Home Kültür Sanat Edebiyat Şebnem İşigüzel: “Ağaçtaki kız hepimizin ortak vicdanı.”
Şebnem İşigüzel: “Ağaçtaki kız hepimizin ortak vicdanı.”

Şebnem İşigüzel: “Ağaçtaki kız hepimizin ortak vicdanı.”

836
0

Ötekine olan düşmanlık bütün insani duyguların, dayanışmanın önünü tıkıyor. Herkesi biraz kazısanız altından ırkçılık çıkıyor. Böyle olunca acılar ayrışıyor. Ötekinin acısına kör olmaktan daha vahim bir insanlık dramı olabilir mi ?

Serap Çakır

Kitaplarla yolculuğumda bu kez yepyeni bir durakta Şebnem İşigüzel’in karşısındayım. Gençleri anlama kılavuzu diye de okuyabilirsiniz Ağaçtaki Kız’ı, günümüzde vicdan nerede sorusunu aklınıza kazıyarak da. Şebnem İşigüzel’in iç dünyasını kavrama açısından çok önemli bir söylşiydi bence. Çarpıcı bir sohbetin sizleri beklediğini söyleyebilirim. İyi okumalar sevgili Oggito okurları…

sebnemkapakSerap Çakır: Kitabınızı öldürülen çocuklara ve gençlere armağan ettiniz. Öncelikle buradan başlayalım istiyorum. Bunca acıyla yoğrulan bir coğrafyanın gençleri sizin için ne ifade ediyor?

Şebnem İşigüzel: Her şeyi. Geleceği ve bir anlamda geçmişi de. Kürt düşmanlığıyla, acıyla yoğrulan ve asla demokratikleşemeyen bir coğrafyada sonunda bir enkaz yarattık. Gençleri bu enkazın altında bıraktık. Onlar için çok üzgünüm. Anneleri kadar üzgünüm. Sokakta dövülerek öldürülmelerine tanık olduk, daha ne diyebilirim.

SÇ: Gülhane Parkı’nda tüm acılarından kaçıp gelmiş bir kız çocuğu, bir ağacın üstünde hayattan saklanıyor. Bir defa roman konu itibariyle ciddi bir ironi de içeriyor. Hayatın sıkıntılarından, şiddetinden, acımasızlığından kaçmanın bir yolu var mı gerçekten?

Şİ: Yok bence. Kısa bir an sığınabilirsiniz sadece. Ben yazıya sığınıyorum. Kalp yerine çam kozalağı taşımayanlar edebiyata… Kısacık kaçış anları. Benim kahramanım ölmeden ölmek istediği için orada. Yeryüzünü tekinsiz bulduğu için, korktuğu için, dayanamadığı için, yaşamaya ve ölmeye cesareti kalmadığı için, ne yapacağını bilemediği için. Hepimiz gibi çok karışık ve bitik duygular içinde yani. Kaçmanın bir yolu yok. Çünkü bütün dünya kafanızdadır. Siz nereye giderseniz hissettikleriniz, düşündükleriniz sizinle gelir. Uzaklaşırsınız sadece.

SÇ: Bazen Gezi zamanı çok güçlü ve birleşik bir kitle oluştuğunu, ama o kitlenin yaşanan türlü felaketlerden sonra, işte Suruç gibi, Ankara katliamı gibi, çözüldüğünü düşünüyorum. Ağaçtaki Kız, bu çözülmüş ve savrulmuş gençlerden biri galiba öyle değil mi?

Şİ: O sadece çok genç. Ama toplum aynen dediğiniz gibi. Ötekine olan düşmanlık bütün insani duyguların, dayanışmanın önünü tıkıyor. Herkesi biraz kazısanız altından ırkçılık çıkıyor. Böyle olunca acılar ayrışıyor. Ötekinin acısına kör olmaktan daha vahim bir insanlık dramı olabilir mi ? Ağaçtaki Kız hepimizin olması gereken ortak vicdanı.

SÇ: Romanda ciddi anlamda Türkiye siyasi tarihinden geçitler var. Gezi, Suruç, Ankara katliamı. İktidar ve genç kitlenin duruşu gibi. Aslında sıcağı sıcağına böylesi bir gündemi romana taşımak bir risk değil miydi sizin için?

