Home Bilgi Bankası Felsefe Simon Critchley: “Felsefe hayal kırıklığıyla başlar.”
Simon Critchley: “Felsefe hayal kırıklığıyla başlar.”

Simon Critchley: “Felsefe hayal kırıklığıyla başlar.”

452
0

Ölmeyi öğrenen kölelikten kurtulur, der Montaigne; yani ölümlülüğün sınırını kabul eden özgürleşir.

Carl Cederström

Yakın zamanda Simon Critchley’e bir televizyon programında nasıl felsefeci olduğunu sorduğumda şu kısa ve öz cevabı aldım: “Başarısızlık.” Yalnızca şair ve müzisyen olarak değil, siyasi aktivist olarak da başarısız olduğunu söyledi.

Critchley için felsefeye giden yol başarısızlıktan geçiyorsa, kendisi için başarıya giden yol da felsefeden geçiyor gibi. Yazdığı birçok kitap büyük ilgiyle karşılandı ve adına yakışır tüm felsefe eserleri gibi büyük tartışmalara yol açtı; kimilerinde büyük hayranlık uyandırdı, kimilerinde derin infiale yol açtı. Eserlerinde mizah, etik, şiir, sinema, edebiyat, yapıbozum ve ölüm gibi geniş bir yelpazeden birçok konuyu ele aldı. Pek de egzotik olmayan birkaç Batı Avrupa ülkesinde yaşadı, gezgin hayatı sürdü. Ama nihayet birkaç yıl önce New York’ta daha düzenli bir yaşama adım attı. Yakın zamanda evlendi ve şu anda New School for Social ­Research Felsefe bölümünde öğretim üyesi.

2008 yılında London Review of Books ve Harper’s Magazine’de Simon ­Critchley ve Slavoj Žižek siyasi şiddetin durumu üzerine yürüttükleri tartışmada kozlarını paylaştı. Critchley’nin ileri sürdüğü, devletle arasına mesafe koyan bir siyasi direniş fikrinin Žižek’e göre iler tutar tarafı yoktu. Critchley ise bu eleştiriye şöyle karşılık verdi: Žižek’in şiddet retoriği somut siyasi eyleme karşı duyduğu antipatinin göstergesiydi aslında; devrimci şiddet eylemlerine dair bütün konuşmalarının altında yatan buydu (Critchley’nin “Sloven Hamlet” yakıştırması da buna göndermeydi). Söyleşi bu karşılıklı atışmanın ardından gerçekleşti.

Söyleşide ele alınan bir diğer önemli konu da mizahın siyasetteki yeri. Critchley’e göre mizah, siyasi direniş için potansiyel bir alan sağlıyor. Ne var ki siyasetçiler ve şirketler de mizahı kendi emellerine alet edebiliyor. İktidar sahibi kurumların mizahı temellük etmesinden ne anlamalıyız? Değindiğimiz bir başka konu da mistisizm ve psikoz arasındaki ilişki. Burada geliştirilen düşüncelerin bazıları Critchley’nin İmansızların İmanı kitabının mistik anarşizm bölümünü oluşturdu, bazıları da “hiçbir yere varmadı ve varmayacak”.

Söyleşiyi 2008’de Londra’da Soho’nun göbeğindeki Black’s Club’da gerçekleştirdik.

Felsefenin hayretle değil hayal kırıklığıyla başladığını söylüyorsun. Gelgelelim felsefenin dünyasına adım atmak için takip edilen ortak yol Albert Camus, Hermann Hesse, Jean-Paul Sartre ya da Bertrand Russell gibi yazarlardan geçiyor. Bu yazarlar insanda ya gençliğe özgü bir hayret duygusu uyandırıyor ya da hayret verici bir yabancılaşmayı ­tetikliyor, okur asi ya da yabancı imgesiyle özdeşleşebiliyor, bu imge de özellikle kafası karışık gençlere hitap ediyor.

