Home Bilgi Bankası Edebiyat Sesini Unutan Yazar, O Sesi Arayan Okur: Bir Romana Doğru Beş Hamle
Sesini Unutan Yazar, O Sesi Arayan Okur: Bir Romana Doğru Beş Hamle

Sesini Unutan Yazar, O Sesi Arayan Okur: Bir Romana Doğru Beş Hamle

253
0

Okurların da belirgin bir merak duyacağı bu türden bir eser yaratma hevesine yazarın gösterdiği karşı koyuş ne kadar güçlü ve özgünse, ortaya çıkacak olan roman o kadar kendine has olacaktır.

Erhan Sunar

Siyasal, Toplumsal, Duygusal Bakış Açısı: Toplumsal meseleler konusunda kanlı canlı, siyasi yönden tam bir cadı kazanı, herkesin söyleyecek “büyük” bir sözünün bulunduğu ülkelerde, bu unsur, yazarın tam bir “ip cambazı” olmasını gerektirebilir. Liberal veya demokrat olmanın bile, yerine göre bir taraflılık sorununa dönüşeceği (ve özellikle siyasi romanları olumsuz yönde etkileyeceği) böyle toplumlarda, yazarın romanında gerçek anlamda bağımsız ve görünmez bir ses ve kimlik edinmesi o kadar zordur ki, aksi bir örneğe rastlamak neredeyse bir mucize sayılabilir. Elbette hiçbir iyi yazar bir parti sloganını savunacak veya bunun duygulanımını etkin bir söz olarak ileri sürecek kadar edebiyattan uzak olamaz; iyiyi veya kötüyü resmetmek hiçbir yazar için böyle yollarla yapılmaz; ama “dışarıdan”, “üstten” bir söz etme hevesinin edebiyatı öldürdüğü de bir gerçek: Siyasi ve toplumsal olarak ileri sürülen bu yetersizlik örneğinin, herkesin her an “hayat insanı” kesilebildiği, duyguların neredeyse aracısız bir tercümanına dönüşebildiği romanlara kolaylıkla tahvil edilebildiğini ekleyebiliriz. Okurların da belirgin bir merak duyacağı bu türden bir eser yaratma hevesine yazarın gösterdiği karşı koyuş ne kadar güçlü ve özgünse, ortaya çıkacak olan roman o kadar kendine has olacaktır.

Kişiler: Yazarın sesinin, arkasına en kolay sığındığı birimdir romanda. Bunun önüne geçmek için, birden fazla, belki de onlarca kişi yaratabilir ve yine de sonucun değişmediğini görebilirsiniz. En doğru sözü doğru zamanda söyleyen bir karakterin sesinde, bir diğerinin halinde tavrında, ötekinin dışsal görünümünde vs., yazarı tanıyan okur için, bazı tanıdık işaretler hemen su yüzüne vurur. Baştan sona tek karakterin gözünden izlediğimiz, düşünsel ya da psikolojik yönü ağır basan romanlarda bu husus neredeyse değişmez bir kurala dönüşür: Aynı zamanda rahatlıkla otobiyografik öğeler de arayacak okur için böyle romanların, yazarın sesinin “unutulduğu” soğukkanlı metinlere dönüşmesi artık çok zordur: Yazarın kendi benliğine edinemediği mesafeyi, rahat koltuğunda hayatın ve dünyanın kurallarıyla oynaşan okur neden belirlesin ki? Üstelik kolaylıkla yazarın bu güçlü sesini edinir okur ve onun netlikle, öfkeyle ya da usul usul çektiği çizgileri kendi zihninin yansımalarına çevirir. Tek karakter daima tehlikelidir; çok sayıda kişiye sahip romanlar ise başka bazı önlemlere ihtiyaç duyar.