Şİ: Evet olabilirdi. Daha doğrusu bir yazarlık sezgisine, enerjisine sahip olmasam sıkıntı olabilirdi. Çok değil iki yıl sonra böyle bir ülkede yirmi beş yıldır kitap yayınlıyor olacağım. Genç bir insan ömrü, çeyrek asır. Bir tecrübem var ama ben hep kalbimin sesini dinlerim. Bu yüzden yazarlık sezgisi, enerjisi dedim. Ama ben de yaptığımdan korktum. Romanı yarısında bırakıp Gözyaşı Konağı’na sığındım mesela. Oturdum başka bir roman daha yazdım. 1876’ya gittim yani. Despotluğun tohumlarının Abdülhamit ile ekildiği yıllara. Bunun anlamını şimdi çözebiliyorum. Bu romanı on yıl sonra da yirmi yıl sonra da yazsam bunu yazardım. Manzaranın içindeyken manzarayı görmek zordur bunu yaşadım. Bir de şu var tabii. O kız halen ağaçta. Bir okurum bunu yazmış geçen gün. Macerası bizim gibi devam edecek mi diye sormuş. Kim bilir ?

sebnemisiguzel4

“Gezi zeki bir dil yarattı”

SÇ: Romanın genç bir dili var ve siz de bunu yansıtmayı başarmışsınız. Özel bir yöntem izlediniz mi bunun için, yoksa çevrenizde fazlaca genç var ve onlardan kulak aşinalığınız mı oluştu?

Şİ: Olabilir. Mümkün. Mantıklı yani diyeyim kahramanımın ağzıyla. Sırma Köksal okuduğunda, “Bunu kızın mı yazdı,” diye sormuştu. Aynı yaştaki kızımdan dolayı gençlerin dünyasının yabancısı değilim. Ama dili uyarlayamazsınız. Dil yaşar, yaşayan bir şeydir dil, uyarlanmaz. Bu kadar başarılı olacağımdan emin değildim. Kaldı ki hayatta hiç özgüvenim yoktur ama masa başında kendime güvenim vardır. Buna rağmen emin değildim. Bu yüzden bu dille oluşan romana kulplar buldum. Neydi bunlar, kahramanımın, “Beni bir moruk büyüttü,” demesi, yazdıkları üzerinde gazeteci halasının editörlük yapmış olabileceği şüphesi gibi. O kız olmak zordu, o kız olduktan sonra buna inanmak zor oldu. Bu yüzden o genç , kıvrak, zamane dilini yakalamaktan öte başka şeyler de yaptım. Metni bozdum, bozduğumu itiraf ettim. Yani bu hakikatten o kızın yazdığı, döküldüğü bir şeymiş gibi okunsun istedim. Gözyaşı Konağı’nda da bunu denedim. O romanı sevmeyen kimi sadık okurların gözden kaçırdığı şey bence buydu. Ağaçtaki Kız’a dönersek dilden öte zamanla ilgili şeyler de yaptım. Tek bir zaman yok ve hepsi bir doğruda. Yine dile gelirsekAğaçtaki Kız’dan sonra artık her kaba dolabilecek her kabın şeklini alabilecek gibi hissediyorum kendimi.  Ayrıca Gezi hepimiz için ilham verici, coşkulu, zeki bir dil yarattı. Yeni bir dünyanın keşfi gibiydi bu. Çok ilgimi çekmişti. Büyülenmiştim. En fazla bu ilham verdi sanırım.

“Faşizmde herkese sıra gelir”

SÇ: Şebnem Hanım, romandaki her bir başlık, internet dilinde profil oluşturmak ve diğer bildiğimiz tanımlardan oluşturulmuş. Bir yorum olarak sizinle şunu paylaşmak isterim, sanki romanın sonundaki başlık “hesabımı dondur” olacak diye düşündüm. Ama değildi. O zaman bu savrukluğumuz devam edecek diye endişe ettim. Ne dersiniz bu konuda?

Şİ: Valla “Hesabımı dondur” hiç aklıma gelmemişti. İyiymiş. Sanırım ben içten içe bu acılara bir son vermeyi istedim. Bitsin artık yani. Zaten faşizm öyle bir şey değil midir ? Faşizmde herkese sıra gelir. Sonunda faşizmin de sırası gelir ve biter ama artık üzerinde ne yaşanacak bir memleket ne de hayat kalmıştır. İşte ben o kayıp kuşaklardan ve ödenen bedellerden sonra yeni bir hayatın başlamasını diledim sanırım. Onun için “bitti” dedim.

“Benim umudum kadınlar ve gençler”

SÇ: Ağaçtaki Kız’da çok ciddi kadın figürleri var. Deniz başta olmak üzere, Amy Winehouse, babaanne, anne ve hatta edebiyat öğretmeni. Her biriyle de başkaca kadın sorunlarının yumak olmuş halini görüyoruz aslında. Sizin romanınızda kadın başköşede açıkçası ve bunu mutlulukla söyleyebilirim. Peki, Türkiye’de nerede duruyor kadın?