Evet, bence felsefe hayal kırıklığıyla başlar. Ne var ki gençlik ve hayal kırıklığı bağdaşmayan şeyler değil. Felsefenin aslında bir gençlik deneyimi olduğunu söyleyebiliriz, hem insanın hayatında bir dönem anlamında biyografik olarak hem de yeni bir şeyin keşfindeki coşku anlamında felsefi olarak. Ben bunu gözlerimin açılmasıyla deneyimledim; ahlak, din, siyaset ve ideoloji gibi şeylerin aslında anlatılandan daha farklı olduğunu gördüm. Heyecan uyandıran bir hayal kırıklığı deneyimi. İşte felsefe bu heyecan aslında: Şeylerin ne olduğuna dair bir hayret deneyimi değil, ne olmadıklarının farkına varmaya ilişkin bir heyecan ve coşku. Bu anlamda hayal kırıklığı ve heyecan madalyonun iki yüzü. İnsanın hayal kırıklığına uğraması muazzam heyecan verici, yanılsamaların yıkılması muazzam coşku verici. Aynı zamanda da, sorunda değindiğin gibi, bir başkaldırı deneyimi bu.

Günümüzde siyasi meselelere karşı en yaygın tavrın kabuğuna çekilip pasifleşme olduğunu söylemiştin. Mevcut siyasi durum hakkındaki düşüncelerin ve teşhislerinle başlayalım istersen.

Mevcut durumu en az üç siyasi kategori üzerinden değerlendiriyorum: askeri neoliberalizm, neo-Leninizm ve neo-anarşizm. Batı’nın durumunu bu üçü arasında en iyi nitelendiren askeri neoliberalizm. Askeri neoliberalizmin merkezinde yatan fikir, neoliberal ekonominin belirli bir evrenselleştirilmiş demokrasi ve insan hakları söylemiyle birleştirilmesi – bu söylem de nihayetinde askeri güçle destekleniyor. İçinde bulunduğumuz durum itibariyle diğer rejimler kapitalizmin mantığını, demokrasi ve insan hakları ideolojisini kabul etmek zorunda, kabul etmezlerse bombalanırlar. Askeri neoliberalizmin mantığı budur. Dünya sürekli bir savaş ve kargaşa halinde. Kendini havaya uçurarak paramparça eden bir dünya karşısında, Dostoyevski’nin dediği gibi “kanın şampanya misali şen şakrak döküldüğü” bir yerde kabuğuna çekilmek, kendini soyutlamak, gözlerini kapayıp kötü hiçbir şey yaşanmıyormuş gibi davranmak gayet cazip geliyor insanlara. Bu tavra “pasif nihilizm” diyorum, her ne kadar makul ve tutarlı olsa da bunu reddediyorum.

Fakat bunun tam tersi bir tutumu da –siyasetle aktif olarak ilgilenme, oy verme görevini yerine getirme, görüşlerini kamusal olarak belirtme– bir tür mesafelenme olarak düşünemez miyiz? Žižek On Violence (Şiddet Üzerine) kitabında böyle bir fikir ileri sürüyor gibi: Bazen “hiçbir şey yapmamak, yapabileceğiniz en şiddetli şeydir”.

Žižek’e bu noktada katılmıyorum. Hem gerçek hem de sembolik anlamda sistematik şiddetin belirlediği bir dünyada kişinin bir adım geri atıp düşünmesi ve beklemesi gerektiğini ileri sürüyor. Bana kalırsa bu obsesif nevrotik bir konum. Harper’s Magazine’de eleştirilerine cevap verdiğim yazıda kendisine “Sloven Hamlet” dememin sebebi de bu. Hamlet şiddet dolu bir dünyada yaşıyor: Zamanın eklemleri çıkmış, babası gayrimeşru öldürülmüş, krallık düzeni ve toplumsal hiyerarşi işlemez hale gelmiş. Bunların sonucunda eyleme geçemiyor. İntikam hayalleri kuruyor ama buna cesaret edemiyor, sonunda eli kolu bağlı, hiçbir şey yapamıyor. Žižek’te de doğrudan eyleme duyulan bu türden bir korkuyu görebilirsiniz. “Şapkam var ama içinde tavşan yok” gibi şeyler söylüyor. Koyduğu teşhisi anlayabiliyorum ama bence aşırı pesimist. Beni ilgilendiren, mevcut durumu göz önünde bulunduran ama bununla yetinmeyip yeni ve yaratıcı yollarla mücadeleye devam eden direniş biçimleri. Neo-anarşizm burada devreye giriyor: Yeni koalisyon biçimlerine, yeni eşdeğerlilik bağlarına dair olasılıkların ifadesi olarak. Bu bağlamda Žižek’in aksine, kapitalizm karşıtı direniş hareketlerini ve protestoları önemsiz bulmuyorum.

