Home Kültür Sanat Edebiyat Şarkı Söylet Onlara
Şarkı Söylet Onlara

Şarkı Söylet Onlara

288
0

Savaşı unut­tur­ma­mak için çaba­la­mak tarih­çi­lere değil yazar­lara düşer. Bel­lek yiti­mine karşı sava­şan yazar­lar­dır.

Pınar Özdemir

Bel­lek yitimi en çok savaş­lar gibi büyük top­lum­sal tra­je­di­ler­den sonra arzu­la­nan bir durum­dur. Halk­tan, olan­ları unut­ması ya da bir zaman sonra geç­mişi savaş koşul­ları içe­ri­sinde değer­len­dir­mesi iste­nir. Zaten yıl­lar geç­tik­ten sonra savaş dönemi “zama­nın ruhu” ola­rak anı­la­cak, böy­lece son­raki kuşak­lar sorum­lu­luk üst­len­mek zorunda kal­ma­ya­cak­tır. Bütün madal­ya­lar, nişan­lar, şehit­lik paye­leri bunun için veri­lir; kah­ra­man­ları değil kah­ra­man­lık­ları hatır­la­mak, öde­nen bedeli unut­tur­mak için.

John Ste­in­beck İkinci Dünya Savaşı dene­yim­le­rini der­le­diği Bir Savaş Vardı (Once There Was a War, 1958) kitabı için yaz­dığı önsözde, “Yaz­dı­ğım olay­la­rın hepsi ger­çek­tir” der ve şöyle yazar: “O savaşa katıl­mış­tım; daha doğ­rusu o savaşı şöyle bir ‘ziya­ret’ etmiş­tim. Gazete muha­bi­riy­dim. Savaş sıra­sında yaz­dı­ğım yazı­ları yeni­den oku­dum da, ne kadar çok şey unut­muş oldu­ğuma şaş­tım kal­dım. .… Bu savaş, belki de unu­tul­ma­ya­cak­tır. Kendi çeşi­di­nin son örne­ğiydi çünkü. Bütün dün­yayı saran bir savaşı, ama bu uzun­lukta bir savaşı, kimse göre­me­ye­cek­tir. Gele­cek savaş, eğer çık­ma­sına mey­dan vere­cek kadar aptal­sak, hem çok kısa süre­cek­tir, hem de son­ra­dan onu hatır­la­ya­cak kimse bulun­ma­ya­cak­tır.”

İspanya İç Savaşı ve son­ra­sın­daki uzun Franco dönemi de Steinbeck’in yaz­dık­la­rın­dan farklı değil­dir. Savaşı unut­tur­ma­mak için çaba­la­mak ise tarih­çi­lere değil yazar­lara düşer. Bel­lek yiti­mine karşı sava­şan yazar­lar­dır.

Sava­şın açtığı yara­ları kapa­maya değil deş­meye çalı­şan yazar­lar­dan biri de Mic­hel del Castillo’dur. Türk­çeye her nedense “İspan­yol Kanı” ola­rak çev­ril­miş olan “Le crime des péres” (Baba­la­rın Günahı) roma­nında bilinçli unut­turma mese­le­si­nin altını çiz­miş­tir: “Biz bel­lek yitimi temeli üstünde kurul­muş bir demok­ra­side yaşı­yo­ruz. Hiç­bir şey konu­şul­mu­yor, ama her şey bel­lek­lere kazın­mış ola­rak, olduğu gibi duru­yor.”

Mic­hel Del Cas­tillo 2 Ağus­tos 1933’te Madrid’de doğdu. Tam adı Mic­hel-Xavier Jani­cot Del Cas­tillo. Babası Geor­ges Mic­hel Jani­cot, Lyon böl­ge­sin­den top­rak sahibi bir Fran­sız, annesi Can­dida Isa­bel del Cas­tillo ise Halk Cep­hesi mili­tanı bir gaze­te­ci­dir. Ken­di­sini Halk Cephesi’ne ada­mış anne Endü­lüs­lü­dür, Cum­hu­ri­yet­çi­dir ve dire­niş­çi­dir. Annesi İç Savaş’ın baş­la­rında İspanya’da bulun­duk­ları dönemde Isa­bel ya da Isa­be­lita adla­rıyla cum­hu­ri­yetçi basına yazı­lar yazdı, Mad­rid Radyosu’nda her akşam yap­tığı prog­ramla tanındı.

