Home Öykü Kısa Öykü Tahsin Yücel • Haney Yaşamalı
Tahsin Yücel • Haney Yaşamalı

Tahsin Yücel • Haney Yaşamalı

124
0

Haney öldü. Ama ben ” Yaşa­ya­cak”, diyo­rum var gücümle, ” Yaşa­malı”, diyo­rum. Bunu söy­ler­ken de ölüm­den sonra diri­liş dedik­leri, öbür dünya dedik­leri kav­ram­lar, cen­net, cehen­nem gibi masal­lar aklı­mın ucun­dan bile geç­mi­yor. Ben ken­dimi bil­dim bileli böyle şey­ler üze­rinde kafa yor­maya yanaş­ma­dım. Bu dün­ya­nın sorun­ları yeterdi, çöze­me­ye­ce­ğimi önce­den bil­di­ğim sorun­lar üze­rinde kafa pat­lat­mam buda­la­lık olurdu. Bu değil benim demek iste­di­ğim. Ben, ” Haney yaşa­malı ”, der­ken, yer­yü­zünde, insan­la­rın ara­sında olmasa da dilinde, bel­le­ğinde, tür­kü­ler gibi, kitap­lar gibi yaşa­ması gerek­ti­ğini belirt­mek isti­yo­rum. Haney dil­den dile dolaş­maya, övül­meye değer bir kadın­dır, Haney’ in hakkı bu. Haney’ e karşı işle­di­ği­miz günah­ları öde­me­li­yiz. Biz Haney’ in değe­rini bile­me­dik.

Ali Rıza o ölme­den kaç yıl önce söy­le­mişti. Unut­tu­nuz mu? Bir­çok­la­rı­nız ora­day­dı­nız. Konu­şa­cak bir şeyi­miz kal­ma­mıştı. Yol­dan gelip geçen­lere bakı­yor­duk. Öbür masa­larda tavla ya da piş­pi­rik oynu­yor­lardı. Uluk Osman da bara­ka­nın dibinde dem­le­ni­yordu hani, bir yan­dan içi­yor, bir yan­dan kendi ken­dine sövüp sayı­yordu. O sırada Haney kah­ve­nin önün­den geç­mişti. Dün­müş gibi bel­le­ğimde geçişi. Her zamanki geniş, mavi tuma­nını giy­mişti, zıbını parça par­çaydı, renk renk yama­lar altında görün­mez olmuştu iyice. Başına da poşu yerine kirli bir çaput sar­mıştı. __ Öldüğü zaman da bu rezil paçav­ra­lar var­mış üstünde.__Haney’in durumu Ali Rıza’ ya dokun­muştu. Ali Rıza ona benim ver­di­ğim değeri ver­mese de insan çocuktu, iyi yürek­liydi. ”Uta­nın, arka­daş­lar,” demişti, ”Haney’ e bakın da insan­lı­ğı­nız­dan uta­nın! Bu kadın böyle mi dolaş­malı şimdi? Hepi­mize emeği geçti, hepi­miz elinde büyü­dük. Şimdi bunu unu­ta­ca­ğız, üste­lik gelip geç­tikçe acıklı duru­muna bakıp güle­ce­ğiz, öyle mi?” Evet, tam böyle söy­le­mişti. ” Çok şükür, hepi­miz adam olduk,” demişti sonra, ” bir oyunda iki buçuk kâğıt bir­den veri­yo­ruz da kılı­mız kıpır­da­mı­yor. Her biri­miz beşer lira ver­sek, Haney bu yok­sul­luk­tan kur­tu­lur, hiç değilse son gün­le­rinde biraz rahat eder. Yapa­lım bunu, arka­daş­lar, ilk beş­lik ben­den!” Cebin­den yeşil bir beş lira­lık çıka­rıp atmıştı ortaya. Saçma bir şey yap­mış gibi gül­müş­tü­nüz, hepi­niz. Övün­mek gibi olma­sın, ama bir ben gülmemiştim.Bir de Ali Rıza’nın ken­disi. Gülü­ne­cek bir şey yoktu ortada, Ali Rıza yer­den göğe hak­lıydı: Haney, top­rağı bol olsun, iyi kadındı.