Bu da bizi Žižek’in çalışmana yönelttiği temel eleştiriye getiriyor: Savunduğun direniş biçimleri, devletle arasına mesafe koyan direniş biçimleri beyhude.

Evet. Žižek bu taleplerin etkisiz olduğunu, yani hiçbir şeyi değiştirmediğini ileri sürüyor. Hem haklı hem de haksız. Bütün direniş biçimleri bir bakıma etkisizdir. Siyasal direniş tarihinin uzun bir başarısızlıklar tarihi olduğunu bile söyleyebiliriz. 1968’te Paris’teki öğrenci direnişi başarısızlıkla sonuçlandı: Eylemler Mayıs’ta başlamıştı ama 23 Haziran 1968’te De Gaulle yeniden başa geçmişti bile. Başarısızlıklar listesi daha da uzar gider. Hatırlamamız gereken, direnişin etkilerinin sıklıkla geriye dönük deneyimlendiğidir. Siyasi direnişi devletin alanında siyasi erk düzeyindeki etkisi üzerinden değerlendirmek, Leninist bir yanılsama. Devlet iktidarı ile hiçbir iktidarın olmamasını karşı karşıya konumlandıran bir argüman bu aslında. Žižek’e göre direniş beyhude, teslim olmakla aynı şey. Devletin alanını ele geçirmemiz gerektiği, Lenin’in de Devlet ve Devrim kitabında ileri sürdüğü bir argüman. Lenin anarşistlere şu eleştiriyi yöneltir: Anarşistler aklı bir karış havada burjuvalardır, acımasız siyasi gerçekliği kabul edecek cesaretten ve katılıktan yoksundurlar. Dolayısıyla Lenin’e göre yapılması gereken, devleti ortadan kaldıracak şekilde ele geçirmek. Tarih perspektifinden buna getirilecek en bariz itiraz, böyle bir şeyin hiçbir zaman gerçekleşmediğidir. Bunun yerine Bolşevik devrimi devletin Sovyetler Birliği adı altında son derece grotesk yükselişine ve insani felaketlere yol açtı. Bu açıdan bakıldığında, Žižek ile benim aramdaki tartışma Lenin ile anarşistler ya da Marx ile Bakunin arasındaki tartışma aslında. 1870’lerde Bakunin, Marx’ı eleştirirken onu kripto-Bismarkçı olarak nitelendirir. Marksistlerin ne pahasına olursa olsun gizliden gizliye devlet erkini ele geçirmeyi arzuladıklarını söyler. Lenin ve Žižek’e karşı çıkarak şöyle bir siyaset anlayışını ileri sürüyorum: Basitçe iktidarın ele geçirilip geçirilmemesi üzerinden değerlendirilemeyecek, devlet erkine karşı katmanlar arası bir mesafenin hegemonik ifadesi olan bir siyaset. Kapitalizmin kalıcı olup olmadığı meselesine dönecek olursak, Žižek’in kapitalizmin kalıcı olmadığını kabul ettiğini düşünüyorum. Biraz daha melankolik bir ruh haliyle de olsa, ben de aynı görüşteyim. Kim bilir, mevcut küresel krizle birlikte belirli bir kapitalizm modelinin sonu geliyor olabilir. Belki de sonun başlangıcını yaşıyoruz.

Klasik siyasi özne erkeksi, aktif, özerk ve egemendir – yapabilen ve eylem kudretine sahip bir özne. Bu öznede her zaman bir mizah eksikliği var. Komik özne güçlü ve erkeksi olduğunu düşünmez. Kendi güçsüzlüğünü şiddet içermeyen savaş edimleriyle icra eder. Klasik siyasi öznelerse eylem kudretine sahiptir, erkeksi, iktidar sahibi ve mizah yoksunudur.