İspanya İç Savaşı’nı izle­yen mül­teci akı­nıyla bir­likte Cas­tillo 1939 Martı’nda, Franco kuv­vet­le­ri­nin Madrid’e gir­me­sin­den bir­kaç gün önce Fransa’ya kaçtı, kısa bir süre sonra da anne­siyle bir­likte Nazi top­lama kamp­la­rına gön­de­rildi. Çocuk­lu­ğu­nun 1939-1942 yıl­ları arası Vichy hükü­me­ti­nin Fransa’da açtığı ve bir­çok İspan­yol sığın­ma­cı­nın tutul­duğu Fransa’nın güney­do­ğu­sunda bulu­nan Loz­ère böl­ge­si­nin Mende şehri yakın­la­rın­daki Rie­uc­ros top­lama kam­pında geçti. Cas­tillo, Kar­de­şim Budala adlı kita­bında bu kampla ilgili şun­ları yazı­yordu: “Çocuk bel­le­ğim, o kampı uzun süre Mende’nin çok uza­ğına taşıdı; ger­çekte, Loz­ére böl­ge­si­nin mer­ke­zin­den, beş kilo­met­re­den az bir uzak­lıkta, iki yanını orman­la­rın sar­dığı dar bir yolun sonun­daydı.”

Michel Del Castillo In Paris, France On December 5, 1981 -
Mic­hel del Cas­tillo

1941’in son­la­rına doğru annesi oğlunu da ala­rak sahte bir kim­likle kamp­tan kaç­mayı başa­rır. Giz­lice Paris’e geçer­ler. 1942 yılında aile par­ça­la­nır. Cas­tillo tek başına Almanya’da bir kampa gön­de­ri­lir. 1945 yılında İspanya’ya geri döne­bil­di­ğinde, “kızıl komü­nist bir kadı­nın çocuğu” ola­rak yetim sayıl­mış ve Barselona’da bir yetim­ha­neye gön­de­ril­miş­tir. Cas­tillo, 1949 Haziranı’nda kaça­cağı güne kadar dört yıl bu yetim­ha­nede kaldı.

Fransa’ya dönüp aile­sini bul­ma­dan önce 1949’da bir süre Endü­lüs böl­ge­sin­deki Ubeda’da bulu­nan bir Ciz­vit oku­lunda eği­tim gördü. Bu dönemde fab­rika işçi­liği, duvar­cı­lık, hamal­lık, Fran­sızca öğret­men­liği gibi işler yapa­rak para birik­tirdi. 1951-1953 yıl­ları ara­sında Ara­gon böl­ge­sinde, Fransa sını­rına yakın bir böl­gede bulu­nan Huesca’da yaşar. Burada Fran­sızca ders­leri vere­rek yaşa­mını sür­dürdü. Huesca ken­tini İspan­yol Kanı ve Karar Gecesi gibi yapıt­la­rında anlattı.

1953 yılında Fransa’ya döndü, lise öğre­ni­mine baş­ladı. Üni­ver­si­tede psi­ko­loji öğre­nimi gördü.

İlgiyle kar­şı­la­nan ve onu üne kavuş­tu­ran ilk romanı Çağı­mı­zın Çocuğu’nu (Tan­guy) 1957’de yirmi dört yaşın­day­ken yayım­ladı. İç Savaş’ın vah­şe­tini dokuz yaşında bir çocu­ğun, Tanguy’un gözün­den anla­tır. Cas­tillo bu ilk roma­nını çocuk­lu­ğu­nun geç­tiği top­lama kamp­la­rında yaşa­dığı olay­lar­dan esin­le­ne­rek yaz­mıştı.

Cas­tillo, İspan­yol olma­sına rağ­men yapıt­la­rını Fran­sızca yazdı. Bunu da Kar­de­şim Budala’da şu söz­lerle dile geti­rir: “Madrid’deyken oku­du­ğum her şeyi Fran­sızca oku­yor­dum. İspan­yol­ca­dan çok, Fran­sızca konuş­maya heves­liy­dim, çünkü savaşı ve nef­reti kusan Kas­tilya dili­nin kula­ğıma hoş gele­bi­le­cek hiç, ama hiç­bir yanı yoktu.”

