Home Kültür Sanat Edebiyat Şebnem İşigüzel: "Ağaçtaki kız hepimizin ortak vicdanı."
Şebnem İşigüzel: "Ağaçtaki kız hepimizin ortak vicdanı."

Şebnem İşigüzel: "Ağaçtaki kız hepimizin ortak vicdanı."

679
0

Öte­kine olan düş­man­lık bütün insani duy­gu­la­rın, daya­nış­ma­nın önünü tıkı­yor. Her­kesi biraz kazı­sa­nız altın­dan ırk­çı­lık çıkı­yor. Böyle olunca acı­lar ayrı­şı­yor. Öte­ki­nin acı­sına kör olmak­tan daha vahim bir insan­lık dramı ola­bi­lir mi ?

Serap Çakır

Kitap­larla yol­cu­lu­ğumda bu kez yep­yeni bir durakta Şeb­nem İşigüzel’in kar­şı­sın­da­yım. Genç­leri anlama kıla­vuzu diye de oku­ya­bi­lir­si­niz Ağaç­taki Kız’ı, günü­müzde vic­dan nerede soru­sunu aklı­nıza kazı­ya­rak da. Şeb­nem İşigüzel’in iç dün­ya­sını kav­rama açı­sın­dan çok önemli bir söyl­şiydi bence. Çar­pıcı bir soh­be­tin siz­leri bek­le­di­ğini söy­le­ye­bi­li­rim. İyi oku­ma­lar sev­gili Oggito okur­ları…

sebnemkapak

Serap Çakır: Kita­bı­nızı öldü­rü­len çocuk­lara ve genç­lere arma­ğan etti­niz. Önce­likle bura­dan baş­la­ya­lım isti­yo­rum. Bunca acıyla yoğ­ru­lan bir coğ­raf­ya­nın genç­leri sizin için ne ifade edi­yor?

Şeb­nem İşi­gü­zel: Her şeyi. Gele­ceği ve bir anlamda geç­mişi de. Kürt düş­man­lı­ğıyla, acıyla yoğ­ru­lan ve asla demok­ra­tik­le­şe­me­yen bir coğ­raf­yada sonunda bir enkaz yarat­tık. Genç­leri bu enka­zın altında bırak­tık. Onlar için çok üzgü­nüm. Anne­leri kadar üzgü­nüm. Sokakta dövü­le­rek öldü­rül­me­le­rine tanık olduk, daha ne diye­bi­li­rim.

: Gül­hane Parkı’nda tüm acı­la­rın­dan kaçıp gel­miş bir kız çocuğu, bir ağa­cın üstünde hayat­tan sak­la­nı­yor. Bir defa roman konu iti­ba­riyle ciddi bir ironi de içe­ri­yor. Haya­tın sıkın­tı­la­rın­dan, şid­de­tin­den, acı­ma­sız­lı­ğın­dan kaç­ma­nın bir yolu var mı ger­çek­ten?

Şİ: Yok bence. Kısa bir an sığı­na­bi­lir­si­niz sadece. Ben yazıya sığı­nı­yo­rum. Kalp yerine çam koza­lağı taşı­ma­yan­lar ede­bi­yata… Kısa­cık kaçış anları. Benim kah­ra­ma­nım ölme­den ölmek iste­diği için orada. Yer­yü­zünü tekin­siz bul­duğu için, kork­tuğu için, daya­na­ma­dığı için, yaşa­maya ve ölmeye cesa­reti kal­ma­dığı için, ne yapa­ca­ğını bile­me­diği için. Hepi­miz gibi çok karı­şık ve bitik duy­gu­lar içinde yani. Kaç­ma­nın bir yolu yok. Çünkü bütün dünya kafa­nız­da­dır. Siz nereye gider­se­niz his­set­tik­le­ri­niz, düşün­dük­le­ri­niz sizinle gelir. Uzak­la­şır­sı­nız sadece.

