Home Hayat İnsan Siz Böyle Olsun İster miydiniz?
Siz Böyle Olsun İster miydiniz?

Siz Böyle Olsun İster miydiniz?

126
0

Beh­çet Hoca “Sev­gi­lerde” şiirinde hem şiirin içsel sesini en yalın söz­cük­lerle kur­gu­la­yıp ekme­ğini suyunu bol eyle­miş, hem de bu coğ­raf­yada yaşa­yan her­ke­sin ken­di­sinde acı­sı­nın bir par­ça­sını bula­bi­le­ceği kro­nik bir yarayı açığa çıkar­mış­tır.

Seyfi Gen­çer

Beh­çet Necatigil’in “Sev­gi­lerde” şiiri, nere­deyse Tür­kiye coğ­raf­ya­sında yaşa­yan her­ke­sin başın­dan geçen iç kırık­lık­la­rı­nın, birey ola­bilme, anla­şı­la­bilme, kabul görme konu­sun­daki çaba­la­rı­nın yüz­geri edi­li­şi­nin, her türlü insani iliş­ki­nin pla­to­nik düzeyi aşmada zor­lan­ma­sı­nın, kulak­ları sağır eden bir çığ­lığı gibi gelir bana.

Anla­şı­la­bil­mek, kabul gör­mek ama nasıl? Güzel bir dille mi? Düz­gün bir kılıkla mı? Ya da top­lumca iyi diye alı­nıp bir yere konul­muş dayat­ma­ları bün­ye­mizde ne çok barın­dır­dı­ğı­mı­zın ispa­tına adan­mış bir ömürle mi? Riya­kâr­lı­ğın ola­nak­la­rını kul­lan­mayı bece­re­rek şu fani dün­ya­dan “akma­dan kok­ma­dan” gelip geç­meyi bece­re­rek mi? Nasıl anla­şı­la­ca­ğız biz?

Şim­di­lerde anla­şı­la­bil­me­nin, kabul görme ihti­ya­cı­nın adı, “ken­dini ifade ede­bil­mek” gibi içi kof bir şab­lon oldu. Tıpkı yerli yer­siz kul­lana kul­lana içini boşalt­tı­ğı­mız, sakız etti­ği­miz, ısmar­lama, cebi­mizde taşı­dı­ğı­mız, “açık­çası” gibi, “keyifli” gibi bir kli­şeye dönüştü.

Sanat yapma iddi­asın­daki koca koca insan­lara soru­yor­lar: “Neden müzik, neden resim…” Soru da cevabı kadar gerek­siz aslında. Al sana cevap: “Ben ken­dimi en iyi böyle ifade edi­yo­rum.” Hayır, sen ken­dini en iyi böyle ifade etme­ye­cek­sin. İnsan­sın. Biri­cik­sin. Sanat yapma iddi­asın­da­sın. Müzik, resim sen ken­dini ifade et diye teda­vüle sürül­medi. Ter­sine, sanat dal­la­rı­nın en iyi ifade edi­liş şekil­le­rini sende bul­mak gibi bir ütop­ya­ları var.

Fikri hür, vic­danı hür” birey­ler yetiş­tir­mek bu ülke­nin hiç değilse Cumhuriyet’le bir­likte adı anı­la­bil­miş en büyük sorunu. Ama yıkıl­mış, dağıl­mış bir impa­ra­tor­lu­ğun kül­le­rin­den bir mil­let oluş­tur­maya çaba­la­yan Cum­hu­ri­yet, bireyi yapı taşı yapa­rak sağ­lam bir iske­let kur­mayı atladı. “Yahut vakit olmadı.” Kırıl­gan­lığı bun­dan­dır.

Şimdi biz, ‘birey’ ola­bil­mekle, ‘bireyci olmak’ ara­sın­daki, bir­bi­rin­den çok kalın çiz­gi­lerle ayrıl­mış hat boyun­dan, ayak­la­rı­mız­daki pran­ga­dan haber­siz, per­va­sızca eli­mizi kolu­muzu sal­laya sal­laya geç­meye çaba­lı­yo­ruz.