Türkiye’de pek çok okuru Cas­tillo ile tanış­tı­ran kitap Gitar (La Guitare) oldu. 1958’de yayım­la­nan Gitar Castillo’nun ikinci roma­nı­dır. Kor­kunç dere­cede çir­kin bir yüze ama masum, koca­man bir yüreğe sahip, yaşama ve ken­dini ifade etme aracı ola­rak gitarla insan­la­rın kal­bine ulaş­maya çalı­şan bir cüceyi anla­tır. Başta yüreği iyi­lik dolu olan bu cüce kar­şı­lı­ğında hep kötü­lük, şüphe ve değiş­ti­ri­le­mez önyar­gı­ları bulunca top­luma uyum sağ­la­maya, kötü­lük kar­şı­sında yüre­ğini katı­laş­tır­maya çalı­şır. Ama ilk bul­duğu fır­satta iyi­liğe dön­mek ister. Çir­kin cüce gitar çal­maya heves eder. Ona asla şef­katle yak­laş­ma­mış insan­la­rın mer­ha­me­tini onlarda bulun­ma­yan bir araçla, gitarla elde etmeye çalı­şır. Gitar’ın asıl odak­lan­dığı konu, insa­nın içinde sürekli sava­şım veren iyi ile kötü­dür. Cas­tillo, insa­nın özünde iyi oldu­ğunu onu top­lu­mun kötü yap­tı­ğını savu­nur. Ona göre özünde önyargı ve kötü­lük barın­dı­ran top­lum insa­nın iyi olma­sına izin ver­mez. Cas­tillo İspan­yol Kanı kita­bında masu­mi­ye­tin en güzel tanım­la­rın­dan birini de yapar: Baş­ka­la­rı­nın günah­la­rını taşı­mak.

Castillo’nun en çok etki­len­diği yazar­lar da insa­nın özün­deki çeliş­ki­lerle derdi olan Cer­van­tes, Dos­to­yevski ve Miguel de Una­muno gibi yazar­lar­dır. Cas­tillo, Dostoveyski’nin insa­nın ruhun­daki büyük çeliş­kiye odak­lan­dı­ğını düşü­nür. Gitar için yaz­dığı önsözde Dostoyevski’yi şu söz­lerle anla­tır: “İnsan ruhu­nun sar­rafı olan Dos­to­yevski günah­kâr insana bütün gücüyle aydın­lığı, namuslu insana da zaman zaman cehen­nemi özle­ten derin çeliş­kiyi, insan ruhun­daki bu par­ça­lan­mayı vur­gu­la­mayı başar­mış­tır.”

Fedor diye hitap ettiği Dos­to­yevski için 1995 yılında yayım­la­nan Kar­de­şim Budala  (Monf­r­ère l’Idiot) roma­nını yazdı ve bu kitapla L’écritIntime Ödülü’nü aldı. “Kar­de­şim Budala” Dostoyevski’ye yazıl­mış uzun bir mek­tup gibi­dir: “Roman kişi­le­ri­nin her biri kendi içinde bir düşçü, bir çıl­gın, bir ermiş ve bir cani taşı­yor; bu gizil nite­lik­le­rin han­gi­si­nin, sonunda onu bir yazgı içinde dur­du­ra­cağı bili­ne­mi­yor. Belir­siz olan insanı betim­li­yor­sun sen: İnsana öyle­sine geniş­lik kazan­dı­rı­yor­sun ki, senin her insa­nı­nın içinde yüz­lerce insan var.”

Cas­tillo, Dostoyevski’ye çokça hay­ran­lı­ğını bazen de kız­gın­lı­ğını dile geti­rir. Dos­to­yevski ile konu­şur. Turgenyev’den yar­dım iste­diği için kızar örne­ğin: “Turgenyev’den bile yar­dım isti­yor­sun (buna cüret ettin, Fedor, ken­dini alçalt­tın! En çok nef­ret etti­ğin ada­mın, o Batı­lı­nın, Paris­li­nin kapı­sını çal­maya cüret ettin!)”