: Bazen Gezi zamanı çok güçlü ve bir­le­şik bir kitle oluş­tu­ğunu, ama o kit­le­nin yaşa­nan türlü fela­ket­ler­den sonra, işte Suruç gibi, Ankara kat­li­amı gibi, çözül­dü­ğünü düşü­nü­yo­rum. Ağaç­taki Kız, bu çözül­müş ve sav­rul­muş genç­ler­den biri galiba öyle değil mi?

Şİ: O sadece çok genç. Ama top­lum aynen dedi­ği­niz gibi. Öte­kine olan düş­man­lık bütün insani duy­gu­la­rın, daya­nış­ma­nın önünü tıkı­yor. Her­kesi biraz kazı­sa­nız altın­dan ırk­çı­lık çıkı­yor. Böyle olunca acı­lar ayrı­şı­yor. Öte­ki­nin acı­sına kör olmak­tan daha vahim bir insan­lık dramı ola­bi­lir mi ? Ağaç­taki Kız hepi­mi­zin olması gere­ken ortak vic­danı.

: Romanda ciddi anlamda Tür­kiye siyasi tari­hin­den geçit­ler var. Gezi, Suruç, Ankara kat­li­amı. İkti­dar ve genç kit­le­nin duruşu gibi. Aslında sıcağı sıca­ğına böy­lesi bir gün­demi romana taşı­mak bir risk değil miydi sizin için?

Şİ: Evet ola­bi­lirdi. Daha doğ­rusu bir yazar­lık sez­gi­sine, ener­ji­sine sahip olma­sam sıkıntı ola­bi­lirdi. Çok değil iki yıl sonra böyle bir ülkede yirmi beş yıl­dır kitap yayın­lı­yor ola­ca­ğım. Genç bir insan ömrü, çey­rek asır. Bir tec­rü­bem var ama ben hep kal­bi­min sesini din­le­rim. Bu yüz­den yazar­lık sez­gisi, ener­jisi dedim. Ama ben de yap­tı­ğım­dan kork­tum. Romanı yarı­sında bıra­kıp Göz­yaşı Konağı’na sığın­dım mesela. Otur­dum başka bir roman daha yaz­dım. 1876’ya git­tim yani. Des­pot­lu­ğun tohum­la­rı­nın Abdül­ha­mit ile ekil­diği yıl­lara. Bunun anla­mını şimdi çöze­bi­li­yo­rum. Bu romanı on yıl sonra da yirmi yıl sonra da yaz­sam bunu yazar­dım. Man­za­ra­nın için­dey­ken man­za­rayı gör­mek zor­dur bunu yaşa­dım. Bir de şu var tabii. O kız halen ağaçta. Bir oku­rum bunu yaz­mış geçen gün. Mace­rası bizim gibi devam ede­cek mi diye sor­muş. Kim bilir ?

sebnemisiguzel4

“Gezi zeki bir dil yarattı”

: Roma­nın genç bir dili var ve siz de bunu yan­sıt­mayı başar­mış­sı­nız. Özel bir yön­tem izle­di­niz mi bunun için, yoksa çev­re­nizde faz­laca genç var ve onlar­dan kulak aşi­na­lı­ğı­nız mı oluştu?

