Home Bilgi Bankası Şezlong deyip geçme…
Şezlong deyip geçme…

Şezlong deyip geçme…

89
0

Açılar arasında çok fark yoktu, kalça ve diz açılan hemen hemen aynı, yani 134 ve 133 dereceydi. Lehmann, aradığı çözümü bulmuştu.

İnsanların oturma biçiminin uygarlığın öçütlerinden biri olduğunu anlatır Michel Butor. İskemleye ya da koltuğa oturma biçimi, kültürün önemli göstergeleri arasındadır. Alışkanlıklar kişilikten geldiği gibi, insanın içine doğduğu kültürden de gelir.

Bernd Brunner, Uzanma Sanatı adlı kitabında uzanmanın haritasını çıkarırken nelere uzandığımızı da anlatıyor. Onunki de Michel Butor’un yaklaşımına benziyor.

Uzanma Sanatı’nda bir de “şezlong meselesi” var. Önemsiz bir mesele değil. Brunner’in günlük hayatımız içinde belki aklımıza bile gelmeyen “şezlong meselesi” üstüne düşündükleri, düşüncenin pırıltısını ve nerelere uzanabileceğini gösteriyor. Bir de günlük hayat içinde yaşayıp giderken her şeyi böyle çok yönlü düşündüğümüzü düşünün! Bakın neymiş bu mesele.

Şezlong Meselesi

19. yüzyılda şezlonglar büyük yenilikti ama kendince bazı sorunları da vardı: İstediğiniz pozisyonu alabildiğiniz, nasıl rahat ediyorsanız öyle yatabileceğiniz yatakların aksine şezlongu, üzerine uzanmadan önce fiziksel ihtiyacınıza göre ayarlamanız gerekiyordu. Şezlongların tasarımında hayli sıkıntı olduğunu tespit eden iş fizyoloğu Gunther Lehmann, 1940’ta görüşlerini şöyle sıralıyordu:

1. Üzerine uzanılan yüzey olabildiğince geniş, yüzeyin vücut kısımları üzerindeki baskısı olabildiğince düşük olmalıdır. Fakat vücut üzerindeki baskının eşit dağılması gerekmez. Aksine baskıya dirençli kısımlara (örn. kıç bölgesi), daha hassas bölgelerden (örn. bel omurgası) daha fazla yük binebilir. Alçı kalıptan yapılmış bir yüzey tavsiye edilmez!

2. Sinirler üzerindeki doğrudan ya da dolaylı her tür baskıdan (uzuvların uyuşması) kaçınılmalı, devamlı ayakta çalışmaktan ötürü bacaklara inen kanın geri akışının engellenmemesi sağlanmalıdır.

3. Şezlongun tasarımına göre şekil alan uzuvlar tam bir dinlenme pozisyonunda olmalıdır.

Bütün bunlar kulağa çok mantıklı gelse de uygulamada o kadar basit değildi; çünkü düzgün bir minder, kolçak ve ayak desteği sorunu çözmeye yetmiyordu. Buradaki püf noktası, “gerçek dinlenme posizyonu”nu bulmaktı. Kalça ve diz eklemlerini hareket ettiren kasların tamamen gevşediği ve üzerlerine yük binmediği bir pozisyon bulmak gerekiyordu. Ama nasıl?

Lehmann’ın aklına bir fikir geldi: Deneklerini duvarları şeffaf bir havuza daldırdı ve havuzun duvarındaki bir çubuğa tutunmalarını istedi. Kasların en iyi hangi pozisyonda gevşediğini yerçekimini ortadan kaldırarak tespit edebileceği düşüncesinden yola çıkan Lehmann, deneklerin en rahat bulduğu pozisyonların açılarını fotoğraflar yardımıyla ölçtü. Açılar arasında çok fark yoktu, kalça ve diz açılan hemen hemen aynı, yani 134 ve 133 dereceydi. Lehmann, aradığı çözümü bulmuştu.

Adeta havada süzülür gibi uzandığımız şezlonglarda eklemler vücudu en rahatlatan açılarda bükülür ve bacaklar yukarı kaldırılır. Bu pozisyonu sağlayan diğer mobilyalar, Lehmann’ın araştırmalarına başlamasından yıllar önce ABD’de tasarlanan ve deniz dalgalarından esinlenilen “kanguru kanepe”, Le Corbusier ve Charlotte Perriand’nın 1928’de çelik borularla tasarladıkları Chaiselongue basculante adlı şezlongdur. Bu tür uzanma koltuklan, insanı hayal kurmaya davet eder.

Kaynak: Bernd Brunner, Uzanma Sanatı, Çeviri: Zehra Aksu Yılmazer, Can Yayınları-Kırk Merak

(89)

Yorum yaz