Kita­bında Dos­to­yevski ile 13-14 yaş­la­rın­day­ken nasıl tanış­tı­ğını, sonra ken­di­si­nin de “Dostoyevski’nin yarat­tığı kişi­ler­den biri” haline gel­di­ğini anla­tır. Bazı bölüm­lerde Nabo­kov gibi yazar­lara karşı Dostoyevski’yi korur. Cas­tillo, Dostoyevski’yi kendi anı­la­rıyla da iç içe geçi­re­rek anla­tır. Bazen anlatı Castillo’nun yaşam öykü­süne dönü­şür.

Castillo’nun Karar Gecesi adlı romanı ise içinde Raskolnikov’a özgü çeliş­ki­ler ve hesap­laş­ma­lar barın­dı­ran bir karak­tere odak­la­nır: Don Ave­lino Pared. “Büyük Engi­zis­yoncu” ola­rak anı­lan Huesca Emni­yet Müdürü Don Ave­li­no­Pa­red, iç savaş döne­mi­nin karan­lık insan­la­rın­dan biri­dir. Franco İspanyası’nın, o dönem­deki acı­ma­sız­lı­ğın, kıyı­cı­lı­ğın eksik­siz bir port­re­si­dir.

Romanda genç polis müfet­tişi San­ti­ago Laredo, Huesca’ya atan­dı­ğını öğren­di­ğin­den iti­ba­ren, sor­duğu her­ke­sin hak­kında gizemli ve anla­şıl­maz yorum­ları yap­tığı Don Ave­lino Pared hak­kında bir araş­tır­maya giri­şir. Bu araş­tırma bir bul­maca çözer gibi, kar­ma­şık bir yap­bo­zun par­ça­la­rını bir­leş­tir­diği bir süreç haline gelir. Araş­tır­mayı derin­leş­tir­dikçe kendi geç­mi­şine, geç­mi­şi­nin karan­lık nok­ta­la­rına inmeye baş­lar. Gide­rek kendi geç­mişi Ave­lino Pared’in geç­mi­şiyle bütün­le­şir ve Laredo’yu kendi geç­mi­şiyle bir hesap­laş­maya götü­rür. Cas­tillo Karar Gecesi romanı ile 1981 yılı Rena­udot Ödülü’nü aldı.

Kısa bir süre oyun­cu­luk da yapan Cas­tillo, Sartre’ın Duvar roma­nın­dan uyar­la­nan 1967 yapımı Le mur adlı filmde Pablo rolünde oynadı. 1997 yılında “Bel­çika Kra­li­yet Bilim ve Sanat Akademisi”ne üye seçildi. Cas­tillo kari­ye­rini piya­nist ola­rak sür­dür­meyi düşü­ne­cek kadar kla­sik müziğe merak­lı­dır.

Cas­tillo sava­şın tüm kayıp­la­rını yaşa­mış bir yazar­dır. İlk roma­nını “yaşa­yan ya da ölü bütün arka­daş­la­rına” ithaf eder. Roma­nın kah­ra­manı Tan­guy Yahudi olma­dığı halde anne­siyle sürekli kaç­mak zorunda olan bir çocuk­tur. Savaş, çocuk dün­ya­sı­nın her şey­den önce kurulu küçük düze­nini yıkıl­mış­tır. Ne evi, ne bah­çesi, ne köpeği, ne de bir arka­daşı var­dır artık. Kısa süre kala­bil­dik­leri yer­lerde bul­duk­la­rını da hep bir­den­bire terk etmek zorunda kalır. Bu yol­cu­luk­la­rın­dan birinde –anne­si­nin yaka­lan­ma­ması için– anne­siyle ayrı seya­hat etmek zorunda kalır­lar, Tan­guy anne­sin­den bir hafta sonra yola çıkıp yanına gide­cek­tir. Ancak Tanguy’un sığın­dığı ve bir hafta sonra terk ede­ceği ev SS subay­ları tara­fın­dan bası­lır. Tan­guy diğer Yahudi çocuk­larla bir­likte trene bin­di­ri­lip sonu top­lama kam­pında bite­cek bir yol­cu­luğa çıka­rı­lır.

