Home Hayat İnsan Siz Böyle Olsun İster miydiniz?
Siz Böyle Olsun İster miydiniz?

Siz Böyle Olsun İster miydiniz?

227
0

Behçet Hoca “Sevgilerde” şiirinde hem şiirin içsel sesini en yalın sözcüklerle kurgulayıp ekmeğini suyunu bol eylemiş, hem de bu coğrafyada yaşayan herkesin kendisinde acısının bir parçasını bulabileceği kronik bir yarayı açığa çıkarmıştır.

Seyfi Gençer

Behçet Necatigil’in “Sevgilerde” şiiri, neredeyse Türkiye coğrafyasında yaşayan herkesin başından geçen iç kırıklıklarının, birey olabilme, anlaşılabilme, kabul görme konusundaki çabalarının yüzgeri edilişinin, her türlü insani ilişkinin platonik düzeyi aşmada zorlanmasının, kulakları sağır eden bir çığlığı gibi gelir bana.

Anlaşılabilmek, kabul görmek ama nasıl? Güzel bir dille mi? Düzgün bir kılıkla mı? Ya da toplumca iyi diye alınıp bir yere konulmuş dayatmaları bünyemizde ne çok barındırdığımızın ispatına adanmış bir ömürle mi? Riyakârlığın olanaklarını kullanmayı becererek şu fani dünyadan “akmadan kokmadan” gelip geçmeyi becererek mi? Nasıl anlaşılacağız biz?

Şimdilerde anlaşılabilmenin, kabul görme ihtiyacının adı, “kendini ifade edebilmek” gibi içi kof bir şablon oldu. Tıpkı yerli yersiz kullana kullana içini boşalttığımız, sakız ettiğimiz, ısmarlama, cebimizde taşıdığımız, “açıkçası” gibi, “keyifli” gibi bir klişeye dönüştü.

Sanat yapma iddiasındaki koca koca insanlara soruyorlar: “Neden müzik, neden resim…” Soru da cevabı kadar gereksiz aslında. Al sana cevap: “Ben kendimi en iyi böyle ifade ediyorum.” Hayır, sen kendini en iyi böyle ifade etmeyeceksin. İnsansın. Biriciksin. Sanat yapma iddiasındasın. Müzik, resim sen kendini ifade et diye tedavüle sürülmedi. Tersine, sanat dallarının en iyi ifade ediliş şekillerini sende bulmak gibi bir ütopyaları var.

Fikri hür, vicdanı hür” bireyler yetiştirmek bu ülkenin hiç değilse Cumhuriyet’le birlikte adı anılabilmiş en büyük sorunu. Ama yıkılmış, dağılmış bir imparatorluğun küllerinden bir millet oluşturmaya çabalayan Cumhuriyet, bireyi yapı taşı yaparak sağlam bir iskelet kurmayı atladı. “Yahut vakit olmadı.” Kırılganlığı bundandır.

Şimdi biz, ‘birey’ olabilmekle, ‘bireyci olmak’ arasındaki, birbirinden çok kalın çizgilerle ayrılmış hat boyundan, ayaklarımızdaki prangadan habersiz, pervasızca elimizi kolumuzu sallaya sallaya geçmeye çabalıyoruz.

Bizim insanımız hep geniş çaplı, doğduğu anda eline tutuşturulmuş bir şemsiyenin altından tek kolla uzanmak zorundadır hayata. Müslüman doğduğu için Allah’ın sevgili kuludur. Türk olduğu için mutludur. İşte şu ilin hemşerisi olduğu için gururludur. Ailesinden ötürü şanslıdır. Kazanımları hep bir şeyin parçası olmasındandır ve hep tek başına bir “hiç” olduğuna vurgu yapar. Âdeta işlenmemiş egosunun üzerinde harman alınır. Böyle bir malzeme üzerinde otorite ve yarattığı korku algısı, her zaman: “Bayrağını diker, parasını basar, vergisini toplar.”

Böylece karışan sap saman, toz duman içinde, “ben çocuklarımı uykusunda severim” gibi aslında sevginin hiç anlaşılmadığının acılı bir göstergesi olan söylemler övünmeye dönüşür. “Ben çocuklarım için yaşıyorum” gibi –bunun bir anlamı da çocuklarım ben oldukça var olacak– insanın hayatta kalma güdüsünü hiçe sayan bir büyük yalan, fedakârlığın zirvesine oturuverir. Artık sevginin yanı başında şiddet kendine ‘konforlu’ bir yer edinir. Çünkü bu patolojik ruh hali ‘döver de sever de’…

Sanki yaşanan her gün çektiklerimizden kurtulmak için bize bağışlanmış zaman dilimleridir. Temel insani ihtiyaçlarımızı karşılamak, hayatın, doğanın sunduğu olanakların payımıza düşen tarafıyla mutlu olmak için değil de, gelip gelmeyeceği bile belli olmayan, “ileride” rahat etmek için çalışırız. Bilinçaltımıza –bilinçli olarak– kazınmış bir çeşit kıtlık korkusudur bu. Yaşadığımız an şüpheli, başımıza ne zaman ne iş açacağı belli olmayan gizli bir düşman gibi etrafımızda dolanır durur. Mutluluk bile kötü bir şeyin habercisi gibidir. İçten bir kahkaha atsak, ‘başımıza kötü bir şey gelecek’ diye endişeleniriz.

Hep bir geç kalma korkusu, ama nasıl oluyorsa geciktikçe de artan bir erteleme ihtiyacı, yanlış anlaşılma endişesi, gelecek kaygısı, bırakın sevgiyi, şöyle köpüren kelimelerle dile getirmeyi, bir bakışı, bir dokunuşu bile kendine ve karşısındakine çok gören bir değersizlik hissi, birey olma hakkı elinden alınmış insanı kuşatıverir.

Behçet Hoca “Sevgilerde” şiirinde hem şiirin içsel sesini en yalın sözcüklerle kurgulayıp ekmeğini suyunu bol eylemiş, hem de bu coğrafyada yaşayan herkesin kendisinde acısının bir parçasını bulabileceği kronik bir yarayı açığa çıkarmıştır. Yüzleşmekten korkmamalı. Başımıza gelen bir sürü olumsuzluğun sebebi halının altına ‘çöp kovası’ muamelesi yapma geleneğimizdir.

Sait Faik Abasıyanık “Alemdağda Var Bir Yılan” adlı öyküsünde şöyle der: “Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek bir insanı sevmekle başlar her şey. Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor.”

Şöyle yürekten bir cevap verin şimdi: Siz böyle olsun ister miydiniz?

(227)

Yorum yaz