Olay Örgüsü: Birbirleriyle ilişkileri ve mesafeleri belirlenmiş kişilerin, yine birbirlerine değen yaşamlarını belirli bir denge üzerinde tutan önemli bir öğe olarak olay örgüsü, kendisini gizlemeye yatkın yazar için birebirdir. Bu karakterleri birbirlerinin aynasına veya biri diğerinden uzak da olsa çağrışımlar barındıran unsurlara dönüştürme çabası da varsa, yazarın diğer bazı eğilimleri, mesela duygu ve düşüncelerini metne boca etme yanlısı – o altedilemez – tutumu, yalnızca görünürlük kazanmakla kalmaz, okurun gözleri önünde “daha başka” bir mantık da edinmeye başlar. Yazarken yazarın yaratıcılığını devreye sokup kendisinden bir parça uzaklaşmasını sağlayan bir örtü olarak olay örgüsü, okuru oyalayacak genişliği ve karmaşası da bulunuyorsa, yazarı “doğallıkla” unutturur. Yazarları bir başlarına, yalnız, hayata karşı belki de iddiasız kişiler olarak hayal etmeye yatkın okurların da, roman okuma mutluluğuna en çok yaklaşacağı, metne belirgin bir özerklik atfeden, bilinen yanlarıyla yaşamı yazınsal bir çabaya dönüştüren bir özelliktir bu: Olay örgüsü çoğu kez hayattan değil edebiyattan yanadır ve bir arada tuttuğu onca kişi ve ayrıntıyla, hayatın yapamadığını edebiyatın yaptığını gösterir. Bütün bu karmaşayı, kukla iplerini tutar gibi yönlendiren biri varsa bile, bu kişi artık bir “yazar”dır; hayatın herhangi bir safhasında, kritik bir dönemecinde, romanın şu veya bu can alıcı sahnesinde ağırlığını ortaya koymak isteyecek herhangi bir “ses” değil.

Üslup: Kişiden kişiye değişecek olan bir “dil ve üslup”, en kolay çözümdür. Tıpkı olay örgüsü gibi yazarın “yazınsal” maharetini gösterecek olan bu yeni unsur, artık belirgin bir bilinç edinmiş olan, olay örgüsünün gizlerini aralamaya çalışan “düşünceli” okur için hemencecik ters bir manevra silahına dönüştürülebilir: Sanırım birbirine benzeyen onca kişiyi sunmuş olmayı hiçbir yazar istemez; bir başlarına edinemedikleri bireyselliğin, ayrışamadıkları noktaların sorumlusu olmayı hayal bile etmek istemez. Yazarın da okurun da gözünde giderek “edebi” bir hal kazanan ortak bir alan olarak roman, bu anlamda, oyunu artık kurallarına göre oynamalı, gerçek hayatta birbirine asla benzetemeyeceğimiz kişileri kelimelerle her defasında yeniden var edebilmelidir.

Yazılmakta Olan Roman: Bir zamanlar, elinde tuttuğu romanı dalgınlıkla okuyan okur, onu dışarıda akıp giden zamanın, kendi kısıtlı dünyasının doğal bir devamı olarak görüyordu. Çevresinden, her gün karşılaşabileceği kişilerle, hislerle yüklü, güzel bir hikâyesi olan, belki de bu haliyle elden bırakılamayacak kadar güçlü bir şeydi okuduğu roman… Sonra çağ ve zaman değişti, kitabı okuyan bu kişiler artık ellerinde aynı zamanda bir “roman” da tuttuklarını, dolayısıyla onu dışarıdaki hayattan ayıran bir sınır çizgisinin bulunduğunu görür oldular: Artık her an “işlemekte” olan yanıyla bir roman, bu modern çağ insanı için her satırına dikkat edilmesi gereken, zaman zaman bir bilmeceye dönüşen zorlu (belki de eğlenceli) bir uğraştı. Oyuncudan da daha oyuncu olabilen kimi yazarlar çıktı ve romanın bize hep öğretilen o dört belirgin unsurunu (mekân, zaman, kişiler, olay örgüsü) bile birer soruna çevirip işlemeye başladılar. Metnin sürekli kendine, yazarın kendi hilelerine dikkat çektiği böyle bir yaklaşım, bir diğer modern yazar olan John Fowles’un ileri sürdüğü gibi bir “suçluluk hissinin” ürünü müydü, yazar sürekli oyunlar yapıp bir şeyleri gizlediği için mi böyle kurallar yaratıyordu durmadan, karar vermek biraz zor; ama eskilerin saflıkla bir parçasına dönüştüğü “hikâye”nin bile şimdi artık sorunsallaştığını görmek, yazarın kendi sesini unutmasını zor, okurun ise farketmesini son derece kolay kılıyor. Bu anlamda hikâyesine kendi sesi ve kimliğiyle vücut bularak giren yazarların bolca göründüğü modern çağ romanlarında, asıl hikâyeye ve kişilerine ayrılan nesnel, özgün alan giderek azalmakla kalmıyor, okuyup dinlediğimiz saf bir hikâye olabileceğine bile artık gittikçe daha az inanıyoruz.

(253)

Yorum yaz