Home Bilgi Bankası Edebiyat Sesini Unutan Yazar, O Sesi Arayan Okur: Bir Romana Doğru Beş Hamle
Sesini Unutan Yazar, O Sesi Arayan Okur: Bir Romana Doğru Beş Hamle

Sesini Unutan Yazar, O Sesi Arayan Okur: Bir Romana Doğru Beş Hamle

195
0

Okur­la­rın da belir­gin bir merak duya­cağı bu tür­den bir eser yaratma heve­sine yaza­rın gös­ter­diği karşı koyuş ne kadar güçlü ve özgünse, ortaya çıka­cak olan roman o kadar ken­dine has ola­cak­tır.

Erhan Sunar

Siya­sal, Top­lum­sal, Duy­gu­sal Bakış Açısı: Top­lum­sal mese­le­ler konu­sunda kanlı canlı, siyasi yön­den tam bir cadı kazanı, her­ke­sin söy­le­ye­cek “büyük” bir sözü­nün bulun­duğu ülke­lerde, bu unsur, yaza­rın tam bir “ip cam­bazı” olma­sını gerek­ti­re­bi­lir. Libe­ral veya demok­rat olma­nın bile, yerine göre bir taraf­lı­lık soru­nuna dönü­şe­ceği (ve özel­likle siyasi roman­ları olum­suz yönde etki­le­ye­ceği) böyle top­lum­larda, yaza­rın roma­nında ger­çek anlamda bağım­sız ve görün­mez bir ses ve kim­lik edin­mesi o kadar zor­dur ki, aksi bir örneğe rast­la­mak nere­deyse bir mucize sayı­la­bi­lir. Elbette hiç­bir iyi yazar bir parti slo­ga­nını savu­na­cak veya bunun duy­gu­la­nı­mını etkin bir söz ola­rak ileri süre­cek kadar ede­bi­yat­tan uzak ola­maz; iyiyi veya kötüyü res­met­mek hiç­bir yazar için böyle yol­larla yapıl­maz; ama “dışa­rı­dan”, “üst­ten” bir söz etme heve­si­nin ede­bi­yatı öldür­düğü de bir ger­çek: Siyasi ve top­lum­sal ola­rak ileri sürü­len bu yeter­siz­lik örne­ği­nin, her­ke­sin her an “hayat insanı” kesi­le­bil­diği, duy­gu­la­rın nere­deyse ara­cı­sız bir ter­cü­ma­nına dönü­şe­bil­diği roman­lara kolay­lıkla tah­vil edi­le­bil­di­ğini ekle­ye­bi­li­riz. Okur­la­rın da belir­gin bir merak duya­cağı bu tür­den bir eser yaratma heve­sine yaza­rın gös­ter­diği karşı koyuş ne kadar güçlü ve özgünse, ortaya çıka­cak olan roman o kadar ken­dine has ola­cak­tır.

Kişi­ler: Yaza­rın sesi­nin, arka­sına en kolay sığın­dığı birim­dir romanda. Bunun önüne geç­mek için, bir­den fazla, belki de onlarca kişi yara­ta­bi­lir ve yine de sonu­cun değiş­me­di­ğini göre­bi­lir­si­niz. En doğru sözü doğru zamanda söy­le­yen bir karak­te­rin sesinde, bir diğe­ri­nin halinde tav­rında, öte­ki­nin dış­sal görü­nü­münde vs., yazarı tanı­yan okur için, bazı tanı­dık işa­ret­ler hemen su yüzüne vurur. Baş­tan sona tek karak­te­rin gözün­den izle­di­ği­miz, düşün­sel ya da psi­ko­lo­jik yönü ağır basan roman­larda bu husus nere­deyse değiş­mez bir kurala dönü­şür: Aynı zamanda rahat­lıkla oto­bi­yog­ra­fik öğe­ler de ara­ya­cak okur için böyle roman­la­rın, yaza­rın sesi­nin “unu­tul­duğu” soğuk­kanlı metin­lere dönüş­mesi artık çok zor­dur: Yaza­rın kendi ben­li­ğine edi­ne­me­diği mesa­feyi, rahat kol­tu­ğunda haya­tın ve dün­ya­nın kural­la­rıyla oyna­şan okur neden belir­le­sin ki? Üste­lik kolay­lıkla yaza­rın bu güçlü sesini edi­nir okur ve onun net­likle, öfkeyle ya da usul usul çek­tiği çiz­gi­leri kendi zih­ni­nin yan­sı­ma­la­rına çevi­rir. Tek karak­ter daima teh­li­ke­li­dir; çok sayıda kişiye sahip roman­lar ise başka bazı önlem­lere ihti­yaç duyar.

