Home Hayat Gezi Sankt Petersburg: “Mimarinin, sanatın ve estetiğin ekmek gibi su gibi bir ihtiyaç olduğunu daha iyi anlıyorum.”
Sankt Petersburg: “Mimarinin, sanatın ve estetiğin ekmek gibi su gibi bir ihtiyaç olduğunu daha iyi anlıyorum.”

Sankt Petersburg: “Mimarinin, sanatın ve estetiğin ekmek gibi su gibi bir ihtiyaç olduğunu daha iyi anlıyorum.”

293
0

Rusya’nın Avrupa’ya açılan kapısı Petersburg’dayım. Saat sabahın üçü, tanyeri ağarıyor, beyaz gecelerin sonu. Gökyüzü lacivert mavisine boyanmış.

Kadir Işık

Hermitaj Müzesi şehir merkezine yakın mı, diye sordum Resul’e. Yüzüme baktı, sonra Mahmut’a. Nasıl yani, dedim, Sakın bana, dünyanın en büyük on müzesi arasına giren, dünyanın en değerli resimlerinin, sanat eserlerinin sergilendiği müzeyi görmediğinizi söylemeyin. Resul, Mahmut ağbi, bu dediği yere gittik mi, diye sordu. Mahmut birileriyle mesajlaşıyor. Uçak kalkarken de inerken de telefonu elinden bırakmadı. Mahmut’la ve yakın köylüsü Resul’le yan yana koltuklardayız. İkisi de daha önce Petersburg’da inşaatta çalışmış. Resul konuşkan, kız arkadaşının kendisini kapı önüne koyduğu geceyi anlatıyor. Üç ay köyde yeterince sıkıldıktan sonra telefon hattına para yükleyip kıza çağrı bırakmış. Kız hemen aramış, bizimki ağbisinden aldığı borçla düşmüş yola. Bundan böyle seviştikten sonra arkasını dönüp uyumayacak, sarılmayı ihmal etmeyecek ve aklına köyü getirmeyecek. Ecnebi kadınlara kibar davranması gerektiği konusunda mutabık olduk. Mahmut suskun, konuşmaya tenezzül etmiyor. Olsun, ben yine de ilk kez göreceğim bir yer hakkında benden önce orada bulunan birileriyle konuşmaktan geri durmuyorum. İkisinin de tıraşı sinek kaydı, saçları kısa, ense ve kulak kılları alınmış.

Üç buçuk saatlik yolculuğumuz çabuk bitti. Resul’ün telefon numarasını aldım. Bildiği bir otel varmış, kalmam için beni oraya götürecek. Akşam saat altıda Katerina’nın heykeli önünde buluşacağız. Kime sorsan bilir o kaltağın heykelini, dedi. Banttan çantasını alan yol arkadaşlarım birbirlerini beklemeden, bana hoşça kal demeden kayboldular bir anda.

Rusya’nın Avrupa’ya açılan kapısı Petersburg’dayım. Saat sabahın üçü, tanyeri ağarıyor, beyaz gecelerin sonu. Gökyüzü lacivert mavisine boyanmış.

Sırtımda çanta, Gogol’un, ”Daha güzeli yoktur, burası Petersburg’un her şeyidir” dediği Nevski Caddesinde yürüyorum. Ara sokaklarda kafeler, restoranlar, barlar ve küçük mağazalar sıralanmış. Bir kafede, sabah iş başı yapmadan önce keyifle kahvelerini yudumlayan insanların arasında boş bir masaya oturdum. Bir kahve, yanında kekle yapıyorum kahvaltımı. Yeni bir şehre adım attığımda içime dolan enerjiyle tekrar caddedeyim. Gördüğüm her yeni şey yorgunluğumu unutturuyor. Cadde üzerinde Kazan Katedrali, Dökülen Kan Kilisesi, Eski Singer Binası ve yan yana sıralanmış birbirinden farklı binaların kâh yanından geçiyorum, kâh içlerine giriyorum. Bazen kaldırımda çalan bir müzik grubunun verdiği konserde, bazen bir akrobasi gösterisinde ya da sokak ressamlarının çizimlerini izlerken unutuyorum kendimi. Caddenin müdavimleri her saat başı değişiyor ve turistler, turistlerin saati yok, her an her yerdeler. Bu şehirde zaman hızlı akıyor, insan ancak saate bakınca anlıyor uzun bir günün bitmek üzere olduğunu.