Şİ: Bu siyaset, devlet, toplum elbirliğiyle kadını aldı yoklukların en dibine attı. Artık yalnız da değil. Yanında bu memleketin çocukları ve gençleri de var. Kadınını, çocuğunu, gençlerini sevmeyen ülkenin her yeri köprü, havaalanı, tünel olsa kaç yazar? Eğitim eşitsizlikleri, sosyal ve ekonomik güvensizlik, şiddet, cinsiyet ayrımcılığı, toplumsal baskı bütün bunların hepsini bir insan evladının sırtına yükleyin. Bunun adı burada kadın. Sorunların üstesinden nasıl gelebileceğimizi konuşmak bile bir lüks haline geldi neredeyse. Kadın ayakta ve hayatta kalma mücadelesi veriyor. Ben de bu muazzam varlıkların, kadınların sesi olmaya çalışıyorum. En çok ezilen umudu taşır ve doğurur. Benim umudum kadınlar ve gençler. Rosa Parks günün birinde yerinden kalkmadığı için siyahlar haklarına kavuştular. Bir ağaç herkesi birleştirdi ve insanlar direndi. Yani gün gelir toplumun en gözden çıkarılmışı, en cılız seslisi “artık yeter” der ve bunu yer gök duyar. Siz istediğiniz kadar bu toplumda kadını ayaklar altına alın… Onun öyle bir içsel gücü var ki her şeye rağmen bu güdük siyasetin boyunun eremeyeceği başköşede durmaya devam ediyor.

“Mutlu insanın hikâyesi olmaz”

SÇ: “Faşizm sessizliktir, Gürültü neşedir” diye bir tabir var romanda. Çok gürültülü gelmiyor mu size bu dünya, özellikle de internet ortamları. Ama yine de bunca mutsuz insan… Nasıl olur?

Şİ: Mutlu insanın hikâyesi olmaz. Mutsuz insan anlatır. Bu yüzden roman kahramanlarının ve internet ortamı insanlarının anlatıp durmasına şaşmamak lazım. Bence mutsuzluk mutluluktan daha değerlidir çünkü mutluluk saman alevi gibi geçer gider. Mutsuzluk derin hisler bırakır. Ayrıca bilinen bir gerçek sürekli mutluluk, mutsuzluğu getirir. Zaman değişti ve internet bu değişimin tetikleyicisi. Yine de biz insanların en derininde bazı hisler hiç değişmeden kalıyor. Sanki toprağın altında bozulmadan kalan arkeolojik eserler gibi. Dış etkenler filan elbette etkili olsa bile mutluluk da mutsuzluk da sadece bir his ve bunun sizin hayatınıza verdiğiniz anlamla derinden bir ilgisi var. Nerede ve ne şartlarda olursanız olun. İçsel hayatınızı korumak bence tek çare. Bunun çaresi bence edebiyat. Bu dünyaya paralel bir başka evreniniz daha olmalı. Edebiyattan müteşekkil bir yeni dünya. Siz bunun içine sanatı, doğayı da koyabilirsiniz tabii. İnsanlar kendilerine ikinci bir hayat yaratmayı beceremiyorlar. O zaman işte sizin dediğiniz gibi forever mutsuzluk ve gürültüye rağmen neşesiz, solgun, “yok” hayatlar.

SÇ: Kentleşme ve onun getirdiği betonlaşma da romanın ağır eleştirisi altında. Ağaçları nasıl kurtaracağız diye sorsam size. Yoksa biz de mi saklanmalıyız her birimiz birer ağaca?

Şİ: Çocukluğumdan beri doğaya çok yakın oldum ve sevdim. Güneş altında yanan bir denizi bütün bir gün seyredebilirim. Dağları…Doğanın gücünün farkındayım. Ağaçların kötü siyaseti bitirebilecek gücü var. Romanın manzara seyretmek, gökyüzünü görmek, ağaçlar, yapraklar gibi bu en doğal duyguyu insanlara geçirmesinden mutlu oldum. Kahramanımın babaannesine söylediği bir söz vardı “Medeniyetin sonu gelsin etrafı otlar bürüsün” minvalinde bir şey, babaannesi, “Manyak manyak konuşma,” der ama bunun mümkün olabileceğini bilir. Çünkü ağaçlara bakmayı, manzara seyretmeyi bilen birisidir. Doğaya karşı bu duyarsızlığı yenmek için daha fazla felsefe, sanat, edebiyat yani en insani duyguları beslemek gerekiyor. Nazım’ın şiirlerini, Sait Faik’in denizini, balıklarını, Yaşar Kemal’in Toroslarını bilmek okumak bir şey hissetmekle bile ayaklanabilecek duygular bunlar. Eğitim hayatımız o kadar çorak ki çocukların doğaya ilişkin bir şey geliştirmesi zor. Ağaca çıkmaya gerek yok ama Calvino’yu okusalar Kuzey ormanlarını yok ettirmezlerdi mesela. Doğa yapacağını yapacak nasıl olsa. Çok canımız yanacak ama böyle.

sebnemisiguzel2

“Bu ülkenin hiçbir kuşağı sevilip kollanmadı”

SÇ: “Herkesin içinde bir erguvan ağacı var. Herkesin utançları ve ihanetleri var.” Yine romanda geçen, sizi durduran, düşündüren ve benim utancım nerelerde diye sorgulatan cümle dizisi. Bu ülkenin utancı da gençlerini ve çocuklarını koruyamamak galiba. Neler söylemek istersiniz?

