını bek­li­yo­rum.

Dostoyevski’nin son üç yılını geçir­diği müze eve öğle­den sonra git­tim. Ev müte­vazi döşen­miş. Çalışma masası, çocuk­la­rın oyun­cak­ları, duvar­larda aile fotoğ­raf­ları ve bir­çok eşyası ser­gi­le­ni­yor. Farklı bir ruh haliyle, sanki Ölü­ler Evin­den Anı­lar kita­bını oku­ya­rak çık­tım evden. Raskolnikov’un tefeci kadını öldür­dük­ten sonra ken­dini acı­ma­sızca yar­gı­la­dığı sokak­la­rın birin­de­yim. Puş­kin de bu şehirde yaşa­mış, uçarı karı­sı­nın şıma­rık dav­ra­nış­ları kar­şı­sında kıs­kanç­lık kri­zine gir­miş ve karı­sına kur yapan bir Fransız’ı düel­loya davet etmiş. Üste­lik silah ala­cak parası bile yok, gümüş­le­rini satı­yor. Otuz yedi­sinde öldü­ğünde Rus dili ve ede­bi­ya­tı­nın en büyük­le­rin­den biri oldu­ğunu bil­mi­yordu elbette. Şeh­rin öteki sakin­le­rin­den Gogol ve Çer­ni­şevski, kitap­la­rında mut­laka Petersburg’dan söz edi­yor­lar. Bütün bu yazar­ları erken yaşta oku­dum, ilk kez bir şehre geç kal­dı­ğımı his­se­de­rek hayıf­la­nı­yo­rum. Yeni­den Dos­to­yevski oku­maya karşı ina­nıl­maz bir açlık his­set­tim. Dün­yada böy­le­sine büyük yazar­la­rın yaşa­dığı bir başka şehir var mı, bile­mi­yo­rum, ama aklıma Dub­lin geli­yor.

Kate­rina Rus çari­çesi olduk­tan sonra Voltaire’in kişi­sel kütüp­ha­ne­sini satın alı­yor ve hey­ke­li­nin bulun­duğu mey­dan­daki Rus Milli Kütüp­ha­ne­sine bağış­lı­yor. Voltaire’in düşünce dün­ya­sını oluş­tu­ran kitap­lar Dostoyevski’nin evine yürüme mesa­fe­sin­deki kütüp­ha­ne­nin raf­la­rında, bütün o kitap­lar bir­çok kez Dos­to­yevski tara­fın­dan okun­muş olmalı.

Petersburg’u gezer­ken mima­ri­nin, sana­tın ve este­ti­ğin ekmek gibi su gibi bir ihti­yaç oldu­ğunu daha iyi anlı­yo­rum.

Yorul­dum, Neva’nın kena­rında din­len­mek için otur­du­ğum bankta yor­gun­lu­ğumu ilik­le­rimde his­set­tim. İş çıkışı saatti. Nehir boyunca sıra­la­nan ağaç­la­rın göl­ge­sinde otu­ran insan­ları, nehir­den geçen mav­na­ları sey­re­di­yo­rum. Otur­du­ğum parkta bulu­şan­lar, çimen­le­rin üze­rine otu­ran­lar ve elle­rinde poşet­lerle evle­rine giden­ler bu şehre ait insan­lar, bu şeh­rin birer par­çası. İnsan­ları seyre dala­rak bir insa­nın yaşa­dığı şehre ben­ze­yip ben­ze­me­di­ğini anla­maya çalı­şı­yo­rum.

Başımı geriye atıp, uzun yaz gece­si­nin bulut­suz, aydın­lık, bem­be­yaz gök­yü­zünü seyre koyul­dum. Dos­to­yevski Beyaz Gece­ler adlı kısa roma­nında, “Böy­le­sine güzel bir gök­yü­zü­nün altında ger­çek­ten kötü insan­lar bulu­na­bi­lir mi?” diye soru­yor, san­mı­yo­rum.

(279)

Yorumlar