Bu formüle eklenebilecek önemli bir unsur da komedi, daha doğrusu mizahın nasıl yeni direniş alanları yarattığı. Komik siyasi özne mefhumun, klasik siyasi özneden ne anlamda farklı?

Klasik siyasi özne erkeksi, aktif, özerk ve egemendir – yapabilen ve eylem kudretine sahip bir özne. Bence bu öznede her zaman bir mizah eksikliği var, söz konusu ister Bush ister bin Ladin olsun, ikisi de kanlı bir rekabete tutuşmuş erkeksi ve aktif siyasi özneler. Direniş biçimi olarak komedide ilgimi çeken, güçsüzlüğün performansı olması. Komik özne güçlü ve erkeksi olduğunu düşünmez. Kendi güçsüzlüğünü şiddet içermeyen savaş edimleriyle icra eder; güçsüzün gücüdür bu. Klasik siyasi öznelerse eylem kudretine sahiptir, erkeksi, iktidar sahibi ve mizah yoksunudur. Ama en önemlisi eylemlerinde “haklıdırlar”. Kendini haklılaştırılamaz eylemler içinde bulması kaçınılmaz olan bir siyasi özneyi düşünmekle ilgileniyorum ben. Son zamanlarda Benjamin’in şiddet eleştirisi üstüne çalışırken, ileri sürdüğü şu muhteşem fikirle karşılaştım: “Kanun şiddettir, siyaset şiddettir ama şiddet siyasi alanı tüketebilir mi?” Buna cevabı olumsuz. Tevrat’ın “Öldürmeyeceksin” emrinde bir şiddetsizlik izleği buluyor Benjamin. Bu yasaklama şiddet içeren bir durumdan ortaya çıkıyor: Bir başkasını öldüremeyeceğimi biliyorum ama yine de öldürmek zorunda olduğum bir durumdayım. Burada gerçekleştirdiğim şiddet eylemi zorunlu ama haklı değil. Haklılaştırılamaz şiddet zeminine oturtulmuş bir siyaset fikrini düşünmek çok etkileyici. Judith Butler’ın yas tutma konusunda ileri sürdüğü fikre de benziyor. Klasik siyasi özne yas tutmak yerine eylemde bulunmak ister. 11 Eylül olaylarından sonra on bir gün yas tutulmuştu. Sonra yas tutma döneminin sonlandığı ve harekete geçme vaktinin geldiği ilan edildi. Bu noktada Judith Butler oldukça ilginç bulduğum şu soruyu soruyor: Keder ve yas tutma siyaseti –kederin ve yasın güçsüzlüğü etrafında şekillenen bir siyaset– nasıl bir şey olurdu?

Kendileriyle alay etmek ya da başkalarının bunu yapmasına izin vermek siyasetçiler arasında son zamanlarda revaçta bir eğilim. Örneğin Beyaz Saray Muhabirleri Derneği yemeğinde Stephen Colbert’ün Bush’la ilgili hakaret dolu şakalarını düşün. Böyle bir şey Bush yönetimine karşı güçlü bir eleştiri örneği mi, yoksa tam tersine Bush’un kampanyasının kolayca kendi bünyesine kattığı ve lehine kullandığı bir mizah türü mü?

Bence Stephen Colbert’ün Bush’la dalga geçmesi bilindik bir siyasi hiciv örneğiydi. Çok güçlü bir hicivdi, tatlı sert dokundurmalar vardı. Gördüğümde bunun cesurca ve etkili bir hareket olduğunu düşündüm. Ama tabii bu da iç edilebilir. Siyasi liderler mizahı her şekilde kullanabilir. Mizahın tamamen durum ve bağlamla ilgili olduğunu asla unutmamak gerek. Her zaman içi boşaltılmaya müsait.