Şİ: Haklısınız. Gençlerini ve çocuklarını sevmeyen bir ülkenin ağıdı zaten bu roman. Hepimiz çocuktuk ve gençtik üstelik. Bu ülkenin hiçbir kuşağı sevilip kollanmadı, korunmadı. Ama hiç bu kadar “eti senin kemiği benim” durumunda bırakılmadı. Belki savaşta bile böyle korunmasız bırakılmadı. Öyle solgun ve suskunlar ki insanın içi parçalanıyor onlara baktıkça. Bu konuda eşitiz işte. Bütün gençleri ve çocukları mutsuzlukta eşitledik. Zengini de yoksulu da mutsuz ve endişeli. Bence gençler çok basit bir şey istiyor, yaşamak istiyor, hayat istiyor, mutlu olmak istiyor. Siyasetçiler kirli hesaplarını onlar üzerinden görmeye çalışıyor ama yeni zamanı okuyamıyorlar. İktidar uğruna boyun eğen bir nesil yetiştirme arzusundalar ama herkesin içinde isyan etmenin nüvesi olduğunu bilmiyorlar. Kahramanımın söylediği gibi “Boyun eğmek sonunda herkesi çileden çıkarır. Mutlaka başkaldırırsınız. Başkalarının dikte ettiği gibi geçmez hayat.” Dünya tarihi bunun örnekleriyle dolu. Gençliğin kendisi isyan, hayata isyan, dünyaya ve her şeye karşı. Bunu unutmamak lazım.

SÇ: “İnsan bir başkasının hikâyesidir” diye bir cümle geçiyor romanda. Siz kimin hikayesisiniz? Var mı aklınızda somut isimler?

Şİ: Bilmem. Hiç düşünmedim. Yeryüzünde her şeyden önce bir romancı olarak yazarlık maceram var. Sanırım kendi hikayemin kahramanıyım. Hayalperest, masasının başında bambaşka hayatların içinde. Bir de bu fani dünyanın eğirip büktüğü hayatım var ki orada da çocuklarım, sevdiklerim, sevdiğim şeyler kıymetlim. Yazarlık hayatım da buna dahil. İnsanın her şeye rağmen yazma, yazarlık hayatını sürdürme gücünü kendisinde bulması, vazgeçmemesi olağanüstü bir şey. Bir büyük macera. Kahraman olmak için kalabalıkların başında yürümek gerekmez böyle bir ülkede her sabah masanızın başına geçip yazmaya devam etmek de kahramanlıktan sayılabilir. Roman kahramanlarımın hikayesi olabilirim. Sevdiğim resimlerdeki karakterlerin bile hikayesi olabilirim. Kimse kendisini anlatmayı sevmiyor. Başkasından söz ederek kendisini var ediyor. Çünkü kimsenin kendisine ilişkin bir fikri yok. Hakikaten insan kendisine yabancı, bilinmez.

SÇ: Hikâyemiz adımızla başlıyorsa, Şebnem isminin hikâyesi ne ola ki acaba?

Şİ: Ne güzel soru. Bütün aile benim doğumumu heyecanla beklemiş. Sevilen bir bebek, ilgilenilen çocuk olmak güzel bir duyguydu. Bütün çocuklar için bunu dilerim. İsmimi hep yenilik, tazelik, bir başkalık, az bilinen olarak düşünüp keşfetmişler. Aile tarihinden bir isim verilecekmiş az kalsın. Annemle babam yeryüzünde apayrı bir macerası olsun demişler. Bu yüzden iki kitaptır isimler üzerine epey bir şey fısıldayıp durdum. Bu hikayeyi severim çünkü. Zaman zaman ismim başka olsaymış hayatım da başka olurmuş gibi gelir bana. Sanki yazamazmışım, yazsam da eski, kaknem, ruhsuz şeyler yazarmışım gibi gelir bana. Bir yenilik olamazmışım gibi. Saçma ama eğlenceli bir düşünce. Ailemizin vereceği o eski okkalı isime karşı çıkıp direnip yepyeni adımı bulmalarının macerası belki karakterimi oluşturdu bilmiyorum.

(836)

Yorum yaz