Tan­guy trene bin­me­den önce ihti­yar bir Yahudi ile tanı­şır. Bu ihti­yar yol­cu­lu­ğun ne kadar zorlu ola­ca­ğını bilir. Trene bin­me­le­rin­den önce, ken­dini tuta­ma­yıp çare­siz­lik­ten ağla­yan Tanguy’a bir parça ekmek ve biraz su verir. Tam ayrı­la­cak­lar­ken bir tav­si­yede bulu­nur. Eğer çocuk­lar­dan biri­nin başına bir şey gelirse, eğer bir kaza filan olursa, öte­ki­le­rin ağla­ma­sına mey­dan ver­me­me­sini öğüt­ler. Çünkü, çocuk­lar hep bir­likte ağla­maya baş­larsa o kar­gaşa diğer vagon­lara sıç­ra­ya­cak, elbette Nazi­ler çocuk­ları sakin­leş­tir­meye çalış­ma­ya­cak­lar­dır. Böyle bir kar­ga­şa­nın nelere yol aça­bi­le­ce­ğini iyi bilen ihti­yar adam, çocuk­la­rın olduğu vagonda hep­sini üze­cek bir durum olursa Tanguy’dan onlara şarkı söy­let­me­sini ister:

Şarkı söy­let onlara!” der:

Şarkı mı?” Tan­guy şaşır­mıştı. “Ne şar­kısı?”

Far­ket­mez. Ne olursa olsun. Hiç Fran­sız şar­kı­ları bil­mez misin?”

‘Auc­lair de la lune’ nasıl?”

Çok güzel,” dedi ihti­yar Yahudi. “Bun­dan iyisi ola­maz.”

Ger­çek­ten de yol­cu­lu­ğun beşinci gününde, o koşul­lara daya­na­ma­yan çocuk­lar­dan biri ölür. Bunu önce Tan­guy fark eder ancak öbür­le­rine söy­le­mez. Sonra çocuk­lar­dan biri daha anlar arka­da­şı­nın öldü­ğünü ve bağır­maya baş­lar. Bu panik havası hemen diğer çocuk­lar ara­sında yayı­lır ve hepsi deh­şete kapı­la­rak ağla­maya baş­lar. Tan­guy o zaman ihti­yar ada­mın dedik­le­rini hatır­lar, ken­dini topar­la­yıp ayağa kal­kar ve “Auc­lair de la lune’/ ‘Monami Pier­rot…”* şar­kı­sını söy­le­meye baş­lar. Öbür çocuk­lar önce şaşı­rıp çekinse de kısa sürede yatı­şıp şar­kıya katı­lır­lar. Vagonda kur­şuna dizil­mek­ten bir çocuk şar­kısı kur­ta­rır onları.

NOT: Daha sonra bu halk şar­kı­sına Aloy­sius Bertrand’ın Gas­pard De La Nuit kita­bında yapı­lan bir atıfta rast­la­dım ve şarkı böy­lece tamam­landı: “Ay ışı­ğında… / Dos­tom Pier­rot / Bir kelime yaza­yım / Kale­mini ver de bana. / Söndü mumum. / Işı­ğım yok artık; / Aç kapını bana / Allah aşkına.”

* Ay ışı­ğında / Dos­tum Pier­rot…

Kay­nak­lar:

John Ste­in­beck, Bir Savaş Vardı, Çev. Ülkü Tamer, Mil­li­yet Yayın­ları, 1996.
Mic­hel del Cas­tillo, İspan­yol Kanı, Çev. Aykut Der­man, Can Yayın­ları, 1996.
Mic­hel del Cas­tillo, Kar­de­şim Budala, Çev. Aykut Der­man, Can Yayın­ları, 1998.
Mic­hel del Cas­tillo, Gitar, Çev. İnci Kap­lan, Can Yayın­ları, 1994.
Mic­hel del Cas­tillo, Karar Gecesi, Çev. Özde­mir İnce, Can Yayın­ları, 1984.
Mic­hel del Cas­tillo, Çağı­mı­zın Çocuğu, Çev. Lale Burak, Can Yayın­ları, 1984.
Aloy­sius Bert­rand, Gas­pard de la Nuit, Çev. Özde­mir İnce, İmge Kita­bevi Yayın­ları, 2015.
IMDBLe mur

(288)

Yorumlar