Ali Rıza’ ya gül­dü­ğü­nüz gibi bana da gül­me­yin şimdi,” İyi olsa orospu mu olurdu?” deme­yin, bıra­kın bu saçma düşün­ce­leri! İster­se­niz, sizin kendi man­tı­ğı­nızla baka­lım işe, baka­lım da bu mes­lek­ten apart­man diken­leri, bizim bir yılda kaza­na­ma­dı­ğı­mız bir gecede kal­dı­rı­ve­ren­leri düşü­ne­lim. Siz­den, ben­den çok daha fazla sayıl­dık­la­rını da unut­ma­ya­lım. Haney ‘in durumu daha mı aykırı? Sonra, bir şey söy­le­yim mi size: oros­pu­lar ucuz­laş­tıkça iyi­le­şir. Haney ucuz olduğu kadar da iyiydi. ” Pahalı olsaydı, hava alırdı,” deme­yin, almazdı. Piya­sayı on beş kuruş­tan yirmi beş kuruşa, hatta elliye, yet­miş beşe çıka­bi­lirdi pekâlâ. Ama bunu yap­ma­mıştı. Her şeyin ateş paha­sına çık­tığı gün­lerde en insaflı zammı o yap­mıştı: on kuruş­tan on beş kuruşa çıkar­mıştı yal­nızca. Çocuk­ları mağ­dur etmek iste­me­mişti. Bu yüz­den, geçin­mek için başka işler tut­mak zorunda kal­mış, evlere su taşı­maya baş­la­mıştı. Hepi­niz bili­yor­su­nuz, yaşa­mın sonuna dek sür­dürdü bu ikinci işi.  Bizim hatı­rı­mız için! Evet, böyle, bizim için yaptı bütün bun­ları. Biz bun­la­rın altın­dan kal­ka­ma­dık, bor­cu­muzu öde­me­sini bile­me­dik.

Ölü­müne gülen­ler bile çıktı. Oysa ölüm der­ler bunun adına, bugün onu bul­duysa, yarın seni bulur, bir bakar­sın, iki eli yakan­da­dır. Ölüme gülün­mez, ölüm alaya alın­maz, hele böyle bir ölüm, böyle bir insa­nın ölümü hiç alaya gel­mez. Geç­miş gün­leri unut­ma­yın, on iki, on üç, on dört, on beş yaş­la­rı­nızı bir anım­sa­yın baka­lım! O zama­nalr hiç­bi­ri­niz ” dağın ayısı” demez­di­niz ona, yaş­lı­lığı, kir­li­liği, çir­kin­liği çopur yüzü mide­leri bulan­dır­mazdı. Onun sözü edildi mi bütün göz­ler büyürdü. Beden­ler tatlı tatlı ürper­meye baş­lar, en çekici oyun­lar bile unu­tu­lurdu, köşe­lere çeki­lip Haney’i anla­tır­dı­nız bir­bi­ri­nize. Hem de saat­lerce. Söz bir kez Haney’den açıldı mı sonu gel­mezdi. Haney baş ere­ği­nizdi o gün­lerde.

Gece­leri düşün­se­nize, gece­leri! Gece­leri unut­tuk mu? Gece­nin orat­sında uya­nınca Haney’ i düşüne düşüne sabah­la­maz mıy­dı­nız? Ayıp­tır söy­le­mesi bizim kasa­ba­mızda beş yaşın­daki çocuk bile her şeyi bilir, on, on beş yaşın­da­ki­ler haydi hay­diye bilir. Diye­ce­ğim hemen hepi­ni­zin doğa­cak kar­deş­le­ri­niz ana rah­mine düşer­ken bir­den uya­nı­ver­diği olmuş­tur. Böyle zaman­larda Haney’ den baş­kası düşü­ne­bi­lir miydi? Haney’ i düşü­ne­rek yatak­la­rı­nızda bir o yana, bir bu yana dönüp dur­maz mıy­dı­nız?

Ya bay­ram­lar? Bay­ram­ları unut­tuk mu? Daha horoz­lar bile ötme­den bütün göz­ler açı­lı­ve­ri­ridi. Güneş iple çeki­lir, ”Sabah bir olsa!” denirdi, ” Şu gün bir doğsa! ” denirdi. Ufuk­lar aydın­lan­maya baş­lardı yavaş yavaş, arka­sın­dan türkçe ezan oku­nur, yor­gan­lar atı­lı­ve­rirdi. Ana­lar abdest aldır­tır­lardı. Baba­larla bay­ram nama­zına gidi­lirdi. Hoca vaizi uzattı mı kızı­lırdı, hiç bit­me­ye­cek­miş gibi gelirdi söz­ler. Ama vaiz de, namaz da her şey gibi biterdi. Koşa koşa evlere dönü­lürdü. Etli pirinç pilav­ları mideye indi­ril­dik­ten sonra sokağa koşu­lur, ev ev dola­şıp el öpü­lürdü. Eli öpü­len­ler para verdi mi sevinç­ten uçar­dı­nız. Avu­cu­nuza sıkış­tı­rı­lan para azmış, çok­muş, önemi yoktu. Önemli olan top­la­mın on beş kuruşu bul­ma­sıydı. Kuruş­lar ikide bir sayı­lırdı. Bütün bun­lar niçindi, anım­sa­mı­yor musu­nuz? Nasıl anım­sa­maz­sı­nız? Çocuk­lu­ğu­mu­zun bay­ram gün­leri düşü­nü­lür de Haney hiç akla gel­mez mi?