Şİ: Ola­bi­lir. Müm­kün. Man­tıklı yani diye­yim kah­ra­ma­nı­mın ağzıyla. Sırma Kök­sal oku­du­ğunda, “Bunu kızın mı yazdı,” diye sor­muştu. Aynı yaş­taki kızım­dan dolayı genç­le­rin dün­ya­sı­nın yaban­cısı deği­lim. Ama dili uyar­la­ya­maz­sı­nız. Dil yaşar, yaşa­yan bir şey­dir dil, uyar­lan­maz. Bu kadar başa­rılı ola­ca­ğım­dan emin değil­dim. Kaldı ki hayatta hiç özgü­ve­nim yok­tur ama masa başında ken­dime güve­nim var­dır. Buna rağ­men emin değil­dim. Bu yüz­den bu dille olu­şan romana kulp­lar bul­dum. Neydi bun­lar, kah­ra­ma­nı­mın, “Beni bir moruk büyüttü,” demesi, yaz­dık­ları üze­rinde gaze­teci hala­sı­nın edi­tör­lük yap­mış ola­bi­le­ceği şüp­hesi gibi. O kız olmak zordu, o kız olduk­tan sonra buna inan­mak zor oldu. Bu yüz­den o genç , kıv­rak, zamane dilini yaka­la­mak­tan öte başka şey­ler de yap­tım. Metni boz­dum, boz­du­ğumu iti­raf ettim. Yani bu haki­kat­ten o kızın yaz­dığı, dökül­düğü bir şey­miş gibi okun­sun iste­dim. Göz­yaşı Konağı’nda da bunu dene­dim. O romanı sev­me­yen kimi sadık okur­la­rın göz­den kaçır­dığı şey bence buydu. Ağaç­taki Kız’a döner­sek dil­den öte zamanla ilgili şey­ler de yap­tım. Tek bir zaman yok ve hepsi bir doğ­ruda. Yine dile gelir­sekAğaç­taki Kız’dan sonra artık her kaba dola­bi­le­cek her kabın şek­lini ala­bi­le­cek gibi his­se­di­yo­rum ken­dimi.  Ayrıca Gezi hepi­miz için ilham verici, coş­kulu, zeki bir dil yarattı. Yeni bir dün­ya­nın keşfi gibiydi bu. Çok ilgimi çek­mişti. Büyü­len­miş­tim. En fazla bu ilham verdi sanı­rım.

“Faşizmde herkese sıra gelir”

: Şeb­nem Hanım, roman­daki her bir baş­lık, inter­net dilinde pro­fil oluş­tur­mak ve diğer bil­di­ği­miz tanım­lar­dan oluş­tu­rul­muş. Bir yorum ola­rak sizinle şunu pay­laş­mak iste­rim, sanki roma­nın sonun­daki baş­lık “hesa­bımı don­dur” ola­cak diye düşün­düm. Ama değildi. O zaman bu sav­ruk­lu­ğu­muz devam ede­cek diye endişe ettim. Ne der­si­niz bu konuda?

Şİ: Valla “Hesa­bımı don­dur” hiç aklıma gel­me­mişti. İyiy­miş. Sanı­rım ben içten içe bu acı­lara bir son ver­meyi iste­dim. Bit­sin artık yani. Zaten faşizm öyle bir şey değil midir ? Faşizmde her­kese sıra gelir. Sonunda faşiz­min de sırası gelir ve biter ama artık üze­rinde ne yaşa­na­cak bir mem­le­ket ne de hayat kal­mış­tır. İşte ben o kayıp kuşak­lar­dan ve öde­nen bedel­ler­den sonra yeni bir haya­tın baş­la­ma­sını dile­dim sanı­rım. Onun için “bitti” dedim.

“Benim umudum kadınlar ve gençler”

: Ağaç­taki Kız’da çok ciddi kadın figür­leri var. Deniz başta olmak üzere, Amy Wine­ho­use, baba­anne, anne ve hatta ede­bi­yat öğret­meni. Her biriyle de baş­kaca kadın sorun­la­rı­nın yumak olmuş halini görü­yo­ruz aslında. Sizin roma­nı­nızda kadın baş­kö­şede açık­çası ve bunu mut­lu­lukla söy­le­ye­bi­li­rim. Peki, Türkiye’de nerede duru­yor kadın?