Şehrin adının Almanca anlamı Peter’in kalesi demek. Birinci Dünya Savaşı’nda Almanların saldırısı sonucu milliyetçi duyguları kabaran Ruslar adını Petrograd olarak değiştirmiş. Ekim devrimiyle Leningrad, sonra tekrar Petersburg isimlerini alan şehir, kendi tarihini zaman içinde değişen isimleri üzerinden anlatıyor. Ders kitaplarında bize deli diye öğretilen, Avrupalıların büyük, Rusların süper dediği Petro, Kuzeyin Venedik’i olarak şehri bataklık üzerine kurduruyor. Birçok adadan oluşan şehir yüzlerce köprüyle birbirine bağlı. Her şey belirli bir ahenk ve düzen içinde inşa edilmiş. Birçok bina dönemin ünlü İtalyan mimarlarının eseri. Nevski Caddesi’nin her iki yanında sıralanan binaların hiçbiri yanındakine benzemiyor, mimarileri farklı.

Petersburg gezilerek bitecek gibi değil. Hermitaj müzesindeki her bir sanat eserine iki dakika zaman ayırmak için yedi yılını müzede geçirmen gerekiyor. Ruslarda her şeyin en büyüğünü, en gösterişlisini ve en güzelini yapma telaşının tek açıklaması Batı karşısında kapıldıkları kompleks olmalı. Rus klasik kitaplarında aristokrat kesim genelde Fransızca ya da Almanca konuşuyor. Batı hayranlığı en çok mimaride görünüyor. Başka ülkelerdeki birçok saray Petersburg’daki sarayların yanında müştemilat gibi kalır.

Akşam saat altıda Katerina’nın heykeli karşısında, Resul’ün çariçeye kaltak demesinin nedenini anlamaya çalışarak tahmin yürütüyorum. Birincisi, devasa heykelin etrafında oturan devlet adamlarının ayakları altında Osmanlı’ya ait kutsal sembollerin olması. Kiminin ayağı altında bir Osmanlı kavuğu, kimininkinde hilal, sancak veya tuğra bulunmakta. İkinci neden, Baltacı Mehmed Paşa’nın meydanda kazandığı savaşı, Katerina’yla çadırında yaptığı barış görüşmesinde kaybetmesi.

Heykelin yanındaki opera binasına giriyorum, gözüm meydanda. Resul’ü arıyorum, cevap yok. Sanırım geç olmadan başımın çaresine bakmalıyım. Beş yıl Petersburg’da yaşayan Resul’le Mahmut’un Hermitaj’ı ilk kez benden duyduklarını tahmin ettim, beni şaşırtmadılar, ama şaşırmak benim de herkes gibi hakkımdır diye düşünerek sordum. Tabağımda bıraktığım tereyağını ekmeksiz ağzına attığında anlamalıydım gelmeyeceğini. Sonrasında sırıtarak yüzüme baktı ve dedi ki, sabaha kadar iş var.

İnternet üzerinden bir hostel ayarladım. Bulunduğum yere metroyla beş durak, uzak sayılmaz. Neva nehrinin atlından geçen metro oldukça derin, istasyonlar şık ve görülmeye değer. Metrodan çıkar çıkmaz nehrin üzerinde göz kamaştırıcı bir ışık demetine dönüşen güneşin sunduğu manzarayı karşıma alarak hostele vardım. Oda değil, tek yatak istedim işletmeci kadından. Beyaz Geceler’de yaşanan turist akını her şeyin fiyatını üç beş katına çıkarıyor. Odada, cam kenarında üstleri çıplak dört kişi var. Rusça selam verdim. İlgileri üzerime toplandı. Birinin vücudu boydan boya dövmelerle kaplı. Rus mahkumlar vücutlarına, işledikleri suçları ve cezaevinde kaç yıl, neden yattıklarını dövme olarak yaptırıyor. Dövmeli olandan, bir fotoğrafını çekmek için izin istedim. Beş Euro, dedi. Param olsa bu hostelde –döküntü yatakları ve ranzaları işaret ederek– ne işim var, dedim. Pazarlık yapmıyorum. Koridorun sonundaki duşa gittim. Kabinsiz duşta anadan üryan iki kişinin yanındaki boş bölmede, ben de ortama uyarak suyun altına girdim.