Evi­nin, daha doğ­rusu küme­si­nin önünde nasıl sürü sürü dola­şır­dı­nız öyle! İçeri gir­meye can atar­dı­nız. Ama bay­ram gün­leri başka gün­lere ben­ze­mezdi, on beşi tamam­la­yan Haney’ in kapı­sına koş­tu­ğun­dan, tam bir bay­ram yeri olurdu kapı­nın önü, arı kova­nına dönerdi. İçeri gir­mek başlı başına bir sorundu. Büyük­ler, küçük­leri kovar­lar, yaşıt­lar dur­ma­dan dala­şır­lardı. Haney de kav­gayı hiç sev­mezdi, kızardı size, iyice tepesi atınca da, ” Yeter artık, yorul­dum, yarın gelin, ” diye bağı­rırdı. Yal­var­maya baş­lar­dı­nız. Kapı­sın­dan ayrı­la­maz­dı­nız. Bir gün bir ömür gibi görü­nürdü gözü­nüze. ” Biz ettik, sen etme, Haney,” der­di­niz. En sonunda gön­lünü etme­nin bir yolunu bulur­du­nuz. Yal­var­maya baş­la­dı­nız mı yumu­şa­yı­ve­rirdi. Paraya düş­kün oldu­ğun­dan  değil, yufka yürek­li­liğn­den, siz­leri çok sev­di­ğin­den. Bilir­si­niz, çocuk­lar­dan baş­ka­sını almazdı, yeri göğü bir araya da getir­se­ler, büyük­ler gire­mez­lerdi o karan­lık odaya.

Düş­le­ri­nizi bu karan­lık oda renk­len­dirdi yıl­larca. En çok merak etti­ği­nizi, en çok iste­di­ği­nizi bu karan­lık odada gör­dü­nüz.

Haney yumu­şa­cık bir sesle konu­şurdu, hep tatlı söz­ler söy­lerdi. İçe­riye gir­di­niz mi bir tuhaf olur­du­nuz gene de, başka bir insan olur­du­nuz, kor­kunç başı­nız dönerdi. Haney sizi rahat­lat­mak için elin­den geleni yapar gibi görü­nürdü ya aynı kor­kunç baş dön­me­siyle çıkar­dı­nız yata­ğın­dan. Sonra, gün ışı­ğına çıkınca, yeni­den doğ­muş gibi olur­du­nuz. Hiç kuş­kum yok, Haney’ in iste­diği de buydu, kafa­ları yapış­kan düşün­ce­lerle dol­muş mahalle çocuk­la­rına göz­le­rinde öyle­sine büyüt­tük­le­ri­nin hiç de öyle umduk­ları gibi olma­dı­ğını gös­ter­meyi amaç bil­mişti. Karan­lık odada duyu­lan bulan­tıya, karan­lık oda­dan çıkı­lınca kavu­şu­lan esen­liğe kar­şın, Haney’ e yeni­den giden­ler çoktu, ama düş­le­dik­le­ri­nin önem­siz­li­ğini anla­yan­lar da yok değildi.

Haney’ in büyük­lüğü burada işte. İşte bunun için ” Haney yaşa­malı! diyo­rum. Karan­lık ve iğrenç bir odada, kat­la­nıl­maz koku­suyla, kirli paçav­ra­la­rıyla, çopur yüzü, nasırlı elleri, kösele ayak­la­rıyla, önem­li­nin önem­siz­li­ğini gös­ter­meye çalış­mıştı siz­lere, siz­leri söz­le­riyle değil, bedeni ve devi­ne­le­riyle, ” Açın göz­le­ri­nizi, aptal­lar! ” diye hay­kır­mış, bütün yaşa­mını bu yolda har­ca­mıştı. Bunun için yaşa­malı bu kadın. Büyük insan diye adlan­dır­dı­ğı­mız nice ben­zer­le­ri­nin, örne­ğin kötü poli­ti­ka­cı­la­rın duru­muna düş­me­miş, yap­tık­la­rıyla övün­meye, göğ­sünü kabarta kabarta kendi öne­mini anlat­maya kalk­ma­mış, yap­tı­ğı­nın öne­mini kendi bile düşün­me­den, pey­nir ekmek yer gibi yap­mış bu kadın yaşa­malı. Soğuk bir kış gece­sinde, o karan­lık odada, yapa­yal­nız ölmesi, şehit­ler gibi kefen­siz gömül­mesi yüzü­müzü kızart­malı, ona bir kefen bile alma­dı­ğı­mız için yerin dibine geç­me­li­yiz. Geç de olsa bor­cu­muzu öde­meye çalış­malı, adını dili­miz­den düşür­me­me­li­yiz . Bu ermiş kadı­nın ömrünce anlat­maya çalış­tı­ğını her­kese anlat­ma­lı­yız, yaşa­ta­bil­di­ği­miz kadar yaşat­ma­lı­yız onu.

Haney yaşa­malı.

(124)

Yorumlar