Şİ: Bu siya­set, dev­let, top­lum elbir­li­ğiyle kadını aldı yok­luk­la­rın en dibine attı. Artık yal­nız da değil. Yanında bu mem­le­ke­tin çocuk­ları ve genç­leri de var. Kadı­nını, çocu­ğunu, genç­le­rini sev­me­yen ülke­nin her yeri köprü, hava­alanı, tünel olsa kaç yazar? Eği­tim eşit­siz­lik­leri, sos­yal ve eko­no­mik güven­siz­lik, şid­det, cin­si­yet ayrım­cı­lığı, top­lum­sal baskı bütün bun­la­rın hep­sini bir insan evla­dı­nın sır­tına yük­le­yin. Bunun adı burada kadın. Sorun­la­rın üste­sin­den nasıl gele­bi­le­ce­ği­mizi konuş­mak bile bir lüks haline geldi nere­deyse. Kadın ayakta ve hayatta kalma müca­de­lesi veri­yor. Ben de bu muaz­zam var­lık­la­rın, kadın­la­rın sesi olmaya çalı­şı­yo­rum. En çok ezi­len umudu taşır ve doğu­rur. Benim umu­dum kadın­lar ve genç­ler. Rosa Parks günün birinde yerin­den kalk­ma­dığı için siyah­lar hak­la­rına kavuş­tu­lar. Bir ağaç her­kesi bir­leş­tirdi ve insan­lar direndi. Yani gün gelir top­lu­mun en göz­den çıka­rıl­mışı, en cılız ses­lisi “artık yeter” der ve bunu yer gök duyar. Siz iste­di­ği­niz kadar bu top­lumda kadını ayak­lar altına alın… Onun öyle bir içsel gücü var ki her şeye rağ­men bu güdük siya­se­tin boyu­nun ere­me­ye­ceği baş­kö­şede dur­maya devam edi­yor.

“Mutlu insanın hikâyesi olmaz”

: “Faşizm ses­siz­lik­tir, Gürültü neşe­dir” diye bir tabir var romanda. Çok gürül­tülü gel­mi­yor mu size bu dünya, özel­likle de inter­net ortam­ları. Ama yine de bunca mut­suz insan… Nasıl olur?

Şİ: Mutlu insa­nın hikâ­yesi olmaz. Mut­suz insan anla­tır. Bu yüz­den roman kah­ra­man­la­rı­nın ve inter­net ortamı insan­la­rı­nın anla­tıp dur­ma­sına şaş­ma­mak lazım. Bence mut­suz­luk mut­lu­luk­tan daha değer­li­dir çünkü mut­lu­luk saman alevi gibi geçer gider. Mut­suz­luk derin his­ler bıra­kır. Ayrıca bili­nen bir ger­çek sürekli mut­lu­luk, mut­suz­luğu geti­rir. Zaman değişti ve inter­net bu deği­şi­min tetik­le­yi­cisi. Yine de biz insan­la­rın en deri­ninde bazı his­ler hiç değiş­me­den kalı­yor. Sanki top­ra­ğın altında bozul­ma­dan kalan arke­olo­jik eser­ler gibi. Dış etken­ler filan elbette etkili olsa bile mut­lu­luk da mut­suz­luk da sadece bir his ve bunun sizin haya­tı­nıza ver­di­ği­niz anlamla derin­den bir ilgisi var. Nerede ve ne şart­larda olur­sa­nız olun. İçsel haya­tı­nızı koru­mak bence tek çare. Bunun çaresi bence ede­bi­yat. Bu dün­yaya para­lel bir başka evre­ni­niz daha olmalı. Ede­bi­yat­tan müte­şek­kil bir yeni dünya. Siz bunun içine sanatı, doğayı da koya­bi­lir­si­niz tabii. İnsan­lar ken­di­le­rine ikinci bir hayat yarat­mayı bece­re­mi­yor­lar. O zaman işte sizin dedi­ği­niz gibi fore­ver mut­suz­luk ve gürül­tüye rağ­men neşe­siz, sol­gun, “yok” hayat­lar.

: Kent­leşme ve onun getir­diği beton­laşma da roma­nın ağır eleş­ti­risi altında. Ağaç­ları nasıl kur­ta­ra­ca­ğız diye sor­sam size. Yoksa biz de mi sak­lan­ma­lı­yız her biri­miz birer ağaca?