Olay Örgüsü: Bir­bir­le­riyle iliş­ki­leri ve mesa­fe­leri belir­len­miş kişi­le­rin, yine bir­bir­le­rine değen yaşam­la­rını belirli bir denge üze­rinde tutan önemli bir öğe ola­rak olay örgüsü, ken­di­sini giz­le­meye yat­kın yazar için bire­bir­dir. Bu karak­ter­leri bir­bir­le­ri­nin ayna­sına veya biri diğe­rin­den uzak da olsa çağ­rı­şım­lar barın­dı­ran unsur­lara dönüş­türme çabası da varsa, yaza­rın diğer bazı eği­lim­leri, mesela duygu ve düşün­ce­le­rini metne boca etme yan­lısı – o alte­di­le­mez – tutumu, yal­nızca görü­nür­lük kazan­makla kal­maz, oku­run göz­leri önünde “daha başka” bir man­tık da edin­meye baş­lar. Yazar­ken yaza­rın yara­tı­cı­lı­ğını dev­reye sokup ken­di­sin­den bir parça uzak­laş­ma­sını sağ­la­yan bir örtü ola­rak olay örgüsü, okuru oya­la­ya­cak geniş­liği ve kar­ma­şası da bulu­nu­yorsa, yazarı “doğal­lıkla” unut­tu­rur. Yazar­ları bir baş­la­rına, yal­nız, hayata karşı belki de iddi­asız kişi­ler ola­rak hayal etmeye yat­kın okur­la­rın da, roman okuma mut­lu­lu­ğuna en çok yak­la­şa­cağı, metne belir­gin bir özerk­lik atfe­den, bili­nen yan­la­rıyla yaşamı yazın­sal bir çabaya dönüş­tü­ren bir özel­lik­tir bu: Olay örgüsü çoğu kez hayat­tan değil ede­bi­yat­tan yana­dır ve bir arada tut­tuğu onca kişi ve ayrın­tıyla, haya­tın yapa­ma­dı­ğını ede­bi­ya­tın yap­tı­ğını gös­te­rir. Bütün bu kar­ma­şayı, kukla iple­rini tutar gibi yön­len­di­ren biri varsa bile, bu kişi artık bir “yazar”dır; haya­tın her­hangi bir saf­ha­sında, kri­tik bir döne­me­cinde, roma­nın şu veya bu can alıcı sah­ne­sinde ağır­lı­ğını ortaya koy­mak iste­ye­cek her­hangi bir “ses” değil.

Üslup: Kişi­den kişiye deği­şe­cek olan bir “dil ve üslup”, en kolay çözüm­dür. Tıpkı olay örgüsü gibi yaza­rın “yazın­sal” maha­re­tini gös­te­re­cek olan bu yeni unsur, artık belir­gin bir bilinç edin­miş olan, olay örgü­sü­nün giz­le­rini ara­la­maya çalı­şan “düşün­celi” okur için hemen­ce­cik ters bir manevra sila­hına dönüş­tü­rü­le­bi­lir: Sanı­rım bir­bi­rine ben­ze­yen onca kişiyi sun­muş olmayı hiç­bir yazar iste­mez; bir baş­la­rına edi­ne­me­dik­leri birey­sel­li­ğin, ayrı­şa­ma­dık­ları nok­ta­la­rın sorum­lusu olmayı hayal bile etmek iste­mez. Yaza­rın da oku­run da gözünde gide­rek “edebi” bir hal kaza­nan ortak bir alan ola­rak roman, bu anlamda, oyunu artık kural­la­rına göre oyna­malı, ger­çek hayatta bir­bi­rine asla ben­ze­te­me­ye­ce­ği­miz kişi­leri keli­me­lerle her defa­sında yeni­den var ede­bil­me­li­dir.

Yazıl­makta Olan Roman: Bir zaman­lar, elinde tut­tuğu romanı dal­gın­lıkla oku­yan okur, onu dışa­rıda akıp giden zama­nın, kendi kısıtlı dün­ya­sı­nın doğal bir devamı ola­rak görü­yordu. Çev­re­sin­den, her gün kar­şı­la­şa­bi­le­ceği kişi­lerle, his­lerle yüklü, güzel bir hikâ­yesi olan, belki de bu haliyle elden bıra­kı­la­ma­ya­cak kadar güçlü bir şeydi oku­duğu roman… Sonra çağ ve zaman değişti, kitabı oku­yan bu kişi­ler artık elle­rinde aynı zamanda bir “roman” da tut­tuk­la­rını, dola­yı­sıyla onu dışa­rı­daki hayat­tan ayı­ran bir sınır çiz­gi­si­nin bulun­du­ğunu görür oldu­lar: Artık her an “işle­mekte” olan yanıyla bir roman, bu modern çağ insanı için her satı­rına dik­kat edil­mesi gere­ken, zaman zaman bir bil­me­ceye dönü­şen zorlu (belki de eğlen­celi) bir uğraştı. Oyun­cu­dan da daha oyuncu ola­bi­len kimi yazar­lar çıktı ve roma­nın bize hep öğre­ti­len o dört belir­gin unsu­runu (mekân, zaman, kişi­ler, olay örgüsü) bile birer soruna çevi­rip işle­meye baş­la­dı­lar. Met­nin sürekli ken­dine, yaza­rın kendi hile­le­rine dik­kat çek­tiği böyle bir yak­la­şım, bir diğer modern yazar olan John Fowles’un ileri sür­düğü gibi bir “suç­lu­luk his­si­nin” ürünü müydü, yazar sürekli oyun­lar yapıp bir şey­leri giz­le­diği için mi böyle kural­lar yara­tı­yordu dur­ma­dan, karar ver­mek biraz zor; ama eski­le­rin saf­lıkla bir par­ça­sına dönüş­tüğü “hikâye”nin bile şimdi artık sorun­sal­laş­tı­ğını gör­mek, yaza­rın kendi sesini unut­ma­sını zor, oku­run ise far­ket­me­sini son derece kolay kılı­yor. Bu anlamda hikâ­ye­sine kendi sesi ve kim­li­ğiyle vücut bula­rak giren yazar­la­rın bolca görün­düğü modern çağ roman­la­rında, asıl hikâ­yeye ve kişi­le­rine ayrı­lan nes­nel, özgün alan gide­rek azal­makla kal­mı­yor, oku­yup din­le­di­ği­miz saf bir hikâye ola­bi­le­ce­ğine bile artık git­tikçe daha az ina­nı­yo­ruz.

(195)

Yorumlar