Mizah ve bunu karşı tarafın kendi lehine kullanabilmesi arasındaki
ilişkiye biraz daha değinelim. Şirketlerin dünyasında eğlenmeye, mutlu olmaya ya da hayatın deli dolu tarafını kaçırmamaya dair bir saplantı var gibi. Bunu birçok şirkette görüyoruz ve Google belki de en aşikâr örnek. Görünüşe göre çalışanlar anlamsız aktivitelere ya da şirket neyi mizahi buluyorsa ona katılmak zorunda. Böyle bir durum, mizahı bir direniş biçimi olarak etkili şekilde kullanabilme imkânını daha en baştan boşa çıkarır mı?

Düzenledikleri Authors@Google programı kapsamında Google’da yakın zamanda bir konuşma yaptım. Mizah üzerine bir konuşma yapmamı istediler, ben de gidip konuya dair fikirlerimi sunarak vazifemi yerine getirdim. Tabii bu, karşı tarafın mizahı kendi lehine kullandığı bilindik bir stratejiydi. Ama konuşmamda şirketlerin mizahla nasıl ilişkilendiklerine dair, On Humour (Mizah Üzerine) kitabımda da kullandığım bir örnekten bahsettim: Atlanta’da kaldığım bir otelde sabah kahvaltısı yaparken Amerikan otellerinde rastlayabileceğiniz penceresiz süitlere benzer büyük bir odadaki bir grup çalışan dikkatimi çekti. Tasarlanmış bir eğlence ortamında vakit geçiriyorlardı; çalışanların moralini yükseltmek için tasarlanan kick-ball, masa tenisi, frizbi gibi oyunlar oynuyorlardı. Böyle durumlarda mizah bir tür mecburi mutluluğa, şirketlerin mecburi mutluluğu dayatmak için kullandığı bir stratejiye dönüşüyor. Bu tasarlanmış eğlenceye ayak uydurmazsanız eğlenmeyi bilmeyen ve eğlencenin içine eden bir insan olursunuz. Bu açıdan bakıldığında şirketler tarafından mizah bir baskı aracı olarak kullanılabilir. Google’ın ofisindeyken etrafta scooter’la dolaşan çalışanlar gördüm. Ayrıca iş arkadaşlarınızla eğlenceli vakit geçirebileceğiniz, egzersiz yapabileceğiniz, içinde masa tenisi setlerinin ve plastik topların bulunduğu büyük bir alan da vardı. Demek ki iş ve oyun arasındaki sınırı belirlemek gittikçe zorlaşıyor, dolayısıyla iş aslında hiç sona ermiyor ve oyun bile bir çeşit işe dönüşüyor. Tasarlanmış eğlence, şirketin kendi çalışanlarının davranışlarını yönetip şekillendirebileceği bir araç haline geliyor. Bu anlamda mizahın son derece tehlikeli olduğunu düşünüyorum.

Siyasi açıdan düşünüldüğünde şirketler kaçınılmaz olarak totaliter yapılardır. İnsanların gerçekten düşündüklerini dile getirebildiği, müstehcen ve gayriresmi temaslarda etik anlar ortaya çıkabilir.

Atlanta örneğine geri dönelim. Tasarlanmış eğlenceye katılanları izledikten sonra onlarla tanışma şansım oldu. Dışarıda sigara içip sohbet ederken, bu eğlence aktivitelerine katılmakta özgür olup olmadıklarını sordum. İsterlerse katılmayabileceklerini ama o zaman kötü çalışanlar ya da eğlenmeyi bilmeyen kişiler olarak görüleceklerini söylediler. Dolayısıyla aslında dahil olup olmama konusunda çok seçenekleri yoktu. Öte yandan dışarıda sigara içerken birkaç ufak espri yaptılar ve bu organizasyonu düzenleyen yöneticinin ne kadar dangalak bir tip olduğundan vesaire bahsettiler. Böylelikle dışarıda sigara içip birbirlerine müstehcen espriler yaparak kendileri olabilecekleri, organizasyon-dışı bir alan yarattılar.