Şİ: Çocuk­lu­ğum­dan beri doğaya çok yakın oldum ve sev­dim. Güneş altında yanan bir denizi bütün bir gün sey­re­de­bi­li­rim. Dağları…Doğanın gücü­nün far­kın­da­yım. Ağaç­la­rın kötü siya­seti biti­re­bi­le­cek gücü var. Roma­nın man­zara sey­ret­mek, gök­yü­zünü gör­mek, ağaç­lar, yap­rak­lar gibi bu en doğal duy­guyu insan­lara geçir­me­sin­den mutlu oldum. Kah­ra­ma­nı­mın baba­an­ne­sine söy­le­diği bir söz vardı “Mede­ni­ye­tin sonu gel­sin etrafı otlar bürü­sün” min­va­linde bir şey, baba­an­nesi, “Man­yak man­yak konuşma,” der ama bunun müm­kün ola­bi­le­ce­ğini bilir. Çünkü ağaç­lara bak­mayı, man­zara sey­ret­meyi bilen biri­si­dir. Doğaya karşı bu duyar­sız­lığı yen­mek için daha fazla fel­sefe, sanat, ede­bi­yat yani en insani duy­gu­ları bes­le­mek gere­ki­yor. Nazım’ın şiir­le­rini, Sait Faik’in deni­zini, balık­la­rını, Yaşar Kemal’in Toros­la­rını bil­mek oku­mak bir şey his­set­mekle bile ayak­la­na­bi­le­cek duy­gu­lar bun­lar. Eği­tim haya­tı­mız o kadar çorak ki çocuk­la­rın doğaya iliş­kin bir şey geliş­tir­mesi zor. Ağaca çık­maya gerek yok ama Calvino’yu oku­sa­lar Kuzey orman­la­rını yok ettir­mez­lerdi mesela. Doğa yapa­ca­ğını yapa­cak nasıl olsa. Çok canı­mız yana­cak ama böyle.

sebnemisiguzel2

“Bu ülkenin hiçbir kuşağı sevilip kollanmadı”

: “Her­ke­sin içinde bir ergu­van ağacı var. Her­ke­sin utanç­ları ve iha­net­leri var.” Yine romanda geçen, sizi dur­du­ran, düşün­dü­ren ve benim utan­cım nere­lerde diye sor­gu­la­tan cümle dizisi. Bu ülke­nin utancı da genç­le­rini ve çocuk­la­rını koru­ya­ma­mak galiba. Neler söy­le­mek ister­si­niz?

Şİ: Hak­lı­sı­nız. Genç­le­rini ve çocuk­la­rını sev­me­yen bir ülke­nin ağıdı zaten bu roman. Hepi­miz çocuk­tuk ve genç­tik üste­lik. Bu ülke­nin hiç­bir kuşağı sevi­lip kol­lan­madı, korun­madı. Ama hiç bu kadar “eti senin kemiği benim” duru­munda bıra­kıl­madı. Belki savaşta bile böyle korun­ma­sız bıra­kıl­madı. Öyle sol­gun ve sus­kun­lar ki insa­nın içi par­ça­la­nı­yor onlara bak­tıkça. Bu konuda eşi­tiz işte. Bütün genç­leri ve çocuk­ları mut­suz­lukta eşit­le­dik. Zen­gini de yok­sulu da mut­suz ve endi­şeli. Bence genç­ler çok basit bir şey isti­yor, yaşa­mak isti­yor, hayat isti­yor, mutlu olmak isti­yor. Siya­set­çi­ler kirli hesap­la­rını onlar üze­rin­den gör­meye çalı­şı­yor ama yeni zamanı oku­ya­mı­yor­lar. İkti­dar uğruna boyun eğen bir nesil yetiş­tirme arzu­sun­da­lar ama her­ke­sin içinde isyan etme­nin nüvesi oldu­ğunu bil­mi­yor­lar. Kah­ra­ma­nı­mın söy­le­diği gibi “Boyun eğmek sonunda her­kesi çile­den çıka­rır. Mut­laka baş­kal­dı­rır­sı­nız. Baş­ka­la­rı­nın dikte ettiği gibi geç­mez hayat.” Dünya tarihi bunun örnek­le­riyle dolu. Genç­li­ğin ken­disi isyan, hayata isyan, dün­yaya ve her şeye karşı. Bunu unut­ma­mak lazım.