Bizim insa­nı­mız hep geniş çaplı, doğ­duğu anda eline tutuş­tu­rul­muş bir şem­si­ye­nin altın­dan tek kolla uzan­mak zorun­da­dır hayata. Müs­lü­man doğ­duğu için Allah’ın sev­gili kulu­dur. Türk olduğu için mut­lu­dur. İşte şu ilin hem­şe­risi olduğu için gurur­lu­dur. Aile­sin­den ötürü şans­lı­dır. Kaza­nım­ları hep bir şeyin par­çası olma­sın­dan­dır ve hep tek başına bir “hiç” oldu­ğuna vurgu yapar. Âdeta işlen­me­miş ego­su­nun üze­rinde har­man alı­nır. Böyle bir mal­zeme üze­rinde oto­rite ve yarat­tığı korku algısı, her zaman: “Bay­ra­ğını diker, para­sını basar, ver­gi­sini top­lar.”

Böy­lece karı­şan sap saman, toz duman içinde, “ben çocuk­la­rımı uyku­sunda seve­rim” gibi aslında sev­gi­nin hiç anla­şıl­ma­dı­ğı­nın acılı bir gös­ter­gesi olan söy­lem­ler övün­meye dönü­şür. “Ben çocuk­la­rım için yaşı­yo­rum” gibi –bunun bir anlamı da çocuk­la­rım ben oldukça var ola­cak– insa­nın hayatta kalma güdü­sünü hiçe sayan bir büyük yalan, feda­kâr­lı­ğın zir­ve­sine otu­ru­ve­rir. Artık sev­gi­nin yanı başında şid­det ken­dine ‘kon­forlu’ bir yer edi­nir. Çünkü bu pato­lo­jik ruh hali ‘döver de sever de’…

Sanki yaşa­nan her gün çek­tik­le­ri­miz­den kur­tul­mak için bize bağış­lan­mış zaman dilim­le­ri­dir. Temel insani ihti­yaç­la­rı­mızı kar­şı­la­mak, haya­tın, doğa­nın sun­duğu ola­nak­la­rın payı­mıza düşen tara­fıyla mutlu olmak için değil de, gelip gel­me­ye­ceği bile belli olma­yan, “ile­ride” rahat etmek için çalı­şı­rız. Bilin­çal­tı­mıza –bilinçli ola­rak– kazın­mış bir çeşit kıt­lık kor­ku­su­dur bu. Yaşa­dı­ğı­mız an şüp­heli, başı­mıza ne zaman ne iş aça­cağı belli olma­yan gizli bir düş­man gibi etra­fı­mızda dola­nır durur. Mut­lu­luk bile kötü bir şeyin haber­cisi gibi­dir. İçten bir kah­kaha atsak, ‘başı­mıza kötü bir şey gele­cek’ diye endi­şe­le­ni­riz.

Hep bir geç kalma kor­kusu, ama nasıl olu­yorsa gecik­tikçe de artan bir erte­leme ihti­yacı, yan­lış anla­şılma endi­şesi, gele­cek kay­gısı, bıra­kın sev­giyi, şöyle köpü­ren keli­me­lerle dile getir­meyi, bir bakışı, bir doku­nuşu bile ken­dine ve kar­şı­sın­da­kine çok gören bir değer­siz­lik hissi, birey olma hakkı elin­den alın­mış insanı kuşa­tı­ve­rir.

Beh­çet Hoca “Sev­gi­lerde” şiirinde hem şiirin içsel sesini en yalın söz­cük­lerle kur­gu­la­yıp ekme­ğini suyunu bol eyle­miş, hem de bu coğ­raf­yada yaşa­yan her­ke­sin ken­di­sinde acı­sı­nın bir par­ça­sını bula­bi­le­ceği kro­nik bir yarayı açığa çıkar­mış­tır. Yüz­leş­mek­ten kork­ma­malı. Başı­mıza gelen bir sürü olum­suz­lu­ğun sebebi halı­nın altına ‘çöp kovası’ muame­lesi yapma gele­ne­ği­miz­dir.

Sait Faik Aba­sı­ya­nık “Alem­dağda Var Bir Yılan” adlı öykü­sünde şöyle der: “Yal­nız­lık dün­yayı dol­dur­muş. Sev­mek bir insanı sev­mekle baş­lar her şey. Burada her şey bir insanı sev­mekle biti­yor.”

Şöyle yürek­ten bir cevap verin şimdi: Siz böyle olsun ister miy­di­niz?

(126)

Yorumlar