Buradan hareketle mizahın şirketlerde iki türlü işlediğini düşünebiliriz: Bir yanda işgücü içinde sahte bir uyum yaratmaya yönelik bir baskı mekanizması, öte yanda özellikle argo içeren müstehcen espriler üzerinden şekillenen gayriresmi ve denetlenemez bir mizah dolaşımı. 1970’lerin sonunda ben fabrikalarda çalışıyorken mizah tam da böyle işliyordu: Büyük cinsel organların patrona ya da sekreterine penetre ettiği görsellerin bulunduğu fotokopi kâğıtları üzerinden dönen, gerçekten mide bulandırıcı şakalar. Dolayısıyla mizah denetimle ilgili olsa bile, gayriresmi anlamda tersyüz etme potansiyeli de var. Gelgelelim şirketlerin ruhlarını ve ethos’larını geliştirmek amacıyla onlar üzerinde çalışmalar yapan, “eğleşmen” [funsultant] denen mizah danışmanlarının [consultant] son 20 ila 30 yıldır revaçta olduğunu görüyoruz. Bunun baskıcı bir şey olduğunu düşünüyorum.

Mizah kullanımının tersyüz edici bir etki yaratabileceği etik bir şirket düşünebilir miyiz sence?

Şirketler etik olabilir mi? Pek zannetmiyorum. Etik olabilseler bile bu onlar için çok zorlu olurdu. Şirketler [Corporations] tanımı gereği bünyesine katar [incorporate], uzvu olmanız gereken devasa bir vücuttur. Siyasi açıdan düşünüldüğünde şirketler kaçınılmaz olarak totaliter yapılardır. İnsanların gerçekten düşündüklerini dile getirebildiği, müstehcen ve gayriresmi temaslarda etik anlar ortaya çıkabilir. Ama tersyüz etmenin öbür yüzü iç etmedir. Bu dersi sitüasyonistlerden öğrendik. Tersyüz etme stratejileri ya da sitüasyonistlerin deyimiyle détournement daima iç edilebilir. Yine altını çizmek isterim, mizahtaki tersyüz etme tamamıyla bağlam odaklıdır. Belirli espriler belirli zamanlarda durumu tersyüz edebilir. Ne var ki şirket aynı espriyi kullanıp kendi lehine, hatta aperatife bile çevirebilir. İnsanlar Stella Artois biralarının pahalılığından dem vurduğunda şirket bu eleştiriyi içselleştirdi ve sloganlarında biralarının pahalı olduğu vurgusunu yaparak satış stratejisine dönüştürdü. Eleştirinin iç edilerek şirketin aperatif sloganına dönüştürüldüğü bilindik bir strateji örneği. Bu iş hep böyle olur. Tersyüz etmenin sınırları ya da tersyüz etmenin gerçekleşebileceği mekân sürekli değişim halinde. Yeni mizah biçimleri yalnızca kısa süreliğine etkilidir, bir noktadan sonra alay ettikleri firmalar tarafından kullanılırlar. Bana kalırsa bütün mizah biçimleri için geçerli bir durum. Mizahın kullanışsız olduğu anlamına gelmiyor bu, bilakis herhangi bir kurum çerçevesinde genellikle müstehcenlik etrafında şekillenen gayriresmi ve tersyüz edici nükte biçimleri oluşacaktır. Müstehcenlik ilginç bir kategori, zira müstehcen olanın bir yerden sonra iç edilememe ihtimali var.

Gerçekten de öyle. Yıllarca birçok psikanalistin üzerinde çalıştığı, belki de en kapsamlı şekliyle Lacan tarafından araştırılmış bir kategori. Senin Lacancı psikanalizle eleştirel değil de muğlak denebilecek bir ilişkin var. Örneğin Sonsuz Talep kitabında Lacan’ı ve Lacancıları, özneyi fazlasıyla kahraman ve otantik kıldıkları için insanın sonluluğuna dair tabloyu çarpıtmakla eleştiriyorsun.