: “İnsan bir baş­ka­sı­nın hikâ­ye­si­dir” diye bir cümle geçi­yor romanda. Siz kimin hika­ye­si­si­niz? Var mı aklı­nızda somut isim­ler?

Şİ: Bil­mem. Hiç düşün­me­dim. Yer­yü­zünde her şey­den önce bir romancı ola­rak yazar­lık mace­ram var. Sanı­rım kendi hika­ye­min kah­ra­ma­nı­yım. Hayal­pe­rest, masa­sı­nın başında bam­başka hayat­la­rın içinde. Bir de bu fani dün­ya­nın eği­rip bük­tüğü haya­tım var ki orada da çocuk­la­rım, sev­dik­le­rim, sev­di­ğim şey­ler kıy­met­lim. Yazar­lık haya­tım da buna dahil. İnsa­nın her şeye rağ­men yazma, yazar­lık haya­tını sür­dürme gücünü ken­di­sinde bul­ması, vaz­geç­me­mesi ola­ğa­nüstü bir şey. Bir büyük macera. Kah­ra­man olmak için kala­ba­lık­la­rın başında yürü­mek gerek­mez böyle bir ülkede her sabah masa­nı­zın başına geçip yaz­maya devam etmek de kah­ra­man­lık­tan sayı­la­bi­lir. Roman kah­ra­man­la­rı­mın hika­yesi ola­bi­li­rim. Sev­di­ğim resim­ler­deki karak­ter­le­rin bile hika­yesi ola­bi­li­rim. Kimse ken­di­sini anlat­mayı sev­mi­yor. Baş­ka­sın­dan söz ede­rek ken­di­sini var edi­yor. Çünkü kim­se­nin ken­di­sine iliş­kin bir fikri yok. Haki­ka­ten insan ken­di­sine yabancı, bilin­mez.

: Hikâ­ye­miz adı­mızla baş­lı­yorsa, Şeb­nem ismi­nin hikâ­yesi ne ola ki acaba?

Şİ: Ne güzel soru. Bütün aile benim doğu­mumu heye­canla bek­le­miş. Sevi­len bir bebek, ilgi­le­ni­len çocuk olmak güzel bir duy­guydu. Bütün çocuk­lar için bunu dile­rim. İsmimi hep yeni­lik, taze­lik, bir baş­ka­lık, az bili­nen ola­rak düşü­nüp keş­fet­miş­ler. Aile tari­hin­den bir isim veri­le­cek­miş az kal­sın. Annemle babam yer­yü­zünde apayrı bir mace­rası olsun demiş­ler. Bu yüz­den iki kitap­tır isim­ler üze­rine epey bir şey fısıl­da­yıp dur­dum. Bu hika­yeyi seve­rim çünkü. Zaman zaman ismim başka olsay­mış haya­tım da başka olur­muş gibi gelir bana. Sanki yaza­maz­mı­şım, yaz­sam da eski, kak­nem, ruh­suz şey­ler yazar­mı­şım gibi gelir bana. Bir yeni­lik ola­maz­mı­şım gibi. Saçma ama eğlen­celi bir düşünce. Aile­mi­zin vere­ceği o eski okkalı isime karşı çıkıp dire­nip yep­yeni adımı bul­ma­la­rı­nın mace­rası belki karak­te­rimi oluş­turdu bil­mi­yo­rum.

(679)

Yorumlar