Oda arkadaşlarım içkileri masanın üzerine dizmiş, birbirlerinin sağlığına kadeh kaldırıyor. Bana da bir bardak votka ikram ettiler. Sertti, ama iyi geldi. Herkese iyi geceler dileyerek vurdum kafayı yattım. Gece yarısı bir ara uyandım. Keskin bir sucuk kokusu doldurmuş odayı, kıs kıs gülüyor biri, belli ki kendini zor tutuyor, ama mümkün olduğunca ses çıkarmamaya özen gösteriyor. Şu dünyada vücuduna işlediği bütün suçları dövme yaptıran birinden daha güvenilir kimse olmayacağını düşünerek gönül rahatlığıyla uyudum.

Sabah erkenden sokaklardayım. Uzun bir köprüden şehrin bir başka bölümüne geçtim. Ekim devriminde ilk top atışını yapan Avropa Kruvazörü, nehrin kenarına demirlemiş, saat dokuza kadar bir kafede oturup kitap okuyarak müzeye dönüştürülen kruvazörün açılmasını bekliyorum.

Dostoyevski’nin son üç yılını geçirdiği müze eve öğleden sonra gittim. Ev mütevazi döşenmiş. Çalışma masası, çocukların oyuncakları, duvarlarda aile fotoğrafları ve birçok eşyası sergileniyor. Farklı bir ruh haliyle, sanki Ölüler Evinden Anılar kitabını okuyarak çıktım evden. Raskolnikov’un tefeci kadını öldürdükten sonra kendini acımasızca yargıladığı sokakların birindeyim. Puşkin de bu şehirde yaşamış, uçarı karısının şımarık davranışları karşısında kıskançlık krizine girmiş ve karısına kur yapan bir Fransız’ı düelloya davet etmiş. Üstelik silah alacak parası bile yok, gümüşlerini satıyor. Otuz yedisinde öldüğünde Rus dili ve edebiyatının en büyüklerinden biri olduğunu bilmiyordu elbette. Şehrin öteki sakinlerinden Gogol ve Çernişevski, kitaplarında mutlaka Petersburg’dan söz ediyorlar. Bütün bu yazarları erken yaşta okudum, ilk kez bir şehre geç kaldığımı hissederek hayıflanıyorum. Yeniden Dostoyevski okumaya karşı inanılmaz bir açlık hissettim. Dünyada böylesine büyük yazarların yaşadığı bir başka şehir var mı, bilemiyorum, ama aklıma Dublin geliyor.

Katerina Rus çariçesi olduktan sonra Voltaire’in kişisel kütüphanesini satın alıyor ve heykelinin bulunduğu meydandaki Rus Milli Kütüphanesine bağışlıyor. Voltaire’in düşünce dünyasını oluşturan kitaplar Dostoyevski’nin evine yürüme mesafesindeki kütüphanenin raflarında, bütün o kitaplar birçok kez Dostoyevski tarafından okunmuş olmalı.

Petersburg’u gezerken mimarinin, sanatın ve estetiğin ekmek gibi su gibi bir ihtiyaç olduğunu daha iyi anlıyorum.

Yoruldum, Neva’nın kenarında dinlenmek için oturduğum bankta yorgunluğumu iliklerimde hissettim. İş çıkışı saatti. Nehir boyunca sıralanan ağaçların gölgesinde oturan insanları, nehirden geçen mavnaları seyrediyorum. Oturduğum parkta buluşanlar, çimenlerin üzerine oturanlar ve ellerinde poşetlerle evlerine gidenler bu şehre ait insanlar, bu şehrin birer parçası. İnsanları seyre dalarak bir insanın yaşadığı şehre benzeyip benzemediğini anlamaya çalışıyorum.

Başımı geriye atıp, uzun yaz gecesinin bulutsuz, aydınlık, bembeyaz gökyüzünü seyre koyuldum. Dostoyevski Beyaz Geceler adlı kısa romanında, “Böylesine güzel bir gökyüzünün altında gerçekten kötü insanlar bulunabilir mi?” diye soruyor, sanmıyorum.

(293)

Yorum yaz