Evet, Lacan’ın düşüncesiyle kurduğum ilişki muğlak. Sonsuz Talep ve Ethics, Politics, Subjectivity (Etik, Siyaset, Öznellik) kitaplarımda, Lacan’ın Alman idealizmiyle başlayan trajik kahraman paradigmasının vârisi olduğunu ileri sürmüştüm. Lacan’a ve genel itibariyle trajik paradigmaya karşı çıktığım temel nokta, kahramanlık ile otantiklik/sahihlik arasında kurulan sözde bağlantıyla ilgili. Bu da bilhassa Heidegger’e yönelttiğim eleştiriden ileri geliyor. Bana kalırsa Heidegger, Varlık ve Zaman’da kahramanımızı seçmek zorunda olduğumuzu gösteriyor: Ya das Man’ı, herkesliği, yani otantik olmayan/gayrisahih yaşamı ya da kendimizi seçmek durumundayız; temel nokta şu ki, otantik olabilmek için kahraman olarak kendimizi seçmeliyiz. Lacan’a karşı ana eleştirim temelde otantiklik ile kahramanlık arasında kurulan bağlantının eleştirisi aslında. Bu ilişkinin makul bir tarafı olduğunu da düşünüyorum. Gelgelelim Badiou’nun bu argümana ilginç bir yanıtı var. Boşluk kahramanlığından [heroism of the void] söz edebileceğimizi söylüyor: Otantikliğin değil, bölünmüş öznenin kahramanlığı. Yani öznenin otantiklik dahilinde tamamlanmasına değil, denetlenemez Olay karşısında organsızlaşmasına kahramanlık diyoruz.

Benim için özgür olmak bedenin sınırlarını, kendi maddesel ve ölümlü varlığını kabul etmektir. Hayatın kısa olduğunu, hayatın bu kısalık dahilinde olumlanması gerektiğini kabul etmek de buna dahil.

Badiou’nun okuması ağırlıklı olarak VII. Seminer’e dayanıyor. Ne var ki Lacan’ın son dönemlerdeki çalışmalarında kahraman özne, saf arzu fikri üzerine inşa edilmiyor artık.

Lacan’ın tabii bambaşka yönleri de var (deyim yerindeyse başka Lacan’lar da var) ve bu açıdan eleştirimin sınırlı olduğunu kabul ediyorum. Savunmaya geçtiğimde, 1950’lerin sonunda yayımlanan ve Žižek’in de Lacan’ın öğretisinin kahramanlık uğrağı diye adlandırdığı VII. Seminer’e odaklandığımı belirtiyorum. Lacan’ın geç dönemdeki çalışmalarında bir şeylerin değiştiği bariz. Ethics, Politics, Subjectivity kitabımda yazdığım üzere, bir trajik kahramanlık uğrağı olduğu gibi, bir komedi uğrağı da vardır. Lacan’ın o seminerdeki dâhiyane fikri, das Ding’in bir imgesi olarak dilsiz Harpo Marx figürüne yoğunlaşmasıydı. Marx kardeşlerin esprilerinin ve komedisinin, etik özneye ve gerçek olana dair ilişkinin bir ifadesi olduğunu söyleyebilirim.

Psikoz üzerine biraz çalışmayı planlıyorum şu sıralar. Fikir şu: psikoz ile mistisizm arasındaki olası ilişki. Mistik, ilahi sevgiyle dolmak için kendi içini boşaltmayı ve kendini yok etmeyi dener, yani öznelliğini ilahi olana dokunarak yüceltir. Beden burada önemli bir rol oynuyor, zira psikotik kişi bedenini yaralama ya da bedeni üzerinde iz bırakma yoluyla Tanrı’yla iletişim kurmaya ve onunla tek vücut olmaya çalışır. Schreber’in psikozunda ya da gördüğüm psikotik kişilerde tam olarak aynı durum söz konusu. Beden ancak ilahi olanla ilişkisi içinde kendini tamamlayabiliyor. Bu ilişkiyi kurmaksızın psikotik kişinin kendi beden imgesini tamamlaması bir bakıma imkânsız.

Bu türden mistik bir psikozun izlerini görebileceğimiz filozoflar var mı?

Klasik bir psikotik vaka olarak akla ilk gelen filozof Spinoza. Aklın kullanımı aracılığıyla ilahi olanı, çokluğu ve doğayı zihinsel olarak anlama fikrini ileri sürüyor. Kendisinin “kutluluk” [beatitudo] diye adlandırdığı buydu. Hem mistik hem de psikotiklerde gözlemlediğimiz yapıyı –ululanmış bedenin ilahi olanla birleşmesi– insani olanı ilahi olanla birleştirme fantezisi üzerine kurulu felsefi sistemlerde de bulabiliriz. Daha önce de değindiğimiz gibi, bunu Spinoza’da görmek mümkün. Giordano Bruno gibilerini düşünecek olursak bunu hermetik gelenekte de bulabiliriz. Kendini aç bırakarak fiziksel anlamda vücudunun içini boşaltan Simone Weil’de de benzer bir durumla karşılaşıyoruz. Weil anoreksi yüzünden ölüyor: Kendini ölümüne aç bırakarak aynı zamanda Tanrı’yla komünyon kurmaya çalışıyor. Bu da kişinin kendisini bir ilahileştirme biçimi.

Ölümden bahsetmişken şuna da değinelim: İnsan ömrünün uzatılmasının ve nihayetinde ölümsüzlüğe ulaşılmasının yalnızca arzulanan bir şey değil, aynı zamanda mümkün de olduğunu ileri süren transhümanizm çalışmalarına ve ilişkili diğer alanlara gösterilen ilgi gün geçtikçe artıyor. Bu bakış açısı, bildiğimiz anlamda insandan uzaklaşma, yani insan-ötesine geçme fikrini de beraberinde getiriyor genellikle. Bu söyleme dair düşüncelerin nedir?

Bana kalırsa bu korkunç ve tehlikeli bir yanılsama. Salt zihne dönüşme ve insanın mevcut durumunun ölümsüzlükle mükemmelleştirilebileceği fikri düşünce tarihinde tekrar tekrar karşımıza çıkan bir yanılsama. Meseleyi tam tersine çevirip şunu söylemek istiyorum: Batı kültüründe sorgulanması gereken insan ömrünü uzatma fikridir; yani tıp bilimi ve teknoloji alanındaki gelişmelerle garantilenen uzun bir hayatın, iyi bir hayatla aynı şey olduğu düşüncesi. İnsan olma imkânını sağlayan maddesel koşulun beden olduğunu düşünüyorum. Beden güçten düşer ve ölür, eksilir ve değişir, bize sürekli kim olduğumuzu hatırlatır. Benim için özgür olmak bedenin sınırlarını, kendi maddesel ve ölümlü varlığını kabul etmektir. Hayatın kısa olduğunu, hayatın bu kısalık dahilinde olumlanması, kucaklanması ve tadının çıkarılması gerektiğini kabul etmek de buna dahil. İnsan-ötesi fikrini anlamıyorum. Bence insan hasta bir hayvan, belki de evrimsel bir hata. Ama vardığımız nokta burası. Bu açıdan hayal kırıklığı üzerine yaptığım çalışma sınırlılığın bir kabulü: Yalnızca sınır çeken değil, özgürlüğün ve hayatın gelişip serpilmesi olasılığını mümkün kılan bir koşul olarak sınırlılık. Ölmeyi öğrenen kölelikten kurtulur, der Montaigne; yani ölümlülüğün sınırını kabul eden özgürleşir. Dolayısıyla bin yıl yaşama fikri benim için kölelik demek. Bu kadar basit. İnsanı köleleştiren bir ideoloji bu, gelecek ideolojisiyle iç içe geçmiş bir yanılsama. Sonraki elli yıl içinde sonsuza dek yaşamamızı sağlayacak gelişmeler olacağı fantezisi en az beş yüz yıldır ortalıkta; bu gelecek sandığımızdan biraz daha uzakta ama çok da değil. Bu korkunç bir fikir bence. Kesinlikle bir gelecek var tabii ama geleceğe dair herhangi bir iman, hurafeden ibaret. Gelecekle yüzleşmenin tek yolunun geçmişe dönüp ölülerin nasihatlerine, tarihin çetin derslerine kulak vermek olduğunu düşünüyorum. 

İngilizceden çeviren: Yasin Sofuoğlu

* Söyleşi 2009’da Ephemera dergisinde yayımlandıktan sonra Critchley’nin söyleşi kitabı Impossible Objects’te (2012) yer aldı.

(Kaynak: Notos 65,

(452)

Yorum yaz